27 Ekim 2020 Salı

İSMET İNÖNÜ'NÜN KAYIP BÜSTÜ

Akın Güre

Daha önceki bir yazımda  eski Jandarma Komutanlığı bahçesinde  İsmet İnönü'nün bir büstü olduğunu anlatmıştım. Bu bronz büstün açılışı  özel bir merasimle yapılır. Törende dönemin Kırklareli Valisi, Jandarma Komutanı, subaylar, memurlar ve halktan kişiler bulunur. Yıl 1942'dir. İkinci Dünya harbi devam etmektedir. Alman ordusu Yunanistanı ve Bulgaristanı işgal etmiş, Türkiye sınırına kadar gelmiştir. Sınır boylarında top atışları duyulmakta, hatta bazı alman askerleri gece karanlığından istifade ederek sınırımızı geçip köylerden yiyecek toplamaktadır. Böyle gergin günlerde ülkeyi savaşa sokmayarak büyük bir politik başarıya imzasını atan İsmet İnönü'ye halk minettardır, onu bir kurtarıcı olarak görmektedir.  İşte bunun bir ifadesi olarak o yıllarda Kırklareli'nde bu  büstün açılılışı yapılır. Fakat 1950 yılında yapılan seçimlerde tek parti dönemi sona erince iktidara gelen Demokrat Parti yönetimince  büst kaidesinden sökülerek bilinmeyen bir yere kaldırılır.
Büstün buraya kadar olan hikayesini Ali Rıza Dursunkaya kitabında yazar.(*) Ancak akıbetinin ne olduğunu kimse uzun yıllar öğrenemeyecektir. Yıllar sonra büstün nerede saklanmış olduğu ortaya çıkacaktır.
Geçenlerde gazete arşivlerinde dolaşırken tesadüfen karşıma çıkan  Nazif Karaçamı'a ait bir yazıda okuduklarım beni oldukça heycanlandırdı. Nazif Karaçam inönü'ye ait bu kayıp büstün eski cezaevinden çıktığını 2 Aralık 2010 tarihli Gazete Trakya'da yazmıştı. Ancak heykelin bundan sonra nerede saklandığını ve akıbetinin ne olduğunu o da  bilmiyordu.
Bunları okuduktan sonra konuyu  araştırmaya devam ettim ve daha eski bir  tarihli Milliyet Gazetesi'nde yayımlanan haberi buldum. Bu habere göre Kent merkezindeki eski cezaevi restore edilmek üzere boşaltılırken  işçiler yıkılmış duvarın arkasında  bir büste rastlamışlardı. Bronz'dan yapılmış yaklaşık 60 cm yüksekliğindeki bu büstün İsmet İnöyü'ye ait olduğu belirlenmişti. Bu haber Anadolu Ajansı muhabirinden alınan bilgiye göre 4 Nisan 2004 tarihli Milliyet Gazetesinde "İsmet İnönü büstü cezaevi duvarından çıktı" manşeti ile duyrulmuştu. Aynı haberde yazıldığına göre  zamanın Kırklareli Valisi Ali Serindağ muhabire yaptığı açıklamada bulunan büstün 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kanunu kapsamına girmediğini ve tarihi eser niteliği taşımadığını söyüyordu. Yine Vali'nin ifadesine göre büst herhangi bir müzeye konulmamış ve valilikçe muhafaza altına alınmıştı.
Demek oluyor ki İnönü'nün kayıp büstü Hükümet Konağı'nda bulunan arşiv odlarından birindeydi. 
Emin olmak için arkadaşım Aydın Karakoç vasıtasıyla Vali Ali Serindağ'ya ulaştık. Vali olayı doğruladı ancak büstün nerede saklandığını hatırlamadığını söyledi, ama bize Hükümet Konağında hala çalışmakta olan bir memurun adını verdi. Sağolsun Aydın Karakoç onca işi arasında hatırımı kırmayarak bu kişiye de ulaştı. Ancak memur olayı hatırlamıyordu. Bu arada ben diğer tanıdık araştırmacı dostlarımı da devreye sokarak büstün izini sürmeye  devam ettim. Eksik olmasınlar, Ali Arslan, Barış Toptaş, Mustafa Gultekin dostlarım benle ellerindeki belgeleri paylaşarak ya da tanıkları kişileri devreye sokarak yardımcı olmaya çalıştılar. Ancak gelinen noktada herkes büstün başına gelenleri net olarak hatırladığını söylese de kimse şu anda nerede bulunduğu hakkında kesin bir bilgiye sahip değildi. Bu konuda benim işime en çok yarayacak bilgiyi eksik olmasın Barış Toptaş sağladı. Cezaevinde çalışan eski gardiyanlardan tanıdığı olan birine ulaştı ve onun üzerinden bulduğu kişi kendisine büstün Adliye Arşiv odalarından birinde olduğunu söyledi. Artık iş bu odalara girip arama yapılmasına kalmıştı. 
Bundan sonra ne olacaktı, nasıl bir yol izlenecekti?  Aklıma gelen muhtelif çözümler vardı ve yine Aydın Karakoç yanımda, sağolsun, her türlü yardımı yapmaya hazırdı. 
Umarım sizlere yakında iyi haberler verebileceğiz.  Yaptığımız işin en heycanlı anına yaklaştığımızı söyliyebilirim.(**)

(*) Aşağıdaki ilk fotoğraf kitaptaki ilgili bölüme ait.
(**) Paylaştığım İsmet İnönü büstü temsilidir.

BALKAN HARBİNİN TARİHSEL, SOSYAL VE SİYASAL DEĞERLENDİRMESİ

Ahmet Rodopman 

4. Bölüm
BALKAN HARBİ ÖNCESİNDE AVRUPA DEVLETLERİNİN DURUMLARI : ALMANYA, AVUSTURYA ve İTALYA
ALMANYA
2000 yıldan beri kuzeyden inen Cermen Kabileleri Tuna Nehri ile Ren Nehri arasına yerleşip yaşamaya başladıktan sonra 1000 yıl kadar Kutsal Roma İmparatorluğunun hükümranlığı altında yaşamışlardır. 1000 li yıllarda bir araya gelen eyaletler ‘’Kutsal Roma Cermen imparatorluğu’’ adı ile krallık rejimi kurmuş ve 500 yıl kadar devan etmiştir. Krallıkla Vatikan ın arası bozulup Martin Luther’in 1517 yılında başlayan Protestanlık hareketi ile bir süre sarsılan ve din savaşları ile güç kaybeden Almanya 1814 yılına kadar gerek  iç, gerekse dış çekişmelerle uğraşmıştır. 1871 Versay Antlaşması ile bütün Alman eyaletlerini de bir araya getiren I. William dış siyasette Almanya'yı diğer büyük devletler gibi güçlü ve güvenli bir duruma getirmek için çok uğraşmış önemli atılımlar yaparak ülkenin bilimsel, ekonomik ve kültürel kalkınması için çalışmıştır. Ülkenin  kısa sürede gelişip, sanayi devrimini yakalar hale geldiği 1884 yılından itibaren de artık Almanya emperyal bir güç olarak Avrupa’ nın dışında sömürgeler edinmeye başlamıştır. Bilindiği gibi bu yıllar İngilitere, Fransa ve Rusya gibi ülkelerin dünyayı paylaşmaya çalıştıkları yıllardır. Bu heveslerde doğal olarak yeni çatışmaları getirmiş ve bir çok yerde paylaşım savaşları çıkmıştır. Burada Almanya’ nın geç kalmış olması nedeniyle paylaşılacak yerler azaldığı için Osmanlı’ nın üç kıtaya yayılan toprakları oldukça cazip gelmiş olacak ki ilişkileri hızla geliştirmeyi seçmiştir.
Osmanlı da o güne kadar diğer büyük devletlerden genellikle iyilik değil kötülük gördüğü  için bu yeni gelişen ülkenin sundukları cazip gelmiştir. Hem Askeri hemde ekonomik alanlarda güçlü bir işbirliği ve ittifaklar yaşanmaya başlamıştır. Bu durum İngiltere, Fransa ve Rusya gibi eski ağaların hiç hoşuna gitmediği için 1900 lü yıllarda, büyük bir savaşın kokuları gelmeye başlamıştır. Gerek Uzak Doğuda, gerekse Afrika ve Asya sömürgelerindeki paylaşımlardan çıkması beklenen savaş, tamda Avrupa’nın ortasında baş göstermiştir. Ancak top yekun bir dünya savaşından önce Osmanlı İmparatorluğu, Avusturya Macaristan İmparatorluğu gibi bazı devletlerin zayıflamaları veya ortadan kaldırılmalarının gerekliliği ortaya çıkmıştı. İşte bu yıllarda zaten uzun süreden beri bağımsızlıkları için çalışan Balkan ülkeleri harekete geçip, kendi aralarında birleşerek Osmanlı İmparatorluğunun içine düştüğü güç durumdan yararlanıp Balkan Savaşlarının başlamasını sağladılar. Bu savaşta açık veya örtülü olarak İngiltere, Yunanistan’a, Rusya Bulgaristan’ a, Almanya Sırbistan’ a, Fransa da başta Karadağ olmak üzere diğer ülkelere,  gerek silah, gerekse diğer gereksinimlerini satarak yardımcı olmuşlardır. Almanya 1908 sonrasında değişen Osmanlı yönetimi ilke iyi ilişkiler kurdukları için ordunun gelişimini sağlayan pek çok silah ve mühimmatı Osmanlıya göndermiş ve bu yeni malzemelerin kullanılması için eğitim süreçlerini sürdürmektedir. Hatta askeri uzmanları ile savaş hazırlıkları ve stratejilerini belirlemektedir. Bu savaşa oldukça kısa sürmesine karşın, savaşa giren Balkan Ülkeleri açısından beklenmedik iyi kazanımlarla sonuçlanmıştır. Her biri hem başlı başına birer devlet haline gelmişler ve topraklarını genişletmişlerdir. Ancak dünya da bir kere savaş tamtamları çalmaya başlamış, Avrupa devletleri kendi aralarında ittifaklar yaparak gruplaşmış, her ülke kendi çapında savaş hazırlıklarını tamamlamış, büyük savaşın çıkmasının için bir kıvılcım bekleniyorlardı. O da nihayet, 28 Haziran 1914’te Avusturya-Macaristan veliahtı ile eşinin Saraybosna’da bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürülmesi ile tamamlanmış oldu. Hazır bekleyen devletler birbirlerine savaş açarak I. Dünya Savaşını başlatmış oluyorlardı.
AVUSTURYA
Uzun yıllar Almanlar ile birlikte yürüyen beraberlikleri Avusturya’ nın 1815 yılında Napolyon’ un yenilgisinde oynadıkları rol nedeniyle Avrupa’ da  önemli bir konuma gelmiştir. Yapılan antlaşmalar sonucunda Kuzey İtalya’ dan Lombardiya ve Venedik’ i topraklarına katarak genişlemiştir. 1848 yılında Paris’ de başlayan ve kısa zamanda diğer Avrupa ülkelerine de sıçrayan etnik azınlıkların bağımsızlık istekleri nedeniyle sınırlar yine karışmış, isyan eden Macarlar’ la, Rusya’ nın zoru ile Avusturya-Macaristan İmparatorluğunu kurmuşlardır. Avusturya’ nın Balkan savaşlarında adının geçmesi de yine bu tarihlerde ki 1877-1878  Osmanlı-Rus Savaşı sonunda yapılan Anlaşma nedeniyledir. Anlaşma sonucunda  Bosna Hersek ‘ in istememesine karşın yarı bağımsız bir ülke olarak Avusturya hükümranlığı altına girmesi, bunu kabullenmeyen Bosna-Hersek halkı ile 30 yıl sürecek bitmez tükenmez bir çekişmenin başlaması ile Avusturya da Balkan sorununun bir parçası haline gelmiştir. Bosna –Hersek te yaşayan Müslümanlar, Sırplar,Arnavutlar ve diğer etnik gruplar bu işgali tanımayıp sürekli bir çatışma içerisine girmişlerdir. Müslümanları büyük bir kısmı Balkan savaşından önce ve savaş sırasında Türkiye’ ye göç etmişler, kalanlarda huzursuz bir şekilde yaşamalarını sürdürmüşlerdir. Bizlere öğretildiği şekilde Avusturya Arşidükü’ nün Saray Bosna’da bir meczup tarafından öldürülmesi pek o kadar da masum bir durum olmadığını o günlerin öznel koşullarını bilince anlayabiliyoruz. Bosna- Hersek’ in Avusturya-Macaristan tarafından işgali 3 ay gibi bir süre almasına karşına, işgale karşı olan Müslüman Osmanlı, Sırp ve Hırvatlar büyük bir direniş göstermişlerdir. Bu çarpışmalarda 5000 in üzerinde Avusturya-Macaristan askerinin öldüğü belirtilmektedir. Her ne kadar olayların yatıştığı sanılsa da, halkların ve  bu işgale karşı tutumları değişmemiş. Özgürlük arayışları bitmemiştir Durumu yerinde görmek isteyen Avusturya Arşidükü  Frannz Ferdinand, 28 Haziran 1914 gecesi bir Sırp Milliyetçisi tarafından eşi ile birlikte öldürülmüştür. Bunun basit bir cinayet mi yoksa, 35 yıl süren işgalin hınç ve intikam duygusunun göstergesi midir hala tartışılmaktadır.
Ne yazık ki Bosna-Hersek sorunu ne Balkan Savaşlarının ne de I.Dünya Savaşı sonunda kesin çözüme ulaşamamış bir başka dünya savaşının gelmesi beklenmiştir.
Ve yıllar geçtikten sonra anlaşılmıştır, Bosna-Hersek ‘in Balkanların uzak direği olduğu. Direk yıkılınca evinin yıkılmasının çok kolay olduğu ancak, evin başına çökünce anlamamalı insanoğlu.
İTALYA
M.Ö. 8000 yılına kadar giden insan yerleşiminin olduğu bilinen İtalya Yarımadasında, M.Ö 800 lü yıllarda Etrüskler gelerek kendi kentlerini ve kültürlerini kurmuşlardır. 400  yıl süren Etrüsk medeniyeti Romalıların İtalya’ya sahip olmalarıyla tarihe gömülmüşlerdir. Romalılar 1200 yıl gibi çok uzun süre eski dünyanın büyük bir bölümünde İmparatorluklarını sürdürmüşler, Orta çağın kapanması ile birliktede dünya kültürüne her konuda önemli katkıları olan Roma İmparatorluğu da küçük birliklere bölünerek 15. Yüz yıla değin varlıklarını sürdürmüşlerdir. İspanyollar, Avusturyalılar ve Fransızlarla yapılan bir dizi savaşlar sonunda İtalyan Şehir Devletleri birleşme kararı almışlardır. Giuseppe Garibaldi önderliğinde başlatılan birleşme çalışmaları 1886 yılına değin sürmüş, Birleşik İtalyan Krallığı kurulmuştur. Dirayetli ve becerikli olan Yeni Krallık hükümeti vakit geçirmeden İtalya’yı derleyip toparlamaya, çağın gerektirdiği şekilde sanayinin, tarımın ve eğitimin kalkınma için birincil zorunluluk olmasını benimseyerek kısa zamanda diğer Avrupa ülkeleri ile arasında ki farkın kapanmasını sağlamıştır. Özellikle her türlü üretime ağırlık verilmesi ve büyük bir işsiz nüfus için yeni işyerlerinin açılıp, ihraç edilen ürünlerden kazanılan para ile de  daha modern tekniklerin satın alınarak özellikle de silah sanayinde büyük ilerlemeler kaydetmişlerdir. Buna bağlı olarak yurt dışından ham madde gereksinimi duyulmuş, ancak sömürge haline getirilecek yer kalmadığı için en yakın Osmanlı topraklarına göz dikilmiştir.
Bu bölümün en sonuna özellikle bıraktığım İtalya konusunun bu kadar ilgimi çekeceğini uzun zaman düşünmedim. Hatta toplum olarak da  genellikle Trablusgarp Savaşının neden ve sonuçlarını öğrenmeye bile pek merakımız uyanmamıştır. Oysa gerek yakın tarihimiz gerekse yaşadığımız günler ve geleceğimizi ilgilendiren öyle ip uçları vardır ki, şu Trablusgarp Savaşlarının anlatmakla bitmez. Ve içimim acıdığını hissederim her okuyuşumda bu yok yere çıkarılmış bir yıllık savaşın kaybettirdikleri için. Bu bölümde uzun uzadıya yazıp konunun dağılmasını istemiyorum. Ama ilgisini çekenler için önemle okunmasını isterim. Emperyalist bir ülkenin, bir başka ülkeye girip, onun başta ekonomik düzenini bozup, yerleştikten sonra nasıl tehditkar olarak, işgale cüret edecek  kadar ahlaksız olabileceğini, göz göre göre çıkartılmak iştenilen savaşa karşı önlem almakta geciken bir idarenin ise önce küçük gibi görünen ana yıllar sonra dev gibi büyüyen sorunlar yaratabileceğini.  Art alanı düşünülmeksizin yapılan uygulamaların ne denli problemler yaratabileceğini açık olarak görülebilecektir. İtalyanların önce para ile toprak alıp, sonra da topraklarımızın emniyet altına alınması için askerimizle korumamız gerekiyor diyerek işgale zemin hazırlamalarını o zaman düşünememiş olabiliriz. Ancak, günümüzde o dost ve müttefik olarak bildiğimiz ülkelerin de şimdi büyük toprak alımlarında bulunup yarın bunların korunması için olamayacak isteklerde bulunabileceklerini akıldan çıkarmamak lazım. Kaybedilenin sadece Trablusgarp değil, bağlı olarak Yemen, Girit, Ege Denizi adaları hatta Balkanların olabileceği akla gelmezken başa gelince bile umursanmaması en azından bu yurdu sevenlerin canını çok sıkacağını söyleyebilirim. Şimdi yere göğe sığdıramadığımız Ege Adalarını acele ile yapılan bir barış antlaşması sonucunda, bizde kalmasına karşın, düşmanımız olan İtalyanlara emanet verilmesinin nedenlerin yıllarca önce yapılan donanmanın işlevsiz hale getirilmesi ile olan bağını bilerek, üzülmemek elde değil ne yazık ki.
Evet çalışmamızın ilk dört bölümünü bitirmiş bulunmaktayız. Henüz Balkan Savaşlarına gelemediğimize şaşırmayın lütfen. Bir konu etraflıca bilinmeden o konu üzerinde söz sahibi olmak imkansıza zar atmaya benzer. Bizlerde tavla oynamadığımıza göre geçte olsa, zor da olsa imkanlıdan yana olmak zorundayız. Balkan Savaşının en kolay yanı kuvvetlerin karşılıklı olarak bir birlerinin, öldürdüklerini yazmak. Asıl önemli olan, sebep ve sonuçlarını iyi irdelemek. Onlardan dersler çıkarıp, yapılan hataları bir daha yapmamak, yapılan doğru davranışları daha da geliştirerek çok daha iyi, bir şekilde yapılmasını sağlamak olmalıdır diye düşünüyorum.

24 Ekim 2020 Cumartesi

BALKAN HARBİNİN TARİHSEL, SOSYAL VE SİYASAL DEĞERLENDİRMESİ

Ahmet Rodopman 

3. Bölüm
BALKAN HARBİ ÖNCESİNDE AVRUPA DEVLETLERİNİN DURUMLARI : İNGİLTERE ve FRANSA
Bir önceki iletide Balkan Harbini hazırlayan etmenlerin sorumlusu olan devletlerden Rusya’ yı görmüştük. Bilindiği üzere Rusya  çok önemli bir etkileyici olmasına karşın, tek sorumlu devlet değildir. Tarihsel bütünlük içinde Avrupa’ da bir çok ülke az veya çok bu savaşın çıkışında uygulamaları veya takındıkları tutumlar nedeniyle etkili olmuşlardır. Bunların içinde İngiltere, Fransa başta olmak üzere, Almanya, Avusturya ve İtalya sıralanmaktadır. Şimdi, kısaca 1900 lü yılların başlarına gidip, bu ülkelerin durumlarına bir göz atalım isterseniz.
İNGİLTERE
Britanya adasında hayat yüzyıllar öncesinde başlamasına karşın çeşitli istilalar ve savaşlardan sonra 1050 yıllarında,  Anglosakson Hanedanından Kral Edward zamanında bağımsız bir devlet olarak dünya sahnesine çıkan İngiltere  500 yıl kadar başta Fransa(100 Yıl Savaşları) olmak üzere değişik ülkelerle savaşlar yaparak varlığını sürdürmüştür. Ancak 1558 yılından sonra başa geçen l.Elizabeth döneminde önemli bir deniz gücü haline gelerek deniz aşırı sömürgeler elde ederek,  önemli bir devlet haline gelmiştir. Zaman içerisinde  Amerika’dan, Hindistan’ a, Avustralya’ dan Uzak Doğu’ ya, Mısır’dan Güney Afrika’ ya kadar pek çok ülkeyi topraklarına katarak  19. Yüzyıla girerken ‘’Üzerinde Güneş Batmayan Ülke’’ olarak adlandırılan, 31 Milyon Kilometre kare alana sahip süper bir güç olmuştur.
Emperyalizmin tipik özelliği olan, daha fazlasını isteme arzusu ile artık eski gücünü yitiren Osmanlı İmparatorluğunun kalan topraklarına da sahip olma planları yapmaya başlamıştır. Özellikle Ayastefenos Antlaşması  sonrasında oynadığı rolle Osmanlı Hanedanlığı ile sıkı ilişkilere girmiş, ancak her karıştığı olayda kendine yarar sağlayarak çıkmıştır. Kıbrıs’ ın kiralanması  gibi. Özellikle Rusya’ nın ve Almanya’ nın birer güçlü devlet olarak siyaset sahnesine çıkmaları ile de sömürgeci ülkeler arasında çekişme daha da artarak, siyasi oyunlar ve pazarlıklarla devam etmiştir. 1789 Fransız  Özgürlük hareketi ile, Balkanlarda  başlayan  hareketlilik , farklı etnik toplulukların bağımsızlık istekleriyle daha da gelişmiş, Osmanlının baş edemediği kalkışmalar da, kaybedilen topraklara göz dikerek bu paylaşımlardan aslan payını almayı amaçlayan bir takım ilişkilere girmiştir. Çıkan her anlaşmazlıkta, arabulucu, büyük ağabey konumunu alarak, ülkelerin kaderleri ile oynamayı bir görev olarak  üstlenmiştir. Balkan Harplerin de de, Fransızların ve Almanların  önlerini kesmek için klasik İngiliz Siyasetini yürütmüşler ve başarılı da olmuşlardır. Bu 1829 Osmanlı-Rus Savaşından başlayarak, I. Dünya Savaşına fiilen katılarak, II Dünya  Savaşında ön saflarda bulunarak , dünyanın paylaşımında önemli rol oynamıştır. Balkan savaşları süresince ve sonrasında da etkinliğini sürdürmüş ve Rusya,Almanya, Fransa gibi ülkelerin çok fazla öne çıkarak dünya siyasetinde söz sahibi olmalarını engellemiştir.
FRANSA
Milattan önce bu bölgede yerleşik devletçikler şeklinde varlıklarını gösteren insan toplulukları uzun yıllar Roma imparatorluğunun hakimiyeti altında kalmışlardır. M.S. 5. Yüzyılda Galya Bölgesi denilen bu bölgede  İlk Frank Krallığı kurulmuş , ardından Kral Şarlman zamanında Fransız İmparatorluğu haline gelerek, Avrupa’ da söz sahibi olmasının yanı sıra, İngilizler gibi, Afrika, Amerika ve Uzak Doğuda pek çok toprakları sömürgeleri haline getirerek, güçlenmiş, sömürgelerinden getirilen ham maddeler sayesinde sanayi devriminde gecikmeden yerini alabilmiştir. Uzun yıllar İngiltere ile sömürgeleri yüzünden çatışmaları nedeniyle savaş endüstrisinde bir hayli ilerlemiştir. Bu üstünlükleri sayesinde, 1900 lü yılların başlarında topraklarını 13 Milyon Kilometre Karelik bir büyüklüğe getirebilmiştir. Dolayısı ile de kendilerine uzak yakın her yere ulaşarak zenginliklerine zenginlik katmaya devam etmiştir. Özellikle Almanya’ nın da geçte olsa katıldığı sanayi devriminde, bilimsel ve disiplinli uygulamaları ile önemli bir yere gelmesi ile, başta Avrupa olmak üzere Asya ve Afrika’ da ki ülke topraklarını elde etmek için bir birleri ile yarışmaya başlamaları sonucunda gerek kendi aralarında, gerekse destekledikleri ülkeler arasında gerilim hiç eksilmemiş, çoğu kez de bölgesel de olsa savaşların çıkması engellenememiştir. Fransa’ nın  hakimiyeti altına aldığı ülkelerde sadece maddi değil kültürel olarak ta egemenliğini kabul ettirmesi ile, Osmanlı Devleti dahil pek çok ülkede Fransız ekolü hakim olmuş, gerek eğitiminde gerekse devlet yönetimi ve hukuk sisteminde günümüze değin süren etkiler bırakmıştır. Yeni Çağın  Emperyalist ülkeleri olan başta İngiltere, Fransa ve sonradan Almanya diğer Avrupa ülkeleri(Avusturya, İtalya, İspanya, Portekiz, Belçika, Danimarka, Hollanda) 20. Yüzyılın başına gelininceye kadar, olabildiğince gidip yerleştikleri ülkeleri sömürmüş, elde edilen maddi değerleri yükleyip Avrupa’ya ülkelerine getirerek zenginliklerini arttırmışlardır.
Doğaldır ki, Orta Çağdan kalan Osmanlı devleti gibi, Din ve Tarım imparatorluğu da bu devletlerin paylaşımından nasibini alacak, öngörüsüz ve yeni gelişmelerden, bilimden uzak kalmanın bedelini çok ağır ödemek zorunda kalmıştır. Sevr Antlaşmasına kadar giden yollar bu taşlarla döşenmiş olacaktır. Bu gidişin farkına varıldığında, bu durumdan kurtulabilmek için, üretim kanallarının da kaybolması, yeniliklerin getirilmesi için ödenecek paranın da hazırda olmaması nedeniyle borçlanma gerçeği ile karşı karşıya kalınmış ve  mali güçsüzlük sürekli alınan borçlarla katlanarak büyümüştür. Nihayet 1881 yılında, Düyun-u Umumiye (Osmanlı İmparatorluğu'nun iç ve dış borçlarını denetleyen ve ödenmesini sağlayan uluslar arası bir kurum) idaresi kurularak, 40 yıl için de koskoca Osmanlı imparatorluğun savaşlarla tükenip, çaresizce Sevr Antlaşmasını imzalayıp, dağılıp, yok olarak, dünya siyasetinden çekilmesine neden olunmuştur.
Tarihimizin en sevimsiz yıllarının yaşanmasında sanılmasın ki,sadece bu üç devletin saldırgan ve emperyalist tutumlarının rolleri vardır. Yapılan öyle hayati yanlışlar vardık ki, bırakın devleti idare edenlerin, ilk okul çocuklarının dahi yapmaması gereken uygulamalarla binlerce insanımız telef olmuş, milyarlarca servet yok olup gitmiştir. İşte bunlardan biriside anlatmaya çalıştığımız Balkan Savaşlarıdır. Bu kadar giriş hayli uzun oldu farkındayım. Ancak durumun ciddiyeti  o denli büyük ve kayıplarımız o kadar çok ki. Azımsayarak geçiştirmenin imkanı yok. Kısaca, sorumlu herkesin küçük, büyük kabahatinin olduğunu düşündüğüm ve gelecek bölümlerde de hep birlikte göreceğimiz uygulamalarla bundan sonra tarihimizde karşılaşmayalım diye özenle bilgilenmemizin gerekliliğine inanıyorum.
Bundan sonraki bölümde, Balkan Savaşlarıyla  bir şekilde  ilintisi bulunan Almanya, Avusturya ve İtalya gibi komşu Avrupa ülkelerine de kısaca göz atıp, savaşın soğuk ve korkunç yüzüyle yüzleşmeye başlayacağız.

23 Ekim 2020 Cuma

KIRKLARELİLİ BİR EĞİTİMCİ: SELİM SABİT EFENDİ


Akın Güre

Kırklareli Vize doğumlu olan Selim Sabit efendi çiftçi bir ailenin oğludur. ilk eğitimini aldığı Vize'den sonra İstanbul'a giderek 1851 yılında Darul Muallimin'e girdi. 1855 yılında buradan mezun oldu. 1857 yılında Padişahın  iradesiyle Paris'e gönderilen Selim Sabit Efendi oradaki Türk öğrencilerin ihtiyaçlarına yönelik olarak açılmış olan Mekteb-i Osmani'de öğretmenlik yaptı. Pars'deki eğitimini tamamlayıp İstanbul'a dönünce Süleymaniye semtinde açılan bir ilkokulda çalışmaya başladı. Öğretmenlik mesleğinin başlangıcında yenilikçi fiikirleri nedeniyle çeşitli engellerle karşılaşınca öğretmenlik görevinden alınıp Belediyede rusümat (vergi) memurluğuna tayin edildi. Yeniden öğretmenliğe dönmesi ancak 1869 yılında mümküm olabildi ve Meclis-i Kebir-i Maarif üyeliğine getirildi, bu arada Darülfünun'da Türk Edebiyatı hocalağı yapmaya başladı. 1879 yılında Mekteb-i Rüşdiye İdaresi müdürü oldu, 1884'de eğitim alanında yaptığı hizmetler nedeniyle Mecidi nişanı ile ödüllendirildi. 1886'da kendisine Encümen-i Teftiş ve Muayene resliği görevi verildi. Ancak Sultan Abdülaziz'in ölümüyle ilgili belirttiği görüşleri nedeniyle bu görevinden alındı, daha sonra da emekliye ayrıldı. 5 Ocak 1911 tarihinde vefat eden Selim Sabit Efendi Eyüp'de defnedildi. 
Selim Sabit Efendi batılı anlamda ilk eğitimcilerimizden sayılmaktadır. Ülkemizde modern  eğitim bilminin gelişmesinde önemli bir payı vardır. Yazdığı eserler okullarda kitap olarak okutuldu. Zamanın ilkokul öğetmenlerine yol gösterici bilgiler veren çalışmalar yapan Selim Sabit Efendi ayrıca bir çocuğun eğitim araçlarından nasıl yararlanacığı konusunda tevsiyelerde bulunan ilk kişidir.Yazı tahtası kulalnılması, öğrencilerin sıralarda oturması, tek sınıf yerine ayrı sınıflarda öğrenim yapılmasını teklif etmiştir.  Okuma öğrenme yöntemleri konusunda hece yöntemi yerine ses yöntemini öneren ve uygulayan odur. Aritmatikte dört işlemin parmak ve hububat taneleri ile yapılmasını, coğrayfa derslerinde harita ve küre kullanılmasını sağlayan yine Selim Sabit Efendi olmuştur. Öğretmenlerin 25 yaşından genç olmamalarını, ilkokul öğretmenliği için kadınların tercih edilmesi gerektiğini söyleyerek okullarda şefkatli, sabırlı olgun öğretmenlerin  önemine işaret etmiştir.
Selim Sabit Efendi'yi kısaca tanıtan bu bilgileri sizlere aktardıktan sonra başka bir bilgiyi de sizlerle paylaşmak istiyorum. 
Geçenlerde yaptığım Kırklareli seyahatim sırasında tanıştığım  araştırmacı dostumuz Barış Toptaş sohbetimiz sırasında bana Selim Sabit Efendi'nin adının Cumhuriyet İlkokulu'nun ilk adı olduğunu söyledi. Döndüğümde hakkında yazılı kaynakları arayıp bir çok makale ve tez kitabı olduğunu gördüm, çoğunu da arşivledim. Bu arada rahmetli Nazif Karaçam'ın Efsaneden Gerçeğe Kırklareli kitabında da arayıp okul hakkında yazılanları okudum. Karaçam, şimdiki Cumhuriyet Okulunun tarihini anlatırken bu okulun 1950'li yıllarda yeniden yapıldığını, yıkılan  eski okulun adının ise Selim Sabit Efendi İlkokulu olduğunu yazmıştı.(*) Barış Toptaş ile bu konuyu değerlendirirken ikimizin de görüşü aynıydı. Keşke yenisi yapıldıktan sonra okulun adı yine Selim Sabit Efendi İlkokulu olarak bırakılsaydı. 
Kırklareli'nin geçmişle bağlarını kurarken yaşatacağı eserler, örnek alınacak kişiler, ders çıkartılacak girişimler o kadar çoktur ki...


(*) Ali Rıza Dursunkaya'ya göre eski okul 1931 yılında Vali Mustafa Arif bey  zamanında yapılmış olup oldukça yetersiz  durumdaydı. 

Kaynaklar:
- Ali Rıza Dursunkaya, Kırklareli Vilâyetini, Tarih, Coğrafya, Kültür ve Eski Eserleri Yönünden Tetkik, Cilt 2, 1947.
- Nazif Karaçam, Efsaneden Gerçeğe Kırklareli, Kırklareli 1995.
- Doç. Dr. Nevzat Aşıkoğlu, Selim Sabit ve Rehnüma-i Muallimin adlı Eserindeki Eğitim Görüşleri,Diyanet İlmi Dergisi, 1995.
- https://islamansiklopedisi.org.tr/selim-sabit-efendi

18 Ekim 2020 Pazar

BALKAN HARBİNİN TARİHSEL, SOSYAL VE SİYASAL DEĞERLENDİRMESİ 2.BÖLÜM

Ahmet Rodopman 

BALKAN HARBİ ÖNCESİNDE AVRUPA DEVLETLERİNİN DURUMLARI : RUSYA DEVLETİ
Tarihin bizlere öğrettiği gerçek, savaşların hepsinin bir çıkış nedeni vardır ön kabulüdür.. Bu ön kabule göre Balkan Savaşlarının da çıkartılmasının elbet bir veya birden çok nedeninin olması gerekiyor. Peki bunlar nelerdir diye tarih sayfalarımızı 150 yıl kadar geriye doğru çevirirsek, Ogünlerde Avrupa’ nın ve Dünyanın belli başlı ülkelerinin durumlarına şöyle bir bakmamız yeterli olacaktır sanırım. Böylece bu devletlerin Osmanlı İmparatorluğuna bakışlarından, besledikleri hain emellerini anlayabiliriz . Buna bir de Balkan Devletleri diye adlandırılan, yaklaşık 400-500 yıl Osmanlı yönetiminde kalan Başta Bulgaristan olmak üzere, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ’ın o günkü durumlarını gözden geçirirsek, nedenleri anlamamız için çok fazla zorlanmayacağımız açıktır. İsterseniz önce bölgemizde en büyük rolü oynayan Rus Çarlığından başlayalım, gözden geçirmeye etraftaki devletleri.
Osmanlı İmparatorluğunun temel taşlarının sarsıldığı, 17 Temmuz 1774 tarihinde imzalanan Küçük Kaynarca antlaşmasında kabul edilen Rusya’ nın Osmanlı İmparatorluğu topraklarında ki Ortodoks azınlığın dini hamiliğini alması ile pek çok sorunun başlamasını sağlamıştır. Ardı sıra Rusya’ nın  Dini azınlıkların haklarını  bahane ederek isteklerini yaptırmaya çalışmaları hiç bitmeyecektir. Son yüz yılda gerek Avrupa gerekse Osmanlı İmparatorluğunda yaşananlar, yönetime gelenler ve ülkelerin gösterdikleri modernleşme ve sanayileşme atılımları, coğrafyalar değişmese de ülkeler ve o ülkelerin insanlarının değişimi dolayısı ile tarihini ve  talihinin de değişimini getirmektedir. Yunanistan’ ın 1821 Mora Ayaklanmasından sonra, bir Avrupa sorunu haline getirilen Yunanistan’ ın iç işlerinde bağımsız, Osmanlı devletine bağlı bir devlet olma isteklerini Rusya, İngiltere ve Fransa İstanbul ‘ a bir nota halinde bildirince, Osmanlı Hanedanlığı bunu kabul etmemiş, bunun üzerine de aralarında anlaşarak ortak bir kuvvet haline gelen bu dört devlet Mora Yarımadasının güneyinde çok iyi korunmalı Avarin(Nevarin)limanında demir atmış olarak bekleyen Osmanlı ve Mısır Donanmalarına gerçek niyetlerini beyan etmeyip yanlış bilgi vererek limana girmiş ve limanda bilinçli olarak çıkardıkları sorun sonucunda önceden planladıkları şekilde, hiç beklemedikleri bir anda ağır toplarıyla Osmanlı gemilerine saldırmış ve 4-5 saat içerisinde 100 adet civarında gemimizi sulara gömerek 4.500 Türk ve Müslüman askerinin kaybedilmesine neden olmuşlardır. 20 Ekim 1827 tarihinde yaşanan bu deniz savaşı tarihimizde Nevarin Felaketi olarak bilinir ve acısı hiç bitmeyecek gibi sürüp gider. Yanan, yakılan ve batırılan gemileri için Rusya’ dan tazminat isteğinde bulunan Osmanlı Devletine Rusya tazminat ödemeyince ve elçisini de İstanbul’dan geri çağırınca, Osmanlı Hanedanlığı Boğazları kapatarak Rusya’nın deniz bağlantısını kesmek istemiştir. Bu arada da Osmanlı İmparatorluğunun büyük borçlar altına girip, zamanın modernleşme faaliyetlerinden uzaklaşıp, top yekun gerilemeye başladığını anlayan Rusya sıcak denizlere inmesinin kesilmesini bahane ederek Karadeniz’ in doğusundan ve batısından olmak üzere her iki taraftan Osmanlı İmparatorluğunun topraklarına girmiş. Ve süratle ilerleyerek Avrupa ‘ da Kırklareli, Lüleburgaz (22 Ağustos 1829) ve Edirne (28 Ağustos 1829), Asya da Kars, Erzurum, Bayburt’ a kadar istila etmişlerdir. Uzun görüşmeler ve diğer Avrupa Devletlerinin araya girmesi ile 14 Eylül 1829
günü, şartlarının ağırlığı nedeniyle Osmanlıyı çok büyük zorluğa sokacak olan Edirne Antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşmaya göre Eflak ve Boğdan Ruslara verilecek, Ruslarda Kırklareli ve Edirne’den çekilecekler ancak doğuda Azerbeycan ve Nahcivan dahil bütün Kafkasya’ ya hakim olacaklardır. En kötüsü de Osmanlının ödeyemeyeceği kadar savaş tazminatı vermek zorunda bırakılması idi. Üstüne üstlük Yunanistan’ ın da bağımsız bir devlet kurmasına izin verilmiş oluyordu. Daha o yıllardan beri Yunanistan’ ın Osmanlı’ ya karşı Fransa, İngiltere ve Rusya tarafından ne denli korunduğunu tarihi gerçekler bizlere göstermektedirler. Bu koruma ve kollama durumu, giderek daha da artmış ve Yunan Krallığı zamanla daha da şımarmış ve Osmanlı’ dan toprak talepleri hiç bitmemecesine artmıştır. Osmanlı İmparatorluğunun çöküş dönemi diye adlandırılan yıllar Avrupa topraklarında görece bir sakinlik durumu devam etmiş, ancak bu yıllarda Osmanlı kendini toparlayıp topraklarına sahip olacağına, kötü yönetilmesi nedeniyle , gereken yenilikleri yapamamıştır. Avrupa’ nın her alanda ilerlediği bu yıllarda, büyük borçlar alarak, gelirleri har vurup harman savurma misali, eriterek, Avrupa’ nın ‘’Hasta Adamı’’ olarak tanınmasına kendi yöneticilerinin basiretsizliği, saraydaki karışıklıklar neden olmuştur. Giderekte hızla güç kaybetmiş ve düşmanlarının hedef tahtası durumuna düşerek, her etnik topluluğun toprak talep ettiği bir ülke haline gelmiştir. Çok değil 30 yıl gibi bir aradan sonra Kırım savaşı başlamış. Sebebi olarak kutsal yerler meselesi gibi görünmesine rağmen asıl nedeninin Rusya’ nın yayılmacı politikaları ve bunun için kullandığı Osmanlı İmparatorluğunun nüfusunun % 30 una yakın Ortodoks nüfusa sahip çıkma, hamilik yapma arzusu idi. Balkanlar da ki etnik azınlıkları kışkırtıp toprak kazanıp, Boğazlardan rahat geçerek, sıcak denizlere ulaşma isteği idi. Bu yıllar, 1672 yılında doğup 1725 yılında ölen ünlü Rus Çarı Büyük Petro’ nun hükümdarlığı sırasında yaptığı büyük atılımlar ve yenileşme hareketleriyle bambaşka bir Rusya’ nın dünya sahnesinde yerini alması ve artık sözünü dinletip, isteklerinin yerine getirilmesini dayatmaya başladığı yıllardı. Fransa ve İngiltere gibi büyük ülkeler ise Rusya’nın bu yayılmacı isteklerini tehlikeli buluyor ve engel olmaya çalışıyorlardı. Derken, ani bir kararla, Temmuz 1853’te Rus birlikleri Osmanlı hakimiyetinde olan Ulah ve Buğdan prensliklerini (günümüzdeki Romanya toprakları) işgal etti. Osmanlı devleti istemeyerek de olsa,  23 Ekim 1853’te Ruslara savaş ilan etti. Osmanlının gücünün yeni bir Rus savaşını kaldıramayıp topraklarını Rusya’ ya kaptıracağını düşünen bu bundan endişe eden Fransa, İngiltere, 27 Mart 1854 tarihinde Rusya’ ya savaş ilan ettiler. Savaşın bir kısmı Baltık Denizinde geçmesine karşın çoğunlukla Karadeniz ve Kırım Yarımadasında çarpışmaların yapılması nedeniyle tarihe Kırım Savaşı olarak geçmiştir.
Savaş bir çok cephede 2,5 yıl çatışmalarla sürüp Rusların yenilgiyi kabul etmesi sonucu  30 Mart 1856 tarihinde Paris Antlaşması sona erdirilmiştir. Rus Çarlığı bu antlaşmadan memnun kalmamış. Ve bu memnuniyetsizliğinin acısını Osmanlı Devletinden çıkarmak için 20 yıl boyunca savaş açmak için bahaneler yaratmaya uğraşmıştır. Nihayet Panslavizm diye bir doktrinle Balkanlarda ki Slav asıllı, farklı etnik kimliklerde ki insanları kışkırtmaya başlamış. En fazla Bulgar toplumu ile ilişkilerini ilerletip. Yeni bir Devlet kurmaları için yardımlarını arttırmıştır.
Ve tarihler 1877 yılını gösterirken Osmanlı İmparatorluğu için en büyük kayıpların verildiği ünlü 93 Harbinin, Ruslar tarafından başlatıldığını görüyoruz. II Abdülhamid’ in daha yeni  Padişah olarak göreve başladığı yıllarda çıkarılan bu savaşa Osmanlı ordusu hazırlıksız yakalanmıştır. Devletin alınan borçlar yüzünden, ekonomik durumunun hayli kötüleştiği ve bir çok ülkenin topraklarında gözü olduğu bir durumda her ne kadar Avrupa devletleri Rusya ile savaşının kötü sonuçlanacağını belirtmelerine karşın, Osmanlı devleti, Rusların Tuna’yı geçip ilerlemeye başlaması üzerine istemeyerek de olsa savaşa girmek zorunda kalmıştır. Hicri takvime göre 1293 yılında başlayan savaş Osmanlı ordusunun yorgun ve moralsiz olması, ordu ve saray arasında iletişiminde sıkıntılar yaşanması ve her şeyden önce büyük borçların altında Osmanlının savaş harcamalarını yapamayacak hale gelmesi nedeniyle savaşa girmekten çekinilmesine rağmen alı9nan bu talihsiz karar çok büyük sorunlar yaratmıştır. Savaşın başlaması ile birlikte, hiç kimsenin beklemediği bir şekilde Rus Çarlığının güçleri 6-7 ay gibi, kısa bir sürede Ayestefenos(Yeşilköy) a kadar gelmişlerdir. İstanbul’u alma tehditti artınca başta İngiltere olmak üzere, diğer Avrupa devletleri araya girerek savaşı sonlandırmışlardır. Yapılan Ayestefenos Antlaşması pek sevinilecek şartlar sağlamamıştı. Ruslar’ın böyle bir antlaşma ile sıcak denizlere ulaşma şanslarının arttığını gören Avrupa devletleri tarafları tekrar Berlin de toplayarak yeni bir antlaşma yapılmasını sağladılar. Bu ikinci antlaşmada Osmanlının büyük toprak kaybına engel olamamış sadece Kırklareli ve Edirne’ nin geri alınmasını toprakların sınırının Meriç Nehri olmasını sağlamıştır. Bunun yanında kaybedilenleri sıralamak için bir bu kadar daha yazmak gerekiyor. En azından şunu söylemek gerekirse , Gazi Osman Paşa’ nın Plevne yi bırakmasının ardından 1 milyon kadar kişiden fazla Türk ve Müslüman yollara düşüp Ruslardan kaçmak için İstanbul’ a ve Anadolu’ya sığınmak zorunda kalmışlardır. Onu da bir başka yazımızda değineceğimizi umuyorum. Çünkü 93 harbinin sıkıntıları Kırklareli’nin çok önemli sorunlarını oluşturmuştur. Şehir hafızasında bu 1 yıllık işgal çok derin yaralar bırakmıştır. Unutulacak, unutturulacak gibi değildir. Ruslar, Osmanlı Devletinden alabileceği ödünleri ve toprağı aldıktan sonra yine boş durmamışlar, bu sefer Balkan ülkeleri olarak nitelenen Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ’ı destekleyerek Bulgaristan gibi bağımsız birer ülke olmak için toprak istemelerini, arkalarında olacaklarını hissettirerek yeni bir bölüşme savaşının başlamasına yeşil ışık yakmaya başlamışlardır.
Rusya’ yı bu kadar uzun yazmak zorunda kalışımızın nedenleri de, Rusya nın yaptıklarının bir o kadar çok olmasıydı. Neredeyse o yıllarda her sorunun altından Ruslar çıkmakta ve ortaya çıkan anlaşmazlıklar sonucunda genellikle kaybeden tarafın Osmanlı Devleti olmasının verdiği üzüntünün ve yıkımın büyük olmasıdır.
Bundan sonra İngiltere, Fransa ve İtalya’ nın oluşturduğu bölüm pek o kadar uzun olmamasının nedeni, bu ülkelerin Rusya kadar büyük ve derin sorunlar yaratmadığından olsa gerek diye düşünüyorum. Rusya anlatımımın da tarihi olaylara nesnel bakışımın gereği olarak  olabildiğince tarafsız ve yorumsuz aktarmaya çalışarak okuyucunun kendi bilgi ve düşüncesiyle , kendi yorumunu yapabilmesini sağlamak içindir.

KIRKLARELİLİ BİR AYDIN, SİYASETÇİ VE CEMİYET İNSANI: DR.FUAD UMAY(3)

Akın Güre

İstanbul Antlaşması(30 Eylül 1913) ile sona eren Balkan Harbinin ülkede sebep olduğu yıkımın en önemli yönü insan kayıplarında yol açtığı korkunç sonuçlardır. Savaş meydanlarında can veren 50 bin askerin yanında 75 bin hastalıktan doğan kayıplar, 100 bin yaralı ve 115 bin esir düşmüş asker savaş yenilgisinin insani boyutunun göstergeleridir. Bu ağır yenilginin bir yansıması olan başka bir acıyı  da savaşta  babaları esir veya şehit düşmüş yetim çocuklar yaşayacaktır. Balkan savaşının sonunda Bulgar ordusundan  geri alınan  Kırkkilise'de manzara bu bakımdan çok korkunçtur. Şehirden kaçan Bulgar askerlerinin türklere yaptığı  katliamlarda öksüz kalan  çocukların kollanması, bakımları acil bir ihtiyaç haline gelmiştir. Bu acı olayları hatırlatmadaki gaye Balkan Harbi ve sonrasının  toplumda yarattığı derin tahribatın anlaşılmasıdır. Bu nedenle çocukların bakımını üstlenen sivil halkın da katkılarıyla kurulmuş olan yardım cemiyetlerinin ortaya çıkması çok önemlidir. Geçen yazımızda da belirtiğim Darüleytam diye adlandırlan kurumların hayata geçirilmesi bu şartlar altında  doğmuştur. 
Dr. Fuad Umay ve onun gibi fedakarlıktan kaçınmayanların yaptıkları hizmetlerin önemi bu tarihi ve sosyal çerçeveden bakıldığında daha iyi anlaşılır.  Onun Kırkklise'de çalıştığı dönemde Mutasarrıf olan Süreyya(Yiğit) Beyin önderliğinde Yayla'da Tevfik Fikret okulunun karşısında faaliyete giren ilk Darüleytam 150 yetim veya öksüz çocuğun korunmasını sağlar. Bu günlerde restorasyonu yapılmakta olan bu bina uzun süre bu amaçla kullanılır. Yine önceki yazımda da belirttiğim gibi Süreyya Bey'den sonra gelen Mutasarrıf Kemal Bey zamanında ilk Çocuk Yurdunun temelleri atıldığında da  Dr. Fuat Bey yine Kırkkilise'dedir.  
Dr. Fuat Bey sadece doktor olarak değil, ülkesini seven bir aydın olarak da örnek teşkil edecek davranışlar sergilemiş bir kişiliktir. Balkan Harbi sırasında toplumsal dayanışmanın, yardımlaşmanın gereğini yerine getirmek üzere kurulan Müdafaa-i Milliye teşkilatlarının Kırkkilise'deki yerel faaliyetlerinde görev alması bu fedakar aydın tavrının bir örneğidir. Eski bir İttihat ve Terekki'ci kimliği nedeniyle İstanbul Hükümeti tarafından sevilmese de tayin edildiği Bolu'da Anadolu Müdafa-i Hukuk Cemiyeti saflarında yer alışı, daha sonra milletvekili seçilince Kurtuluş  Mücadelesinde tehlikeleri göze alarak  ön saflarda kritik görevlere talip oluşu,  bu vatan sevgisinin bir işaretdir.  Bolu Milletvekili olarak Meclis'de bulunurken bir yandan da gönüllü olarak halk sağlığı için yaptığı uğraşılar, muhtaç çocukların yardımına koşması, çocuk sağlığı ve eğitimi için verdiği mücadele hayatı boyunca devam edecek öncelikli işlerdir. 
Sizlere tanıtmaya çalıştığım böylesine önemli bir kişinin hayat hikayesi,  bir bakıma bu şehrin hafızasını oluşturan hatıraların, olayların ve içinde yer alan tarihi varlıkların bir  anlatımıdır aynı zamanda. Şehirde dolaşırken hala geçmişin bu anlamdaki  izlerine rastlayabileceğimiz mekanlarda, binaların arasında gezinirken bu anlatılanları bir kez  daha gözünüzde canlandırmanızı isterim. 
Yayla'ya çıkarken Şimdiki Polis Karakolu'na gelmezden soldaki sokağın  adı Dr. Fuad Umay'dır. Bu yolda bir süre yürüyünce karşınıza eski Çocuk Esirgeme Kurumu binası çıkacaktır. Kemal Bey zamanında temeli atılan, 1944 yılında ise Dr. Fuat Umay'ın başkanlığı döneminde açılışı yapılan Çocuk Esirgeme Kurumu Yuvası olarak açılan bina burasıdır ve halen Huzur evi olarak kullanılmaktadır. Bu sokağa sapmadan Yayla Meydanı'na doğru yürümeye devam ederseniz gördüğünüz Şimdi müze olan yer Türk Ocağı Binası olarak bilinir.  Bu bina da yeni yerine taşınıncaya kadar  bir süre Çocuk Yuvası olarak kullanılır. Meydana gelindiğinde, yangından sonra eski haline döndürülmeye çalışılan talihsiz eski Lise Binasının (Vali Faik Üstün İlkokulu) yanından geçince parkın sağında kalan, şu anda restorasyonu devam eden iki katlı bir binayla karşılaşırsınız. Burası da Mutasarrıf Süreyya Bey'in açtığı, bir zamanlar  müzik okulu olarak kullanılmış Darüleytam binası, yani günümüz türkçesiyle  adı Yetimler Yurdu olan yerdir.
 Bunları niye hatırlatıyorum?  Bu topraklarda doğup da ilkokuldan başlayarak eğitimi bitinceye kadar gözünü yaşadığı yerlerden ayırmamış bir genç doktorun heyacanını düşünün. Ona 1934 yılında soyadı kanunu çıktığında Umay soyadını veren Mustafa Kemal Atatürk'ün kendisine duyduğu güvenin temelinde bu genç insanın gönlündeki çocuk sevgisi, gösterdiği fedakarlıkları  vardır. Ona "Çocuklara yardım eden kutsal ruh" anlamına gelen Umay soyadının boşuna verilmediğini bir kere daha hatırlayın. 
Bundan sonra anlatacaklarım için merakınızı artırabildim mi bilmiyorum ama Dr. Fuat Umay için anlatacaklarım daha bitmedi. Onu anmak, yaptıklarından dersler çıkatmak, günümüzde hala gündemini koruyan "çocuk meselesini" çok yönlü olarak ele alıp, düşünmek için böyle bir hatırlamanın anlamlı olacağını sanıyorum. Bilmiyorum, siz ne diyorsunuz?

Kaynaklar:

- Ali Rıza Dursunkaya, KIRKLARELİ VİLÂYETİNİ TARİH, COĞRAFYA, KÜLTÜR VE ESKİ  ESERLERİ YÖNÜNDEN TETKİK, 1948.
- Ahmet Özbek, BALKAN SAVAŞLARINDA KIRKLARELİ (KIRKKİLİSE), Kırklareli Üniversitesi, Temmuz 2018.
- Burcu DENİZ, DR. FUAD UMAY VE ÇOCUK ESİRGEME KURUMU FAALİYETLERİ, Kırklareli Üniversitesi, Temmuz 2019.

17 Ekim 2020 Cumartesi

BALKAN HARBİNİN TARİHSEL, SOSYAL VE SİYASAL DEĞERLENDİRMESİ 1.BÖLÜM

Ahmet Rodopman 

1. Bölüm
2020 yılının Sonbaharını yaşadığımız bu günlerde Balkan Harplerinin üzerinden 108 yıl geçmiş olmasına karşın hala bıraktığı acıları, sosyal, siyasal ve ekonomik olumsuz etkileri hafızalarda yer ettiği şekilde durmaktadır. Yaşananlar öylesine acı ve affedilmesi zordu ki geçen zaman bile unutulmalarına yetmedi. Kim bilir belki bilmem kaçıncı Sonbaharda yine anımsanır, tartışılır, uzlaşılır beklide affedilip, anlaşılabilir.
Özellikle benim gibi soyu, geçmişi, ataları Balkanlarda olup, kaderin mi, yeteneksiz yöneticilerin mi sorumlu olduğu bilinmeyen bir felaketler silsilesi sonucunda yersiz, yurtsuz, vatansız kalıp, göçmenliğin tüm ezincini yaşayan ailelerin evlatları olarak kolay kolay unutamayacağımız gerçeği ile karşı karşıya kalıyoruz. Ben 12 yaşından beri Balkan Savaşı sorunsalı ile kendi çapımda boğuşurken, bir de baktım ki,  okuduklarım, duyduklarım, bizzat o günlere tanıklık etmiş kişilerin yakınları ile yaptığım söyleşilerde yazdıklarım, bu konularda yazılan, çizilenlerden toplayıp biriktirdiklerimin bir hayli fazla olduklarını gördüm. Artık ömrümün Sonbaharını yaşadığımın farkına varınca da 55 yıldan beri oluşan bu birikimin, belki ilgilenen bulunur düşüncesi ile paylaşılması gerektiğine inandım.
Balkan savaşları sadece Balkan Göçmenlerinin hayatlarını ilgilendiren bir olay olmaktan çok, 20. Yüzyılın çok önemli bir savaşı, Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasının önemli bir nedeni olmuştur. Bütün bunların ötesinde bıraktığı izler ve alınması gereken dersler, yıllar, hatta yüzyıllar sürmüş ve süreceğe de benzemektedir. Bu güne değin, Trakya’da olmamıza karşın Balkan Savaşlarının tarih derslerinde iyi değil, neredeyse hiç anlatılmadan geçildiğini anladım.  Hele, I. Balkan Savaşı olarak bilinen, savaşların başlangıcında Kırklareli’ nin ne denli önemli olduğunu ve ne denli acılar içinde kaldığını çocuklarımıza ve gençlerimize öğretemeden geçen yıllara yanıp durduk sadece. Balkan Savaşlarının sadece bir savaşlar silsilesinden çok daha fazla anlam içerdiğini zaman geçtikçe ve olayların sıcaklığı sönüp, daha sağlıklı değerlendirmeler yapıldıkça anlar olduk. Balkan Savaşlarının sadece Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti’ ni değil, tüm Balkan Ülkelerini, hatta savaş stratejileri ile ilgilenen tüm insanları ilgilendireceğini düşünmekteyim. Özellikle de ismi savaş olsa da, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ ün ‘’ Yurt da Barış, Dünya da Barış’’ ilkesi ile ilintilendirildiğinde, tüm dünya insanlarının üzerinde düşüneceği, ve yaşamsal dersler çıkarabileceği bir sosyolojik olay olarak görmekteyim.
Doğaldır ki bu denli önemsediğim bir süreci birkaç paragrafta anlatabilmek çok kolay olmayacak. Bunu anlayınca, yazımı uzatıp, okuyanları sıkmamak için belirli hatlarıyla sınırlandırıp, bölüm bölüm aktarmayı düşündüm.  10 Bölüm civarında olabileceğini düşündüğüm kısaltılmış şeklini, eğer ilgilenenler olursa çok daha fazla uzatabileceğimizi de belirtip, değerli katkılarınızla konunun daha iç açıcı, okunabilir ve takip edilebilir olacağını düşünmekteyim.
Her ne kadar ismi Balkan Savaşı olsa da, bu bölümler de savaştan daha çok, savaşı hazırlayan etmenler, savaş hazırlıklarının bilim ile bağdaşmamasının verdiği zararlar, savaş stratejilerinin oluşturulmasında yapılan yanlışlıklar, savaş sırasında gerek silahlı kuvvetlerin, gerekse bölge halkının yaşadığı sorunlar, savaş sonrası oluşan yeni duruma uyulma süreçleri, büyük bir alana yayılmış olan Türk ve Müslüman nüfusun yer değiştirmesi ve yeni yerlerine yerleştirilmesi, yeni hayat şartlarına uyum sıkıntıları, çocukların ve gençlerin eğitim, sağlık yeni yurtlarına adaptasyon sorunları , çok önemsediğim, savaşta babasız, annesiz kalan çocukların korunup kollanması ve yeni bir hayata başlatılması için yapılanları birlikte gözden geçirip yazmak istiyorum.
Tarih yapraklarına baktığımızda, Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ Krallıklarının bir ittifak halinde Osmanlı İmparatorluğuna savaş açma tarihini 10 Ekim 19 12 olarak belirtmelerine karşın , savaş fiilen 17 Ekim 1912 tarihinde Bulgar Kuvvetlerinin Tunca Nehrinin doğusuna geçerek Osmanlı topraklarına girmesi ile başladığını söyleyebiliriz. Yani tam da 108 yıl önce bugün. Hep iyi ve mutluluk veren şeylerin yıl dönümlerini kutlayacak değiliz ya, bu saferde bazen gözyaşlarımızın akacağı, bazen kızıp sinirleneceğimiz, çoğu kez de ‘’Bu da yapılır mı’’ , ‘’Böyle de yanlış karar verilir mi’’ diyeceğiniz, çoğu kez de  yaşananları, bugünün şartları ile birlikte değerlendirdiğinizde, aklınızdan, her ne kadar doğru olmasa da ‘’Tarih tekerrürden ibarettir ‘’ söylemi geçecek mi.?.Bakalım. Okudukça göreceğiz.

12 Ekim 2020 Pazartesi

YEREL TARİH ÜZERİNE

Ekonomist Mahfi Eğilmez'in günlük yazılarını paylaştığı internet sitesinin adı "Kendime Yazılar" 'dır. Ahmet' le birlikte tasarladığımız Kırklareli Yerel Tarih Grubu için yazarken zaman zaman bizi takip eden izleyicileri merak ediyor ve bu konuyu kendi aramızda konuşuyoruz. Ortak düşüncemiz şu ki, biz de bu yazıları aslına bakarsanız kendimiz için yazıyoruz. Kaç kişi okuyor, ne kadar ilgi yaratıyor, ne fayda sağlıyor diye bir merak ve endişeye kapılmadan, kendiliğinden gelişen bir istekle yazmayı sürdürüyoruz. Böyle yaparken,  yazdıklarımızı okuyan, yorumlayan, bazen de kendi deneyim ve bilgilerini paylaşan meraklı, duyarlı üye arkadaşlarımızın heycan ve teşekkürleri bu çabalarımızın tek karşılığı olarak üzerimizdeki yorgunluğu hafifletmeye yetiyor, hatta ilave olarak bize ayrı bir zevk veriyor. Galiba işin ruhu cümlemin sonunda bize yeten şeyi açıklayan bu itirafta yatıyor. Bunun için bazen gönlümüzü acıtan, bazen kafamızı sersemleten tepkilere, eleştirilere rağmen işimizi o kadar çok seviyoruz ki, yaptığımız işe bağlılığımız, inancımız bizi kararlı kılmaya yetiyor.

Biz kendimizi bir tarihçi olarak görmüyoruz. Tarih üzerine çalışmanın bir  akademik disiplin olarak  zahmetli, fedakarlık gerektiren farklı  bir uğraş  olduğunu biliyoruz. Ama biz tarihe nesnel olarak bakarken bu tür çabalardan yola çıkıp, onlardan yararlanarak yaşadığımız coğrafya içindeki hayatın anlamını, toplumsal ilişkiler, kültürel varlıklar, olaylar ve değerlerle ile harmanlayarak yeniden kavramaya, seçici bir anlatıya dönüştürmeye çalışıyoruz. Yeni bir şey keşfetmekten çok geçmişi sorgulayacak, araştıracak   bir farkındalık yaratmaya çabalıyoruz. Geçmişi anlamlandırırken bu günü de daha anlaşılır kılabilmeyi istiyoruz. Bu günü de  düşünerek, yaşadımız kente, coğrafyaya, topluma bakışımızı gözden geçiriyoruz. Bunun, yaşadığımız mekanla olan ilişkilerimizi yeni bir düzene kavuşturmaya yardımcı olabileceğini; onu korumayı, yaşatmayı sağlayan yeni bir bağlanma ilişkisi getireceğini kabul ediyoruz.

Yaşadığımız mekanla olan bu duygulanım, bilgi ile beslenen, ilke ve idealleri  ortaya koyan, sorumlulukları tanımlayan, görevler yükleyen bir hemşerilik yapısını da yaratacaktır. Kent hayatı kendiliğinden gelişen, kuralları ekonomik, siyasal tercihlere göre belirlenmiş toplumsal bir devinim ile değişirken ortaya çıkan sorunlara, bozulmaya, işlev kaybına, orantısızlığa bir cevap arayacaksak, böyle bir tarihsel ve kültürel sorgulamaya her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.

Bunun için Yerel Tarih ile uğraşmanın  aynı zamanda bir gelecek projesi demek olduğunu  kabul ediyoruz. Geçmişi öğrenerek başlayan bu uğraşının bize kazandıracağı en anlamlı yön bu bizce.

Böyle düşünerek yazıyorsak önce bu hoşumuza gittiği içindir, ama aynı tasaları, heyecanı paylaşabiliyorsak bu başka bir keyif elbet.

Saygılarımla
Akın Güre

10 Ekim 2020 Cumartesi

KIRKLARELİ’ NİN TARİHİNDE İPEK VE İPEK BÖCEKÇİLİĞİ

Ahmet Rodopman 

Çoğumuzun Kırklareli’de İpek Böcekçiliğinin geçmişte ne denli önemli bir kazanç konusu olduğunu unuttuğunu veya hiç duymadığını düşünüyorum. Kırklareli’ nin yerel tarihini incelerken çok değil bir veya iki kuşak önce büyüklerimizin İpek Böceği yetiştirdiğini ve işlenilmesinin bir meslek olarak sürdürdüklerini görüyoruz. Yaşlılarımız Yayla Mahallesinde Böcekhane olarak isimlendirilen binaları çok iyi bildikleri halde 1950 yılından sonra, birden bire zenginleşen bir ülkenin halkı olarak böyle işlerle uğraşmaktansa, küçük Amerika olacak diye aldatılan ülkemiz insanlarının her  mahallede yaratılacak milyonerleri olma hevesleri nedeniyle İpek Böcekçiliği kültürü de kaybolup gitmiştir.
İpeğin, günümüzden 4500 yıl önce Çin’de üretilip, kullanıldığını hatta, tüm dünyaya satıldığını biliyoruz. İnsanların severek kullandıkları ipek, eski çağlarda dünya ticaretine adını vererek İpek yolu kavramını yaratmıştır. Osmanlı’da, üretilmeye başlaması 1500 lü yıllara kadar uzanmasına karşın, Marmara Bölgesi dışında pek yaygınlaşamamıştır. Buna karşın dış satımının getirisinin önemli olduğunu 1881 yılında Osmanlı İmparatorluğu’ nun borçlarının tahsili için kurulan Düyun-u Umumiye ‘ nin el koyduğu dış satım ürünlerimizden biri olmasından anlıyoruz. Alkollü içki, tuz, tütün, balık gibi ürünlerin yanında ipekten elde edilen paranın da önemli olması yabancı alacaklıların dikkatinden kaçmamıştır.Ve borçların ödenmesinde önemli katkı sağlamıştır.
İpek Böcekçiliği, halkımızın temel tarım uğraşlarından olmasa da, özellikle kırsalda , üreticinin masraf yapmaksızın 30-40 gün gibi kısa bir sürede hatırı sayılır bir paranın ek gelir olarak bütçeye katkısının önemini anlayan insanımızın yaptığı bir üretim olarak karşımıza çıkmıştır. Yeni Türkiye Cumhuriyet’ inin çok haklı olarak tarım gelirinin arttırılması için yapılan çalışmalar içinde 1923 yılından itibaren başta Bursa, Balıkesir ve Trakya köylüsünün kalkınma programları gereği, Kırklareli’ de de İpek Böceği yetiştiriciliği teşvik edilmiş. Bir kamu kuruluşu olarak kurulan İpek Koza Tarım Satış Kooperatifleri Birliğinin ücretsiz yumurta(Halk arasında tohum olarak bilinmekte) dağıtımı yaptıkları zaman, bir veya iki kibrit kutusu kadar olan ambalajlardan alarak işe başlanılmaktadır. Kutularda ki tohumları alan  kişiler, kendilerinin bile kolayca yapabilecekleri kerevetlerde kısa sürede yumurtadan çıkan tırtılların sadece dut yaprağı yiyerek kısa sürede büyüyerek, koza yapmaları ile bu üretin süreci sonlanmaktadır. Ardından, atölyelerde uygulanan bir dizi işlemle aranan ipek iplik haline gelmesi sağlanır. İpliğin değişik şekillerde dokunup boyanması ve çok farklı kullanım şekillerine göre işlenmesi ile de, yetiştiriciye önemli bir katma değer kazandırmaktadır. Köylünün asıl işini engellemeyecek şekilde ev halkının katkısı ile sürdürülen bir üretim şekli olan İpek Böcekçiliği, az zahmetle iyi bir ek gelir sağlayan  ve ülke ekonomisine önemli katkısı olabilen bir tarım ve hayvancılık ürünüdür.
Cumhuriyetimizin en sorunlu ilk yıllarında, özellikle Balkanlardan göç eden ve mübadele ile gelen yurttaşlarımızın çalışıp, para kazanıp tutunabilecekleri bir ortam sağlamaları bakımından önemli bir değer olmuştur. Getirdiği nakit kazanç yanında, İpek Böceğinin tek yediği gıda olan dut yaprağını elde etmek için dut ağaçlarının yetiştirilmesi, artı bir kazançta olmaktadır. Yaprağı daha bol olduğu için özellikle erkek dut ağaçları, tarlaların sınırlarına ekilerek hem sınır ihlallerinin önüne geçilmekte, hem de bir metreden fazla büyümeden yapraklı dalların yiyecek olarak kesilmeleri nedeniyle tarlaya gölge yapmadan iyi bir sınır belirleyicisi olmaktadırlar. Dişi dutun da meyvesi yaş olarak yenildiği gibi kurutularak veya pekmezi, cevizli sucuğu yapılarak, kış boyunca tüketilebilecek değerli bir besin elde edilmiş olmaktadır. Eski Kırklareli’ liler çok iyi hatırlayacaktır, Dutlukları. Biz küçükken bahar aylarında Asılbeyli deresi boyunca dizilen  kocaman dut ağaçlarına dut toplamaya giderdik. Bal gibi tatlı o dutların lezzetini hala damağımda hissediyorum. Köylerde dut pekmezi yapılırdı. Çok 
faydalı bir enerji kaynağı olan Dut Pekmezi, ilaç olarak bile kullanılırdı. Etraftan duta gelen arıların yaptıkları balda ayrıca bir değer yaratırdı. Şimdi anlaşılıyor mu, Kırklareli’ derelerinin etrafında niye çam ağacı değil de dut ağacı yetiştirildiği? Günümüzde hala duruyorlar mı bilmiyorum ama, işte o dutlukların esbab-ı mucizesi İpek Böcekçiliği idi.
Yıllar geçince Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda yaşanılan zorluklar unutulup, halkımız yurt dışından alınan borçlarla rahat yaşamaya alışınca 1923-1950 yılları arasında yapılan İpekböcekçiliği yetiştiriciliği zahmetli bulunduğu için terk edilmiş, iyi bir dış satım ürünümüz olan ipek kozası ve ipek iplik, bırakın ihracını, ithal edilmeye başlanmıştır. Tarihin akışında günümüze sadece Yayla Mahallesinde adı hala anılan Böcekhane binası kalmıştır. Çünkü İpek Böceğine halk arasında sadece böcek denildiğinden Koza Tarım Satış Kooperatifleri Birliğinin binaları da kısaca Böcekhane olarak bilinmektedir. Günümüze  ne yazık ki ismi kaldı yadigar.

Yararlanılan Kaynaklar:
1 - Yrd. Doç. Dr., Nadir Yurtoğlu., Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi. Kastamonu Üni., Eğitim Fakültesi, Türkçe ve Sosyal Bilimler Eğitimi Bölümü 2017 2
2 – Tarım ve Orman Bakanlığı . İpek Böcekçiliği ve Dut Yetiştiriciliği-pdf .2020
3 - Ali Rıza Dursunkaya . Kırklareli Vilâyetini Tarih, Coğrafya, Kültür ve Eski Eserleri Yönünden Tetkik. Cilt:1 ve Cilt:2’’. 1948. Kırklareli

KIRKLARELİLİ BİR AYDIN, SİYASETÇİ VE CEMİYET İNSANI: DR.FUAD UMAY(2)

Akın Güre 

Dr. Fuad Umay'ın Balkan Savaşının bitmesinden sonra 28 Ağustos 1913 tarihinde Kırkkilise Belediye Tabipliğinde göreve başlar. Daha önce Tırnova'da Frengi hastalığı için yaptığı mücadele burada da devam eder. Hastalığın önlenmesi için hazırladığı, bulaştıranlara uygulanacak cezai yaptrırımları da içeren bir raporu Sihhat Müdürlüğü'ne sunar. Fuad Umay böylelikle evlenecek çiftlerin hastalığa karşı korunmasına yönelik ilk ciddi adımı atan kişi olarak anılacaktır. 
Fuad Umay'ın Kırkkilise'de görev yaptığı yıllar Osmanlı Deveti'nin son yıllarına tekabül etmektedir. Bir süre sonra I. Dünya Savaşı başlayacak ve farklı cephelerde devam eden savaşlar sırasında yaşanan asker kayıpları sonucu toplum ve devlet  ülkede yetim çocuklar gerçeği ile yeniden yüzleşecektir. Himaye-i Etfal (Çocukları Koruma) Cemiyetlerine duyulan  ihtiyaç  böyle bir siyasal ve toplumsal gelişmenin sonunda ortaya çıkacaktır. Osmanlının son dönemleri savaşsız geçmemektedir. Öncesinde 93 Harbi ve Balkan Savaşları sırasında yetim, korunmaya muhtaç çocuklar için yapılması gereken hizmetlerin gönüllü katkılarla sağlanması yeterli olmamıştır. Bu konuda ilk kapsamlı kurumsal girişimler 2. Abdülhamit dönemine kadar uzanır. 1903 tarihinde kurulan Darülhayr-ı Ali bunlardan biridir. Yine bundan önce kimsesiz çocuklar için Darülaceze, Hamidiye Etfal Hastane-i Ali (Şişli Etfal Hastanasi) de bu amaçla kurulmuştur.İşte  Himaye-i Etfal Cemiyetleri de bu sürecin devami sayılacak şekilde hayata geçirelecektir. Bu cemiyetin ilk olarak ne zaman ve nerede kurulduğu ile ilgili araştırmacılar arasında farklı görüşler olsa da Kırkkilise adı ilginçtir, Himaye-i Etfal Cemiyeti'nin ilk kurulduğu yer olarak geçer. Buna göre 1917 tarihinde, yani I.Dünya Savaşı yıllarında ilk Himaye-i Etfal Cemiyeti Kırkkilise'de kurulur. O sırada Dr. Fuad Bey henüz Bolu Hükümet Tabipliği'ne tayin olmamıştır. Buna göre cemiyetin kuruluş çalılşmalarında  kendisinin önemli katkıları olduğunu düşünmek doğru bir bilgi sayılmalıdır. Nitekim Ali Rıza Dursunkaya kitabında o yıllarda Kırkkilise'de görev yapan Mutasarrıf Kemal Beyi'in yaptıklarını anlatırken bu konuda şu önemli bilgiyi vermektedir:

"Kemal Gedeleç; o vakitler içinde bulunduğumuz gayri müsiat şartlar içinde hiç durmadan çalışmış, Celal bey zamanında başlanıp yarım kalan hastanenin mühim kısımlarının inşaatını bitirmiş, Dispanser yapmış ve Memleket Hastanesinin arkasında olup eczacı Daskaloplos'a ait bağ yerinde ve Kırklareli'nin en havadar mevkiinde bir Darüleytam tesisine karar vererek istimlak muamelesini yapmış ve 4 Haziran 1333 da inşaatı başlatmıştır."

Ancak Kemal bey terfi ederek başka bir şehre tayin olunca inşaat yarım kalır. Araya I.Dünya Savaşı ve Yunan İşgali girince inşaatı yarım kalan bina hazine malları arasına girer. Ancak 1944 yılında burası Çocuk Esirgeme Kurumu tarafından satın alınrak 200 yataklı Trakya Çocuk Yuvası faaliyete geçer.  Şimdiki Atatürk Lisesi arkasında yer alan ve halen Huzur Evi olarak kullanılan bu bina uzun yıllar Çocuk Esirgeme Kurumu Yuvası olarak hizmet yapmış ve  Dr.Fuad Umayı'ın Kırklareli'ndeki adını ebedileştirmiştir.

Dr. Fuad Bey'in hayatını yukarıda kaldığımız yerden anlatmaya devam edersek, onun bir dönem Milletvekili olarak temsil ettiği Bolu'da başlayan yıllarına dönmemiz gerekiyor. 
Dr. Fuad Umay, Kırklareli'nden sonra Bolu'ya terfien atanmıştır ama bu görünüşte böyledir. Çünkü 1918 yılı sonlarına kadar çalıştığı önceki görev yerinde İstanbul Hükümetini tedirgin edici siyasal tavırlar içindedir. Daha öncesinde İttihat ve Terakki Fırkasının bir üyesidir ve Kırkkilise Müdafaa-i Milliye Cemiyetinin kuruluşunda bulunmuştur. Bu nedenle kendisinin "Hayatım" adlı eserinde de yazdığı gibi bu tayin Milli Mücadeleye verdiği desteğe karşı bir tepki olarak bir çeşit sürgün anlamı taşımaktadır. Bolu'daki hükümet tabipliği günleri artık Anadolu'da başlayan Milli Kurtuluş Mücadelesi'nin bir parçası olan faaliyetler ile geçecektir. Bolu'da Milli Mücadele'ye destek veren yerel bir gazetede "Trakyalı" imzasıyla yazılar yazmaya başlamıştır. Bir süre sonra Bolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti içinde başkan olarak yer alacaktır. Sivas Kongresinde alınan kararlar gereği Mustafa Kemal Paşa'nın talimatlarını yerine getirmek üzere Bolu'da aktif görevler almaya başlamıştır artık. Bu sırada Bölgedeki durumla ilgili olarak Heyeti Temsiliye merkezine sürekli bilgiler gönderir. Bölge halkından yardımlar toplayarak merkeze iletir, İstanbul'dan Milli Mücadeleye katılmak üzere ayrılmak zorunda kalan kişilere geçişlerinde kolaylıklar sağlar. 1 Nisan 1920 tarihinde Bolu'dan milletvekili seçilir ve TBMM'de görev yapmaya başlar. Gördüğünüz gibi Dr. Fuad Umay, sadece hastalara, çocuklara yardım elini uzatan, fedakar bir tabip olarak değil, bir ulusal kahraman olarak da karşımıza çıkan vatansever, kahraman bir şahsiyettir. Önemli bir siyasi kimliktir. 
Onun bu cesur ve kararlı duruşu Yunan İşgaline karşı sürdürülen direnişin başarıyla sonuçlanması için atılan diğer adımlarda da devam eder. İtilaf devletleri Anadolu'da başlayan hareketin engellenmesi için İstanbul Hükümeti ile işbirliği yaparak isyan hareketlerin teşvik ederler. Nitekim Düzce'de başlayan bu tür ayaklanmalar sonucu şehir 4000 civarında  isyancı tarafından ele geçirilir, Bolu Mutasarrıfı tutsak edilir. Bu hareketi bastırmak için Kurmay Yrb. Mahmut Bey komutasındaki 24. Tümen görevlendirilir. Harekatın planlanması ile ilgili toplantılarda Dr.Fuad Umay da vardır ve halkın isyancılara karşı çıkmasını sağlamak üzere  bölgede güven tesis edecek, ikna kabiliyeti yüksek bir heyete görev verilmesi kararlaştırılır. Bu heyetin adı Heyet-i Nasiha'dır ve heyette Dr. Fuad Umay da bulunmaktadır.
Heyet-i Nasiha kendilerini koruyan bir askeri müfreze ile birlikte yola çıkar. Fakat heyet 21 Nisan 1920 günü Gerede yakınlarında isyancılar tarafından esir alınırlar. Bu arada isyanı bastırmak için görevlendirilen tümen komutanı Mahmut bey de şehit düşmüştür. İsyancılar heyettekileri asmaya kararlıdırlar. Bunun için Düzce'ye götürülürler. Ellerine kelepçe, boyunlarına zincir vurulmuştur. Bu arada isyancıların kontrolundeki halktan bazıları da taşla, sopayla heyettekilere saldırırlar. Düzce'ye geldiklerinde Hürriyet  ve İtilaf Fırkası binasına götürülürler. İnfazın ne zaman  yapılacağı konuşulurken Dahiliye Nazırı Ali Kemal'den bir telgraf gelir. Telgrafta heyetin İstanbul'a götürülmeleri istenmektedir. Bu durum infazın gecikmesi adına tutsaklara zaman kazandır. Sonraki gelişmelerde Çerkez Ethem  Düzce'yi isyancılardan geri alır ve 20'den fazla kişiiyi de idam ettirir. Neticede isyan son bulur ve Heyet-i Nasiha üyeleri isyancıların elinden kurtulur. Dr. Fuad Umay bir süre daha bölgede çalışmalarına devam ettikten sonra TBMM'ne katılmak üzere Ankara'ya yola çıkar.
Dr. Fuad Umay Bolu Milletvekili olduğu dönemde toplam yedi kanun teklifi verir. 30 defa çeşitli konularda ve kanunlar hakkında söz almak üzere mecliste konuşmalar yapar, yasama faaliyetleriyle ilgili olarak yazılı önergeler verir. Meclise sunduğu ilk kanun teklifi ise Tırnova'da çalışırken mücadele ettiği Frengi hastalığının önlenmesiyle ilgilidir. Bu kanun 8 ay süren tartışmalardan sonra 7 Mart 1921 tarhinde yürürlüğe girecektir. Gecikmenin nedeni ise bazı milletvekillerinin kadınların ve kızların muayenesine itiraz etmeleri olacaktır.

Dr. Fuad Umay hakkında buraya kadar yazdıklarım göreceğiniz gibi onun tarihimizde nasıl önemli biri olduğunu göstermeye yetecek düzeydedir. Ama anlatacaklarım daha bitmedi. Bolu Milletvekili olarak TBMM 'ne ilk girme şerefini kazanan Kırklareli'nin bu değerli insanı daha sonra 1923-1950 yılları arasında 7 dönem Kırklareli Vekili olarak görev yapacaktır. Bu dönem içinde yaptığı çalışmalara başka bir yazıda devam edeceğim. Anlatacaklarım içinde 1923 yılı ABD seyahati, 23 Nisan Çocuk Haftası ve  23 Nisan Milli Egemenlik Bayramının Çocuk Bayramı olarak nasıl kabul edildiği, Kırkkilise'nin  şimdiki adına nasıl kavuştuğunun hikayesi yer alpacak.
Üçüncü bölümün sonunda Dr. Fuad Umay gibi bir şahsiyete vefa borcumuzu ne kadar yerine getirdiğimize dair kişisel görüşümü de sizlerle paylaşacağım. O zamana kadar bu konuda düşüncelerinizi benimle paylaşırsanız sevinirim. 

Yararlandığım Kaynaklar:
1. Burcu DENİZ, DR. FUAD UMAY VE ÇOCUK ESİRGEME KURUMU FAALİYETLERİ, Kırklareli Üniversitesi, Temmuz 2019.
2. Ali Rıza Dursunkaya, KIRKLARELİ VİLÂYETİNİ TARİH, COĞRAFYA, KÜLTÜR VE ESKİ  ESERLERİ YÖNÜNDEN TETKİK, 1948.

5 Ekim 2020 Pazartesi

KOCAHIDIR İLKOKULU

Akın Güre 

Bu gün size eşsiz mimari güzelliği ve tarihi değeriyle kentimizin önemli bir binasının hikayesinden bahsedeceğim.
1908'de İkinci Meşrutiyet'in  ilananından iki yıl önce 1906 yılında,  mutasarrıf (mülki amir) Galip Paşa, o zamanki adıyla Kırkkilise'de bulunan iptidai mekteplerinin (ortaokul) acınacak hallerine bakarak  mahalle mekteplerininde eğitim gören çocukları tek bir binada toplamaya karar verir. Hacı Hasan Ağa Vakfı mütevelli heyeti başkanı Ali Efendi'nin de yardımını alarak şehrin merkezi bir yerinde zarif bir eğitim binasının inşaatı gerçekleşir. Mektebe, o vakitler yeni yapılan binalara Abdülhamit'in adını vermek adet olduğu için " Hamidiye Numune Kebiri İptidai Mektebi" adı verilir. Daha sonra şehrin yeni mutasarrıfı olarak gelen Süreyya Yiğit tarafından okula, Varna Savaşı  kahramanı olarak bilinen bir akıncı komutanının adı verilir. Koca Hıdır şimdi mahalle olan Karahıdır köyünde halkın Hıdır Baba dediği bir yatırın adıdır. Süreyya Yiğit 1914 yılında yatırın olduğu yere dört ayaklı ve kubbeli bir anıt inşa eder ve bu vesileyle 1906 yılında yapılan ilkokulun da adı Kocahıdır olarak değiştirilir.
Koruma altına alınan ve Kubbeli Anıt olarak da bilinen bu anıtın Osmanlılar zamanında yaptırılan ilk anıt olduğu kabul edilir. Ne yazık ki yanından  geçerken merak etmediğimiz  bu anıtın tarihi değeri unutulmuş, anıt kaderine terk edilmiştir.)  Yeniden okula dönersek, Birinci Dünya harbi sonunda 1920 yılında başlayan Yunan işgali sırasında okul işgalciler tarafından kullanılmaya başlanır. Bina İngiliz, İtalyan ve Fransız kıtalarının askeri karargahı olur. Bir çok Türk burada kurulan Dıvanı Harp'de cezalandırılır. Şehrimiz 10 Kasım 1922 tarihinde Yunan işgalinden kurtarıldıktan sonra 15 gün kadar Hükümet Binası olarak  kullanılır.(Yunan işgali sırasında eski Hükümet binası tamamen yanmıştır.) Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu ve Rumeli Müdafai Hukuk Cemiyeti bu okulun salonunda bir toplantı yapmış ve Edirne'ye gönderilecek delegelerini seçmiştir. 

Kaynaklar:
1. Ali Rıza Dursunkaya:Kırklareli Vilayetini Tarih, Coğrafya,Kültür ve Eski Eserleri Yönünden Tetkik. Cilt 2.  Yeşilyurt Basımevi, 1947.
2. Nazif Karaçam: http://www.gazetetrakya.com/Haber-KiRKLARELi_MUTASARRiFi_SUREYYA_BEY_ORADAYDi-733047.gazetetrakya 
Kocahıdır okul fotoğrafı:A. Güre.

KIRKLARELİ BELEDİYE TEŞKİLATININ KURULUŞU 1870-2024

ARIL Barış Toptaş – Kırklar BARIŞ TOPTAŞ İçindekiler Tablosu Kırklareli Adının Tarihçesi 1 Kırklareli’de İdari Yapılanma...