18 Aralık 2020 Cuma

HALK BİLİM (FOLKLOR)

Ahmet Rodopman 

Değerli dostlar bu yeni yazı dizimizde, değerli arkadaşım Akın Güre’ nin öncülüğünde oluşturmaya çalıştığımız Kırklareli Yerel Tarih Grubu çalışmalarında Halk Bilimi kavramını ele alıp yöremizin bu konudaki zenginliklerini gözler önüne sergilemeyi amaçlıyoruz. Halk Biliminin ne denli önemli olduğunu , hızla kayıp olan geleneksel halk kültürümüzün tam da bizim düşündüğümüz ve aradığımız, yazmaya çalıştığımız Yerel Tarihimiz için ne deli vazgeçilmez değerde olduğunu her geçen gün daha iyi anlıyoruz. Bu konuda sizlerin de değerli katkılarınızı bekliyoruz. Belki güncel olaylar kadar ilgi çekmeyecektir burada yazılanlar. Ancak gelecekte, Kırklareli’ nin gerek tarihi, gerek kültürünü merak edenler, bu konuda çalışacaklar için önemli bir baş vuru kaynağı olacağını umuyoruz. Toplumumuzun çimentosu olabileceğini düşündüğümüz ortak değerlerimizin için,bir kum tanesi kadar yararı bile olsa, tırnaklarımızla kazıyarak oluşturacağımız bu belgelerin kıymetinin, gelecekte daha iyi anlaşılacağını biliyoruz.
Halk Biliminin tam karşılığı olmasa da, genel  kullanımda Folklor olarak adlandırıldığı yaygın olarak bilinmektedir. Hatta, Halk Bilimi içinde değerlendirilen Halk Oyunları bile günlük kullanımda kısaca Folklor olarak kullanılmaktadır. Yanlış olmasa da eksik bir tanımlama olduğunu, Folklor un Halk Biliminin karşılığı olduğunu, Halk Oyunlarının ise Halk Biliminin yani, Folklorun bir alt dalı olduğunu göreceğiz, ama bu alt dalı olarak nitelediğimiz Halk Oyunlarının, Folklorun en önemli bileşenlerinden biri olduğunu ve en yaygın olarak bilinip uygulanan bir alt dal olması itibari ile de yazımıza Halk Oyunları ile başlamak istiyoruz. Çok geniş bir ilgi ve bilgi alanı olduğu için bu konuda bilgisi ve deneyimi olan bir hayli arkadaşımızın da olduğunu düşünerek,  yeni katılımlarla çok daha geniş ufuklara erişeceğimizi düşünüyorum.
Halk Bilimini konusuna, bize yarım asırlık pratik ve teorik deneyimi olan, akademik çalışmalarını da bu konuda sürdüren, değerli eşimin sevgili kardeşi Şener Günay’ den yardım alarak başlıyoruz. Bizler içinde yeni bir uygulama şekli olacak bu nehir söyleşide umarım Kırklareli’ ye gönül verenler bir hayli yeni bilgilerle karşılaşacaklardır. Öncelikle, Şener Hoca nın Halk Bilimi ile ilgili kısa bir yazısını birlikte okuyalım.
HALK BİLİMİ ve HALK OYUNLARI
İnsanı üretmiş olduğu, her türlü maddi ve manevi değer taşıyan araç- gereç, duygu düşünce, dil, din, oyun, ezgi, sanat, ve sosyal değerlerin (töre ,gelenek, görenek, moda (heves) ) vb.. üretimlerinin tümü kültürü oluşturmaktadır. Hangi topluma ve coğrafyaya ait ise, o milletin veya topluluğun, insanlarının genel adı ile varlığını sürdüren bir değerler bütünüdür. Örneğin, Türk Kültürü, İslam Kültürü veya Gaziantep Kültürü gibi…
Aynı kültür içerisinde yaşayan insanlar ortak değerler içerisinde, anonim davranış kalıplarını, inançlarını, yaşam biçimlerini, bir sonraki nesline aktaran, millet olma bilinci içerisinde statüsü, mesleği, etiketi ne olursa olsun, yeni üretimlerle, değişen, gelişen kitleye halk, ürettiği sayısız bütün değerler de, Halk Bilgisi yani Halk Kültürü denir. Bu bilgileri kendine özgü yöntemlerle araştıran, inceleyen, ait olduğu toplumun ve insanlığın faydasına sonuçlar çıkaran bilime de Halk Bilimi denilmektedir.
Halk Bilimi konularının, kapsam ve amacı hakkındaki çerçeve, bir çok bilim insanı tarafından çizilmiştir. Diğer sosyal bilimlerde olduğu gibi, halkbiliminde de konuların sınırlanması kesin çizgilerle ayrılamaz.
Bu bağlamda Halk Biliminin ana konuları ve alt konuları genel olarak şöyle sıralanabilir:
Köy, Kasaba ve Kent Yaşamı ve Yaşayanları( Monografiler)
Halk Mimarisi
Halk Ekonomisi
Halk Sanatları ve Zanaatları
Halk Giyim Kuşamı ve Süslenmesi
Halk Örf ,Adet, Töre ve İnançları
Halk Gelenek, Görenek ve Alışkanlıkları
Halk Hekimliği
Halkın Yaşam Süreçleri ( doğum,çocukluk,evlenme,ölüm )
Halk Edebiyatı
Halk Tiyatrosu
Halk Eğlencesi ve Sporları
Halk Müziği ve Araçları
Halk Oyunları
Çocukluk Oyunları ve Oyuncakları v.s gibi.
Halk Biliminde amaç; Halkın üretmiş olduğu bu değerleri derleyip düzenlemek, eğitim programlarımıza alıp öğreterek, uygulamaya ve sunuma hazır hale getirip, yeni nesillere aktarmak, yerel kültür değerlerimizi ulusal ve evrensel kültür boyutunda, moda kültür haline getirerek, sömürge kültürlere karşı gençlerimizi korumak olmalıdır.
Oyunun doğuşu; İnsan doğayla olan ilişkisi sonucu su toprak yağmur, sel, ay güneş, hayvan ve bitkilerden etkilenmiş, korku endişe, ve beğenisini taklit yoluyla öğrenmiş, elle ritmi, sesiyle ezgiyi keşfederek yapmış olduğu hareketle oynamaya başlamıştır. Daha sonra kendinden güçlü sandığı doğa olaylarına, korku ve endişenin sonucu inanarak, inanç sistemlerini ( Şamanizm ) geliştirmiştir.
Dini duygularla tanrıya yakın olmayı, mistik bir anlayışla ifade etmiştir. İçe dönük psikolojik duygularla, haz ve elemi, kötü ruhlardan kurtulma amacıyla, büyü ve büyücülüğü, dışa dönük sosyal olgularla, toplumsal değerleri ve törenleri; töre gelenek, görenek kına, düğün, asker uğurlama, hatta konuk ağırlamaya kadar, kültürel bir alan içerisinde oyunlaştırarak yaygınlaştırmıştır. Bu bağlamda oyun insan yaşamında vazgeçilmez bir unsur olmuştur.
Oyun; Türkçe bir kelime olup doğuş kaynağı ilkel dinler ve Şamanizm’dir. Kültürden eski ve kültürün oluşumunda başlıca etmen olan oyun; içgüdüsel olarak insanda var olan, temeli din ve büyü ile ilgili töre ve törenlere dayanan, toplumların kültürel yapılarına göre şekillenen ve toplumdan topluma farklılık gösteren, yer ve zaman bakımından günlük yaşamdan farklı, isteğe bağlı, gönüllü hareketlerdir. Zaman içinde anlam genişliğine uğrayarak, oyun kelimesinden tiyatro orta oyunları, çocuk oyunları, kumar oyunları, oyun çıkarma, oyuna gelme, oyun bozanlık gibi, ortak bir anlamda oluşmuştur. Halk oyunları; üreticisi insan, oynayanı insan, izleyeni insan ve konusu da çoğu zaman insandır. İnsanı konu edinen oyun, insanın geleneksel kültürünü, yani insanın yaşayışını, gelenek halinde süre gelen davranış kalıpları ve uygulamalarını kültürel bölge çerçevesindeki, insanların oluşturdukları halkın iletişim aracı olmuştur. Halkın inandığı, din anlayışı çerçevesindeki, Tanrı sevgisiyle kendinden geçmeyi ,inandığı anlayışın doğrultusunda, Sema, Semah ve zikir törenlerini şaman anlayışı ile kötü ruhlardan korunmayı oyunlaştırmıştır. Kişi, kendi iç alemini bazen içe dönük; inleme, süresiz dönme gibi… kendisi için oynama, bazen de dışa dönük toplumsal olarak, elle, kolla, omuz omuza, birlik beraberlik, dostluk bağlamında, bulunduğu topluluğu güçlü kılma ve beğeni kaygısı taşıyan vurgulamalar yapmıştır. Halkın üretmiş olduğu sosyal değerleri töre, gelenek, görenek haline gelmiş davranış biçimlerini ve uygulamaları doğumu, evlenme aşamalarını, kız isteme kına yakma, düğün, kutlamalarını “ Düğüne giden oynar, ölüye giden ağlar “ anlayışı çerçevesinde algılamıştır. Asker uğurlamasındaki vatan görevinin kutsallığını, sevinçle karşılamış ve bu olguyu gelenekselleştirmiştir. Toprağın dirilişini baharı ve nevruzu, gelin görmüş, Türk geleneği anlayışı ile karşılamıştır. Saymakla bitiremeyeceğimiz bu halk kültürü üretimleri bağlamında halk, duygu ve düşüncelerini, haz alarak; sevinç, mutluluk, sevgi, aşk gibi… ve elem duyarak; acı, keder, ağıt, sevda gibi..duygularını yöresel naralarla haydaaa, hey, yah yah yooo zılgıt ve alkış gibi.. toplumsal heyecan ve coşkuya dönüştürmüştür. Oluşan bu kültürel yığılma, halkın bedeninde oyunun temel yapısı olan harekete ve hareketler serisine dönüşerek, adım ve adım cümleleri oluşmuş, elle, ayakla, defle davulla vb… ritim eşliğinde anlamlaştırılmış, ezgi ve Türkü ile anlam ve içerik derinliği kazandırılmıştır. Bu birikim başlangıçta, kişi ve kişiler tarafından üretilse de, köyden köye, dilden dile, kulaktan kulağa anonimleşerek yayılmış ve geleneği oluşmuştur. Olumlu ve olumsuz değişimlerle, kent merkezlerine ve diğer bölgesel yayılmalarla çeşitlenip, eş benzer oyunlar şekline gelmiştir. Halk üretmiş olduğu, bu oyun kültürünü bireysel bağlamda oda oyunları ve karşılamaları, toplu olarak da halayları oluşturmuş, beden dilinin bütün inceliklerini kullanarak topluma köklü kültürel değerlerini anlatmıştır. Bu bağlamda, Halk Oyunları: İnsanın, geleneksel yapı içerisinde süre gelen yaşam biçimini, inançlarını, tinsel ve sosyal değerlerini, duygu ve düşüncelerini, harekete ve hareketler serisine çevirerek, ritim eşliğinde, ezgili veya ezgisiz, anonim üretimlerle yaygınlaştırıp, bireysel veya toplu olarak , beden diliyle anlatma biçimidir.
Kendi öz kültürümüz olan halk oyunları ülkemizde, 1900 yılında, Rıza Teyfik Bölükbaşı tarafında yazılan “Raks” adlı ilk makaleden sonra, Türk aydınları tarafından, Folklor olarak dikkat çekmiştir. Mustafa Kemal Atatürk 1925 yılında, İzmir de izlediği Selim Sırrı Tarcan’ın düzenlediği, Tarcan zeybeğini izlediğinde, “Hanım efendiler, beyler! Selim Sırrı Bey zeybek raksını ihya ederken ona bir medeni şekil vermiştir. Bu sanatkar üstadın eseri hepimiz tarafından seve seve kabul edilerek milli ve içtimai hayatımızda yer tutacak kadar tekamül etmiş, bedii bir şekil almıştır. Artık Avrupalılara bizim de mükemmel bir raksımız var diyebiliriz. Bu oyunu salonlarımızda, müsamerelerimizde oynayabiliriz. Zeybek dansı her içtimai salonda kadınla birlikte oynanabilir ve oynanmalıdır.” Diyerek, Halk oyunlarına Türk halkı olarak önemsememiz gerekliliğini vurgulayarak, Cumhuriyetin ilk yıllarında, Halk Evleri ile birlikte gelişmesini sağlamış, çeşitli halkoyunları festivalleri düzenlenmesini ve bu konudaki derleme ve araştırma çalışmalarının yapılmasına vesile olmuştur. Atatürk’ün ölümünden sonra halk oyunları ve özellikle halk müziği ve bağlama, çağdaşlık adı altında müzik eğitim fakültelerinde ve milli eğitim müfredatımıza sokulmamıştır. Ama Cumhuriyetle başlayan derleme çalışmaları, Kültür Bakanlığı tarafından devam ettirilmiş, 1960 yılında kurulan Halk Eğitim Merkezi Genel Müdürlüğü, illerdeki teşkilatlanmalarından sonra bir çok il de halk oyunları toplulukları kurmuşlardır. 1964 yılında İstanbul’da kurulan, Yüksek Tahsil Gençliği Türk Folklor Enstitüsü Kurma Derneği, daha sonra Türk Folklor Kurumu na dönüştürülerek, üniversite gençliğinin öncüsü olmuş ve birçok kurumların, derneklerin kurulmasına vesile olmuştur. 1975 yılında, Kültür Bakanlığı Devlet Halk Dansları topluluğu, çeşitli gazete ve dergilerin yarışmaları, 1980 yıllarında başlayan Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı ve birçok kurum kuruluşlarca da seminer ve yarışmalar yapmıştır.
ŞENER GÜNAY
Devam edecek

BALKAN HARBİNİN TARİHSEL, SOSYAL VE SİYASAL DEĞERLENDİRMESİ

Ahmet Rodopman 
13. Bölüm
BALKAN HARBİ – LONDRA, BÜKREŞ BARIŞ ANTLAŞMALARI VE SON SÖZ
Osmanlı Devleti'nin isteği üzerine, 17 Aralık 1912'de toplanan Londra Konferansı'nda, Balkan Devletleri ve onların avukatlığını yapan Avrupa Devletlerinin (Avusturya, Almanya, İngiltere ve Rusya) istekleri kabul edilebilecek nitelik taşımadığı için Türk Hükümeti görüşmelerden çekildi. Bu arada, İstanbul'da da hükümet değişikliği olmuş ve yeni hükümet savaşa devam kararı almıştı. Devam eden savaşta, Yanya, İşkodra ve Edirne'nin de düşmesi üzerine Osmanlı Devleti şartları ağır da olsa, antlaşmaya razı oldu. Osmanlı Devleti'nin isteği üzerine tekrar toplanan Londra Konferansı antlaşma ile neticelendi (30 Mayıs 1913).
 
 Londra Antlaşması maddeleri ;
 
1- Osmanlı Devleti Midye-Enez hattının doğusuna çekilecek.
2- Arnavutluk ve Ege Adalarının durumunu Avrupa'nın büyük devletleri belirleyecek.
3- Selanik, Güney Makedonya ve Girit, Yunanistan'a verilecek.
4- Kavala ile Dedeağaç arasındaki topraklar Bulgaristan'a verilecek.
5- Orta ve Kuzey Makedonya Sırbistan'a verilecek.
 
BÜKREŞ ANTLAŞMASI (10 Ağustos 1913)
 
Balkan Savaşlarının 2.sinde beş devletle birlikte savaşmak zorunda kalan Bulgaristan, bütün cephelerde yenilerek Antlaşma istemek zorunda kaldı. Bulgaristan ile diğer Balkan devletleri arasında, yapılan görüşmeler sonucunda Bükreş Antlaşması imzalandı.
 
Bükreş Antlaşması Maddeleri :
 
1- Bulgaristan, Dobruca ve Silistre'yi Romanya'ya verecek.
2- Manastır, Üsküp, İştip ve Priştine Bulgarlardan alınarak Sırbistan'a verilecek.
3- Bulgaristan, I. Balkan Savaşı sonunda aldığı Selanik, Serez, Drama ve Dedeağaç'ı Yunanistan'a bırakacaktır.
Böylece Balkan Savaşlarının bittiği tarih kitaplarında yazılıyor.
BALKAN HARBİ SONA ERDİ Mİ?
Yazı dizimizin sonuna geldiğimizde yukarıda ki başlığı görünce sanırım şaşıranlarınız olmuştur. Bence bitmemiştir. Kolay kolay da bitmeyecektir. Nasıl ki yoksulluğumuz,yolsuzluğumuz, muasır medeniyetin gereklerine uymamamız, çağdaş yaşamın standartlarını top yekün uygulamayışımız bitmediği sürece, bitmeyecektir de. Bu böyle sürdüğü müddetçe de, dünya devletleri sıralamasında tüm iyilerde en sonlarda, tüm kötülerde ise en başlarda yerimizi almaya devam edeceğiz anlaşılan.
Burada söz savaşlardan açıldığına göre; savaşlarda kaybeden kimdir sorusunun yanıtı da açıkça ortaya çıkmış oluyor. Savaşlarda, kaybeden tarafta da, kazanan tarafta da kaybedenler hep yoksul halk kesimleridir denilebilir. Savaşanlar, savaşlarda yaralanıp sakatlananlar. Ölenler, kaybolanlar, tüm toplumlarda yoksul halk çocukları olmaktadırlar. Varsıllar veya toplumlarda etkin görevlerde bulunanlar, bir yolunu bulup askere gitmemekte, savaş bölgesini terk ederek bir başka yere gidebilmektedirler. Bunun tipik örnekleri Osmanlı İmparatorluğunda görülmektedir, fırıncılık, değirmencilik, imamlık gibi meslekleri olanlar veya bu gibi işlere savaş zamanı girmeyi başaran varsıllar savaşa gitmekten kurtulabildiği gibi savaş sonrası da işlerini yeniden kurmakta da fazla güçlük çekmemektedirler. Onun için burada Mustafa Kemal Atatürk’ ün,aklımızdan hiç çıkmaması gereken, savaş ve barış için söylediği o veciz ifadeyi bir kez daha tekrarlamak istiyorum.  ‘’Milletin hayatı tehlikeye maruz kalmıyorsa savaş cinayettir”,’’Yurtta barış, Dünyada Barış’’
Yine Balkan Savaşlarına dönecek olursak,
Kırklareli sevdalısı bir kişi olarak Balkan Savaşlarında, hep adı büyük bir burukluk ve hicran ile anılan Kırklareli Muharebelerine ayrı bir önem verişimin anlayışla karşılanmasını isterim. Duygusal olduğu kadar, pek çok yönüyle anlamsal olarak da Kırklareli Muharebelerinin çok iyi bilinmesi, irdelenmesi ve sonuçlarının nedenlerin çok iyi değerlendirerek akıllıca dersler çıkarılması gerekliliğine inanmaktayım. Tarihi sevmeye ve merak etmeye başladığım çocukluk yaşlarımda Kırklareli Muharebelerini ilk öğrendiğim de günlerce, bu nasıl olur diye saatlerce ağladığımı anımsarım. Henüz ayrıntılarını bilmediğim için o günleri yaşayan veya yaşayanlardan dinleyenleri dinledikçe, akıl erdiremez, Balkan Savaşlarındaki inanılmaz olumsuzlukların nasıl bir biri ardı sıra oluştuğuna inanamaz, ancak bütün bunların sorumlularını o küçücük aklımla affedemezdim. Ne yazık ki o yıllarda Balkan Savaşlarını ayrıntılarıyla yazan belgeler çok azdı veya benim ulaşabileceklerin sınırlıydı. Tarih ders kitaplarında bulamadığım, tarih öğretmenlerime sorduğumda yanıt alamadığım bu konuyu, lisede Askerlik Bilgisi dersine gelen, savaşlar hakkında oldukça bilgili olduğu izlemini veren öğretmenime sormuştum. O da bu askeri bir strateji konusu diye geçiştirmişti. Ne ilginç bir süreç ki, hala resmi tarihin pek üzerinde durmayıp adeta unutulması için gayret gösterilen bir konu olduğunu anladım. Ve kendimce bir sonuca ulaşmıştım. Balkan Savaşlarında, sonuçlarında herkesin kabahati, suçu var. Onun için örtbas edilmeye çalışılıyor. Onun için sorumluları yaptıkları veya yapmadıkları işlerden dolayı cezalandırılamadılar.
Kaybedilen onca toprak parçası bir yana, Orta Çağdan kalan bir Din ve Tarım İmparatorluğunun 20. Yüzyıla gelindiğinde artık varlığını devam ettirme şansının kalmadığını görüp, çağın gerekliliklerini yerine getirmemeleri yüzünden yitirilen 1.000.000 dan fazla yetişmiş insan gücü, göç yollarında telef olan 2.000.000 genç, yaşlı, kadın, çocuk memleket evladının hesabını soracak birilerini aradım durdum. Ne yazık ki kaybedilen ne onca insan, ne onca yüzyılın maddi, manevi birikimlerinin sorumlularını anladım ama bulamadım. Yıllar sonra ışığı bol olsun Vedat Günyol ile görüşmelerimde gözümde yıldızlar çaktıran sözleri arayışlarıma yanıt vermiş idi. ‘’Geri kalmış ülkenin Aydınları da geri kalmıştır’’ ‘’Aydını geri kalmış bir ülkenin geri kalanları da çaresizlik çamuru içinde çırpınır durur’’. Sözleri hiç aklımdan çıkmamıştır. Bu sözlerin anlamını, 26 yıl süren, ülkemin en üst eğitim ve öğretim Kurumu olduğu düşünülen üniversitesinde ki akademik çalışmalarım sırasında da yaşayıp, şahit olduklarımı düşününce, günümüzde de çok bir şeyin değişmediğini görmenin üzüntülerini yaşadığımda anlamıştım. Bir çoğumuz da belki hala, yolda, pazarda, okulda, resmi dairelerde, insan ilişkilerinde yaşanılan mantıksızlıkları görüyordur. Bütün bu olumsuzlukları bilip de suçlusu bulunamayan yanlışlıklarda, kişileri suçlarken bunun yüzyılların gerisinden gelen geri kamışlık mirasından kaynaklandığını da düşünmemiz gerektiğine inanıyorum.
Burada aklınıza elbette ne alakası var geri kalmışlıkla, savaşı kaybetmenin diye bir soru sormak aklınıza gelebilir. Önceki sayfalarda etraflıca, hatta kimine göre gereksizce uzun uzun anlatılan savaştan önce ve savaş esnasında yaşanılanları okudukça, bunun nedenleri, zaten çok iyi anlaşılacaktır. Savaşın başlamasından önce yapılmaması gereken hatalar silsilesi başlamış, son anına kadar devam etmiştir. Buradaki yanlış sadece köyünden ,toprağından zorla alınıp redif adıyla cepheye savaşmaya getirilen eğitilmemiş insanların üzerine suçu atmak, savaşmaktan kaçtılar deyip sıyrılmak işin en kolay tarafı. Diyelim ki onlar cahildi. Ya adlarının önünde ‘’ Paşa’’ yazan, eğitilmiş, konusunda deneyim kazanmış üst düzey askeri veya mülki erkana ne demeli ? İstihbarat denilen işlevin savaş öncesi ve savaşta yapılmayıp, kişilerin istek ve arzularına göre hareket etmek bir başka cahillik veya geri kalmışlık örneği değil midir ? 20. Yüzyıla gelinmişken, hiç gece askeri harekete katılmamış askerleri, ileri taarruza gönderirken, pusula diye bir aletin yön bulmak için gerekli olduğunun bilincinde olmaz mı bir komutan? Ve aynı birlik birbirinden ayrıldıktan sonra yönünü şaşırıp, karşısındaki arkadaşlarını düşman sanarak sabaha kadar birbirlerini öldürür mü? Ve bu durumdan bu birliklerin komutanlarının sabaha kadar haberleri olmaz mı? Bu durumun anlaşılıp, düşman askerlerinin sağ kalanların üstüne mermi yağdırmaya başladığın da silahlarını atıp geriye kaçılır mı ? Bulgarların nasıl yaparda 5-6 ayda alabiliriz diye düşünüp, planlar yaptıkları Kırklareli (Kırkklise) ye kurşun bile atmadan elini kolunu sallayarak düşman askerinin girmesini, cahil, okumuş, aydın, gerici, medeni, yabani hangi kafa, hangi mantık kabullenebilir ? Selanik gibi Avrupa’ nın göz bebeği, Osmanlı’ nın ikinci büyük şehri, büyük bir silah ve erzak yığınağın yapıldığı, ordu merkezi olan ve silahlı 40.000 askerin hazır beklediği bir şehir, Yunanlılara tek kurşun atılmadan teslim edilir, çıkılır mı? Savaş sürerken gece dinlenmesi için istirahate çekilen birliklerin nöbetçileri uyurda 400 asker uykuda süngülenerek şehit edilirde kimsenin uyanmaması affedilebilinir mi?
Kırklareli, Lüleburgaz, Çorlu muharebelerinde hep benzer şekilde, aç susuz bırakılan savaşçıların, silahlarını atıp,cephaneleri, erzak , hayvan, topları ve nakliye arabalarını bırakıp İstanbul’a kaçarlarken kar ve çamur ,içinde çökmüş, yorulmuş adeta tükenmiş hallerinin fotoğrafları gözlerimin önünden gitmiyor. İmparatorluğun başkenti İstanbul’ a 100 kilometre uzakta savaşan askerlerine erzak, cephane yetiştiremeyecek kadar naçar durumda olmadığını herkes biliyordur. İstanbul’ da yaşanan siyasi çekişmeler nedeniyle oluşan bu beceriksizlik yüzünden neredeyse düşman başkenti bile işgal edecek duruma gelmiştir. Ne yazık ki bu kadar duyarsızlığa söyleyebilecek bir şey bulamıyorum. Bulgar kuvvetleri Osmanlı askerlerinin terk ettiği savaş malzemeleri ile neredeyse savaşın sonuna kadar kendi bıraktıkları silahlarla Osmanlıları vurmuşlardır. Kırklareli’ de komik denilebilecek mazeretlerle bırakılan iki uçağı da düşünecek olursak Bulgar güçlerine o yıllar için havadan tespit edebilme olanağını bile ellerimizle vermiş olmanın hüznü bile yeter sanırım. Terk edilerek düşmanın eline geçen lokomotifler ,yük katarları bir yana yanan, yıkılan evlerin ötesinde üzerinde beş devletin kurulduğu koskoca bir Balkan yarım adası da her şeyi ile bırakılıp Meriç nehrinin doğusuna çekilmek zorunda kalınmıştır.
Burada suçlu aramaktan vazgeçmiş, sadece bozgun denilebilecek ve 600 yıllık Osmanlı, 2000 yıllık Türk tarihinde hiç rastlanılmamış bir şekilde yenilmenin ötesinde, hezimete uğrayan bir ordunun bu hale gelmesinin nedenlerini anlamaya çalışıyorum. Gerek günün modern savaş silahlarına sahip olamayış, gerekse 1876 yılından 1908 yılına kadar ülkede yaşatılan istibdat dönemi ve kısır siyasi ilişkilerin yarattığı karmaşık siyasal ortam, İttihat ve Terakki Partisinin iyi niyetine karşın yetersiz kadroları ile yönetimde gereken dirayeti gösteremeyip, ordu içinde en olmayacak bir çekişme yaratılarak, padişahtan yana olanlarla, meşrutiyetten yana olanların çekişmeleri. Bunlar ve bunlara benzer daha pek çok neden yazılabilir. O günleri tekrar yaşamak, kaybedilenleri geri getirebilmek ne yazık ki artık imkansız. Ancak tarihin önemli bir işlevi de, yaşanılanlardan ders alınıp, yapılan yanlışların bir daha yapılmaması için aklın kullanılmasını, örnekleri ile tespit edip, yol göstericisi olmasıdır. Umarım toplumun tüm fertleri olarak bir daha böylesi felaketlerle karşılaşılacak hatalardan kaçınarak, aklın ve bilimin önderliğinde, kendimize ve toplumumuza yaraşır şekilde düşünmemiz ve hareket etmemiz, yapacağımız en doğru davranış olacaktır.
İnternet ortamı için hayli uzun bir dizi şeklinde süren Balkan Harbi anlatısı burada sona ererken sanırım okuyan herkesin kendine özgü bir fikri oluşmuştur. Benim düşüncemi sorarsanız; uzun uzadıya yazmaktansa şöyle özetleyebilirim. Yazının başında da yazdığım gibi, bu sonuçlarda her kesin kendi özelliğine ve durumuna göre hatası veya suçu olduğuna inanıyorum. Ama olan olmuş, gelen geçmiş, ölen ölmüş diyerek bundan sonra neler yapabiliriz noktasına gelince, yine Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ ün gösterdiği ilkelerden hareket etmemiz gerekecektir. Gerekli ve yeterli bir eğitimle Atamızın işaret ettiği muasır medeniyet ölçütlerini kullanarak, çağdaş yurttaş olup, bilimsel düşünüp, doğru, dürüst, adaletli ve faziletli olarak, davranmamız gerektiğini düşünüyorum.
Ahmet Rodopman
Kaynakça:
1- Bir İmparatorluğun Yağması, İlhan Bardakçı, Ajans Türk Matbaacılık, Ankara, 1976 
2- Aram Andonyan, Balkan Savaşı, Çev. Zaven Biberyan, Aras Yayıncılık, İstanbul, 1999 
3- Balkan Harbi’ ne ait Hatıralarım, Birinci Ferik Zeki, Milenyum Yayınları, İstanbul 2013  
4- Balkanların Tarihi, Georges Castellan, Çev.Dr.AyşegülYaraman-Başbuğu, Milliyet Yayınları, İstanbul, 1995 
5- Balkan Harbi, Mahmut Muhtar Paşa’ nın Savaş Hatıratı, M.Ziyaettin Engin, 1001 Temel Eser Tercüman Gazetesi, İstanbul, 1979   
6- Balkan Harbi Sırasında Osmanlı Ordusunun Moral ve Disiplin Durumu, İhsan Burak Birecikli, TÜRK YURDU DERGİSİ -Kasım 2012 - Yıl 101 - Sayı 303  
7- Birinci Balkan Savaşı Yenilgisinin İç ve Dış Sebepleri, Suat ZEYREK, İstanbul ünivers,tesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı Doktora Tezi. İstanbul, 2012   
8- Balkan Savaşlarında Kırkklise(Kırklareli), Kırklareli Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Tarih Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Kırklareli, 2018   
9- Kırklareli Vilayetini Tarih, Coğrafya, Kültür ve Eski Eserler Yönünden Tetkik. 2. Cilt.Ali Rıza Dursunkaya.  Kırklareli, 1947  - Efsaneden Gerçeğe Kırklareli,Nazif Karaçam,Kırklareli,1995  
10- Balkan Savaşları’ nın Analizi, Burak Köylüoğlu,2017, https://www.stratejivefinans.com/balkan-savaslarinin-analizi/
11- Büyük Bozgun ve Başkan Savaşları 1912-1913, Kasım Bolat, http://www.istanbultarih.com/makale/buyuk-bozgun-ve-balkan-savaslari-1912-1913.html  
12- Balkan Harbi, İsmet Görgülü, https://www.ttk.gov.tr/tarihveegitim/balkan-harbi/ 
13- Birinci Balkan Savaşı, https://tr.wikipedia.org/wiki/Birinci_Balkan_Sava%C5%9F%C4%B1  
14- İkinci Balkan Savaşı, https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0kinci_Balkan_Sava%C5%9F%C4%B1
15- Balkan Devletlerinin İttifak Arayışı ve Osmanlı Devleti, Suat Zeyrek, Dergi Park, İstanbul, 2014 https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/102230

16 Aralık 2020 Çarşamba

BALKAN HARBİNİN TARİHSEL, SOSYAL VE SİYASAL DEĞERLENDİRMESİ

Ahmet Rodopman 
12. Bölüm
BALKAN HARBİ – EDİRNE ve KIRKLARELİ’NİN GERİ ALINIŞI-BÜKREŞ BARIŞ ANTLAŞMASI
Her ne kadar, Bulgar ve Osmanlı kuvvetleri arasında küçük çatışmalar dışında belirgin bir çarpışma olmuyorsa da, her iki orduda bulundukları noktaları terk etmemiş, şartların tüm olumsuzluklarına karşın hep karşı tarafın yapabileceği ani bir taarruza karşı tetikte beklemişlerdir.
Bu arada İstanbul’ da beklenilmedik siyasi gelişmeler olmuş, Kamil Paşa başkanlığındaki Osmanlı Yönetiminin İstanbul’ u kurtarmak için Bulgarlara Edirne’ yi vereceği söylentileri orduyu ve halkı isyana varan karşı gelişlere itiyordu. İstanbul’ da ortamın çok gergin olduğu bu günlerde, Enver Bey ve Talat Bey başta olmak üzere bir kısım İttihat ve Terakkici subay ve galeyana gelen halk Babıali’ ye giderek bu sorunu görüşmek istemişlerdir. Ancak Sadrazam Kamil Paşa ile görüşmek istekleri ateş edilerek karşılanmıştır. Sadaret Yaveri Ohrili Nafiz Bey gelen İttihat ve Terakkicilere ateş etmiş, ancak isabet ettiremeyince kaçarken Mustafa Necip kovalayınca karşılıklı birbirlerine ateş etmişler ve her ikisi de ölmüştür. Silah sesleri duyan Harbiye Nazırı Nazım Paşa odasından çıkmış, olanları anlamaya çalışırken, gelenlere hakaret edince Enver Beylerle birlikte başbakanlığa gelen Yakup Cemil adlı kişi, arkasından yanaşarak Nazım Paşanın başına bir kurşun sıkarak ölümüne neden olmuştur. Bu sırada Sadrazam Kamil Paşanın odasına giden Enver Bey ve arkadaşları silah zoruyla Kamil Paşa’ yı istifa etmeye zorlamış ve elinden el yazısı ile aldığı istifa mektubunu vakit geçirmeksizin padişah V.Mehmet ‘ e götürerek hemen o gün onaylatmıştır. Babıali Baskını olarak tarihe geçen bu olay 23. Ocak 1912 de olmuş, ardından Mahmut Şevket Paşa hükümeti kurması için sadrazam olarak atanmıştır.
30 Mayıs 1913 günü Londra’ da imzalanan Barış Antlaşmasıyla, Edirne’ nin Bulgaristan’a bırakıldığının resmileşmesi üzerine, Osmanlı topraklarında büyük gösteriler yapılmış. Eski başkentin Bulgarların eline geçmesini kabullenemeyen halk gösteriler yapmaya başlamıştır. Bu arada Londra Barış Antlaşmasının Bulgaristan hariç hiç kimseyi memnun etmemesi üzerine, Balkanlar’ da yeni bir savaş rüzgarı esmeye başlamış, Romanya başta olmak üzere, Yunanistan, Sırbistan Osmanlı’ nın topraklarının bölüşülmesinde haklarının yenildiği iddiası ile Bulgaristan’ a savaş açmışlardır.
Yaşanılan bu günler gerçekten olağan dışı şaşırtıcı olayların olduğu, üst üste olumsuzlukların görüldüğü günlerdir. Bunlardan yeni bir tanesi de Babıali Baskınından sonra Sadrazamlığa getirilen Mahmut Şevket Paşa Beyazıt’ ta silahlı saldırı sonucunda hayatını kaybetmiştir. Yerine bir kez daha Said Halim Paşa saderete getirilmiştir.
Beklenmedik bu koşullarda Bulgaristan Çatalca’ ya kadar gelen ordusunu Yunan sınırına çekmek zorunda kalmış, bir anda üç devletle birden savaşır hale gelmiştir. Zaten bir yıldan beri savaşmakta olan askerlerinin gerek fizik gerekse moral bakımından çökmüş olmalarından ötürü, her cephede savaşı kaybetmek üzer iken, bu durumdan faydalanmak isteyen yönetimi alan İttihat ve Terakkiciler Enver Bey komutasında Çatalca Ordusundan derledikleri birkaç birlikle Edirne’ yi almak üzere yola çıkmışlardır.
20 Temmuz 1912 günü Lüleburgaz’ ta toplanan 3 Piyade Alayı ve 2 Süvari Birliği ile  Edirne’ yi geri almak amacıyla yola çıkılmış 23 Temmuz 1912 günü Edirne ve Kırklareli’ ye giren Osmanlı birlikleri her iki şehrimizi de Bulgar işgalinden kurtarmıştır. Osmanlı silahlı kuvvetlerinin denetimine giren şehirlerde ki halk yaşadıkları zor günlerin sona erişini büyük bir sevinçle karşılamışlar ve mutluluk içinde kutlamışlardır. Ardından yeniden şehirlerinin imarı ve yanıp yıkılanların tamirlerini yaparlarken acılarını, yaralarını onarmaya başlamışlardır.
Yapılan bütün savaşların sonucunda uluslar arası geçerliliği olan sonucun belirlenip, karşılıklı kabul imzalarının atılması ve geçerli sağlanması için 29 Eylül 1913 günü Bulgaristan Krallığı ile İstanbul Antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşma ila de Edirne ve Bulgaristan arasında ki sınır sonradan çok az değişiklikler yapılacak  da olsa belirlenmiş ve günümüze değin gelebilmiştir.
Devam edecek

14 Aralık 2020 Pazartesi

BALKAN HARBİNİN TARİHSEL, SOSYAL VE SİYASAL DEĞERLENDİRMESİ

Ahmet Rodopman 
11. Bölüm
BALKAN HARBİ – ÇATALCA SAVAŞLARI
Ekim sonu itibari ile savaşan birlikler birbirlerinden ayrılırken, Osmanlı kuvvetleri süratle Çatalca mıntıkasına giderken, Bulgar güçlerine ise 15 günden beri zor şartlarda yaşayıp, savaşmaları nedeniyle bir dinlenme süresi verilmiştir. Bu sürede yitirilen savaşçıların yerine yenilerinin yetişmesi, hasta ve yaralıların tedavisinin yapılması sağlanmıştır. Bulgar ordusunun Çatalca önlerine gelmesi 10 günü bulmuştur. Bu arada Bulgar birlikleri Malkara, Çorlu, Tekirdağ, Silivri yerleşim yerlerine de çatışma olmaksızın girmiş işgal etmişlerdir. Bu gecikmeleri Osmanlı’ lar için büyük bir şans olmuştur. Alman subayların görüş ve önerileri alınarak önceden de var olan Çatalca savunma hatları yeniden onarılıp güçlendirilmiştir, Kaybedilen askerlerin yerine imparatorluğun başka yörelerinden deneyimli , yetişkin savaşçı  birlikleri, getirilmiştir. Ordu yeniden dizayn edilmiş, tek bir komutam olarak Nazım Paşa tüm sorumluluğu yüklenmiştir. Trakya’da kötü bir sınav veren I, II ve III. Ordular Çatalca Ordusu adı altında birleştirilmiştir. Redifler tekrar eğitilerek savunma hattının hemen arkasında olacak şekilde yerleştirilmişlerdir. Gerek top, gerek makineli Tüfek, gerekse otomatik Tüfekler yenilenmiş,Terkos Gölü ile, Büyük Çekmece Gölü arasında oldukça tahkim edilmiş 40 kilometrelik bir savunma hattı oluşturulmuştur. Kara Kuvvetlerine yardımcı olmak üzere gerek Marmara Denizinde gerekse Karadeniz de Trakya kıyılarından düşman birliklerini bombalayacak savaş gemileri hizmete sokularak başkent İstanbul’un savunulması için elden gelen tüm hazırlıklar yapılmaya çalışılmıştır. İstanbul’ a hayli yakın olması nedeniyle, önceki savaşlarda yaşanan erzak, cephane ve asker tedariklerinde sorun yaşanmamış hatta askerin moralini yükseltmek için gereken dini ve psikolojik katkılarda bulunacak yetişkin insanlar görevlendirilerek, bu eksikliklerde giderilmeye çalışılmıştır. Balkan savaşlarında ilk olarak kullanılmak üzere getirtilen uçaklar, düşman mevzi ve savaş düzenini görmek için iyi bir şans olmuş, en azından bilinçli bombarduman yapılabilmesini sağlamışlardır.
12 Kasım gününe gelininceye kadar her iki tarafta hazırlıklarını büyük ölçüde tamamlamış olarak harbin başlaması için ilk hücum borusunun sesini bekler hale gelmişlerdir. 15 Kasım günü Osmanlı temsilcileri Bulgar Karargahına giderek mütareke (ateşkes) ve barış antlaşması teklifinde bulunmuşlardır. Ancak önceki günlerde kolay aldıkları savaşların şımarıklığını yaşayan Bulgarlar bu savaşı da kesin kazanıp, İstanbul’ a gireceklerini hayal ettikleri için buna yanaşmamışlar, Osmanlıları küçümseyerek teklifi önemsememişler,. keşif ve hazırlıklarını sürdürmüşlerdir.
17 Kasım 1912
17 Kasım sabah saat 05.00 de Bulgarlar 400 topla hep birden Osmanlı mevzilerini bombalamaya başlamışlardı. Peşi sıra piyadeleri de hücuma başlamışlardır. Bölgede sabahları oluşan yoğun sis ve Osmanlı siperlerinden açılan makineli tüfek atışları Bulgar öncü birliklerinde kargaşa ve telaşa neden olmuştur. Osmanlı askerinin yöreyi iyi tanıyıp, ona göre durum almalarıyla ve topçu birliklerinin isabetli atışları ile önce oldukları yerde hareket edemeyecek hale getirip sonra, deniz tarafındaki gemilerden yapılan top atışlarıyla da şaşıran düşman dağılma noktasına gelmiştir. Bulgar birliklerinin çok sayıda zayiat verdiği ve morallerinin bozulduğu akşam üstüne doğru bu sefer hücuma geçen Osmanlı kuvvetleri Bulgar güçlerini sabahki saldırıya geçtiği sınıra kadar geriletmişlerdir. Dolayısı ile gün, Bulgarlar için kötü geçmişti. Birlikler bütün bir gün savaşmaktan bitap düşüp geceyi dinlenerek geçirmek üzere istirahata çekilmişlerdi.
18 Kasım 1912
!7 Kasım gece yarısında Bulgar askerleri yine alışık oldukları kalleşçe oyunu onamaya başlamışlardı. Gündüz gözü ile dürüstçe savaş meydanında varlık gösteremeyince, 20 gece önce yaptıkları gibi sinsice  Osmanlı birliklerinin bölgesine girmiş, nöbetçilerin uyumasından yararlanıp, süngü hücumu ile ön saflardaki Osmanlı birliklerini süngüden geçirmiş, saldırdığı birliğin komutanı dahil 7 subay, 157 Osmanlı askerini şehit etmiştir. Tabya, Bulgar taburunun eline geçmiş hatta Bulgar piyadeleri 500 metre kadar Osmanlı hatlarının içine kadar sızmışlardır. Bütün bu üzücü gelişmeler olurken, Ne Bulgar ne de Osmanlı birliklerinin haberleri olmamıştır. Kolordu Komutanı Mahmut Muhtar Paşa, sabahın erken saatinde , o gün yapılacak taarruz planlarını gözden geçirmek üzere savaş alanını kontrol etmek için kurmay heyeti ile birlikte bu tabyaya gelirken ani bir ateşle karşılaşmış, kendisi iki yardımcı komutanı ve bir de Alman Subayı yaralanmıştır. İleri tabya olarak bilinen bu tabyada yaşanılanların intikamı daha sabah olmadan, bölge savunmasına gelen 25-26 Osmanlı Piyade alayları tarafından alınmıştır. Daha şehitlerimizin kanları soğumadan ani bir baskınla Bulgar Alayından 400 Bulgar askeri öldürülmüş , bir o kadarı esir alınmış, tabya da kanlı bir çarpışma neticesi geri alınmıştır. Gece aldıkları bu yenilginin sonrasında sabah yine saat 05.00 de top ateşi ile saldırıya başlayan Bulgar kuvvetlerine Kuzeyden ve Güneyden büyük bir top, makineli tüfek ateşiyle karşı çıkılmış, göğüs göğse yapılan çarpışmalar sonucunda Bulgar birlikleri yerlerinde kalamayıp gerilemek zorunda kalmışlardır. Denizden yapılan top atışlarına da karşı koyamayan Bulgar güçleri artan kayıpları nedeniyle hücumu bırakıp kaçma senaryoları düşünmeye başlamışlardır. 20 gün evvel yendikleri Osmanlı ordusunu bu kadar şiddetli savunma yapmasını şaşkınlıkla karşılamışlardır. Her yönden üzerlerine ölüm kusan Osmanlı askerlerinin süngüleri altında ölmektense, barış istemek zorunluluğu duymuşlardır. Ordunun bu isteği önce Sofya tarafından kabul edilmese de akşama doğru durumun ciddiliği komutanları tarafından anlatılınca zorunlu olarak ateşkesi onaylamışlardır. Gece yarısına doğru Bulgar ordusu top yekün Çatalca savunma hattını terk edip, geriye doğru 15-20 kilometre çekilmişlerdir. Geceyi bu bölgede Osmanlı kuvvetlerinin baskınına uğrama korkusu ile geçirten Bulgar ordusunun Trakya macerası sadece Çatalca çarpışmalarında 12.000 ölü, bir o kadar da yaralı, esir ve kayıp bırakmışlardır. Böylece  Birinci Çatalca Savaşı sona ermiş oluyordu.
20 Kasım da Çatalca’ da  Bulgarlarla ateşkes görüşmeleri başlamış ancak Bulgarların sürekli istekleri nedeniyle sonuçlandırılamamıştır. 3 Şubat 1912 ve 5 Şubat 1912 tarihlerinde Bulgar birlikleri yine toparlanıp hücuma geçmişlerse de Osmanlı birliklerinin inatçı direnişini kıramamış ve belirli bir sonuç alamadan geri çekilmişlerdir. İkinci Çatalca Savaşları adı verilen bu çarpışmalarla Çatalca maceralarına son verilmişlerdir.
Çatalca ‘ da istedikleri zaferi kazanamayacaklarını anlayan Bulgarlar bir kısım kuvvetlerini Gelibolu ve Edirne’ye savaşmaya göndermişlerdir Edirne’ nin 155 gün süren kuşatması 30 Mayıs 1913 de Edirne’ nin düşmesi ile biterken direnen, Balkanlarda ki Selanik, Yanya, İşkodra gibi şehirler savaşı sonlandırmak için silah bırakınca Londra Konferansı ile I. Balkan Savaşları sonlandırılmış oluyordu.
Devam edecek

9 Aralık 2020 Çarşamba

BALKAN HARBİNİN TARİHSEL, SOSYAL VE SİYASAL DEĞERLENDİRMESİ

Ahmet Rodopman 
10. Bölüm
BALKAN HARBİ – LÜLEBURGAZ SAVAŞLARI - PINARHİSAR SAVAŞLARI
23 Ekim 1912 gecesi, Kırklareli’ nin üzerine bir kabus gibi çökmüştü. Düşman bir yandan, soğuk, yağmur ve çamur bir yandan, bir de üstüne üstlük yolculuk yapılacak ne at ne araba elde olmayınca, binlerce Kırklareli’ li evini, işini, aşını bırakıp bilinmeze doğru yola çıkmıştı. Bozguna uğrayan askeri birliklerden dağılan silahlı, silahsız askerler, çoluk, çocuk sivil halk çamurlara bata çıka, kimi ayakların ne bulduysa geçirmiş, kimi yalın ayak bazısı Babaeski yolu ile Lüleburgaz’ a, bir kısmı da Pınarhisar üzerinden Demirköy ormanlarına sığınmak için yollara düşmüşlerdi. Bitmek bilmeyen yollar, gece boyunca yürümekle bitmediği gibi insancıklar yorgunluktan bitap düşüp çamurların içinde kıvranıyor, yakınlarını kaybedenlerin çığlıkları gecenin karanlığının da kayboluyordu. Tek şansları, Bulgar’ ların durumun vahametini anlamayıp kaçan birliklerin arkasından gelmemesiydi. Yoksa hayli güçlü olan süvari birlikleri ile takip harekatı başlatsalar dı Trakya’ da sağ ve salim kimsenin kalabilmesi düşünülemezdi. Bulgar birlikleri de üç gün üst üste süren çatışmalarda bir hayli yorulup ölü ve yaralı verdiklerinden, komutanları tarafından dinlenip kendilerine gelmeleri için bir kaç günlüğüne harekata ara vermeleri nedeniyle Lüleburgaz ve civarına biraz geç de ulaşılabilmişti. Burada ki şartlarda bir hayli çetindi.
Osmanlı komutanları dağılan orduyu toplayıp, yeni bir savunma hattı oluşturmaya gayret ediyorlar, bir taraftan siperler kazılıyor, elde kalan silahlar, toplar onarılmaya çalışılıyor, bir taraftan İstanbul’ dan gelemeyen mühimmat, erzak ve haberlerin birliklere ulaştırılması için uğramaktadırlar. Gelecek günlerde olacaklardan habersiz ama salgın halini alan Kolera ve Dizanterinin yok edici pençeleri altında boğuşuyorlardı.
Takvimler 28 Ekim 1912 yi gösterirken beş günden beri her iki taraf içinde sakin geçen günler sona eriyordu. Çepheler oluşturuluyor, siperler kazılıyor, yeni bir savaş için son hazırlıklar yapılıyordu. Payitahtta ise bakanlar kurulunda fırtınalar esiyor, sadrazam istifa edip yerine nispeten ılımlı olarak bilinen Kamil Paşa Hükumeti kuruluyordu. Tesadüf aynı gün Trakya’ da devam eden savaşın Başkumandanı olarak atanan Abdullah Paşa görevinden istifa ediyor ancak, ‘’dereyi geçerken at değiştirilmez’’ misali bu istifa kabul edilmeyip, tekrar görevi başına dönmesi sağlanıyordu. Çünkü karşılarındaki Bulgar ordularının savaş vaziyeti alan hareketliliği gözleniyor ve yeni bir saldırı ile karşılaşılacağı anlaşılıyordu. Bu da Lüleburgaz’ ın üzerine kara bulutların çökmesine az kaldığını gösteriyordu. Gün içinde Bulgar Birlikleri ile Osmanlı kuvvetleri arasında çok önemli sayılmayacak kadar çatışmalar olmasına karşın, Osmanlı birlikleri daha çok İstanbul’ dan gelmesi beklenen mühimmat, erzak ve diğer ihtiyaç maddelerinin ikmalinin yapılması ile meşgul olmuştur. Gerekli hazırlıkların tamamlanamadığının istihbaratını alan Bulgaristan güçleri gece yarısından sonra ertesi gün yapmayı planladıkları büyük bir saldırıya hazırlanmaya başlamışlardı.
29 Ekim 1912
Savaş, Trakya’nın Kuzeyinde Vize-Pınarhisar hattında ve Güneyinde Lüleburgaz-Karaağaç hattında bulunan Osmanlı ve Bulgaristan birlikleri arasında başlayan çatışmalarla, yoğun yağmur yağışı altında gün boyu devam etmiştir. Osmanlı askerleri yoğun topçu ateşi altında oldukça fazla zayiat verildiği için istenilen yeni bir saldırıda bulunamamışlardır. Gün sona ererken güney de Bulgar orduları belirgin bir ilerleme sağlayarak Osmanlı birliklerini geriletmiştir. Lüleburgaz’ ı yoğun bir top atışı altına alan Bulgar birlikleri, halkın işgal edileceği telaşı ile kenti terk edip civar tarla ve tepelere çıkmasına neden olmuştur. Bu arada Topçu ateşine karşılık veremeyen Osmanlı birlikleri Karıştıran mevkiine kadar  geri çekilmek zorunda kaldıkları sırada Bulgar güçlerince Tren İstasyonu almış, daha sonra da Lüleburgaz’ a girmişlerdir. Akşama doğru Şevket Turgut Paşa II. Kolordu ile hücuma geçince,  yardımına gelen IV. Kolordunun saldırısına dayanamayan Bulgar kuvvetleri, Lüleburgaz’ ı üç ayrı yerinden ateşe vererek şehirden ayrılmak zorunda kalmışlardır. Bu arada pek çok köy de yakılmış ve yıkılmış bırakılmış, gecenin karanlığında Osmanlı birliklerinin de takip edecek güçleri kalmadığı için, her iki taraf için de yeni günü beklemekten başka yapacak bir şey kalmamıştır. Kuzeydeki savaş hattında Mahmut Muhtar Paşa ve Hamdi Paşa komutasındaki birlikler oldukça zor şartlarda savaşmalarına karşın düşmanın Pınarhisar’ a kadar geri çekilmelerini sağlamıştır. Bütün gün süren karşılıklı çarpışmalar sonucunda, her iki tarafta çok yorgun olduklarından 50 kilometreye yaklaşan çatışma hattında daha fazla çarpışmadan istirahate çekilmek zorunda kalmışlardır.
30 Ekim 1912
Sabahın erken saatlerinde muharebeler bütün şiddeti ile tekrar başlamış, hatta Osmanlı birlikleri siperlerinde çok iyi direnmişler ancak taarruz edecek güçleri kalmadığı için, Bulgar Süvarilerinin orduyu dağıtmaması için var güçleri ile dayanmaya çalışmışlardır. Sanki her iki taraf ta gecenin olup, dinlenilecek zamanın kazanılmasını istiyor gibiydi. Sakin geçirileceği düşünülen gece de, ‘’su uyur, düşmen uyumaz’’ atasözü bir kez daha gerçeklik kazanmış oldu ve gece yarısına doğru savaş meydanına yeni sürülen Bulgar askerleri, Osmanlı birliklerinin yorgunluktan derin uykulara dalmış olmalarından yararlanarak, sinsice, sessizlik içinde mevzilere 300 metreye kadar  yaklaşmışlardır. Bulgar birlikleri  süngü saldırısına girişmişler, aniden yakılan büyük projektörlerin ışıkları ile uyanan Osmanlı askerlerini kendilerine gelemeden şehit etmişlerdir. Hiç ateşli silah dahi kullanmadan, giriştikleri bu saldırıda, gafil avlanan birlikler büyük ölçüde kayıplar  vermişler, sağ kurtulanlar düzensiz bir şekilde Çorlu’ ya doğru kaçmak zorunda kalmışlardır. Osmanlı askerinin bıraktığı bölgede sabaha kadar siper kazıp mevzilenen   Bulgarlar, Soğucak Deresinin üzerine seyyar köprüler kurarak topları ve askeri malzemeleri doğu tarafına geçirmişler, sabah başlatacakları hücumu beklemektedirler.
31 Ekim 1912
Kötü geçirilen bir gecenin ardından başlayan günün de çok iyi olacağa benzemiyordu. Geri çekilen ordunun yanına ilaveten, bozulmuş olarak kaçmaya çalışan birliklerde katılınca büyük bir arbede çıkmıştır. Kırklareli Savaşlarında sahneye çıkan redifler burada da silahlarını atıp kaçmaya başlamışlar, bu durumları düzenli çekilme emrini yerine getirmeye çalışan birlikleri de etkilemiş, günlerden beri ağızlarına bir lokma ekmek girmemiş askerler yorgunluk ve çaresizlikten bozgun halinde Karaağaç  bayırlarına üst üste yığılmışlardır. Bu hali bekleyen Bulgar Topçusu savunmasız Osmanlı askerlerinin üstüne yoğun bir top ateşine başlamış ve kaçıp kendini Çorlu yoluna atanlar ancak kurtulabilmiş, büyük sayıda şehit ve gazi tarlalarda ve yollarda kalmıştır. Bu arada bir hayli zayıflayan Osmanlı kuvvetleri nedeniyle Bulgar Ordularının bir kısmı Çorlu, Tekirdağ ve Gelibolu’ ya kaydırılmış, oraları işgal edilirken büyük bir ordu ile Edirne kuşatılıp, altı ay gibi süren ve tarihe Edirne Savunması olarak geçecek olan Şükrü Paşanın efsanevi savunma savaşı da  başlamış oluyordu.
Balkan savaşlarında olup bitene akıl erdirilemiyor denilmesi o kadar yerin de ki. İstanbul’dan Yaklaşık 100 kilometre uzakta bir ölüm kalım savaşı veren orduna bir hafta yiyecek bir dilim ekmek götüremiyor, birlikler cephaneleri bitip yenileri gelemediği için savaşamıyor, dağılan birlikler boşalan köylere bir parça ekmek bulabilmek giriyor, ordu komutanları bile yiyecek bulamadıkları için açlıktan, soğuktan ve hastalıktan kırılıyorlar. Bütün bu olumsuz koşullara rağmen Osmanlı Ordusu hala Bulgarlara karşı direnmeyi bırakmamış, rediflerin kaçıp gitmesinden sonra kalan askerler yine askeri disipline uyarak savaş düzenini almışlar, hatta düşman üzerine yaptıkları baskınlar ile dağılan askerlerin Bulgar ordusu tarafından tamamen yok edilmesini büyük ölçüde engellemişlerdir. Özellikle Mahmut Muhtar Paşa’nın komutası altındaki  birlikler Pınarhisar-Vize hattında düşmana nefes aldırmamış, kuzeyden gelip Osmanlı Ordusuna yapacakları kuşatma harekatına izin vermemişlerdir. Balkan Savaşları içinde en fazla asker  sayısı ile girilen bu savaşta ne yazık ki başarılı olunamamış, çok sayıda şehit verilmiş ve yaralılarla birlikte vatanın en kıymetli toprakları Bulgarlara terk edilerek son savunma hattı olarak düşünülen Çatalca’ya çekilme emri verilmiştir.
Bulgarlar İstanbul sınırına gelmiş olmalarının sevinci ile tamamen hakim oldukları demiryollarını, Osmanlı’nın bırakmak zorunda kaldıkları Lokomatif ve katarları ile sürekli yeni asker, erzak naklini kolayca yaptıkları gibi, çoğu kullanılamadan terk edilen top ve tüfeklere de el koyarak, büyük bir avantaj kazanarak, elde ettikleri zaferin sarhoşluğu ile Çatalça önlerine gelmişlerdi. Ancak geçen son iki hafta da her iki ordunun da verdiği kayıplar bir hayli fazla olmasına karşın, verilen sayılar bir hayli farklı olmuştur.
Devam edecek

6 Aralık 2020 Pazar

BALKAN HARBİNİN TARİHSEL, SOSYAL VE SİYASAL DEĞERLENDİRMESİ

Ahmet Rodopman 
9. Bölüm
BALKAN HARBİ - KIRKLARELİ SAVAŞLARI
1912 yılının Ekim ayının 18. Günü yaşanırken Osmanlı, istenilmeyen bir zamanda ve istenilmeyen bir şekilde savaş gerçeği ile yüz yüze gelmişti. Dayatılan şartlar, uzun zamandan beri büyük devletler tarafından planlanıp, hesaplanıp ortaya konan olumsuzluklardı. Bu arada, Balkan ülkeleri kendi aralarında savaş antlaşmaları yapmış, İngiltere ve Rusya gizli Reval antlaşması ile hazırlanan senaryonun oynanma zamanının geldiğini bildirmişlerdir. Üst üste verilen seferberlik bildirilerinin karşısında Osmanlının Savaşı kabul etmekten başka bir seçeneği kalmamıştı. Karşılarında ki tüm devletler, savaş hazırlıklarını yaparlarken Osmanlı Devleti yıllardan beri bitmeyen iç karışıklıklar, isyan ve çatışmalarla uğraştığı için gerekli önlemleri almakta gecikmiştir. Bu arada yeterli istihbarat yapılamamış, savaş için gereken, silah, mühimmat yığınağı, insan ve yiyecek nakli, savaş plan ve programı henüz bitirilememiştir. Her şeyden önce halkın morali ve ekonomik durumu çok bozuktu. Savaşacak asker gücünün böyle bir savaşa hazır olmadığının ordu komutanları tarafından belirtilmesi ne karşın acele bir seferberlik ilan edilip savaş düzeni alınmaya başlamıştır.
Savaşın başlamasından hemen önce, Osmanlı komuta heyetleri, Bulgaristan’ dan gelecek saldırılara karşı Trakya’ da iki ordu kurmayı planlamıştı. Bunlardan birsi Edirne- Kırklareli hattı üzerinde, diğeri ise Midye(Kıyıköy) taraflarında denize yakın mevkilerde bulundurulacak ve ön saflarda çarpışan birliklere yardımcı olmanın yanı sıra, Bulgaristan kuvvetlerinin Genaral Dimitriyef’ in komutasında olan III. Ordusunun Istıranca Dağları ve ormanlık bölgelerden gelerek Orta Trakya’ ya inemeden karşılanarak yok edilmesi görevleri verilmişti. Ancak savaşlarda ne yazık ki gerçek, haritalarda değil, savaş meydanında görülür. Bu savaşta da Osmanlı yöneticileri ve savaşın komutanları, savaşların, savaştan önce yapılması gereken, iyi istihbarat, iyi eğitilmiş ve yeterli sayıda savaşçı, güçlü ikmal yeteneği, yeterli, silah, mühimmat, erzak stoğunun olması ile kazanılabilme şansının arttırılabileceğini bilmeleri ve bunların sağlamaları gerekirdi. Bu noktada Balkan Savaşları ve ardından gelen felaketler konusunu irdeleyenlerin pek üzerinde durmadıkları ancak bence önemli olan birkaç nokta var. Bunlardan bir tanesi, gerek Doğu Trakya’ da, gerekse Batı Trakya, Makedonya Bosna-Hersek, Novi Pazar ve Arnavutlukta nüfusun önemli bir bölümünü gayri müslimler oluşturuyordu. 1839 yılında ilan edilen Tanzimat yasaları gereği Osmanlıda her dinden ve milliyetten gruplardan ayırt edilmeksizin  askerlik çağına giren gençler silah  altına alındıkları için, ordunun içinde duygusal nedenlerden askeri bilgileri karşı tarafa aktaranların olma olasılığı fazla olmaktaydı. Düşman askerlerinin pek çoğunun Türkçe bilmeleri, Osmanlı birliklerine sızıp yalan haberlerle moral bozukluklarına ve hedef şaşırtmalarına neden oluyorlardı. Birde çok aceleye gelen seferberlik sırasında, savaşa yakın yerlerden yedek askerlerin toplanıp çarpışma sahasına gönderilmesi, firar,bozgun, casusluk ve karşı tarafa geçme gibi savaş sırasında karşılaşılmaması gereken sorunlar çıkartıyorlardı.
O günleri ve yaşanılanları günü gününe hatta saati saatine tuttuğu günlüklerine yazan ve aradan yıllar geçtikten sonra yayınlandıklarından anlıyoruz ki Harbiye Nazırı(Bakanı) ve Orduların Başkomutanı Nazım Paşa ile onun emrine tabii olan,Doğu Ordusu(Trakya Orduları) komutanı Abdullah Paşa(Kölemen) arasında bile savunma mı yapılmalı, yoksa saldırı savaşları yapılmalı tartışmaları yapılmaktaydı. Hatta savaş başlayana kadar savunma hatlarının ve siperlerinin yerleri bile tam olarak tespit edilememiştir. Bulgaristan birliklerinin savaş düzenleri ve hazırlıkları konusunda yeterli istihbaratların yapılmaması sonucunda ise hiç beklenilmeyen bir anda ve mevkide redif diye adlandırılan yedek birliklerden oluşturulmuş kuvvetler karşılarında düşman birliklerini bulmuşlar ve disiplinsiz bir şekilde karşı koymaya çalışmışlardır. Belki de savaşın bir bozgun ve felaketle sonuçlanmasının başlangıcı, Kırklareli-Edirne arasında Petra(Bedre Köyü) civarında kuzey batı istikametinden gelip Edirne’ nin kuşatılması için görevlendirildiği sanılan bir düşman birliği ile karşılaşmaları ilk sıcak çarpışma olmuştur. Savaş öncesinde düşman ordusunun hareketlerinin iyi izlenilmemesi ve gerekli istihbarat bilgilerinin alınmaması savaşın daha başında büyük bir sorun yaratmıştır. Oysa karşılaşılan bu ordu Bulgaristan’ ın en iyi eğitilmiş ve donatılmış en büyük ordusu olan, büyük General Savof’ un başında bulunduğu birliklerdi, O günün koşullarında Alman Komutanların dan Colmar von der Goltz Paşa dahil pek çok strateji uzmanının imkansız olarak gördüğü, koskoca bir III Bulgar Ordusu başında General Dimitriyef olmak üzere , Istranca sıra dağlarını ve sık ormanları bir gece de geçerek inanılmazı başarmış ve Osmanlı Paşalarını kötü bir şekilde şaşırtmıştır. Yıldırım hızı ile ilerleyen Bulgar Orduları sınırı bir çok yerden aşarak Osmanlı Topraklarına girmiş ve önlerine gelen köyleri yıkıp, yakıp katliamlar yaparak ilerlemekte idiler.
Bulgar birlikleri savaş hazırlıklarını başından beri çok daha iyi yapmışlar, savaş planlarını çok dikkatli, gizli ve şaşırtıcı şekilde yapmışlar, değişik bir saldırı düzeni kurgulamışlardır.  Bulgar ordusunun büyük kuvvetlerinin niyetlerini Edirne üzerine yürümek gibi göstermelerine karşın, asıl hedef olarak Kırklareli’yi seçtikleri belli idi. Bulgarların Lozangrat olarak tanımladıkları Kırklareli’ nin tahkimatı oldukça zayıftı. Doğu ve Kuzey Doğu cephelerinde birer adet yeni yapılmış olan Skopo ve Eraklina (Seyfioğlu Tabyası ve Taş Tabya ) istihkamları ile korunmakta idi. Şehir içinde ve şehrin güney tarafında bir hayli piyade ve topçu birliği şehri savunmak üzere tertibat almış bekliyorlardı. Şansızlıklar bir kere başlamaya görsün. Bulgar ve Yunan Ordularının harp nizamlarını ve hareketlerini havadan izleyebilmek için zamanın en modern hava araçlarının alımı yapılmış. İki tane uçak Kırklareli’ ye bunun için gönderilmiştir. Artık kader mi cehalet mi nedir bunun nedeni bilemiyoruz ama, her iki uçakta hiç kullanılamadan Bulgar Birliklerinin eline geçmiştir. İki uçaktan birisi ilk günlerde arıza yapmış, İstanbul’dan parça ve tamir ekibi beklenmeye başlanmış, diğerinin ise pilotu yaralandığı için uçamamıştır. Bozuk uçağın pilotu ise sağlam uçağı kullanmayı bilmediği için uçamamıştır. Bu savaşlarda düşmana bıraktığımız sadece iki uçak olsa neyse, onbinlerce şehit, gazi ve hasta asker dışında, binlerce top, makineli tüfek, yüzbinlerce tüfek ve cephaneleri savaş kayıplarının başında gelmektedir. Üstüne üstlük savaşla birlikte başlayan kolera ve dizanteri gibi salgın hastalıkları savaşan her iki ordunun da kabusu olmuş, ordular Çatalca’ya geldiklerinde her iki tarafında değil savaşacak, ayağa kalkacak güçleri kalmamıştır. Beklenen ataş kes geç olmasına karşın bilindiği kadarıyla 30.000 Bulgar askeri ile 19.000 Osmanlı Askeri sadece bulaşıcı hastalıktan hayatlarını kaybetmişlerdir.
Savaşın başlaması ve bitimi, iki, üç gün içinde olmuş.Bulgar askerleri dahil bu duruma hiç kimse akıl erdirememiştir. Bu birkaç günü kısaca özetleyecek olursak;
Kader ağlarını 22 Ekim gününde farklı bir şekilde örmüştü bu kez. Beklenenin tam karşı tarafından Edirne-Kırklareli hattının tam ortasında Selyolu mevkiinde Mahmut Muhtar Paşa komutasında ki Osmanlı Ordusu I. Bulgar Ordusu sandığı III. Bulgar Ordusu ile karşılaşıp şiddetli bir çarpışmaya girdiler. Erikler ve Eskipolo bölgesi olduça engebeli bir cıoğrafyaya sahip olduğu için, birlikler gün boyunca savaştılar. Akşam üstüne doğru Erikler düştü. Fakat Eski Polo dan Osmanlı askerleri çıkmayıp, savunma yaptılar. Bu çarpışmalar sırasında bir Alman subayı ölüp, iki tanesi de yaralanmıştır. Gece olurken Osmanlı Birlikleri kalkıştıkları bir karşı taaruzla Petra(Bedre) – Eskipolo-Kadıköy üçgenine sahip olup düşmandan temizlediler.
23 Ekim 1912 günü çarpışmalar erkenden başlamış ve bütün gün sürmüştür. Yağmur ve soğukta gittikçe artmış. Her taraf çamur deryası hanilini almıştır. Öyle ki, her iki tarafın askerleri de siperlerde yarı bellerine kadar çamura gömülmüş bir halde karşılıklı ateşe devam etmişler, ancak yoğun çarpışmalardan bir sonuç alınamamıştır.Öğlenden sonra bir Osmanlı birliği Bulgar ordusunun zayıf bit tarafını görüp oraya yüklenmiş ve 5-6 kilometre kadar Bulgar birliklerini geriletmiştir. Osmanlı ordusunda , özellikle rediflerde bozulmayı gören komuta heyeti durumu muhakeme edip savaşa mola vermek için Kırklareli’ de ki ordu merkezine çekilmişlerdir.
Petra Mevkiinde bulunan birliklere komuta eden Aziz Paşa, düşman hakkında keşif kollarından bilgi almadan, her hangi bir gece taarruzunda bulunmamış askerlerle. Ordu kumandanı Mahmut Muhtar Paşanın dahi haberi olmaksızın gece taarruzuna kalkışması kötü bir sürpriz olmuştur. İki kola ayrılan Osmanlı tugayları düşmana karşı bir kuşatma harekatına girişmişler, ancak yağan yağmur ve bastıran sisin de etkisiyle istikametlerini şaşırıp bir tepenin iki ayrı yönüne düştüklerinin farkına varmadan bir birlerini düşman birlikleri sanıp sabaha kadar karşılıklı cephaneleri bitene kadar ateş etmişlerdir. Sabaha karşı yakınlarında bulunan Bulgar Birliklerinin silah seslerini duyup, durumu anlamalarının ardından başlattıkları etkili bir top ateşi ile Osmanlı askerlerini darma dağın etmişler, birliklerimize çok sayıda şehit ve yaralı verdirmişlerdir. Bu cehennemi ateşten sağ kalanlar Petra’ ya doğru kaçmaya başlamışlar, Yardım için Petra’ da  yola çıkan kuverlerle karşılaştıklarında, geri dönüp savaşmak yerine gelen birliği de önlerine katıp. düzensiz bir şekilde ricad (geri çekilme) etmişlerdir. Petra’ ya vardıklarında daha da acı bir tablo ile karşılaşmışlar, Selyolu’nda Bulgar’lara yenilen ve kaçıp kurtulmak isteyen diğer askerlerle birlikte Bulgarlar tarafından kuşatılıp esir edileceklerini anlayınca, o telaş ve tedirginlikle Kırklareli’ ye doğru sığınmak, canlarını kurtarmak için koşmaya başlamışlardır. Bu arada Karakayalar mevkiini savunan Osmanlı birlikleri başarı ile direnirlerken , bu kaçıştan haberdar olunca, tüfeklerini atıp, Kırklareli yolunu tutmuşlardır. Artık kaçış bir bozguna dönmüş, askerler subaylarını dinlemekten vazgeçmiş, bir birlerini ezercesine Kırklareli’ ye koşmaktadırlar. Bu duruma Bulgar birlikleri dahi akıl erdirememiş, kaçan askerleri bile kolalamaktan vazgeçmiştir.
Kırklareli’ ye varan asketler, sokaklara dağılmış, ancak yerli Bulgar ve Yunan halkın oluşturduğu çeteler tarafından vuruluyor,veya tutuluyor,şiddetle cezalandırılmaktadırlar. Bir parça mısır ekmeğine tüfeğini satan askerlerin olduğu şehirde, Türk ahali alabildikleri eşyaları ile , bulabildikleri at, eşek, araba ne yarsa yollara düşüp Pınarhisar veya Babaeski ye doğru yola çıkmışlardır. Hatta hala Kırklareli yaşlılarının ağızlarında olan bir söylenceye göre ‘’Tencereyi ateşte bırakıp, ayakkabılarını giymeden yollara düşülmüştür’’ Şehir bir kıyamet gününü yaşamakta, insanlar bir taraftan yaklaşan Bulgar askerlerinden canlarını kurtarmak için kaçmaya çalışırlarken, yüz yıllardan beri birlikte yaşadıkları Bulgar ve Rum komşularının hakaret ve tecavüzlerine uğramaktadırlar. Yollarda, çamura saplanıp kalan arabalardan, toplardan yürüyebilmenin mümkün olmadığı, sürekli yağan yağmur altında, aç, çıplak ve yorgun insanların kendilerini, bir an evvel   Çorlu veya Çatalca’ya atma isteklerinden başka düşünecekleri bir şeyleri yoktu. Bu durumu ne kadar yazsak azdır. Bu travma aradan yıllar, yüz yıllar geçse de unutulacak gibi değildir. Kırklareli halkının son yıllarında başına gelen, 1878 Rus Savaşı sonrası işgali, Balkan Savaşı İşgali ve 10 yıl geçmeden Yunan İşgali, sonucunda elle tutulur ne mal, ne toprak ne de insan varlığı bırakmış, ama yine de yaşama azmini yüreklerinden söküp alamamıştır.
Koşarak trene yetişmeye çalışanları da bir başka şansızlığın beklemesi işin tuzu biberi olmuştur. Trene zorlukla yetişenleri güç bela tren alsa da, uyarılmalarına rağmen, silah zoruyla makinistin yola çıkması için baskı yapılması sonucu kalkan tren 3 kilometre sonra karşıdan gelen trenle çarpışıp bir başka perişanlığı daha yaşamışlardır.
Olayları yerinde izleyen Fransız gazeteci Stephan Lausanne ise bu durumu şu sözlerle doğrulamaktadır:
“Mahmut Muhtar Paşa'nın emir subayları bile artık kaçmak gerektiğine kanaat getirerek karargahı terk ettiler. Bütün resmi evrakı, dosyaları, haritaları, planları, hatta komutanlığın şifreli yazışmalarını ortada bıraktılar. Emir subaylarından biri o şaşkınlıkta götürecek şey bulamadı, Muhtar Paşa'nın bisküvi kutusunu aldı sadece. Bu trajedinin tek komik tarafı olan bu şuursuz hareket işe yaradı, çünkü sonraki üç gün Muhtar Paşa, fırtınadan kurtarılan bisküvilerden başka yiyecek bulamayacaktı.”
Kaybedilenin sadece bir çarpışma olmayıp, yüzyıllar boyunca oya oya dokunan, yaşanan, yaşatılan pek çok şeyin de kaybolmasını insan kolay kolay kabullenemiyor. Rumelinin fethinin 1352 yılında başlamış olduğunu düşünürsek, bu süreç, 1912 yılında böyle bir tablo ile sona ermemeliydi tabii ki.
Kırklareli’ nin o gece boşalmasından ancak sabahleyin haberleri oln Bulgar’ lar olanlara inanamamışlar, bir kaç ayda  nasıl alabiliriz diye planlar ve hazırlıklar yaptıkları Kıkrlareli’ ye ellerini kollarını sallayarak, bir kurşun dahi atmadan girmişlerdir.O günlerde Kıklareli’ ye gelen yabancı gözlemcilerin şehirde gördüklerini okudukça, insanlıktan çıkacağı geliyor insanın. Bulgar askerleri, kaçan Türk askerleri, yerli Rum ve Bulgar ahali, şehirde kalan Türkler, boş kalan evleri dükkanları yağmalıyor, binaları yakıyor, yıkıyor, insanları yaşlı çocuk bakmayıp katlediyor, şehir tarumar ediliyor diye yazıyorlardı.
Kırklareli sevdalısı biri olarak bunları yazmamın çok zor olduğunu söylemeden edemeyeceğim. Ancak tarih bilincimin Balkan Savaşlarının 150 yıldır süren öyküsünü daha sonuna gelmeden kesmek te içimden gelmiyor. Onun için bu geri çekiliş macerası Kırklareli Savaşları ile başlasa da arkasından Lüleburgaz Savaşları, Çatalca Savaşları ve Barış Antlaşmaları geliyor.
Onunla da bitmediğini biliyorsunuz tabii ki, Batı Ordusunun Kumonova, Çetina, Bosna Hersek, Arnavutluk, Selanik, Yanya, İşkodra Savaşları var ki her biri birbirinden daha hicranlı, daha iç yarası. Yaklaşık 1.000.000 gencimizin şehit olup kaldığı 2.000.000 genç yaşlı insanımızın yollara düşüp göç ettiği bir acı öyküdür Balkan Savaşları. Anlat anlat bitmez, yaz yaz tükenmez. Ben yazmaktan çekinmem çünkü her gün yeni bir şeyler ekliyorum dağarcığıma. Eğer sizlerde okumaktan bıkmaz sanız, belki tekrar buluşuruz, Balkan Harbinin diğer cephelerinde.
Devam edecek

29 Kasım 2020 Pazar

BALKAN HARBİNİN TARİHSEL, SOSYAL VE SİYASAL DEĞERLENDİRMESİ

Ahmet Rodopman 
8. Bölüm
MEŞRUTİYETLE BAŞLAYAN BALAYI GÜNLERİNİN ARDINDAN GELEN SORUNLAR
Tahttan indirilen II. Abdülhamit’ den sonra, padişahlığa getirilen sultan ve yeni bir hükümet toplumun bir bölümüne umut verirken , diğer bir bölümü de bu durumdan memnuniyetsizliğini ifade ediyordu. Kanun-i Esasiye de yapılan bazı radikal değişikliklerle Padişahın yetkileri oldukça azaltılmış, meclisin etkinliği arttırılmıştı. Artık bakanlar, Padişaha değil meclise karşı sorumlu oldular, meclis başkanı da vekiller tarafından seçilecekti. Bu koşullar altında yapılan seçimlerde iki parti öne çıkıyordu. Bunların içinde İttihat ve Terakki Cemiyeti daha çok oy alıp, daha çok vekil çıkardığı için, yönetimde daha fazla sözü geçiyordu. Bu dönemde kurulan hükümetler ne yazık ki uzun süreli program yapamadan görev değişikliğine gitmek zorunda kalıyorlardı. Düşürülen hükümetler bazen tekrar ayni kişiler tarafından kurulup, sadece bakanlar değiştirilerek devem ediliyor ancak bir türlü istenilen istikrar sağlanamıyordu. Art arda kurulan hükümetlere örnek verilecek olursa;
- Hüseyin Hilmi Paşa Hükümeti (Mayıs 1909- Ocak 1910)
- İbrahim Hakkı Paşa Hükümeti (Ocak 1910 - Eylül 1910)
- Mehmed Said Paşa Hükümeti (Eylül 1910 - Temmuz 1912)
1912 yılına gelindiğinde yeni bir seçim telaşı sardı ortalığı. Bu sefer  İttihat ve Terakki Fırkasının karşısında, Hürriyet ve İtilaf Fırkası bulunuyordu. 1912 yılının Nisan-Mayıs aylarında yapılan seçimler sonucu İttihat ve Terakki Fırkası az bir farkla seçimi kazanmıştır. Temmuz ayında Mehmet Said Paşa Hükümeti istifaya İtt,hatçılar tarafından zorlanıp yönetimden ayrılınca , Gazi Ahmet Muhtar Paşa tarafından Hükümet yeniden kurulmuş oldu. Ancak bu hükümetin görevde olduğu süre içinde özellikle Balkanlarda huzursuzluklar artmış, hatta karşılıklı ilan edilen seferberliklerle, savaş ortamına girilmiştir. Gazi Ahmet Muhtar Paşa son derece sorunlu geçen bu dönemi daha fazla sürdüremeyip istifa etmesi ile aynı kabinede bakan olan Kamil Paşa 29 Ekim 1912 tarihinde yeniden hükümeti kurarak Osmanlı’ nın o güne kadar ki en zor günlerinde göreve başlamıştır.
II. Meşrutiyetin ilanından ve meclisin çalışmaya başlamasının ardından bütün Osmanlı topraklarında hürriyet büyük bir sevinç ile karşılanmış. Pek çok sorun unutulmuş gibi yapılıp yeni yönetimden çok şey umulur hale gelmiştir. Bu heveslerle Balkanlar da çetelerin çatışmaları durmuş, isyancılar dağlardan şehirlere inmişler, Askerden dönen gençler tarlalarına dağılmış ekip biçmeye başlamışlardı. Halkın bütün bileşenlerinde bir hoşgörü ve birlikte yaşama arzusu görünüyordu. Özellikle Makedonya sorunu hiç gündeme getirilmiyordu. Oysa yabancı devletlerin ajandalarında Osmanlı İmparatorluğunun parçalanma isteği hala gündemdeki yerini tutuyordu. Zaman uzadıkça özellikle Rusya ve Avusturya reformların gecikmesini tedirginlikle karşılıyorlar ve bu konuda hiç taviz vermeksizin harekete geçilmesini istiyorlardı. Tam da bağımsızlığını ilan etmeyi  düşündüğü sırada, Osmanlı da oluşan bu değişimden  çok rahatsız olan Bulgaristan, gerekli askeri ve ekonomik hazırlıklarını yaptığı için daha fazla beklemeden bağımsızlığını ilan etti. Rusya’ nın öteden beri istediği de bu olduğu için, karşı çıkmadığı gibi, Avusturya’ da diğer taraftan Bosya-Hersek üzerinde beslediği işgal isteğini gerçekleştireceği için Berlin Antlaşmasının ihlal edilmesine bile göz yummuştur. Böylece Berlin Antlaşmasının kurmuş olduğu denge birden bire dağılmış, geriye Balkan Devletlerinin kendi aralarında gizli
olarak imzaladıkları Osmanlı Devletine karşı birlikte savaşma isteklerinin gerçekleştirilmesi kalmıştı. Avusturya ve Almanya’ nın, gelişen bu sertlik ortamını yumuşatmak ve sorunu çözmek üzere hazırlayıp sunduğu yeni bir reform paketini de gerek Balkan Devletleri, gerekse Osmanlı Hükümeti pek önemsememiş ve sıcak bakmadıkları için gündeme alınmamıştır. Böylece Osmanlı’ nın istediği şekilde ki antlaşma yollarının  gittikçe tıkadığı görülüyordu. Yeni Osmanlı yönetiminin de  ilk günlerdeki iyimserliği giderek azalmış, daha sert ve ırkçılığa yönelik söylemleri artınca imparatorluğun çeşitli yerlerinde kalkışmalar başlamış, sürekli değişen hükumetler tutarlı, sabit bir tavrı belirleyememişlerdir. Osmanlı yönetimi, üstelik bir yıldan beri Trablusgarp de İtalyan’ lar ile devam etmekte olan savaşın artık sonuna gelindiğinin farkına vararak ne pahasına olursa olsun deyip barış istemek zorunda kalmıştır. Barış yapılmış ancak Girit dahil Ege Denizinde bir çok ada da İtalyan’ lara bırakılmak zorunda kalınmıştır.
1912 yılının Ekim ayına gelindiğinde Balkanlarda gelişen bu huzursuzluğun giderilmesi için yapılan görüşmeler ne yazık ki olumsuz sonuçlar doğurmuş ve ilk olarak hiç beklenilmediği bir zamanda umulmayan bir devletten ilk savaş ilanı açıklanmıştı. Karadağ Prensliği seferberliği ilan ederek bunu Osmanlıya ve Diğer Avrupa devletlerine  bildirmiştir.  Arkası sıra Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanistan da seferberlik hazırlıklarını başlatmış ve savaşın başlaması için ordularına son hazırlıklarını yaptırmışlardır. Artık herkes ilk ateşin açılmasını bekler hale gelmiştir.
Savaşın çok yaklaştığı bu günlerde Babıali’ de Hariciye(Dış İşleri) bakanı Noradunkyan Efendi, çatışmayı durdurabilmek  için gerek, Balkan ülkeleri gerekse Avrupa’ nın büyük güçlerine, defalarca gönderdiği mektup, istek ve ultimatomları ile engel olmamıştır.
Bütün bu yazışmalar olurken Osmanlı Devleti de geç kalmasına karşın hızlı bir seferberlikle Trakya’ ya Anadolu’ da ki birliklerinden kuvvet aktarmaya devam etmiş. Yeni savunma hatları ve ordu düzenleri oluşturulmuş. Son yıllarda başta Almanya olmak üzere Avrupa devletlerinden alınan modern silahlarla ordular donatılmıştır. Ordunun sevk ve idaresi için başta Mareşal von der Goldz Paşa olmak üzere yüzlerce iyi eğitilmiş Alman Subayı getirilmiştir. Savaş planları hazırlanarak savaşan birliklerin ihtiyaçlarının tam olarak karşılanabilmesini sağlayacak
tüm hazırlıkların ivedilikle yapılması için büyük bir gayret gösterilmiştir.
Meşrutiyetin ilanı ile normalleşen hayatın gereği Makedonya, Sırbistan, Bulgaristan ve Yunanistan daki askerlik süreleri bitmiş olan deneyimli askerlerin terhis edilmesi, Yemen de çıkan isyan için Trakya‘ dan büyük miktarda askerin gönderilmesi önemli bir dezavantaj olmasının yanında, yıllardan beri cephelerde çarpışan askerlerdeki yorgunluk ve Osmanlıda yaşanan yoksulluk ve hastalıklar savaşa karar verenlerinde çekindikleri noktaların başında gelmekteydi. Yine de Osmanlı askeri yetkilileri, eski vilayetleri olan ülkelerle savaşmaktan başka seçenek kalmadığı için, sayısal üstünlüklerini göz önüne alarak galibiyetin kendilerine daha yakın olduğunu sanıyorlardı. Tabii bu arada çok önemli iki nokta pek dikkate alınmamıştı.
Birincisi Ordunun büyük bir kısmı ve mühimmat stoğu Doğu Trakya’ da idi, ordunun diğer bölümü ise Selanik, Manastır, Üsküp ve İşkodra, Kumanova da idi. Savaşın başlarında birbiri ile irtibatlı olan ordu, Yunanistan’ın Selanik’ i alması ve kuzeye doğru ilerlemesi ile irtibatı kopunca ulaşılamazlık gibi büyük bir sorun baş gösterdi. Bundan daha büyük bir sorun da, yıllar önce ordu içinde başlayan, meşrutiyetin ilanı ve II.Abdülhamit’ in tahttan uzaklaştırılması ile iyice derinleşen siyasal çekişmelerdi. Bu çekememezlik savaş sırasında da kendini hissettirmiş, hatta farklı siyasal görüştekilerin birbirlerinin emrini dahi dinlememeye kadar gitmiştir. Öyle zamanlar yaşanmıştır ki bir çok mevzi, köy hatta şehir bu anlaşamazlık nedeniyle düşman eline geçmiştir. Savaşın kaybedilme nedenleri içinde başat noktalar olmasalar da, Osmanlı’ nın askere alma yöntemlerinin yanlışlığı nedeniyle, ihtiyat askerlerin cepheye yakın köy ve şehirlerden alınması, Redif adı ile eski askerlerden oluşan birliklerin yeni silah ve savaş yöntemlerini  bilememeleri , bir de bunların üzerine Balkanlarda ve Trakya’ da 100 yılda bir görülebilecek çok soğuk ve yağışlı bir kışın tüm olumsuzluklarla birlikte savaşan güçlerin üzerine çökmesi çok önemli etkenlerdi. Bunun nedeniyle de yaşam koşulları çok ağırlaşmış, yolların çamurdan geçilemez hale gelmiş dolayısı ile birlikler arası iletişim aksamıştır.  Bir de bunun yanında bulaşıcı hastalıklardan kolera ve dizanterinin salgın halinde dost, düşman bütün birlikleri hasta edip büyük miktarlarda ölümlerle sonuçlanmıştır. Öyle ki birlikler savaşmak bir yana yürüyemez hale gelmişlerdir.
Bütün bu koşullar altında Osmanlı kısa bir seferberlik süresine karşın 800.000 askeri silah altına almış. Anadolu’ dan da, ilk günlerde zorda olsa rediflerin gelmeleri sağlanmıştır. Uzun yıllar Deniz Kuvvetleri çok ihmal edildiği için, Yunan deniz kuvvetlerinin engellemelerine karşı koyulamadığından deniz yolu ile asker nakli yapılamamıştır. Osmanlı ordusu savaş alanında şu şekilde yer  almıştır.
BİRİNCİ ORDU: Merkezi İstanbul Bölgesi. Trakya ve Küçükasya, Karadeniz’ den.Bulgurlu-İstanbul demir yolunun güneyine kadar uzanan kısım. Birinci ordu, I, II, III ve IV nizamiye kolordularından oluşuyordu.(Sırayla, İstanbul,Tekirdağ,Kırklareli,Edirne) . Ayrıca 14 redif tümeni vardı.
İKİNCİ ORDU ;Merkezi Selanik Bölgesi. Selanik, Manastır, Aydın, Suriye’ ye kadar uzanan saha. İkinci Ordu, V, VI, VII ve VIII, nizamiye kolordularından kuruluydu.(Sırayla, Selanik, Manastır, Üsküp, Şam). Ayrıca, üç bağımsız nizam,ye tümeni, 28 redif tümeni
ÜÇÜNCÜ ORDU: Merkezi Erzincan. IX, X, ve XI nizamiye kolordularından (sırayla, Erzurum, Erzincan, Van) ve 8 redif  tümeninden kuruluydu.
DÖRDÜNCÜ ORDU : Merkezi: Bağdat. XII ve XIII nizamiye kolordularından (Musul ve Bağdat) ve 4 redif  tümeninden kuruluydu.
XIV. Kolordu ise Yemen’ de bırakıldı. Merkezi Şam’ da idi.
Artık ordularda yerlerine yerleştikten, savaş nizamı almalarından sonra, diplomasinin de yapabileceği bir şey kalmadığı için, son sözü yine silahlar söyleyecektir. Savaş, şimdiye kadar pek görülmediği şekilde bir anda çok cephede birden çıkmıştır. Bir yıl kadar
süren çarpışmalar, genel olarak, Kırklareli(Kırkklise), Edirne, Kumanova, İşkodra, Üsküp, Perlepe, Manastır, Elasona, Sarandaporos, Yenice, Vardar, Selanik. Yanya çephelerinde geçmiştir. Her cephe başlı başına binlerce sayfa yazılacak kadar kahramanlık, beceriksizlik, ihmal veya ihanet hikayeleri ile yazılabilecekken biz bu yazı dizisini Kırklareli Yerel Tarih Grubunda okumaya sunduğumuz için sadece Kırklareli ve Edirne  Savaşları ve sonrasında ki Çatalca’ ya kadar geri çekilişin öyküsüne değineceğiz.
Sayfada görünen Türk Tarih Kurumu Sitesinden alınan Balkan haritası savaş sırasında orduların hareketlerini ve harita üzerinde savaşın başlamasından önceki sınırları görebiliriz. Çünkü bundan sonra savaşın  Balkanlarda ki bu topraklarda bayrağımızın dalgalanmasına son vereceği gerçeği ile karşılaşacağız.
Devam edecek

25 Kasım 2020 Çarşamba

BALKAN HARBİNİN TARİHSEL, SOSYAL VE SİYASAL DEĞERLENDİRMESİ

Ahmet Rodopman 
7. Bölüm
BALKAN SAVAŞLARININ AYAK SESLERİ YAKLAŞIRKEN
GELEN II. MEŞRUTİYET MÜJDESİ
Balkan Savaşlarına gelinirken ve savaş süresince yapılan yanlışların, alınan kararların, uygulanan yaptırımların savaşı ve savaş sonrası yapılanmayı nasıl etkilediğinin cevaplarını alabilmek için zamanı 30 yıl kadar geriye alıp, 1908 yılı ve hemen öncesi olaylara şöyle bir göz atıp, hafızamızı tazelememiz gerektiğine inanıyorum. Çünkü, Balkan Savaşları bozgununun başlıca felaket taşlarının bu tarihlerde yapılan yanlışlıklarla döşenmiş olduğunu düşünmekteyim.
1839 yılında Tanzimat Fermanı ile başlayan yenileşme hareketleri arasında olan, gayrimüslimlere bazı hakların tanınması ve belirli özgürlüklerin verilmesi toplumda belirgin bir huzursuzluğa neden olmuştur. Bu dönemde, eğitime verilen önem nedeni ile, okur yazar oranının artması, ardından matbaaların yayılması, gazete ve dergi gibi yayın organlarının çoğalmasını sağlamıştır. Avrupa’ da ve Asya'da bulunan Osmanlı topraklarında yaşayan farklı etnik ve dini topluluklar arasında gelişen özgürlük istekleri, imparatorluğun her kesiminde hızla artmıştır. Özellikle gençler arasında yayılan bu yeni kimlik arayışları giderek, ‘’Genç Türkler’’(Jön Türkler) denilen yeni fikirlerden yana olan toplulukların oluşmasını, bunların tek kişilik padişah yönetiminden ziyade, milletin oylarıyla seçilmiş meclislerinin de yönetime katılma istekleri giderek taraftar bulmuş ve yaygınlaşmıştır. Jön Türklerden fikirleri nedeniyle tutuklanan veya sürgüne gönderilenlerin sayılarının artması, yenilikçi fikirlere sahip olup, durumları elverenlerin Fransa veya İngiltere ‘ ye gidip muhalif çalışmalarını yurt dışında yapmalarını sağlamıştır. Bu arada ekonomik koşulları iyice ağırlaşan Osmanlı’nın da yönetim masraflarını karşılamak için sürekli yeni vergiler getirmesi veya eski vergilerin oranlarını arttırması nedeniyle halkın büyük bir kesiminde hoşnutsuzluklar yaygınlaşmıştır. İmparatorluğun değişik bölgelerinde, padişahlığın kötü yönetimi, baskısı ve hayat pahalılığına karşı muhalif toplantı ve gösterilerde geniş halk kitleleri toplanmıştır. Padişah Abdülaziz' in 15 yıllık padişahlık süresince önemli yenilikler yapılmıştır. Önceden kurulmuş olan Nizam- Cedit (Yeni Düzen) Askeri Birliklerinin geliştirilmesi, gerek silah, gerekse eğitimleri için büyük harcamalarda bulunulmuştur. Özellikle hayli eskimiş olan Deniz Kuvvetlerinin modernleşmesi, eğitimin yaygınlaştırılıp iyileştirilmesi, yeni eğitim merkezlerinin devreye girmesi için yatırımlara ayrılan para nedeniyle hazine yurt dışından önemli miktarlarda borç almak zorunda kalmıştır. Bu borçların ödenmesi için yapılan kısıntılar nedeniyle halk büyük geçim sıkıntıları çekmeye başlamıştır. Jön Türklerden bazıları ordu saflarına katılınca, sahip oldukları fikirler ve bu kötü durumdan kurtuluş çareleri genç subaylar tarafından da benimsenince, ordu içinde etkili bir taraf haline gelmişlerdir. Bu arada 1876 Yılında, Padişah Abdülaziz’ in katlinden sonra, saltanat makamına getirilen V. Murat sağlık sorunları nedeniyle tahttan indirilmiş ve yerine Meşrutiyeti kabul eden ve Meşrutiyet yasaları ile devleti yöneteceğine Mithat Paşa’ ya söz veren, II Abdülhamit Padişah olarak geçmiştir. Hemen Kanun-i Esasi (Anayasa) ilan edilerek I. Meşrutiyet ilan edilip, meclisin seçilerek toplanmasına girişilmiştir.
Böylece Osmanlı topraklarında yaşayanlar yeni bir döneme adım atmış olurlar. İlk Anayasa olması nedeniyle bazı konularda eksiklikleri görülmüştür. Kişi hak ve özgürlüklerine yeterince yer vermeyen bu anayasa, buna rağmen Osmanlı' nın o günlerde yaşadığı kriz ortamından kurtulması amacıyla kabul edilmiştir. Meşrutiyet uygulamaları kısa süre içerisinde genellikle tutucu, mutlakiyetçi çevrelerde rahatsızlık yaratmış, 1877 yılında Rusya ile yapılan savaş bahanesi ile rafa kaldırılmış, meclis kapatılarak, tarihçilerin ‘’İstibdat Dönemi’’ diye adlandırdıkları yaklaşık 33 yıllık oldukça sorunlu bir dönem başlamıştır.
II. Abdülhamit dönemi denilen bu dönemin, son 150 yıllık tarihimiz içinde çok önemli yeri vardır. Bir çok ilklerin yaşanıldığı o yıllarda, ayrışan toplum kesimlerinin farklı görüş, anlayış ve yaşayışları günümüze değin sürüp gelmiştir. Ve hala II. Abdülhamit dönemi günahlarıyla, sevaplarıyla tartışılmaya devam etmektedir. Bizim konumuz olan Balkan Savaşlarının da nedenlerinin başında bu dönem ve hemen sonrasında yaşananlar önemli bir yer tutmaktadır. 1876 Ağustos’ unda İmparatorluğun başına geçen sultanı oldukça yoğun iç ve dış olaylar beklemekteydi. Bunların hepsini yazacak olsak sayfalar tutacağından en önemlilerini ve bağlantıları Balkan Savaşlarını etkileyecek olanları sıralayıp,yaşanılan olayların tarih dizimine kısaca bakacak olursak;
1876 Aralık -Tersane Konferansı;Avrupa devletlerinin Balkan Ülkelerine ayrıcalık ve muhtariyet verilmesi dayatması karşısında görüşmeler çıkmaza girip karar alınamadan dağılmıştır.
1877 Şubat – Mithat Paşanın değişik olaylardan suçlanarak sürgüne gönderilmesi.
1877 Mart -  Milletvekili Seçimlerinin yapılıp, Meclis-i Mebusan’ ın toplanması.
1877 Nisan - 93 Harbi diye Bilinen, 1877-1878 Osmanlı Rus Savaşının başlaması.
1877 Aralık – Plevne Kuşatması sonucu Osmanlı Ordusunun bozulması.
1878 Ocak -  Edirne Ateşkes Antlaşması
1878 Şubat -  II Abdülhamit tarafından meclis dağıtılarak, meşrutiyetten vazgeçilmesi.
1878 Mart -  Çok ağır yaptırımları kabul edilerek Ayastefanos Antlaşması yapıldı.
1878 Haziran - Kıbrıs’ın İngiltere’ye bırakılması.
1878 Aralık - Rumeli Demiryolları İşletme Şirketi’nin Avusturya devletine geçmesi.
1881 Mayıs - Bardo Antlaşması, Tunus’ta Fransız himayesinin kabulü.
1881 Aralık - Muharrem Kararnamesi’yle Düyun-ı Umumiye İdaresi’nin kurulması.
1982 Mayıs - Alman Askeri Reform Heyeti’nin göreve başlaması.
1882 Eylül -  İngilizlerin Mısır’ı işgal etmesi.
1883 Ocak -  Osmanlı ordusunun Prusya askeri heyeti tarafından ıslahına başlanması.
1884 Mayıs - Midhat Paşa’nın Taif’te öldürülmesi.
1885 Ocak -  Sudan'da Hartum'un düşmesi.
1885 Mayıs - Doğu Rumeli vilayeti ile Bulgar Prensliği'nin birleştirilmesi.
1885 Haziran-Alman Askeri Reform Heyeti'nin başına Von der Goltz'un getirilmesi
1885 Eylül - Anadolu Demiryolu imtiyazının Deutsche Bank'a verilmesi;
1889 Ocak - Amerikan vatandaşı Lafeyet de Feriz'e Selanik-Manastır hattının imtiyazının verildi
1889 Mayıs - Anadolu-Osmanlı Demiryolu Anonim Şirketi kurulması, Genel Müdürlüğe Otto von Kühlmann' ın getirilmesi.
1890 Mart - Makedonya‘ da Bulgar, Anadolu’da Ermeni ihtilali çetelerinin faaliyetlerini arttırmaları
1891 –Ocak - Hamidiye Alayları’nın kurulması.
1893 Ocak -  Makedonya İç Örgütü’nün kurulması ve kalkışmaların baş göstermesi.
1894 Kasım - Yunanistan’da Etniki Eterya adıyla, Girit ve Yunanistan’ ın bağımsızlığı için çalışacak ulusal ayrılıkçı bir dernek kurulması.
1895 Mayıs - Büyük Güçler’in Ermeni vilayetleri için bir reform programı önermesi
1895 Ekim -  Hınçak Partisi’nin İstanbul’da Bâbıâli önünde gösteri düzenledi.
1895 Kasım - Abdülhamit’in Avrupalı Devletlerin dayattığı reform programını kabul edişi
1895 Aralık - Doğu Anadolu’daki Ermeni komitacılara karşı girişilen güvenlik faaliyetleri.
1895 Aralık - Jön Türklerin faaliyete geçmesi, Ahmed Rıza’nın Paris’te İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni kurup Meşveret Gazetesini çıkarmaya başlaması
1896 Ocak - Girit’te, Havran’da, Makedonya’da karışıklıklar ve ayrılıkçı kalkışmalar.başladı.
1896 Ağustos - Ermeni Taşnak Partisi’nin Osmanlı Bankası’nın merkez binasını işgal edişi.
1896 Ekim - Büyük Güçler’in Abdülhamid’i tahttan indirme planları yapması; İstanbul’da Sultan’a karşı başarısız komplo girişimi.
1897 Mayıs - Yunanlılarla yapılan savaş bir ay sürmüş ve Osmanlı’ nın kesin galibiyeti ile sonuçlanmıştır.
1898 Mart - Girit Adası özerkliğini ilan ederek Yunanıstan’ a bağlanmayı istedi.
1899 Kasım - Bağdat Demiryolu imtiyazının Almanlara verilişi
1900 Mart -  Makedonya’da çete faaliyetlerinin artması, büyük devletlerin müdahaleleri
1901 Kasım - Fransız filosunun Midilli gümrüğünü işgal edişi.
1901 Aralık - Theodor Herzl’in Filistin konusunda Abdülhamid’le görüşmesi
1902 Şubat - Paris’te Prens Sabahaddin’in başkanlığında Jön Türk Kongresi
1902 Eylül - Makedonya’da çıkan karışıklıklar ve başlayan ayaklanma.
1902 Kasım - Abdülhamid’in Makedonya için bir reform planı önermesi ve Hüseyin Hilmi Paşa’yı Umumi Müfettiş olarak ataması.
1902 Kasım - Yunanistan Bulgaristan sınırında ki Cum’a-ı Bala ayaklanması
1902 Aralık - Yemen isyanının tekrar başlaması
1903 Nisan - Selanik’te bir dizi terörist saldırısı, kalkışmaya yeltenme hareketlerinin bastırılması.
1903 Ağustos - Makedonya’da genel ayaklanmanın başlaması
1905 Ocak - Makedonya için mali reform tasarısı
1905 Nisan - Yemen’de asilerin Sanaa’yı ele geçirmesi
1905 Temmuz - Abdülhamid’e karşı başarısız suikast girişimi
1905 Ağustos - Osmanlılar’ın Sanaa’yı geri alışı
1905 Kasım - Büyük Güçler’in donanmalarının Midilli ve Limni’yi işgal edişi
1906 - Ocak - Kızıl Denizin Akebe Körfezinde bulunan bir kasabanın Müslüman halkı ile ilgili İngilizlerin suni olarak çıkardıkları sorun(Akabe krizi)
1906 Mayıs - Prens Sabahaddin’in Paris’te Teşebbüs-i Şahsi ve Adem-i Merkeziyet Cemiyeti’ni kuruşu
1906 Eylül - Selanik’te Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’nin kuruluşu
1907 Nisan - Makedonya’da reformların finanse edilebilmesi için gümrük vergilerinin artırılması
1907 Aralık - Paris’te ikinci Jön Türk Kongresi ve Osmanlı Hürriyet Cemiyeti’nin,İttihat ve Terakki Cemiyeti adı altında birleşmesi
1908 Haziran - VII. Edward ile II. Nikola nın Baltık Denizinde Reval Şehrinde buluşup, Osmsnlı İmparatorluğunun parçalanması konusunda konuşup anlaşmaları.
1908 Temmuz - Jön Türk devrimi, Abdülhamid’in Kanun-ı Esasi’yi yeniden ilan etmesi. 1908 1908 Ağustos - Bulgaristan’ın bağımsızlık ilanı
1908 Eylül - Bosna-Hersek’in Avusturya-Macaristan tarafından ilhakı
1908 Ekim - Girit’in Yunanistan’a bağlanması.
1908 Aralık - Seçimler ve Meclis-i Mebusan’ın açılması. II. Meşrutiyetin İlanı.
Yukarıda ki kronolojiden de anlaşılacağı gibi oldukça çetin sorunların oluştuğu, zor ve sıkıntılı günler yaşanmış, bir kısmından kolayca altından kalkınmış, bir kısmının ise ötelenerek ileride daha büyüyerek gelmelerine göz yumulmuştur. Yinede bu olumsuz ortamdan devletin büyük bir zarar görmeden çıkabilmesi sağlanmıştır. Halkta yeniden meşruti idareye geçmenin sevinci ve heyecanı ile belirli moral yükselmesi olmuştur. Kan dökülmeden yapılan bu değişiklikler ile Anayasa yeniden uygulanmaya başladığı gibi, serbest seçimler yapılarak, meclis yeniden seçilmiş ve çalışmalarına başlamıştır. Bu durumdan hem, İttihat ve Terakkiciler istedikleri olduğu için sevinmişler, hem de padişah gerek içte gerekse dışta gelişen olaylar ve imkansızlıklar içinde çaresizlikten kurtulduğu için sevinmiştir. Saltanatı devam ettiği için bütün olumsuzlukların hesabını İttihat ve Terakki’ cilerin üzerine bırakabilmiştir. Sorunlar giderilmiş gibi görünse de, Osmanlı’ nın asıl sorunları olan büyük devletlerin istekleri tam olarak yerine getirilmediği için yeni yönetime karşı içten içten bir muhalefetin gelişmesi gecikmemiştir. Balkan Ülkelerinde kaynaşma ve kalkışmalar devam ederken Trablusgarp’ de İtalyanlar, Doğuda Ermeniler, Batıda Bulgarlar ve Sırplar faaliyetlerini sürdürmüşlerdir.Ülke içinde de belirli odakların kışkırtmaları ile bir takım kişiler, anayasanın tekrar kabul edilip uygulanmaya başlamasını, kadınlara ve gayrı müslümlere tanınan hakların fazla olduğunu söyleyerek yaşananlara karşı çıkmaya başlamışlardır. Toplumda artan kutuplaşmalar ve tahammülsüzlüklerin sonucu olarak çeşitli siyasi cinayetler işlenmiştir. 7 Nisan 1908 Çarşamba günü Serbesti gazetesi baş yazarı Hasan Fehmi, Galata Köprüsü üzerinde arkadaşı ile yürürken öldürülmesi ile ortam daha da gerilmiştir..Rumi takvime göre 31 Mart 1909 miladi takvime göre 13 Nisan akşamı Taksim Kışlası Avcı Taburunda subaylarına karşı askerlerin başlattığı kalkışma kısa bir sürede sivil halktan katılanlar ile genişlemiştir . Sebepleri tam olarak belirlenemeyen bu olayın planlı ve bilinçli bir hareket olup olmadığı kesinlik kazanmamıştır.Bir hafta boyunca İstanbul’ da belirli bir tutucu kesim, tarikat ve cemaatlerde isyancılara katılarak, ‘’Din elden gidiyor’’ . ‘’Şeriat İsteriz’’ diyerek meclisi basmışlar, bakan, Millet Vekili, bir çok subay, asker ve halktan insanları katlederek yönetime el koymuşlardır. Olayların kontroldnn çıktığını gören II Abdülhamit isyancıları yatıştırmaya çalışmış, bunda kısmen başarılı olduğu söylense de, Manastır, Selanik ve Edirne ‘ de bulunan ordu birlikleri birleşerek İstanbul ‘ a doğru harekete başlamışlardır. Bu kervana Rumeli’ deki gönüllüler de katılınca, başlarında Mahmut Şevket Paşa olmak üzere hayli kalabalık bir kuvvet olarak İstanbul’ a gelmişlerdir. ‘’Hareket Ordusu’’ adı ile bilinen bu ordu ile isyancıların arasında 3 gün 3 gece süren çarpışmalar yaşandıktan sonra , isyancılar silahlarını bırakarak teslim olmuşlardır. Sıkı yönetim ilan edilmesi ile de ortalık yatışmış, suçlu olanlar şiddetle cezalandırılmışlardır. II Abdülhamit bu arada tahtan indirilmiş, yerine V. Mehmet Reşat tahta çıkmış. Yenilenen Hükümet’ le yönetime devam edilmiştir.
Bu değişikliklerle Osmanlı’ nın sorunları çözümlenmiş olmuyordu tabii ki .Yıllar hatta yüzyıllardır biriken, adeta kronikleşen sorunların yanı sıra, Osmanlı’ yı parçalayıp, mirasa konmak için ellerini ovuşturup silahlanan komşu devletlerin, bundan sonraki hal ve tavırlarına da gelecek bölümlerde tanık olacağız.
Devam edecek

24 Kasım 2020 Salı

NİYAZİ AKINCIOĞLU İLE ZAMANIN TOZU

Akın Güre 

Yakın tarihimize ait tuhaf bir davadan bahsetmek istiyorum sizlere. Konumuz Şair Avukat Niyazi Akıncıoğlu ve  yargılandığı Köy Kalkınma Derneği davasıdır.
Niyazi Akıncıoğlu'nu ne zaman hatırlansa akıllara ilk önce  Edirne ve Bursa şiirleri gelir. Onun hayatını pek bilmeyenler bu şiirlerinden yola çıkarak onu Edirneli ya da  Bursalı bir şair olduğunu düşünürler. Hiç önemli değildir; Niyazi Akıncıoğlu bir Türkiye şairidir, her yerde yaşar, anılır, sevilir sonuçta. Ama onun Kırklarelili bir şair oluşuyla alakalı bir başka konu da hatırlanır hemen. Ona ve çoğu öğretmen olan arkadaşlarına açılan bir dava hiç unutulmaz. 
 Bu davadan tutuklanıp aylarca süren bir  yargılamanın sonucunda aklanırlar ama beraat haberini veren Dünya gazetesi onlara hala suçlu muamelesi yapacaktır! Amaç o zamanın  itibarsızlaştırma aracı olan “komünist” sıfatını kullanarak olayın perde arkasını ve bir hukuksuzluğu gizlemektir aslında. 
Dava kapalı olarak görülür. Ortada bir iddia ve bilinen  zanlılar vardır ama gerisi karanlıktır. Davanın asıl gayesi, hazırlanışı, kullanılan yöntemleri gizlidir. Ancak bütün  gizlilikler  dava duruşmaları  sırasında bozulur, adı  savcı ifadeleriyle açığa çıkan  ajanın  marifetleri mahkeme tutanaklarında tarihe geçer ve dava iki yıla yakın bir süre devam ettikten sonra sanıkların lehine sonuçlanır. Ancak, mahkeme halka kapalı şekilde  devam ettiği  için uzun süre  kimsenin haberi olmaz bunlardan. Haklarındaki itibarsızlaştırma kampanyası  suçsuz yere  aylarca süren mahkumiyete yol açmışken bu mağduriyet dava sonrasında da hayatlarını değiştiren acılı sonuçlar yaratarak devam eder. Kimi hastalanır, kimi  işini kaybeder, büyük maddi sıkıntılar yaşanır. Mahkemede aklanmış olmaları ellerinden alınan hakların  iade edilmesine,  mağduriyetlerin telafi edilmesine yetmez. 
İddiaların çürütülerek davanın kazanılmasında en büyük payı olan kişi,  yaptığı muhteşem savunma ile Niyazi Akıncıoğlu'dur. Onun artık elimizde olan ve zamanın tozuyla kaplı 108 sayfalık savunması bir hukuk insanının cesur haykırışı ve akıl gücü ile doludur. Kimse bu korkusuz savunmayla ilgili tek  haber okuyamadığı gibi  haksız suçlamaların gerekçesi olarak sunulan sahte iddiaların sorgulaması da yapılmamıştır. 1950'li yılların “komünist avı” ortamında  böyle bir davanın mağdurlarının yanında durmak zordur, sessiz kalmaktan başka yapılacak bir şey yoktur!   Hatta eskiden birlikte olduğu gazeteci, yazar arkadaşları dahi dava ile ilgili olup bitenlerden   habersiz yaşamışlardır yıllarca. Sonuçta dava kazanılsa, kazanmanın ötesinde bir rezalet perdesi açılarak arkasındaki kirli oyuncular, dönen dolaplar ortaya saçılsa bile olup bitenlerden  kimsenin yıllarca haberi olmayacaktır. Devir öyle bir devirdir! Olan olmuş, tutukluluk bitmiş, serbest bırakılmışlardır, hepsi o kadar. Dünya gazetesi beraat haberini verirken,  onlara   zanlı muamelesi yapmaktan  geri kalmaz. 
Duruşmalar sırasında Niyazi Akıncıoğlu  savcılığın bütün iddialarını çürütür ve büyük komployu ifşa eder. Suçsuzluğu adalet önünde kanıtlamıştır.  Ama küskündür. İşinde başarılı bir avukat olarak  gösterdiği başarıyı, bir şair gibi yaşasa da, ekmek parası derdine düşünce   edebiyat alanında eskisi kadar göstermeye niyetli değildir. Bu sessizliği biraz da olup bitenlere habersizmiş gibi davrananlara olan küskünlüğündendir. 
Niyazi Akıncıoğlu  Kırklareli'nde yaşamayı seçerken başlarda belki olduğundan daha yükseklere çıkaracağını umduğu şiirini yazmak için bir gün hevesinin kırılacağını, eskisi kadar şiire sarılamayacağını bilmiyordu. Yaşadığı bu kentte ona fenalık edenlerin kuracağı tuzakları, kötülükleri nerden tahmin edebilirdi? Dünya büyük bir kaostan çıkmaya çalışırken yaşadığı ülkenin huzurlu, güvenli limanlara dümen kırması için içinde yeşeren çabalar boşuna değildi. Bir şair olduğu kadar  insanlığın geleceği İçin çözümler arayan  hümanist bir  arayış, heyecanla doluydu o günlerde. Dünya, insanlığı büyük kayıplara uğratan korkunç bir  harpten çıkmış, ülkede tek parti dönemi kapanmış, çok partili yeni bir döneme geçilmiştir. Akıncıoğlu’nun çağdaş, olgun bir demokrasiye geçilmesi  umuduyla  başlayan siyasal çabaları ve dergi hazırlıkları, o günün Türkiye’si için aydınlıkçı, ülkesini seven ilerici bir aydının davranışlarıdır. Ülkenin içinde bulunduğu şartlar ise hayalleriyle örtüşmez maalesef. Çok partili rejime yelken açan Türk  siyaseti Batı Bloku’nun gözüne girebilmek adına ülke içinde solculara karşı  acımasız bir sindirme harekatına başlamış ve liberal görüntüsünü terk etmiştir. Solu çağrıştıran Köy Enstitüleri’ni tamamen kapatmak için hedef tahtasına koydukları kişileri komünistlikle suçlayan ve bunu   ajanlar eliyle yürütülen bir  tertibin içinde bulur kendini Akıncıoğlu. Başlarda destek verdiği iktidardaki  liberal açılım konusunda  yanıldığını görmüş ve üzülmüştür. Bu hayal kırıklığı şiirsel eylemine de yansır. Çoğu tanıdığı olan edebiyat çevrelerinden kopması,  yaşadığı yerde haksızlığa uğraması onu kendi içinde başka bir yere çeker, bununla yetinmeyi öğrenir.  Ama yaşadığı yerin insanları gençliğindeki  dostların eksikliğini dolduramaz, onu unutturmak için estirilen rüzgara engel olamaz. Bir çok insan  Niyazi Akıncıoğlu gibi bir şair olduğunu öğrendikçe hayret edip  hayıflanırken, birileri de  görmemezlikten gelmeye devam eder. O ise Nazım'ın anlattığı bir  ceviz ağacıdır yaşadığı şehirde:
"Başım köpük köpük bulut
içim dışım deniz,
ben bir ceviz ağacıyım Gülhane parkında,
budak budak, serham serham ihtiyar bir ceviz.
Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında" dediği şiirde olduğu gibi...

 

16 Kasım 2020 Pazartesi

ERTUĞRUL KÖYÜNÜN YİĞİT KÜLTÜR BEKÇİSİ: FATMA EFE

Ahmet Rodopman 


Bugün,  çoktan beri hakkında yazılanları okudukça hep gidip ziyaret etmek, kendi gözlerimle de görüp, kutlamak istediğim Ertuğrul Köyünün inanılmaz kadını, Fatma Efe’ yi yazmaya çalışacağım. Günün ilk ışıkları ile İstanbul’ dan yola çıkıp, Lüleburgaz üzerinden,Pınarhisar yoluna geçtiğimizde pırıl pırıl bir Trakya Sonbaharının serinliğini, gidermeye çalışan güneş arkamızda yükseliyordu. 14 kilometre kadar gidip, Poyralı Köyünü geçtikten bir müddet sonra, sağ tarafta ki yol tabelasında Ertuğrul 10 kilometre yazısını görüp sapıyoruz. Sağlı sollu pancar çıkaran, tarlasını nadasa bırakma hazırlığını yapan, kışlık ürün ekimi yapan toprağın insanları ile karşılaşıyor , selam verip geçiyoruz. Köye girip, camiinin minaresini hizalayıp meydana geliyoruz. Sol tarafta çok güzel restore edilmiş şirin mi şirin bir yapı görüyoruz. Bazı kasaba ve büyük köylerde  gördüğümüz okul yapısını andıran bu yapının tam karşısında duvarlarının farklı boyanmasından, renklerinden ve eski çizmelerin bile saksı olarak değerlendirilip çiçek ekilerek duvar süsü yapılışına kadar burada farklı bir şeyler var dedirten evin kapısını aralıyoruz. Karşımıza Koskocaman bir bahçe, yüzlerce rengarenk küçüklü, büyüklü objelerin her bir köşeye yerleştirilmiş, yazdan kalan çiçeklerin, kasım patları ve güllerle birlikte oluşturdukları öbeklerin arsında çocukluğumuzda hep elimizde, gözümüzde olan onlarca eski tarım aletleri, duvarlarda eski sabanlar, döğenler, yabalar, diğrenler ve daha neler neler. Henüz kimsecikler görünürde yok. Bahçeye girip ilerliyoruz. Belli ki doğru yerdeyiz. Ev sahibinin de ismini biliyoruz ya. Fatma Ana diye sesleniyoruz. Yine ses yok. Evin sundurmasının önünden boydan boya yürüyoruz. Bu arada önümüz sıra dizilen bir sürü tanıdık eşya ile selamlaşıyoruz. O bakır bakraçlar, eski dikiş makineleri, radyolar, ibrikler, sahanlar, tencereler sanki bize hoş geldiniz diye göz kırpıyorlar. Evin arkasına doğru yöneliyoruz. Belki birilerini buluruz diye. Bahçenin ucunda ki odunluktan bir kucak odun ile gelen Fatma Efe yi görüyoruz. Daha önceki resimlerinden tanıdığımız için,
- Seni görmeye geldik Fatma Ana nasılsın. Diye soruyoruz. Ve başlıyoruz konuşmaya.
Genç yaşta eşini kaybettiğini, hiç çocuğu olmadığı için şimdi yaşlılığında yalnız kaldığını söylüyor.
-Ama bütün köyün çocuklarının anasıyım ben. Diye de ilave etmeden söze devam etmiyor.
- Nasıl başladı Fatma Ana, bu toplayıcılık. Diye soracak oluyorum.
-A be her bişeyceğizi eskidi artık diye atıyorlar bu gençler çöpe kızanım. Ben de kıyamıyor alıp getiriyorum buracığa. O gelinler kaynanaları ölünce, eski bunlar diye ne güzel çeyizliklerini atıyorlar, Atmayın bana getirin dedim. Onlar kıymetli şeyler. Sonraları bizim köylüler de, komşu köydekilerde öğrendiler. Atacakları bir şey odlumu benim kapıma getirip bırakıyorlar. Bende işe yarayacak gibileri topluyorum işte. Çoğalınca da başka yerlerde açılan müzelere veriyorum. Kırklareli ‘ de Ali Rıza Efendi Evinde, Tekirdağ’ da döşeyip düzenlediğim odalar var. Biz Balkanlıyız, bir şeyin atılmasına gönlüm razı olmadığı için işe yaramasını istiyorum diyor.
- Bizde Balkan' lıyız diyorum. Eşim Kırcali’den. Biz Filibe’ den gelmişiz. Bir metre ip bulsam yerde elime sarar belki bir gün lazım olur diye saklarım Fatma Ana diye sohbete devam ediyorum.  Memleket muhabbeti başlayınca Fatma Ana da eskileri anlatmaya başlıyor. Bol bol kendisinden,  topladıklarından, evine kadar gelip bunları görmeye gelenlerden söz ediyor
İçeride döşediği gelin odasını, beşikleri, kızçaların giysilerini, oyaları, dantelleri, sünnet kıyafetlerini, allı, pullu yaşmakları, yağlıkları, önlükleri anlattı, katıldığı toplantıların, aldığı başarı belgelerini gösterdi. Bu kadar emek veriyorsun, uğraşıyorsun, bir ihtiyacın, sıkıntın var mı, senin için yapabileceğimiz bir şey var mı diye soruyor eşim.
-Yok be kızanım. Ben tek başıma işte burada dediği, orta odayı göstererek yaşayıp gidiyorum işte. Devlet bir aylık veriyor. Oda bana yetiyor dedi.
Sizin resminizi çekebilir miyim? Bu anlattıklarınızı yazabilir miyim? Diye sordum. Yaz be kızanım. Dedi. Belli ki efkarlanmıştı konuşmalardan. Çıkardı bir sigara odasından yakmak için. Sigarayı bırakmışız ya yıllarca önce. Hemen sigaranın zararlarını, kışın bu havalarda içmesinin sağlığına yapacağı kötülüğü anlatmaya başladım. Sen bize, köyüne, bu ülkeye daha çok lazımsın, bunun içinde kendine çok iyi bakmalısın dedim. Yarıya kadar içtiği sigarasını attı. Ama bırakabileceğine hiç inancım yok. Hayatın sillesini yemiş bir kişi olarak, geçirdiği güzel günleri yad ederek tek başına yaşlılığın getirdiği sorunlarla baş etmeye çalışıyor . Bir başına yıllarca uğraşıp oluşturduğu kendi dünyasında yaşamını sürdürüyor. Yaptığı işlerden de çok keyif aldığını  anlıyoruz. Yaptıklarının çok önemli işler olduğunu, bunu şimdi anlamayanların da yıllar sonra anlayacaklarını söylediğimizde  bunun farkında olduğunu anladık, artık yaşlandığı için her gün bunca eşyanın tozunu alıp temizlemenin kendisini yorduğundan söz edip dertleşerek, uzayıp gidiyor söyleşimiz.
Gitmek için kalkışırken, durun size okulumu da göstereyim dedi. Dedeleri 93 harbinden sonra(1878 yılında) göçmen olarak bu köye gelmişler. O zaman ismi Kazan Köy olan bu köyde doğmuş, ilk okulu yine bu köyde, şimdi Kültür Evi olarak düzenlenmiş bu okulda okumuş. Sonra 16 yaşında yine ayni Köyden Ahmet Efe ile evlenmiş. Eşi 19 yıl önce vefat etmiş. Çocukları da olmadığı için kendini böyle bir kültür hizmetine adamış. Yaptığın bu kültür ürünlerinin ne kadar önemli olduğunu biliyor musun deyince de, biliyorum tabii. Onun için gözüm gibi bakıyorum. Tozlarını alıp, temizliyorum. Bunlarda gelecek kuşaklara kalacak diye seviniyorum dedi. Evinin hemen karşısında ki gelirken gördüğümüz o şirin köy okuluna geldik. Cebinden anahtarını çıkarıp açtı. 1906 yılında yapılmış olan bu tipik köy ilkokulunun içi de yine kendi toplayıp döşediği eşyalarla dopdolu idi. Tabii profesyonel bir müzeci tarafından düzenlenmediği için biraz dağınık gibi görünse de, yine bizi yıllarca öncelere götürdüğünden  karşılaştıklarımız her nesneden farklı bir nostaljik zevk aldığımız için çok mutlu olduk. Fotoğraf çekimlerimizi orada da yaparak, Fatma Ana dan helallik isteyip yola çıktık, gözden kayboluncaya kadar arabanın arkasından el sallayışından eşimin de benimde gözlerimiz yaşarmıştı ve Trakya’ nın ortasında bir köyde tek başına verdiği bu mücadeleyi ve Fatma Efe’ yi nasıl ve hangi kelimelerle anlatabilirim diye yol boyunca düşündüm. Fatma Ana burada, bir köyde bir başına bizim folklor olarak nitelendirdiğimiz Halk Bilimi için bilinçli veya bilinçsizce hayatını adamış yaşamını sürdürüyor. Folklorun , Yerel Tarih Kavramıyla ne kadar çok benzeşen yanları olduğunu ve bu köyde bu işlevi yaparak Kültür hazinemize ne çok yararının dokunduğunu ona anlatabilir miydim bilemiyorum. Ama bildiğim bir şey vardı ki;
Kültürün tanımı olarak; Tarihsel, toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün maddi ve manevi değerler ile bunları yaratmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünüdür, söyleminin ne denli doğru olduğunu bir kez daha kanıtlayan Fatma Anayı kendi toprağında, yapıp yarattıklarıyla bir başına bırakıp yola koyulduk.
Güzel bir günün ardından İstanbul’ a dönerken, günün özetini ve yazacağım yazının çatısını kurmaya çalışıyordum. Birden Fatma Efe ye en çok yakışan, belirleyici adın ‘’Kültür Bekçisi’’ olabileceği beynim de ışıdı. Evet, o belki biliyor belki bilmiyor ama bu gün tanıdığım o yiğit insanın gerçek bir Kültür Bekçisi, emekçisi, geçmiş kültürümüzü bu güne, bu günü de yarınlara taşıyan isimsiz bir kahramanı olduğunu düşündüm. Ve bu kadar yakınımızda olmasına karşın neden bu güne değin gelip ellerine sarılıp onurlandıramadığım için kendi kendime kızdım. Kim bilir ülkemizde daha nice nice böylesi kültür bekçilerimiz varda bizler değerlerini bilip, ahir ömürlerinde en azından takdir edemiyoruz. Düşünelim hep birlikte, Anadolu’ muzda, Trakya’ mızda köylerimizde kültürümüze sahip çıkan kişilerin çoğalması ile kültür hazinelerimizi gelecek kuşaklara ne kadar kolay öğretir ve de devredebiliriz. Yaşasın KÜLTÜR BEKÇİLERİMİZ.

KIRKLARELİ BELEDİYE TEŞKİLATININ KURULUŞU 1870-2024

ARIL Barış Toptaş – Kırklar BARIŞ TOPTAŞ İçindekiler Tablosu Kırklareli Adının Tarihçesi 1 Kırklareli’de İdari Yapılanma...