13 Kasım 2020 Cuma

TARİHE BAKIŞ VE KIRKLARELİ'NİN KURTULUŞU

Akın Güre
Tarih okudukça öğrenmenin sorumluluğu da artıyor.  Tarihin içinde dolaşırken hem yeni bir  düşünce ufku kazanıyorsunuz hem de şimdiye kadar bildiklerinize eleştirel gözle bakmayı öğreniyorsunuz. Tarihsel bilgiyi sorgulayıp anlamaya çalışırken ayrıca şunu da görüyor insan: Tarih bize anlatılan kadarı değil.
Özellikle Osmanlı'nın çöküşünü hazırlayan 19. yüzyıl başlarından itibaren devam  eden yenilgiler, toprak kayıpları, ayaklanmaların tarihi çok can alıcı detayları  barındırıyor. Bunları toplayarak elde ettiğiniz bilgiler sizi kavramsal anlamda yeni bir yere taşıyor.  Balkan Savaşları sırasında gördüğümüz gibi, mütemadiyen bir öncesine bakarak o güne neden, nasıl gelindiğini anlama gereği duyarken bir bakıyorsunuz ki en az 100 yıl geriye gitmeniz gerekiyor. Hatta bazı durumlarda bu bile yetmiyor. Tarih bilgisi size geçmişi sorgulamaya zorlarken her adımda biraz daha derine inmeye  mecbur bırakıyor.  Bu bütünsellik halkalar halinde iç içe geçen süreçlerle günümüze  kadar uzanıyor. Geldiğimiz noktalarda zihninize takılan soruların yanıtlarını daha kolay verebiliyorsunuz artık. Tarihi öğrenmek bu güne bakış açınızı da belirliyor, bu günü bakarken bir yanda da geçmişi nasıl "okumalıyız" diye düşünmeye başlıyorsunuz. Tarihi öğrenmenin bu yüzden heyecan verici bir özelliği var.
Örneğin, Balkan Savaşlarını okurken  bir devletin neden yıkıldığını, bu yaşanırken toplumda  nasıl travmalar yarattığını, bu gün bile zihinlerimizde etkisi devam eden  hangi izler bıraktığını daha iyi kavrıyorsunuz.  Balkan Savaşının başlama nedenlerini öğrenirken Osmanlı Devletinin yapısal engeller içinde nasıl sıkıştığını da görüyorsunuz. Bu durumu kullanan Avrupa Devletlerinin ve Rusya'nın her fırsatta sizden bir parça daha koparmaya çalışmaları, Balkanlardaki milliyetçi uyanışları teşvik ederek yayılma emellerini açığa çıkartmaları,  parçalanma ve küçülmeye neden oluyor. Bu sorunu aşmaya çalışan reformcu akımların 19. yüzyılın ilk yarısında başlattıkları islahat hareketleri ise batının beklentilerini sağlar görünse de Osmanlı'ya sadece zaman kazandırıyor ama çöküşü durdurmaya yetmiyor. Bu arada  İkinci Meşrutiyet'e giden süreçte  iç siyasetteki çekişmelerin de  hızlandığını, İttihat Terakki yönetiminin Sultan karşısında gücünü arttırarak   ülkeyi yeni maceralara sürüklediğini görüyoruz. Ülkeyi savaşa sokan İttihatçıların kendi sonlarını da hazırlayan yenilgiler ise Çanakkale savunmasındaki askeri kahramanlıklara rağmen  ülkenin Doğudan batıya kadar Avrupa devletleri arasında bölüşülmesi ile sonuçlanıyor. 
Çok hızlı geçip şuraya gelmek istiyorum: Mondros Mütarekesi sonrasında dayatılan yenilgi şartları altında artık geride bir devlet kalmamış gibidir. Çünkü bu enkaza rağmen iktidarını korumaya çalışan hanedanlık hala çözümü kendi bekasında görmek arzusundadır.  Oysa Anadolu'da ve  Tarkya'da başlayan direniş ve hareketlenmeler başka bir kıvılcımın habercisidir:  Yeni bir döneme girilmiştir. Bu güne kadar küçülme ve yenilgilerle  karşı direnen  devlet yerine gücünü milli iradeden alan bir kurtuluş mücadelesi başlamıştır. Hem de Anadolu coğrafyasının tam göbeğinde...Bu konum aynı zamanda tarihsel bir bileşkenin yeniden canlanması demektir. Artık her şey bu merkezden yürütülecek ve ilerleyecektir. Yarının kuruluşu buradan yönetilen kurtuluşun eseri olacaktır. 
Kurtuluş mücadelesinin Trakya ayağına gelirsek oradaki uyanışın başlangıçta bazı zayıflıkları vardır. Edirne'de kurulan Trakya-Paşaeli Cemiyeti daha başlarken adına Heyet-i Osmaniye adını ekleme gereği duyar. İstanbul Hükümetince  planlanan oyalama takitiği fark edilmez.   Beklentileri Wilson prensipleri gereğince topraklarında egemenlik haklarının sağlanması ve korunması ile sınırlıdır. Trakya'nın Türklere ait olduğunu ve bu devamlılığın güvence altına alınması en önemli kaygıdır. Cemiyet üyleri bu düşüncelerle İtilaf devletlerinden destek beklerler, İstanbul'da bulunan temsilcileriyle irtibata geçerler. Kurtuluşun Anadolu ile birlikte düşünülmesi gereken topyekün bir mücadele olduğu gerçeği Yunan işgalinin hızlanmasından sonra anlaşılacaktır.  En son Edirne ve Kırklareli 26 Temmuz 1920 tarihinde Yunanlılar tarafından hiç bir direnişle karşılaşmadan işgal edilir. Kurtuluş Mücadelesi sırasında Trakya'da başlayan direnişin savaşın kaderini belirleyen Ankara merkezli  eksene oturması  zaman alacaktır. Gazi Mustafa Kemal Nutuk' da bu konuyu çarpıcı bir biçimde  açıklar. Hatta Trakya'da görevli 1. Kolordu Komutanı Cafer Tayyar'ı direnişin askeri örgütlenmesini  iyi yönetemediği için bayağı hırpalar. Sonunda Tarkya'daki ulusal mücadele askeri sahada, köy ve kasabalardaki halkın insiyatifi ile oluşan milis kuvvetlerce sürdürülür. Osmanlı ordusu oldukça zayıflamış haldedir ve kırsal kesimde Yunan ordusuyla yürütülen bu çete savaşları oldukça etkili olur. Yunanlılar bu direnişler  nedeniyle Anadolu'ya güçlerini taşımaktan vazgeçerler, dolayısıyla Trakya'daki silahlı direnişler Anadolu'daki mücadeleye önemli katkılarda bulunur. Trakya Paşaeli Cemiyeti Ankara ile birlikte hareket ederek milli mücadelenin batıdaki önemli bir ayağı olur.   Ankara'da toplanan milli meclise Trakya temsilcisi olarak İsmet İnönü, Kazım Karabekir Paşa ile Cafer Tayyar bey seçilmiştir. 
Bunların öğrenmeden Trakya'da Milli Mücadele tarihi anlaşılmaz. İki gün önce 98. yılını kutladığımız Kırklareli Kurtuluş için anlatılacak, konuşulacak çok konu var. Bunlar içinde, mesela Kırklareli'nin Yunan işgalinden kurtuluşundan önce şehirde yaşananları da bilmek lazım. Ali Rıza Dursunkaya Kırklareli Vilayetinin Tarihini anlattığı kitabında 1.Dünya Harbi öncesi henüz sancak merkezi sayılan Kırklareli'nde 5 Şubat 1919 tarihinde atanan adı Yanyalı Vessaf olan mutasarrıftan bahseder. Bu kişi koyu bir İttihatçı düşmanıdır ve şehirdeki Hürriyet ve İtilaf partisinin kontrolü altındadır.  Yayla Meydanındaki Çocuk Yurdunu (Darüleytam) İttihaçı taraftar yetiştiriyor diye kapatır, çocuklar sokağa atılırlar. Henüz işgal başlamasa da Yayla'da Yunan Ordusunun zaferi kutlanır, Rum Mektebinde(Eski Faik Üstün Lisesi) yunan bayrakları ile süslü salondo balolar tetip edilir. Bunlardan birinde Vessaf bey de bulunur. Yine Yayla'da rumlar ellerinde bayrakları ile  bir yürüyüş yaparken bir polisimiz bayraklardan birini ellerinden alıp parçlayınca Rum ileri gelenleri Metropolit ile birlikte Vessaf beyin makamına  şikayete gelirler, mutasarrıf da bu yapılandan dolayı özür diler, "Polis edepsizlik etmiş, derhal vazifesine son verdim" der. Mutasarrıfın işbirlikçi davranışı doğal olarak şehirde büyük tepkilere yol açacaktır. İşgal günlerinde kurulan, savaştan dönen genç yedek subayların oluşturduğu İhitiyat Zabitan Cemiyeti üyeleri mutasarrıfın tutumuna isyan edercesine Sadrazama bir telgraf çekmeye karar verirler. Bu telgrafta şunlar yazılıdır:
"Trakyanın geçirdiği en nazik bir devirde Kırkkiliseye musallat edilen Mutasarrıf Vesaf adlı adamı derhal kaldırmadığınız takdirde silaha sarılarak işi halledeceğimizi arz ederiz"

Telgrafın gönderildiği tarih 10 Kasım 1919'dur. Altında imzası olan iki kişiden biri sizlerin çok iyi bildiği İhtiyat Zabitan Cemiyeti reisi Ali Rıza Dursunkaya'dır. Telgraf Karargah olarak kullanılan Belediye Binasında yazılmış ve  Ali Rıza Bey tarafından  karargah komutanı Şükrü Naili beye de gösterilmiştir.  Gözleri dolu dolu olan Komutan bu hareketi onaylamış ve başarılı olmalarını dilemiştir. Bu olaydan sonra ihtiyat zabitlerinin evleri basılır ve silah araması yapılır. Kimisi de Jandarma tarafından tutuklanır. Mutassarıfın Yayla'da oturduğu evde bomba bulunması üzerine baskılar şiddetlenir. Daha sonra  bu olayın tahkikatı için    Nedim Nazmi Bey adında bir Mülkiye müfettişi gönderilir.  Müfettiş mutasarrıfın nasıl biri olduğunu anlar ve İstanbul hükümetine yazdığı telgrafta Vessafın görevden alınmasını ister. Bir gün sonra mutasarrıf Vessaf gizlice şehirden jandarma himayesinde Alpullu'ya kaçar ve  oradan İstanbul'a giden trene biner. 
Trakya Paşaeli Cemiyeti ile başlayan çalışmaların detayları uzun  uzun anlatılmaya muhtaçtır. Nihayet Kırklareli 2 Ekim 1922 'de Yunan askerlerinden boşaltılarak Fransız kuvvetlerine teslim edilir.  30 Ekimde de Türkler geçici bir yönetim oluştururlar , Hükümet Konağı olarak kullanılan Kocahıdır Okulu binasına Fransız bayrağı  çekilir.6 Kasım'da ise Yunanlılar yönetimi Fransızlara devrederek tamamen  şehri terk ederler. Türk birlikleri Şeytandere mevkiinde şehre girmezden bir kaç gün önce toplanırlar ve 10 Kasım günü Kurtuluş Caddesinden geçerek şehre girerler. Türk ordusu şehre girişte büyük bir kalabalık ile karşılanır, kurbanlar kesilir. Ordumuzu karşılayanlar arasında sevinçlerini aynı çoşkuyla paylaşan yahudiler de bulunmaktadır. Hükümet Konağındki Fransız bayrağı indirilerek yerine Türk bayrağı çekilir. Artık Kırklareli'nde TBMM idaresi resmen başlamıştır. Mutasarrıflığa  Tevfik Sırrı Gür, Belediye Başkanlığana da Trakya Paşaeli Cemiyeti kurucularından Şevket Dingiloğlu getirilir.

KAYNAKLAR
1. Özgür Mert, İşgalden Kurtuluşa Doğu Trakya, AÜ.Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Ataürk Yolu Dergisi,  S.58, Bahar 2016.
2. Ali Rıza Dursunkaya, Kırklareli Vilayetini Tarih Coğrafya Kültür ve Eski Eaerleri Yönünden Tetkik, 1 ve 2. Ciltler, 1948 Kırklareli.
3. Veysi Akın, Trakya'nın Türklere Devir Teslimi, AÜ.Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı, Erzurum 1994.
4. Ali Arslan, Trakya'da Milli Mücadele, Türkiye Barolar Birliği Yayını, 2014.

8 Kasım 2020 Pazar

BALKAN HARBİNİN TARİHSEL, SOSYAL VE SİYASAL DEĞERLENDİRMESİ

Ahmet Rodopman 

6. Bölüm
BALKAN SAVAŞLARINA KATILAN ÜLKELER
Nihayet yazımız asıl konumuz olan Balkan Savaşlarına gelmiş bulunuyor. O Balkan Savaşları ve sonuçları ki ne kadar yazılsa, okunsa zordur anlaşılması. Yaşanması ise tarif edilemeyecek kadar acı ve zulümden ibarettir. Şimdi öncelikle bu savaşlar silsilesinin Osmanlı ile kimler arasında yapıldığına ve bu devletlerin o günkü koşullarda durumlarına kısaca göz atalım.
BULGARİSTAN
1877-1878 yılların da yapılan Osmanlı-Rusya Savaşı sonucunda yapılan Berlin Antlaşması ile Bulgaristan kendi içinde bağımsız ancak, İstanbul’dan atanan bir vali tarafından idare edilen bir prenslik haline gelmişti. Osmanlının gücünü kaybetmesi ve II. Meşrutiyetin kabulü sırasında 6 Eylül 1908 günü Bulgaristan bağımsız bir devlet olduğunu ilan etmiştir. Bundan sonra sürekli topraklarını genişletmek ve özellikle de Bulgaristan’daki Türk nüfusunu azaltmak için büyük bir gayret içine girmişti. Başta Rusya olmak üzere Fransa ve Almanya’ dan  aldığı askeri ve kültürel yardımlarla kısa zamanda düzenli ve yetenekli bir ordu kurabilmiş, ülkenin eğitimini ve ekonomisini düzelterek, diğer Balkan ülkelerinden güçlü bir duruma gelmiştir.
Devletin başında olan Çar Ferdinand, 4.3 milyon olan Bulgaristan’da, 600.000 kişilik bir orduya ve bu ordu da, 9 piyade tümeni, 1 süvari tümeni ile 1.116 topa sahip bulunuyordu. Bulgaristan’ ın deniz gücünün hayli zayıf olması nedeniyle Yunanistan’ a bu konuda muhtaç oluyordu. Çünkü sadece Karadeniz’de olan 6 adet torpido botuna sahipti. Ordusunu Doğu Trakya başta olmak üzere, Batı Trakya ve Makedonya topraklarında savaşmak üzere konuşlandırmıştı. Halkı da Osmanlı Devletinden toprak alınacak hesapları nedeniyle  psikolojik olarak savaşa çok yatkındı. Silahlı kuvvetlerinin yanında çete savaşlarına hazırlanan binlerce sivil genç de silahlanmaktaydı. 
SIRBİSTAN
M.Ö. 1. Yüzyıldan beri bu topraklarda yaşayan Sırplılar, 1.200 lü yıllarda ilk devletlerini kurmuşlardır. Osmanlıların Avrupa’da ilerlemeleri sırasın da ,1389 yılında Kosova Savaşını kaybetmeleri sonucunda  Osmanlıların hükümdarlığı altına girmişler, 500 yüz yıla kadar süren bu süreç çeşitli isyanlar, savaşlar ve sürgünler şeklinde devam ederek 1878 Ayastefenos  Antlaşması ile de bağımsızlığını kazanması ile sonuçlanmıştır.
Bu tarihten sonra Sırbistan her fırsatta topraklarını genişletmek için güçlü bir ordu kurma çalışmalarını hızlandırmış, 30 yıl gibi kısa bir sürede özellikle Almanya’ dan aldığı yardımlarla 1912 yılında Osmanlı Devletine kafa tutup savaşa edebilecek hale gelmiştir. Savaş öncesinde Sırbistan’ ın nüfusu 3 milyon kişi, ordusu ise 255.000 silahlı asker, 10 Piyade tümeni, 2 bağımsız tugay ve 1 Süvari tümeninden oluşmaktaydı.
Ancak bütün bunların ötesinde yüz yıllar öncesinde kaybettikleri Sırp Sındığı savaşının intikamını alma istençleriyle hayli zalimce bir savaş yürütüp, yıllarca birlikte yaşadıkları diğer toplulukların sivil halkına şiddet ve kıyım uygulamaktan çekinmemişlerdir. Bu özelliklerini yıllar sonra Yugoslavya çökünce de Müslüman halka yaptıkları katliamlarla göstermişlerdir.
YUNANİSTAN
Milatan önce 800 lü yıllarda Ön Asya ve Ege Denizi adalarında yaşayan Antik Helenlilerin devamı olduklarını belirten Yunanlılar, M.S 14. Ve 15. Yüzyıllarda Osmanlı İmparatorluğunun egemenliğine girmiştir. 1815 yılında başlayan Megali İdea fikirleri ile başlayan ayrılıkçılık davranışları giderek büyümüş, Fransız İhtilali sonrası artan milliyetçilik hareketleri ile Avrupa’ nın diğer ülkelerinden de destek alarak büyümüş, önce Mora Yarımadası, arkasından da 1829 Osmanlı-Rus Savaşından sonra da Yunanistan Bağımsızlığını Kazanmıştır. Yunan Devleti öncelikle Fransız ve İngilizler olmak üzere diğer Avrupa devletlerinden aldıkları yardımlarla önce deniz kuvvetlerini ardından da silahlanarak Kara Birliklerini modernleştirerek ideallerine uygun olacak şekilde siyasetler yürüterek topraklarını genişletmek istemişlerdir. Balkan Savaşı onlar için düşünemeyecekleri kadar büyük fırsatlar vermiştir. Örneğin Selanik, insanın içini acıtacak kadar bir gafletle, bir kurşun dahi atılmadan Yunanlılara teslim edilmiştir. Yunanistan bu savaşa girerken nüfusu 2.7 milyon civarında olmasına karşın İngiliz Askerlik Sistemini uygulaması ile 600.000 yurtaşını silah altına almayı başarmıştır.
Denizlerdeki üstünlükleri Balkan Savaşının Stratejisini değiştirmiş. Özellikle Averof zırhlısı Ege Denizinde oldukça eskimiş olan Osmanlı Donanmasına zor zamanlar yaşatmış, İzmir Karaburun’ u  bambalayacak kadar cüretkar davranışlar göstermiştir. Aslında dört Balkan Ülkesinin en zayıf olanı görünmesine karşın, savaştan en yararlı çıkan olması da ilginçtir.
KARADAĞ KRALLIĞI
Yüzyıllarca Güney Avrupa’ nın dağlık kesimlerinde küçük bir prens-piskoposluk olarak varlığını sürdüren Karadağ, 1852 yılında, laik bir anayasayı kabul ederek prenslik olarak Avrupa Devletleri arasına girmiştir. O da diğer Balkan ülkeleri gibi hemen modern silahlarla donanıp, toprak kapmak için Osmanlı İmparatorluğuna savaş açmış, 1858 yılında yapılan savaşta yenilen Osmanlılar’ dan hatırı sayılır bir toprak parçası almıştır. 1878 yılı Berlin Antlaşması ile de sınırları tanınan 9.500 kilometre kare toprağı olan 280.00 nüfusa sahip bir Krallık olarak Avrupa devletleri arasına katılmıştır. Çok uzun sürmeyen bir laik, demokratik ve anayasal düzenini kuran Karadağ Krallığı Balkan Harbi sırasında Sırplar ile anlaşıp, Yugoslavya’ nın kuruluşuna katılmıştır.
Böylece kısaca bilgilenip tanıdığımız bu dört Balkan ülkesi olan Bulgaristan Krallığı, Sırbistan Krallığı, Yunanistan Krallığı ve Karadağ Krallığı’ndan oluşan Balkan Birliği ile Osmanlı İmparatorluğu arasında oldukça kısa süren  ancak yaptığı yıkımlar, neden oldu sonuçlar bakımından oldukça derin ve acı izler bırakan savaş 7 Ekim 1912 tarihinde başlamış ve 30 Mayıs 1913 de sona ermiştir.
Şimdi hep birlikte, Türk alemi için çok önemli, Balkanlılar için ise kelimelerle anlatılamayacak kadar hazin, felaket olarak adlandırılabilecek bu savaşın güncesinin sayfalarını aralayıp olup biteni anlamaya çalışalım.
(Devam edecek) 

3 Kasım 2020 Salı

BALKAN HARBİNİN TARİHSEL, SOSYAL VE SİYASAL DEĞERLENDİRMESİ

Ahmet Rodopman 

5. Bölüm
BALKAN SAVAŞLARINA GİRERKEN OSMANLI DEVLETİNİN DURUMU
Bu bölümü yazmak için öylesine zorlandım ki anlatamam. Bu konuda yüzlerce yazı, onlarca kitap yazılmış. Önemli bir kısmını okudum. Balkan Harpleri ile ilgili sayısını anımsayamadığım kadar yüksek lisans, doktora tezi ve özel araştırma sayfalarını inceledim. 600 yıllık koskoca bir Osmanlı İmparatorluğunun içine düştüğü açmazı, çaresizliği hala anlamakta güçlük çekiyorum. İmkansızı başarmak deyiminin hakkı verilmiş ve karşısında dünyanın titrediği bir dev çok kısa bir zamanda yere serilerek tarih sahnesinden silinmiştir. Düşündükçe içim ağlıyor, beynim isyan ediyor. Ne kadar zorlasam da kedimi, kabullenemiyorum. En iyisi en son yazacağım düşüncemi, önce söyleyeyim. ‘’Yaşanılanlardan herkes sorumlu, herkes kabahatli, herkes suçlu’’. Belki de bunun bilincinde olarak yıllarca Balkan Savaşlarının üzerinde durulmamış, hatta yok sayılarak ne yeni kuşaklara öğretilmiş, ne de onca olumsuzluklardan ders çıkarmayı öğrenmişiz. Sanırım şu günlerde bile yaşadığımız olumsuzlukların ard alanında Balkan Savaşları öncesinde yaptığımız hatalarla yüzleşemeyişimizin nedenleri yatmaktadır.
Osmanlı İmparatorluğunun 1900 lü yılların başına gelinceye kadar önlenemeyen bir gerileyişini farklı tarihçiler farklı nedenler ve farklı tarihler ile ifade ediyorlar. Ancak genel kabul gören adlandırma oldukça deneyimli Sadrazam Sokollu Mehmet Paşa nın ölümüyle Osmanlıda duraklama yılları başlamış oldu. Devşirme olarak saraya giren Sokullu yaşamının 60 yılını devletin değişik mevkilerinde hizmet ederek geçirmiş, bunun 14 yılında da değişen padişahlara rağmen, hala tam olarak çözümlenemeyen, bir katilin bıçakla saldırıp öldürmesine kadar veziriazamlığını sürdürmüştür(11 Ekim 1579). Sokullu zamanında Osmanlı İmparatorluğu ulaşabildiği en geniş toprak büyüklüğüne ulaşmış, birçok zaferler kazanmış, içeride ve dışarıda baş gösteren bir çok karışıklıkların ustalıkla altından kalkan bu efsane sadrazamdan sonra, Osmanlı kurulmuş olan düzenini bir daha elde edememiştir. Bozulmanın Kanuni Sultan Süleyman zamanında başladığı (Kapitülasyonlar meselesi) bilinse de özellikle Kanuniden sonra gelen II. Selim ve III Murad zamanında belirginleştiği bilinmektedir.
120 yıl kadar süren bu duraklama devri, Osmanlı maliyesinin bozulması ile başlayıp, orduda huzursuzluklar, azınlıkların istekleri ve zamanında yapılması gereken yenilileşmelerin ertelenmesi sonucu hızla inişe geçmeyi getirmiştir. 1699 yılında Avrupa da ilk büyük toprak kaybedişi olarak bilinen Karlofça Antlaşmasına kadar süren Duraklama süreci ne yazık ki, gerileme sürecinin başlamasına neden olmuştur. Duraklama devrinde Osmanlı’nın bu kötü gidişini ve özellikle İmparatorluk içinde büyük bir nüfus oluşturan gayrımüslimlerin huzursuzluklarının nedenlerini farklı bir görüşle,yazılı tarihe geçiren yabancı tarihçiler şöyle özetlemektedirler. ‘’Mısır’ ın fethedilmesinin ardından, Kahire’ den İstanbul’ a getirilen müderrisler (Din alimleri)  yeni bir zihniyet getirdiler. Devlet katında din faktörü hoşgörünün yerini aldı. Din ayrımı ve gayrımüslimlerin din değiştirerek Müslüman olma istekleri, avantajlı bir durum yarattı. Özellikle vergilerden ve devlet memurluğundan yararlanma bakımından tercih edilmeye başlandı. Osmanlı devletinin tutumunda değişmeler oldu. Hıristiyan Avrupa karşısında daha güçlü olmak için büyük İslam camiasının başına geçmek uygun bulundu. Sultanlar ayni zamanda Halife oldular. İslam olmayan her şey ülke yönetiminden uzak tutuldu. Müslim ve gayrimüslim arasında kıyafet farklılığı getirildi. Gayrimüslimler askerlik görevlerine alınmayınca, Hıristiyan halklarla yaratılıp devam ettirilen Yeniçeri ocağı bir İslam topluluğu haline geldi. Bu ayrımlar giderek Müslim ve gayrımüslimler arasında karşılıklı kırgınlık ve küskünlükler doğdu. Bu kırgınlıklar zamanla derinleşen ayrılıkların oluşmasına neden oldular’’
Bu görüşten farklı olarak, ‘’Eski gücünü kaybeden devlet , artık büyük seferler düzenleyemeyip, büyük ve zengin ülkeler feth edemediği için, askerlerin kazandıkları zaferlerden sonra elde ettikleri yağma gibi gelirlerinin kesilmesi başlı başına ordu içinde bir huzursuzluk kaynağı oluşturmasını duraklamanın nedenleri arasında sayanlarda bulunmakta idi. Zaman geçtikçe imparatorluk sınırları içinde farklı ırk, din ve milliyetten olan toplulukların istek ve şikayetleri artmış, bu sorunları giderebilecek önlem ve düzenlemelerin yapılamaması karışıklıkların artmasına neden olmuştur.
Karlofça Antlaşması ile sonuçlanan Avrupa’ da Kutsal İttifak olarak nitelenen, Avusturya, Venedik , Lehistan ve Rusya kuvvetlerine karşı Osmanlı güçlerinin yenilmesi, Hıristiyan aleminde, Osmanlı’ nın artık yenilmez bir güç olduğu konusundaki düşüncelerini değiştirmiştir. O gün için önemsiz gibi görünen nedenler daha sonraki yıllarda onarılamayacak yaralar açıp, gerileme devrine doğru sürüklenmesini getirecek sonuçlar doğurmuşlardır. Bunları kısaca sayacak olursak;
Coğrafi keşifler sonucunda değişen ticaret yollarından uzak kalınması gelirlerin azalmasına neden olurken, saray masraflarında ciddi artışlar, Tımar siteminin bozulması ile sürekli bulundurulan asker sayısının artması, sık sık değişen padişahlarla birlikte dağıtılan cülüs miktarlarıunın çoğalması, köylerden, kentlere göçlerin artması ile, tarımsal üretimin azalması, Celali İsyanları, Osmanlı parasının değer kaybı yaşaması başlıca etkenlerini oluşturmuştur.
Böylece yeni bir yüzyılın başına gelinmiş Osmanlı Devleti 1700 lü sorunlu yılları yaşamaya başlamıştır. 1700 ve 1800 lü yıllarda alınan hatalı kararlar, yenilgiler ve yapılamayan reformlar Osmanlı İmparatorluğunu dağılma sürecine sokacağı için hayli önemli olduğundan biraz daha detaylı bakmak zorundayız. Çünkü artık adım adım Balkan Savaşlarını hazırlayan ortama doğru yol almaktayız.
Osmanlı’da Gerileme Devri 1699 Karlofça Antlaşması’yla başlatılır; Kırımın elden çıkıp Rusya ile Yaş Antlaşmasının yapıldığı 1792 yılına kadar sürdüğü kabul edilmektedir.Aslında 18. yüzyıla girildiğinde Osmanlı’da sorunlar netleşmiş ve Avrupa’nın üstünlüğü de kabul edilmiş olduğundan reform yapma düşüncesi ağırlık kazanmıştı. Çünkü üst üste alınan yenilgiler özellikle silahlı kuvvetlerin günün koşullarına göre yeniden organize edilmenin şart olduğunu göstermekteydi.  Ancak reformlar için zamana ve mutlak bir barış dönemine ihtiyaç duyulmaktaydı.
12 yıl süren Lale Devri (1718-1730) sırasında bu barış süresi sağlanmıştır. O yıllarda padişah olan III. Ahmet tarafından 1718 yılında imzalanan Pasarofça Antlaşması ile önemli toprak parçaları Avusturya ve Venedik Devletine bırakılmak zorunda kalınmıştır. Avusturya’ nın Balkan Savaşlarının çıkmasına neden olan Bosna- Hersek sorunu da bu şekilde başlamıştır ve 100 yıl boyunca sürmüştür. Lale Devri’nin en önemli yeniliklerinden biri şüphesiz ilk Türk matbaasının kurulmuş olmasıdır (1727). Aslında Osmanlı’da ilk matbaa İstanbul’da İspanya’dan göç eden Museviler tarafından 1493 yılında açılmıştı. Yine Ermeniler 1567, Rumlar ise 1627 yıllarında kendi matbaalarını kurmuşlardı. Bu tarihleri özellikle belirtmemizin nedeni, yaşadığımız günleri bile etkileyen kitap okur yazarlığımızın sorunlarının ne denli eskilere dayandığının anlaşılır olması içindir. Ancak ülkenin hızla bozulan sosyal ve ekonomik düzeni nedeniyle, 1730 yılında Patrona Halil İsyanı çıkmış ve başlayan reform hareketleri sekteye uğramıştır. Yeni padişah I. Mahmut ilk iş olarak yarım kalan reformlarla askeri kurumların modernleştirilmesine ağırlık vermiş, ardından Padişah olan III. Mustafa reformlara devam etmek istemiş ancak Osmanlı Devletini bağlayan kapitülasyonlar ve borç ödemeleri yüzünden ekonomi iyice bozulmuştur. Onun yerine Padişah olan I. Abdülhamit zamanında yine Rusya ile savaşlar Osmanlının gündeminden düşmemiştir. Uzun süreli Avusturya Savaşları ve Kırım Savaşı Osmanlı Ordularının büyük ölçüde kırılması ile sonuçlanmıştır. Rusya ile yapılan Küçük Kaynarca Antlaşması ve Yaş Antlaşması ile artık Gerileme Devride geçilip, Dağılma Süreci fiilen başlamış olmaktadır. Bu dönemin hazin sonuçlarının en başında Balkan Savaşlarının nüvelerinden birini oluşturan, Rusya’nın Hıristiyan azınlıkların hamisi olma hakkını elde etmesi ve gelecek yüzyıl boyunca bu konuyu işleyip, Balkan halklarını Osmanlıya karşı kışkırtmasıdır. Bunda 1792 yılında yapılan Fransız Devrimiyle birlikte gelişen milliyetçilik ve bağımsızlık hareketleri de eklenince gelmekte olan yeni yüzyıl Osmanlılar için pekte iç açıcı olamayacağı açıktır.Buna rağmen sevindirici bir gelişme olarak yüzyılın sonlarına doğru, Osmanlı’da tarihin en kapsamlı reform programlarından biri olan Nizam-ı Cedit’in hazırlıklarının yapılmamakta olduğunu görmekteyiz. Yeniçerilerin ve sipahilerin sık sık çıkardıkları isyanlar, sadrazamların, padişahların alaşağı edilmeleri hatta öldürülmelerine varıncaya dek istekleri, İstanbul’ da ve Anadolu’ da huzur ve nizamın ortadan kalkmış olması, vergilerin toplanamaması nedeniyle devlet hazinesinde maaş verecek kadar bile para olmaması, yer yer çıkan celali isyanları, üretimin azalıp, ekonominin bozulması neticesinde halkta başlayan moral bozukluğu, yüzyılın en sıkıntılı günlerini yaşatmaktadır.
Ordunun değişik cephelerde savaşıyor olması, yeniden organize olan silahlı güçlerle, eski sitemin silahlı güçleri arasında oluşan gerginliklerin yanı sıra Makedonya başta olmak üzere Balkanlarda hiç dinmeyen karışıklıklar bu bölgelerde gözü olan devletleri de tedirgin ettiğinden, İngiltere, Fransa ve Avusturya, Ruslarıın Balkanlara inmesi tehlikesine karşı devreye girip, tarafları sakinleştirerek zamna kazanılmasına çalıştılar.
18.yüzyıl sonlanırken Osmanlı Devleti bölgesinde en geniş topraklara sahip ve 24 Milyon nüfusu olan büyük bir İmparatorluk halinde durmaktaydı. Ancak ufukta görünen kara bulutlar bu imparatorluğun ancak çeyrek asır kadar ayakta kalıp, tarihin derinliklerine sürükleneceğinin haber veriyordu sanki.
Yüzyıl sona ermeden Osmanlının hiç hazır olmadığı bir zamanda Rusya’ nın çıkardığı 1877-1878  Savaşı(93 Harbi diye bilinen savaş)  Osmanlı İmparatorluğu için sonun başlangıcı denilebilecek kadar olumsuzluklarla başlayıp, kötü bir barış antlaşması ile sonuçlanmıştır(Ayastefenos Antlaşması) ardından Berlin Antlaşması gerek Avrupa kıtasında gerekse Asya da Kafkasya’ da büyük toprak kayıplarına uğraması ve savaş oldukça yüklü bir tazminatı ödemek zorunda kalması Osmanlı Devletini hayli güç bir durumda bırakmıştır. II. Abdülhamit’ in padişahlığının ilk yıllarında, yenileştirilmeye çalışılan silahlı kuvvetlerin henüz savaşa hazır olmadığı bir zamanda başlayan harpte Rus Kuvvetleri,8-9 ay gibi kısa bir sürede Plevne’ den kalkıp İstanbul (Yeşilköy) (Ayastefenos) a kadar gelmesi düşman güçlerinin başkente dayanması,Osmanlı sarayını telaşa düşürürken, İngiltere’de Rusların Boğazlara sahip olacak korkusuna kapılması ile hayli ağır şartları içeren Ayatefenos Antlaşmasının yapılmasını sağlamıştır. Ardından Berlin’ de bu antlaşmanın şartları biraz hafifletilmiş olsa da Osmanlı  tarihinin en büyük toprak kayıplarını verilmiştir. Başta Bulgaristan olmak üzere diğer Balkan halkları da bağımsızlık isteklerini açıkça beyan eder, Osmanlıdan toprak ve taviz ister hale gelmişlerdir. Bu arada savaş ve işgaller bir yıl civarında sürse de , o bölgelerde yüzyıllardan beri yerleşik Müslüman halkın yollara düşerek İstanbul’ a gelme maceraları onlarca yıl sürmüştür. Balkan harbi yıllarına kadar devam eden Tuna boylarından, Adriyatik denizi kıyılarından, Bosna-Hersek’ ten malını bırakıp, canını kurtarmak için yalın ayak perişanlık, açlık ve yoksulluk içinde yapılan göçlerde kaybedilen insan miktarı sayılamayacak kadar çoktur. Yabancı gözlemcilere göre 3-4 milyon kişinin yola çıktığı bunlardan ancak 1.5-2 milyon kişinin İstanbul’ a ulaşabildiği belirtilmektedir.
Bütün bu olumsuz gelişmeler ve bunların getirdikleri, yetişkin insan , maddi ve manevi kayıpların giderilmeden, yaraların sarılamadan geçen yıllarla birlikte yeni bir yüzyıla yani 20. Yüzyıla gelmiş oluyoruz. Bu yüzyılın ilk 20 yılı da bambaşka problemlerle dolu yaşanmıştır. Trablusgarp Savaşı, Balkan Savaşları ve I. Dünya Savaşı gibi çok büyük yıkımlardan sonra gelen Sevr Antlaşması ile de Osmanlı Devleti tam ortadan kalkıyordu ki, Türk milletinin yüzünü güldürecek Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları bir güneş gibi Osmanlının küllerinden doğarak, Türkiye Cumhuriyetini kurdular. Bizlerde 20 Yüzyılı alnımız ak, başımız eğilmeden yaşama mutluluğuna erdik.
Bundan sonraki bölümlerimizde, Balkan Savaşlarını Osmanlı’ nın hangi devletlerle yaptığını, nedenlerini ve sonuçlarını görüp asıl önemli olanında, bu yaşanılanlardan ders alınıp, doğru ve akılcı yolları seçip modern bir ülkeye kavuşmak, yapılması gerekenlerin yapılmasını sağlamak için çok çalışmanın gerekliliğinin anlaşılmasıdır.

SUYUN SİHİRİ :KAYNARCA

Akın Güre

Yolum düşerse giderim deyip görmeyi ertelediğim yerlerden biriydi Kaynarca. Nihayet gittim, gördüm, gezdim. Kısa bir sürede ne kadarı yapılabilirse. Ama eğer Erdoğan Kantürer beyin kitabını(*) okumasaydım, konuştuğum restoran sahibiyle o sohbeti yapamaz,  tanıştığım  sevimli rehberime değirmenlerin yerini  soramaz, suyun geldiği yerleri merek edemez, fasulyesini, mercimeğini öğrenemezdim. Bir yeri sevmek bilgi işi. Ama sevmek sadece bilgiyle olmuyor. Gidip yaşamanız lazım. Kaynarca Kırklareli'nin yakınında, Pınahisar'ın bitişiğinde bir vaha. Çimento Fabrikasının o dev bir makinayı andıran görüntüsü yanında size  başka bir dünya daha olduğunu hatırlatan, masum güzellik...

Karnımız acıkmış, önce bir şeyler atıştırmamız lazım. Sizi karşılayan restoran sahibinden  iyi donatılmış bir masa değil beklentiniz. Ama o sipariş ettiğiniz basit şeylerin yanına kendiliğinden ilaveler de yapıyor.  Yemeğimizi yerken yanı başınızda yukarıdan büyük bir gürültüyle akan şelalenin sesi size Kaynarca'da olduğunuzu kendi diliyle anlatıyor, yemek yediğiniz bahçeye unutulmayacak anılar katıyor.

Yemeğin süresini kısa tutup ayrılmak zorundayız buradan. Hesabı ödeyip suyun keşfine çıkmalıyız. Öğrendiğimiz ilk yer Cami'nin yanındaki havuz. Kaynaklardan biri burada. Suyu bir kanalla başka bir kaynakla birleşiyor. Yürürken bize  yardımcı olan güler yüzlü rehberimizin götürdüğü ikinci kaynak onun çok yakınında, şadırvanı andıran  bir yerden  akıyor, önündeki minik havuzu doldurup camiden gelen kaynakla birleştikten   sonra kasabanın içinde başlayan uzun yolculuğuna çıkıyor. Böyle beş ayrı yerden geliyor sular. Cami havuzundan gelen  su içilmiyor ama şadırvanın suyunu insanlar akşamları kaplarıyla  evlerine taşıyorlar, isterseniz çeşmede asılı duran  maşrapayı  kullanarak tadına bakabiliyorsunuz.

Ama benim aklım hala değirmenlerde. Çünkü Kaynarca halkının bu değirmencilerle oldum olası dertleri olmuş, okudum biliyorum. (**) Ama bu mesele kapanmış anlaşılan. Suyun gücü taş değirmeni döndürmeye yeterken burada hayatın akışına kendi ruhunu da katmış. Kaynarca' nın ilginç hikayesi suyun bu sihirinde gizli. Buranın tarihi suda yaşıyor, onunla evriliyor, kasabanın hayatı oluyor. Yakındaki çimento fabrikasının bir masal canavarını andıran  görüntüsü yanında ona aldırmadan akıyor, yeşeriyor, uzuyor.

Kasabada yaşayan her halde  tek değirmen bu. Meydanın az ilerisinde hala suyun gücüyle taşları  dönmeye  devam eden değirmen başka bir masal kahramanı gibi kalmış, kulübeye benzeyen  küçücük bir  bina...Değirmenin içinden geçen su bu kez mısır tanelerini una dönüştüren taşı döndürerek başka bir mecrada akıyor, binanın önünden bir çağlayan hızında fışkırarak kanala doluyor ve bahçelerin içinden geçerek uzaklaşıyor. Kanallardan akan kaynak sular sonra bahçelerdeki sebzeleri yeşertiyor, çoğaltıyor, hayatı besliyor.

Kaynarca'da gördüğüm bu masalımsı hayat şiirsel bir ahenk içinde devam ederken başka şeyleri de düşünmeden edemiyor insan. Pekiyi gençler nerede? Kasabada gördüğüm çoğu kişi yaşlı insanlar benim gibi. Meydanda kendisinden  fasulye ve mercimek aldığım Mustafa bey gibi. "Yaşınız kaç?" diye sorduğumda gülerek yanıtlıyor. Sağlıklı ve dinç kalmayı hala serasında çalışmaya borçlu. Kendi mahsulleri ile övünüyor haklı olarak. Aldıklarımı tartarken avucunda kalanları da torbaya katmasını,  almaya niyetlendiğim kavunlar için "suludur ama tatları pek yok" derken kanıtladığı  dürüstlüğünü  unutmam mümkün değil.

Pekiyi, hala aklımı kurcalayan ne? Ters giden ne? Bütün bu masalımsı dünyadaki büyüyü bozacak, gördüklerimi tersine etkileyecek korktuğum şey ne? 
Onu da dönüş yolunda yaşadıklarımı, gördüklerimi anlatırken öğreneceksiniz. Başka bir söyleşmede...

(*) Bir Trakya Destanı Tearos, Ağustos 2020, Arcadia Yayınevi Lüleburgaz.
(**) Başka bir yazıda daha uzun anlatacağım. Erdoğan beyin kitabı aslında yaşamları toprağa bağlı halkla suyun gücünü kendi ellerinde tutmaya çalışan değirmenciler arasındaki kavganın hikayesidir ve bu hikaye aslında bir insanlık tarihidir. Kitap bu gözle okunmalı. Kaynarcadaki mücadelenin nasıl bittiğini öğrenmek isteyenlere bu kitabı okumalarını tavsiye ediyorum.

27 Ekim 2020 Salı

İSMET İNÖNÜ'NÜN KAYIP BÜSTÜ

Akın Güre

Daha önceki bir yazımda  eski Jandarma Komutanlığı bahçesinde  İsmet İnönü'nün bir büstü olduğunu anlatmıştım. Bu bronz büstün açılışı  özel bir merasimle yapılır. Törende dönemin Kırklareli Valisi, Jandarma Komutanı, subaylar, memurlar ve halktan kişiler bulunur. Yıl 1942'dir. İkinci Dünya harbi devam etmektedir. Alman ordusu Yunanistanı ve Bulgaristanı işgal etmiş, Türkiye sınırına kadar gelmiştir. Sınır boylarında top atışları duyulmakta, hatta bazı alman askerleri gece karanlığından istifade ederek sınırımızı geçip köylerden yiyecek toplamaktadır. Böyle gergin günlerde ülkeyi savaşa sokmayarak büyük bir politik başarıya imzasını atan İsmet İnönü'ye halk minettardır, onu bir kurtarıcı olarak görmektedir.  İşte bunun bir ifadesi olarak o yıllarda Kırklareli'nde bu  büstün açılılışı yapılır. Fakat 1950 yılında yapılan seçimlerde tek parti dönemi sona erince iktidara gelen Demokrat Parti yönetimince  büst kaidesinden sökülerek bilinmeyen bir yere kaldırılır.
Büstün buraya kadar olan hikayesini Ali Rıza Dursunkaya kitabında yazar.(*) Ancak akıbetinin ne olduğunu kimse uzun yıllar öğrenemeyecektir. Yıllar sonra büstün nerede saklanmış olduğu ortaya çıkacaktır.
Geçenlerde gazete arşivlerinde dolaşırken tesadüfen karşıma çıkan  Nazif Karaçamı'a ait bir yazıda okuduklarım beni oldukça heycanlandırdı. Nazif Karaçam inönü'ye ait bu kayıp büstün eski cezaevinden çıktığını 2 Aralık 2010 tarihli Gazete Trakya'da yazmıştı. Ancak heykelin bundan sonra nerede saklandığını ve akıbetinin ne olduğunu o da  bilmiyordu.
Bunları okuduktan sonra konuyu  araştırmaya devam ettim ve daha eski bir  tarihli Milliyet Gazetesi'nde yayımlanan haberi buldum. Bu habere göre Kent merkezindeki eski cezaevi restore edilmek üzere boşaltılırken  işçiler yıkılmış duvarın arkasında  bir büste rastlamışlardı. Bronz'dan yapılmış yaklaşık 60 cm yüksekliğindeki bu büstün İsmet İnöyü'ye ait olduğu belirlenmişti. Bu haber Anadolu Ajansı muhabirinden alınan bilgiye göre 4 Nisan 2004 tarihli Milliyet Gazetesinde "İsmet İnönü büstü cezaevi duvarından çıktı" manşeti ile duyrulmuştu. Aynı haberde yazıldığına göre  zamanın Kırklareli Valisi Ali Serindağ muhabire yaptığı açıklamada bulunan büstün 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kanunu kapsamına girmediğini ve tarihi eser niteliği taşımadığını söyüyordu. Yine Vali'nin ifadesine göre büst herhangi bir müzeye konulmamış ve valilikçe muhafaza altına alınmıştı.
Demek oluyor ki İnönü'nün kayıp büstü Hükümet Konağı'nda bulunan arşiv odlarından birindeydi. 
Emin olmak için arkadaşım Aydın Karakoç vasıtasıyla Vali Ali Serindağ'ya ulaştık. Vali olayı doğruladı ancak büstün nerede saklandığını hatırlamadığını söyledi, ama bize Hükümet Konağında hala çalışmakta olan bir memurun adını verdi. Sağolsun Aydın Karakoç onca işi arasında hatırımı kırmayarak bu kişiye de ulaştı. Ancak memur olayı hatırlamıyordu. Bu arada ben diğer tanıdık araştırmacı dostlarımı da devreye sokarak büstün izini sürmeye  devam ettim. Eksik olmasınlar, Ali Arslan, Barış Toptaş, Mustafa Gultekin dostlarım benle ellerindeki belgeleri paylaşarak ya da tanıkları kişileri devreye sokarak yardımcı olmaya çalıştılar. Ancak gelinen noktada herkes büstün başına gelenleri net olarak hatırladığını söylese de kimse şu anda nerede bulunduğu hakkında kesin bir bilgiye sahip değildi. Bu konuda benim işime en çok yarayacak bilgiyi eksik olmasın Barış Toptaş sağladı. Cezaevinde çalışan eski gardiyanlardan tanıdığı olan birine ulaştı ve onun üzerinden bulduğu kişi kendisine büstün Adliye Arşiv odalarından birinde olduğunu söyledi. Artık iş bu odalara girip arama yapılmasına kalmıştı. 
Bundan sonra ne olacaktı, nasıl bir yol izlenecekti?  Aklıma gelen muhtelif çözümler vardı ve yine Aydın Karakoç yanımda, sağolsun, her türlü yardımı yapmaya hazırdı. 
Umarım sizlere yakında iyi haberler verebileceğiz.  Yaptığımız işin en heycanlı anına yaklaştığımızı söyliyebilirim.(**)

(*) Aşağıdaki ilk fotoğraf kitaptaki ilgili bölüme ait.
(**) Paylaştığım İsmet İnönü büstü temsilidir.

BALKAN HARBİNİN TARİHSEL, SOSYAL VE SİYASAL DEĞERLENDİRMESİ

Ahmet Rodopman 

4. Bölüm
BALKAN HARBİ ÖNCESİNDE AVRUPA DEVLETLERİNİN DURUMLARI : ALMANYA, AVUSTURYA ve İTALYA
ALMANYA
2000 yıldan beri kuzeyden inen Cermen Kabileleri Tuna Nehri ile Ren Nehri arasına yerleşip yaşamaya başladıktan sonra 1000 yıl kadar Kutsal Roma İmparatorluğunun hükümranlığı altında yaşamışlardır. 1000 li yıllarda bir araya gelen eyaletler ‘’Kutsal Roma Cermen imparatorluğu’’ adı ile krallık rejimi kurmuş ve 500 yıl kadar devan etmiştir. Krallıkla Vatikan ın arası bozulup Martin Luther’in 1517 yılında başlayan Protestanlık hareketi ile bir süre sarsılan ve din savaşları ile güç kaybeden Almanya 1814 yılına kadar gerek  iç, gerekse dış çekişmelerle uğraşmıştır. 1871 Versay Antlaşması ile bütün Alman eyaletlerini de bir araya getiren I. William dış siyasette Almanya'yı diğer büyük devletler gibi güçlü ve güvenli bir duruma getirmek için çok uğraşmış önemli atılımlar yaparak ülkenin bilimsel, ekonomik ve kültürel kalkınması için çalışmıştır. Ülkenin  kısa sürede gelişip, sanayi devrimini yakalar hale geldiği 1884 yılından itibaren de artık Almanya emperyal bir güç olarak Avrupa’ nın dışında sömürgeler edinmeye başlamıştır. Bilindiği gibi bu yıllar İngilitere, Fransa ve Rusya gibi ülkelerin dünyayı paylaşmaya çalıştıkları yıllardır. Bu heveslerde doğal olarak yeni çatışmaları getirmiş ve bir çok yerde paylaşım savaşları çıkmıştır. Burada Almanya’ nın geç kalmış olması nedeniyle paylaşılacak yerler azaldığı için Osmanlı’ nın üç kıtaya yayılan toprakları oldukça cazip gelmiş olacak ki ilişkileri hızla geliştirmeyi seçmiştir.
Osmanlı da o güne kadar diğer büyük devletlerden genellikle iyilik değil kötülük gördüğü  için bu yeni gelişen ülkenin sundukları cazip gelmiştir. Hem Askeri hemde ekonomik alanlarda güçlü bir işbirliği ve ittifaklar yaşanmaya başlamıştır. Bu durum İngiltere, Fransa ve Rusya gibi eski ağaların hiç hoşuna gitmediği için 1900 lü yıllarda, büyük bir savaşın kokuları gelmeye başlamıştır. Gerek Uzak Doğuda, gerekse Afrika ve Asya sömürgelerindeki paylaşımlardan çıkması beklenen savaş, tamda Avrupa’nın ortasında baş göstermiştir. Ancak top yekun bir dünya savaşından önce Osmanlı İmparatorluğu, Avusturya Macaristan İmparatorluğu gibi bazı devletlerin zayıflamaları veya ortadan kaldırılmalarının gerekliliği ortaya çıkmıştı. İşte bu yıllarda zaten uzun süreden beri bağımsızlıkları için çalışan Balkan ülkeleri harekete geçip, kendi aralarında birleşerek Osmanlı İmparatorluğunun içine düştüğü güç durumdan yararlanıp Balkan Savaşlarının başlamasını sağladılar. Bu savaşta açık veya örtülü olarak İngiltere, Yunanistan’a, Rusya Bulgaristan’ a, Almanya Sırbistan’ a, Fransa da başta Karadağ olmak üzere diğer ülkelere,  gerek silah, gerekse diğer gereksinimlerini satarak yardımcı olmuşlardır. Almanya 1908 sonrasında değişen Osmanlı yönetimi ilke iyi ilişkiler kurdukları için ordunun gelişimini sağlayan pek çok silah ve mühimmatı Osmanlıya göndermiş ve bu yeni malzemelerin kullanılması için eğitim süreçlerini sürdürmektedir. Hatta askeri uzmanları ile savaş hazırlıkları ve stratejilerini belirlemektedir. Bu savaşa oldukça kısa sürmesine karşın, savaşa giren Balkan Ülkeleri açısından beklenmedik iyi kazanımlarla sonuçlanmıştır. Her biri hem başlı başına birer devlet haline gelmişler ve topraklarını genişletmişlerdir. Ancak dünya da bir kere savaş tamtamları çalmaya başlamış, Avrupa devletleri kendi aralarında ittifaklar yaparak gruplaşmış, her ülke kendi çapında savaş hazırlıklarını tamamlamış, büyük savaşın çıkmasının için bir kıvılcım bekleniyorlardı. O da nihayet, 28 Haziran 1914’te Avusturya-Macaristan veliahtı ile eşinin Saraybosna’da bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürülmesi ile tamamlanmış oldu. Hazır bekleyen devletler birbirlerine savaş açarak I. Dünya Savaşını başlatmış oluyorlardı.
AVUSTURYA
Uzun yıllar Almanlar ile birlikte yürüyen beraberlikleri Avusturya’ nın 1815 yılında Napolyon’ un yenilgisinde oynadıkları rol nedeniyle Avrupa’ da  önemli bir konuma gelmiştir. Yapılan antlaşmalar sonucunda Kuzey İtalya’ dan Lombardiya ve Venedik’ i topraklarına katarak genişlemiştir. 1848 yılında Paris’ de başlayan ve kısa zamanda diğer Avrupa ülkelerine de sıçrayan etnik azınlıkların bağımsızlık istekleri nedeniyle sınırlar yine karışmış, isyan eden Macarlar’ la, Rusya’ nın zoru ile Avusturya-Macaristan İmparatorluğunu kurmuşlardır. Avusturya’ nın Balkan savaşlarında adının geçmesi de yine bu tarihlerde ki 1877-1878  Osmanlı-Rus Savaşı sonunda yapılan Anlaşma nedeniyledir. Anlaşma sonucunda  Bosna Hersek ‘ in istememesine karşın yarı bağımsız bir ülke olarak Avusturya hükümranlığı altına girmesi, bunu kabullenmeyen Bosna-Hersek halkı ile 30 yıl sürecek bitmez tükenmez bir çekişmenin başlaması ile Avusturya da Balkan sorununun bir parçası haline gelmiştir. Bosna –Hersek te yaşayan Müslümanlar, Sırplar,Arnavutlar ve diğer etnik gruplar bu işgali tanımayıp sürekli bir çatışma içerisine girmişlerdir. Müslümanları büyük bir kısmı Balkan savaşından önce ve savaş sırasında Türkiye’ ye göç etmişler, kalanlarda huzursuz bir şekilde yaşamalarını sürdürmüşlerdir. Bizlere öğretildiği şekilde Avusturya Arşidükü’ nün Saray Bosna’da bir meczup tarafından öldürülmesi pek o kadar da masum bir durum olmadığını o günlerin öznel koşullarını bilince anlayabiliyoruz. Bosna- Hersek’ in Avusturya-Macaristan tarafından işgali 3 ay gibi bir süre almasına karşına, işgale karşı olan Müslüman Osmanlı, Sırp ve Hırvatlar büyük bir direniş göstermişlerdir. Bu çarpışmalarda 5000 in üzerinde Avusturya-Macaristan askerinin öldüğü belirtilmektedir. Her ne kadar olayların yatıştığı sanılsa da, halkların ve  bu işgale karşı tutumları değişmemiş. Özgürlük arayışları bitmemiştir Durumu yerinde görmek isteyen Avusturya Arşidükü  Frannz Ferdinand, 28 Haziran 1914 gecesi bir Sırp Milliyetçisi tarafından eşi ile birlikte öldürülmüştür. Bunun basit bir cinayet mi yoksa, 35 yıl süren işgalin hınç ve intikam duygusunun göstergesi midir hala tartışılmaktadır.
Ne yazık ki Bosna-Hersek sorunu ne Balkan Savaşlarının ne de I.Dünya Savaşı sonunda kesin çözüme ulaşamamış bir başka dünya savaşının gelmesi beklenmiştir.
Ve yıllar geçtikten sonra anlaşılmıştır, Bosna-Hersek ‘in Balkanların uzak direği olduğu. Direk yıkılınca evinin yıkılmasının çok kolay olduğu ancak, evin başına çökünce anlamamalı insanoğlu.
İTALYA
M.Ö. 8000 yılına kadar giden insan yerleşiminin olduğu bilinen İtalya Yarımadasında, M.Ö 800 lü yıllarda Etrüskler gelerek kendi kentlerini ve kültürlerini kurmuşlardır. 400  yıl süren Etrüsk medeniyeti Romalıların İtalya’ya sahip olmalarıyla tarihe gömülmüşlerdir. Romalılar 1200 yıl gibi çok uzun süre eski dünyanın büyük bir bölümünde İmparatorluklarını sürdürmüşler, Orta çağın kapanması ile birliktede dünya kültürüne her konuda önemli katkıları olan Roma İmparatorluğu da küçük birliklere bölünerek 15. Yüz yıla değin varlıklarını sürdürmüşlerdir. İspanyollar, Avusturyalılar ve Fransızlarla yapılan bir dizi savaşlar sonunda İtalyan Şehir Devletleri birleşme kararı almışlardır. Giuseppe Garibaldi önderliğinde başlatılan birleşme çalışmaları 1886 yılına değin sürmüş, Birleşik İtalyan Krallığı kurulmuştur. Dirayetli ve becerikli olan Yeni Krallık hükümeti vakit geçirmeden İtalya’yı derleyip toparlamaya, çağın gerektirdiği şekilde sanayinin, tarımın ve eğitimin kalkınma için birincil zorunluluk olmasını benimseyerek kısa zamanda diğer Avrupa ülkeleri ile arasında ki farkın kapanmasını sağlamıştır. Özellikle her türlü üretime ağırlık verilmesi ve büyük bir işsiz nüfus için yeni işyerlerinin açılıp, ihraç edilen ürünlerden kazanılan para ile de  daha modern tekniklerin satın alınarak özellikle de silah sanayinde büyük ilerlemeler kaydetmişlerdir. Buna bağlı olarak yurt dışından ham madde gereksinimi duyulmuş, ancak sömürge haline getirilecek yer kalmadığı için en yakın Osmanlı topraklarına göz dikilmiştir.
Bu bölümün en sonuna özellikle bıraktığım İtalya konusunun bu kadar ilgimi çekeceğini uzun zaman düşünmedim. Hatta toplum olarak da  genellikle Trablusgarp Savaşının neden ve sonuçlarını öğrenmeye bile pek merakımız uyanmamıştır. Oysa gerek yakın tarihimiz gerekse yaşadığımız günler ve geleceğimizi ilgilendiren öyle ip uçları vardır ki, şu Trablusgarp Savaşlarının anlatmakla bitmez. Ve içimim acıdığını hissederim her okuyuşumda bu yok yere çıkarılmış bir yıllık savaşın kaybettirdikleri için. Bu bölümde uzun uzadıya yazıp konunun dağılmasını istemiyorum. Ama ilgisini çekenler için önemle okunmasını isterim. Emperyalist bir ülkenin, bir başka ülkeye girip, onun başta ekonomik düzenini bozup, yerleştikten sonra nasıl tehditkar olarak, işgale cüret edecek  kadar ahlaksız olabileceğini, göz göre göre çıkartılmak iştenilen savaşa karşı önlem almakta geciken bir idarenin ise önce küçük gibi görünen ana yıllar sonra dev gibi büyüyen sorunlar yaratabileceğini.  Art alanı düşünülmeksizin yapılan uygulamaların ne denli problemler yaratabileceğini açık olarak görülebilecektir. İtalyanların önce para ile toprak alıp, sonra da topraklarımızın emniyet altına alınması için askerimizle korumamız gerekiyor diyerek işgale zemin hazırlamalarını o zaman düşünememiş olabiliriz. Ancak, günümüzde o dost ve müttefik olarak bildiğimiz ülkelerin de şimdi büyük toprak alımlarında bulunup yarın bunların korunması için olamayacak isteklerde bulunabileceklerini akıldan çıkarmamak lazım. Kaybedilenin sadece Trablusgarp değil, bağlı olarak Yemen, Girit, Ege Denizi adaları hatta Balkanların olabileceği akla gelmezken başa gelince bile umursanmaması en azından bu yurdu sevenlerin canını çok sıkacağını söyleyebilirim. Şimdi yere göğe sığdıramadığımız Ege Adalarını acele ile yapılan bir barış antlaşması sonucunda, bizde kalmasına karşın, düşmanımız olan İtalyanlara emanet verilmesinin nedenlerin yıllarca önce yapılan donanmanın işlevsiz hale getirilmesi ile olan bağını bilerek, üzülmemek elde değil ne yazık ki.
Evet çalışmamızın ilk dört bölümünü bitirmiş bulunmaktayız. Henüz Balkan Savaşlarına gelemediğimize şaşırmayın lütfen. Bir konu etraflıca bilinmeden o konu üzerinde söz sahibi olmak imkansıza zar atmaya benzer. Bizlerde tavla oynamadığımıza göre geçte olsa, zor da olsa imkanlıdan yana olmak zorundayız. Balkan Savaşının en kolay yanı kuvvetlerin karşılıklı olarak bir birlerinin, öldürdüklerini yazmak. Asıl önemli olan, sebep ve sonuçlarını iyi irdelemek. Onlardan dersler çıkarıp, yapılan hataları bir daha yapmamak, yapılan doğru davranışları daha da geliştirerek çok daha iyi, bir şekilde yapılmasını sağlamak olmalıdır diye düşünüyorum.

24 Ekim 2020 Cumartesi

BALKAN HARBİNİN TARİHSEL, SOSYAL VE SİYASAL DEĞERLENDİRMESİ

Ahmet Rodopman 

3. Bölüm
BALKAN HARBİ ÖNCESİNDE AVRUPA DEVLETLERİNİN DURUMLARI : İNGİLTERE ve FRANSA
Bir önceki iletide Balkan Harbini hazırlayan etmenlerin sorumlusu olan devletlerden Rusya’ yı görmüştük. Bilindiği üzere Rusya  çok önemli bir etkileyici olmasına karşın, tek sorumlu devlet değildir. Tarihsel bütünlük içinde Avrupa’ da bir çok ülke az veya çok bu savaşın çıkışında uygulamaları veya takındıkları tutumlar nedeniyle etkili olmuşlardır. Bunların içinde İngiltere, Fransa başta olmak üzere, Almanya, Avusturya ve İtalya sıralanmaktadır. Şimdi, kısaca 1900 lü yılların başlarına gidip, bu ülkelerin durumlarına bir göz atalım isterseniz.
İNGİLTERE
Britanya adasında hayat yüzyıllar öncesinde başlamasına karşın çeşitli istilalar ve savaşlardan sonra 1050 yıllarında,  Anglosakson Hanedanından Kral Edward zamanında bağımsız bir devlet olarak dünya sahnesine çıkan İngiltere  500 yıl kadar başta Fransa(100 Yıl Savaşları) olmak üzere değişik ülkelerle savaşlar yaparak varlığını sürdürmüştür. Ancak 1558 yılından sonra başa geçen l.Elizabeth döneminde önemli bir deniz gücü haline gelerek deniz aşırı sömürgeler elde ederek,  önemli bir devlet haline gelmiştir. Zaman içerisinde  Amerika’dan, Hindistan’ a, Avustralya’ dan Uzak Doğu’ ya, Mısır’dan Güney Afrika’ ya kadar pek çok ülkeyi topraklarına katarak  19. Yüzyıla girerken ‘’Üzerinde Güneş Batmayan Ülke’’ olarak adlandırılan, 31 Milyon Kilometre kare alana sahip süper bir güç olmuştur.
Emperyalizmin tipik özelliği olan, daha fazlasını isteme arzusu ile artık eski gücünü yitiren Osmanlı İmparatorluğunun kalan topraklarına da sahip olma planları yapmaya başlamıştır. Özellikle Ayastefenos Antlaşması  sonrasında oynadığı rolle Osmanlı Hanedanlığı ile sıkı ilişkilere girmiş, ancak her karıştığı olayda kendine yarar sağlayarak çıkmıştır. Kıbrıs’ ın kiralanması  gibi. Özellikle Rusya’ nın ve Almanya’ nın birer güçlü devlet olarak siyaset sahnesine çıkmaları ile de sömürgeci ülkeler arasında çekişme daha da artarak, siyasi oyunlar ve pazarlıklarla devam etmiştir. 1789 Fransız  Özgürlük hareketi ile, Balkanlarda  başlayan  hareketlilik , farklı etnik toplulukların bağımsızlık istekleriyle daha da gelişmiş, Osmanlının baş edemediği kalkışmalar da, kaybedilen topraklara göz dikerek bu paylaşımlardan aslan payını almayı amaçlayan bir takım ilişkilere girmiştir. Çıkan her anlaşmazlıkta, arabulucu, büyük ağabey konumunu alarak, ülkelerin kaderleri ile oynamayı bir görev olarak  üstlenmiştir. Balkan Harplerin de de, Fransızların ve Almanların  önlerini kesmek için klasik İngiliz Siyasetini yürütmüşler ve başarılı da olmuşlardır. Bu 1829 Osmanlı-Rus Savaşından başlayarak, I. Dünya Savaşına fiilen katılarak, II Dünya  Savaşında ön saflarda bulunarak , dünyanın paylaşımında önemli rol oynamıştır. Balkan savaşları süresince ve sonrasında da etkinliğini sürdürmüş ve Rusya,Almanya, Fransa gibi ülkelerin çok fazla öne çıkarak dünya siyasetinde söz sahibi olmalarını engellemiştir.
FRANSA
Milattan önce bu bölgede yerleşik devletçikler şeklinde varlıklarını gösteren insan toplulukları uzun yıllar Roma imparatorluğunun hakimiyeti altında kalmışlardır. M.S. 5. Yüzyılda Galya Bölgesi denilen bu bölgede  İlk Frank Krallığı kurulmuş , ardından Kral Şarlman zamanında Fransız İmparatorluğu haline gelerek, Avrupa’ da söz sahibi olmasının yanı sıra, İngilizler gibi, Afrika, Amerika ve Uzak Doğuda pek çok toprakları sömürgeleri haline getirerek, güçlenmiş, sömürgelerinden getirilen ham maddeler sayesinde sanayi devriminde gecikmeden yerini alabilmiştir. Uzun yıllar İngiltere ile sömürgeleri yüzünden çatışmaları nedeniyle savaş endüstrisinde bir hayli ilerlemiştir. Bu üstünlükleri sayesinde, 1900 lü yılların başlarında topraklarını 13 Milyon Kilometre Karelik bir büyüklüğe getirebilmiştir. Dolayısı ile de kendilerine uzak yakın her yere ulaşarak zenginliklerine zenginlik katmaya devam etmiştir. Özellikle Almanya’ nın da geçte olsa katıldığı sanayi devriminde, bilimsel ve disiplinli uygulamaları ile önemli bir yere gelmesi ile, başta Avrupa olmak üzere Asya ve Afrika’ da ki ülke topraklarını elde etmek için bir birleri ile yarışmaya başlamaları sonucunda gerek kendi aralarında, gerekse destekledikleri ülkeler arasında gerilim hiç eksilmemiş, çoğu kez de bölgesel de olsa savaşların çıkması engellenememiştir. Fransa’ nın  hakimiyeti altına aldığı ülkelerde sadece maddi değil kültürel olarak ta egemenliğini kabul ettirmesi ile, Osmanlı Devleti dahil pek çok ülkede Fransız ekolü hakim olmuş, gerek eğitiminde gerekse devlet yönetimi ve hukuk sisteminde günümüze değin süren etkiler bırakmıştır. Yeni Çağın  Emperyalist ülkeleri olan başta İngiltere, Fransa ve sonradan Almanya diğer Avrupa ülkeleri(Avusturya, İtalya, İspanya, Portekiz, Belçika, Danimarka, Hollanda) 20. Yüzyılın başına gelininceye kadar, olabildiğince gidip yerleştikleri ülkeleri sömürmüş, elde edilen maddi değerleri yükleyip Avrupa’ya ülkelerine getirerek zenginliklerini arttırmışlardır.
Doğaldır ki, Orta Çağdan kalan Osmanlı devleti gibi, Din ve Tarım imparatorluğu da bu devletlerin paylaşımından nasibini alacak, öngörüsüz ve yeni gelişmelerden, bilimden uzak kalmanın bedelini çok ağır ödemek zorunda kalmıştır. Sevr Antlaşmasına kadar giden yollar bu taşlarla döşenmiş olacaktır. Bu gidişin farkına varıldığında, bu durumdan kurtulabilmek için, üretim kanallarının da kaybolması, yeniliklerin getirilmesi için ödenecek paranın da hazırda olmaması nedeniyle borçlanma gerçeği ile karşı karşıya kalınmış ve  mali güçsüzlük sürekli alınan borçlarla katlanarak büyümüştür. Nihayet 1881 yılında, Düyun-u Umumiye (Osmanlı İmparatorluğu'nun iç ve dış borçlarını denetleyen ve ödenmesini sağlayan uluslar arası bir kurum) idaresi kurularak, 40 yıl için de koskoca Osmanlı imparatorluğun savaşlarla tükenip, çaresizce Sevr Antlaşmasını imzalayıp, dağılıp, yok olarak, dünya siyasetinden çekilmesine neden olunmuştur.
Tarihimizin en sevimsiz yıllarının yaşanmasında sanılmasın ki,sadece bu üç devletin saldırgan ve emperyalist tutumlarının rolleri vardır. Yapılan öyle hayati yanlışlar vardık ki, bırakın devleti idare edenlerin, ilk okul çocuklarının dahi yapmaması gereken uygulamalarla binlerce insanımız telef olmuş, milyarlarca servet yok olup gitmiştir. İşte bunlardan biriside anlatmaya çalıştığımız Balkan Savaşlarıdır. Bu kadar giriş hayli uzun oldu farkındayım. Ancak durumun ciddiyeti  o denli büyük ve kayıplarımız o kadar çok ki. Azımsayarak geçiştirmenin imkanı yok. Kısaca, sorumlu herkesin küçük, büyük kabahatinin olduğunu düşündüğüm ve gelecek bölümlerde de hep birlikte göreceğimiz uygulamalarla bundan sonra tarihimizde karşılaşmayalım diye özenle bilgilenmemizin gerekliliğine inanıyorum.
Bundan sonraki bölümde, Balkan Savaşlarıyla  bir şekilde  ilintisi bulunan Almanya, Avusturya ve İtalya gibi komşu Avrupa ülkelerine de kısaca göz atıp, savaşın soğuk ve korkunç yüzüyle yüzleşmeye başlayacağız.

23 Ekim 2020 Cuma

KIRKLARELİLİ BİR EĞİTİMCİ: SELİM SABİT EFENDİ


Akın Güre

Kırklareli Vize doğumlu olan Selim Sabit efendi çiftçi bir ailenin oğludur. ilk eğitimini aldığı Vize'den sonra İstanbul'a giderek 1851 yılında Darul Muallimin'e girdi. 1855 yılında buradan mezun oldu. 1857 yılında Padişahın  iradesiyle Paris'e gönderilen Selim Sabit Efendi oradaki Türk öğrencilerin ihtiyaçlarına yönelik olarak açılmış olan Mekteb-i Osmani'de öğretmenlik yaptı. Pars'deki eğitimini tamamlayıp İstanbul'a dönünce Süleymaniye semtinde açılan bir ilkokulda çalışmaya başladı. Öğretmenlik mesleğinin başlangıcında yenilikçi fiikirleri nedeniyle çeşitli engellerle karşılaşınca öğretmenlik görevinden alınıp Belediyede rusümat (vergi) memurluğuna tayin edildi. Yeniden öğretmenliğe dönmesi ancak 1869 yılında mümküm olabildi ve Meclis-i Kebir-i Maarif üyeliğine getirildi, bu arada Darülfünun'da Türk Edebiyatı hocalağı yapmaya başladı. 1879 yılında Mekteb-i Rüşdiye İdaresi müdürü oldu, 1884'de eğitim alanında yaptığı hizmetler nedeniyle Mecidi nişanı ile ödüllendirildi. 1886'da kendisine Encümen-i Teftiş ve Muayene resliği görevi verildi. Ancak Sultan Abdülaziz'in ölümüyle ilgili belirttiği görüşleri nedeniyle bu görevinden alındı, daha sonra da emekliye ayrıldı. 5 Ocak 1911 tarihinde vefat eden Selim Sabit Efendi Eyüp'de defnedildi. 
Selim Sabit Efendi batılı anlamda ilk eğitimcilerimizden sayılmaktadır. Ülkemizde modern  eğitim bilminin gelişmesinde önemli bir payı vardır. Yazdığı eserler okullarda kitap olarak okutuldu. Zamanın ilkokul öğetmenlerine yol gösterici bilgiler veren çalışmalar yapan Selim Sabit Efendi ayrıca bir çocuğun eğitim araçlarından nasıl yararlanacığı konusunda tevsiyelerde bulunan ilk kişidir.Yazı tahtası kulalnılması, öğrencilerin sıralarda oturması, tek sınıf yerine ayrı sınıflarda öğrenim yapılmasını teklif etmiştir.  Okuma öğrenme yöntemleri konusunda hece yöntemi yerine ses yöntemini öneren ve uygulayan odur. Aritmatikte dört işlemin parmak ve hububat taneleri ile yapılmasını, coğrayfa derslerinde harita ve küre kullanılmasını sağlayan yine Selim Sabit Efendi olmuştur. Öğretmenlerin 25 yaşından genç olmamalarını, ilkokul öğretmenliği için kadınların tercih edilmesi gerektiğini söyleyerek okullarda şefkatli, sabırlı olgun öğretmenlerin  önemine işaret etmiştir.
Selim Sabit Efendi'yi kısaca tanıtan bu bilgileri sizlere aktardıktan sonra başka bir bilgiyi de sizlerle paylaşmak istiyorum. 
Geçenlerde yaptığım Kırklareli seyahatim sırasında tanıştığım  araştırmacı dostumuz Barış Toptaş sohbetimiz sırasında bana Selim Sabit Efendi'nin adının Cumhuriyet İlkokulu'nun ilk adı olduğunu söyledi. Döndüğümde hakkında yazılı kaynakları arayıp bir çok makale ve tez kitabı olduğunu gördüm, çoğunu da arşivledim. Bu arada rahmetli Nazif Karaçam'ın Efsaneden Gerçeğe Kırklareli kitabında da arayıp okul hakkında yazılanları okudum. Karaçam, şimdiki Cumhuriyet Okulunun tarihini anlatırken bu okulun 1950'li yıllarda yeniden yapıldığını, yıkılan  eski okulun adının ise Selim Sabit Efendi İlkokulu olduğunu yazmıştı.(*) Barış Toptaş ile bu konuyu değerlendirirken ikimizin de görüşü aynıydı. Keşke yenisi yapıldıktan sonra okulun adı yine Selim Sabit Efendi İlkokulu olarak bırakılsaydı. 
Kırklareli'nin geçmişle bağlarını kurarken yaşatacağı eserler, örnek alınacak kişiler, ders çıkartılacak girişimler o kadar çoktur ki...


(*) Ali Rıza Dursunkaya'ya göre eski okul 1931 yılında Vali Mustafa Arif bey  zamanında yapılmış olup oldukça yetersiz  durumdaydı. 

Kaynaklar:
- Ali Rıza Dursunkaya, Kırklareli Vilâyetini, Tarih, Coğrafya, Kültür ve Eski Eserleri Yönünden Tetkik, Cilt 2, 1947.
- Nazif Karaçam, Efsaneden Gerçeğe Kırklareli, Kırklareli 1995.
- Doç. Dr. Nevzat Aşıkoğlu, Selim Sabit ve Rehnüma-i Muallimin adlı Eserindeki Eğitim Görüşleri,Diyanet İlmi Dergisi, 1995.
- https://islamansiklopedisi.org.tr/selim-sabit-efendi

18 Ekim 2020 Pazar

BALKAN HARBİNİN TARİHSEL, SOSYAL VE SİYASAL DEĞERLENDİRMESİ 2.BÖLÜM

Ahmet Rodopman 

BALKAN HARBİ ÖNCESİNDE AVRUPA DEVLETLERİNİN DURUMLARI : RUSYA DEVLETİ
Tarihin bizlere öğrettiği gerçek, savaşların hepsinin bir çıkış nedeni vardır ön kabulüdür.. Bu ön kabule göre Balkan Savaşlarının da çıkartılmasının elbet bir veya birden çok nedeninin olması gerekiyor. Peki bunlar nelerdir diye tarih sayfalarımızı 150 yıl kadar geriye doğru çevirirsek, Ogünlerde Avrupa’ nın ve Dünyanın belli başlı ülkelerinin durumlarına şöyle bir bakmamız yeterli olacaktır sanırım. Böylece bu devletlerin Osmanlı İmparatorluğuna bakışlarından, besledikleri hain emellerini anlayabiliriz . Buna bir de Balkan Devletleri diye adlandırılan, yaklaşık 400-500 yıl Osmanlı yönetiminde kalan Başta Bulgaristan olmak üzere, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ’ın o günkü durumlarını gözden geçirirsek, nedenleri anlamamız için çok fazla zorlanmayacağımız açıktır. İsterseniz önce bölgemizde en büyük rolü oynayan Rus Çarlığından başlayalım, gözden geçirmeye etraftaki devletleri.
Osmanlı İmparatorluğunun temel taşlarının sarsıldığı, 17 Temmuz 1774 tarihinde imzalanan Küçük Kaynarca antlaşmasında kabul edilen Rusya’ nın Osmanlı İmparatorluğu topraklarında ki Ortodoks azınlığın dini hamiliğini alması ile pek çok sorunun başlamasını sağlamıştır. Ardı sıra Rusya’ nın  Dini azınlıkların haklarını  bahane ederek isteklerini yaptırmaya çalışmaları hiç bitmeyecektir. Son yüz yılda gerek Avrupa gerekse Osmanlı İmparatorluğunda yaşananlar, yönetime gelenler ve ülkelerin gösterdikleri modernleşme ve sanayileşme atılımları, coğrafyalar değişmese de ülkeler ve o ülkelerin insanlarının değişimi dolayısı ile tarihini ve  talihinin de değişimini getirmektedir. Yunanistan’ ın 1821 Mora Ayaklanmasından sonra, bir Avrupa sorunu haline getirilen Yunanistan’ ın iç işlerinde bağımsız, Osmanlı devletine bağlı bir devlet olma isteklerini Rusya, İngiltere ve Fransa İstanbul ‘ a bir nota halinde bildirince, Osmanlı Hanedanlığı bunu kabul etmemiş, bunun üzerine de aralarında anlaşarak ortak bir kuvvet haline gelen bu dört devlet Mora Yarımadasının güneyinde çok iyi korunmalı Avarin(Nevarin)limanında demir atmış olarak bekleyen Osmanlı ve Mısır Donanmalarına gerçek niyetlerini beyan etmeyip yanlış bilgi vererek limana girmiş ve limanda bilinçli olarak çıkardıkları sorun sonucunda önceden planladıkları şekilde, hiç beklemedikleri bir anda ağır toplarıyla Osmanlı gemilerine saldırmış ve 4-5 saat içerisinde 100 adet civarında gemimizi sulara gömerek 4.500 Türk ve Müslüman askerinin kaybedilmesine neden olmuşlardır. 20 Ekim 1827 tarihinde yaşanan bu deniz savaşı tarihimizde Nevarin Felaketi olarak bilinir ve acısı hiç bitmeyecek gibi sürüp gider. Yanan, yakılan ve batırılan gemileri için Rusya’ dan tazminat isteğinde bulunan Osmanlı Devletine Rusya tazminat ödemeyince ve elçisini de İstanbul’dan geri çağırınca, Osmanlı Hanedanlığı Boğazları kapatarak Rusya’nın deniz bağlantısını kesmek istemiştir. Bu arada da Osmanlı İmparatorluğunun büyük borçlar altına girip, zamanın modernleşme faaliyetlerinden uzaklaşıp, top yekun gerilemeye başladığını anlayan Rusya sıcak denizlere inmesinin kesilmesini bahane ederek Karadeniz’ in doğusundan ve batısından olmak üzere her iki taraftan Osmanlı İmparatorluğunun topraklarına girmiş. Ve süratle ilerleyerek Avrupa ‘ da Kırklareli, Lüleburgaz (22 Ağustos 1829) ve Edirne (28 Ağustos 1829), Asya da Kars, Erzurum, Bayburt’ a kadar istila etmişlerdir. Uzun görüşmeler ve diğer Avrupa Devletlerinin araya girmesi ile 14 Eylül 1829
günü, şartlarının ağırlığı nedeniyle Osmanlıyı çok büyük zorluğa sokacak olan Edirne Antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşmaya göre Eflak ve Boğdan Ruslara verilecek, Ruslarda Kırklareli ve Edirne’den çekilecekler ancak doğuda Azerbeycan ve Nahcivan dahil bütün Kafkasya’ ya hakim olacaklardır. En kötüsü de Osmanlının ödeyemeyeceği kadar savaş tazminatı vermek zorunda bırakılması idi. Üstüne üstlük Yunanistan’ ın da bağımsız bir devlet kurmasına izin verilmiş oluyordu. Daha o yıllardan beri Yunanistan’ ın Osmanlı’ ya karşı Fransa, İngiltere ve Rusya tarafından ne denli korunduğunu tarihi gerçekler bizlere göstermektedirler. Bu koruma ve kollama durumu, giderek daha da artmış ve Yunan Krallığı zamanla daha da şımarmış ve Osmanlı’ dan toprak talepleri hiç bitmemecesine artmıştır. Osmanlı İmparatorluğunun çöküş dönemi diye adlandırılan yıllar Avrupa topraklarında görece bir sakinlik durumu devam etmiş, ancak bu yıllarda Osmanlı kendini toparlayıp topraklarına sahip olacağına, kötü yönetilmesi nedeniyle , gereken yenilikleri yapamamıştır. Avrupa’ nın her alanda ilerlediği bu yıllarda, büyük borçlar alarak, gelirleri har vurup harman savurma misali, eriterek, Avrupa’ nın ‘’Hasta Adamı’’ olarak tanınmasına kendi yöneticilerinin basiretsizliği, saraydaki karışıklıklar neden olmuştur. Giderekte hızla güç kaybetmiş ve düşmanlarının hedef tahtası durumuna düşerek, her etnik topluluğun toprak talep ettiği bir ülke haline gelmiştir. Çok değil 30 yıl gibi bir aradan sonra Kırım savaşı başlamış. Sebebi olarak kutsal yerler meselesi gibi görünmesine rağmen asıl nedeninin Rusya’ nın yayılmacı politikaları ve bunun için kullandığı Osmanlı İmparatorluğunun nüfusunun % 30 una yakın Ortodoks nüfusa sahip çıkma, hamilik yapma arzusu idi. Balkanlar da ki etnik azınlıkları kışkırtıp toprak kazanıp, Boğazlardan rahat geçerek, sıcak denizlere ulaşma isteği idi. Bu yıllar, 1672 yılında doğup 1725 yılında ölen ünlü Rus Çarı Büyük Petro’ nun hükümdarlığı sırasında yaptığı büyük atılımlar ve yenileşme hareketleriyle bambaşka bir Rusya’ nın dünya sahnesinde yerini alması ve artık sözünü dinletip, isteklerinin yerine getirilmesini dayatmaya başladığı yıllardı. Fransa ve İngiltere gibi büyük ülkeler ise Rusya’nın bu yayılmacı isteklerini tehlikeli buluyor ve engel olmaya çalışıyorlardı. Derken, ani bir kararla, Temmuz 1853’te Rus birlikleri Osmanlı hakimiyetinde olan Ulah ve Buğdan prensliklerini (günümüzdeki Romanya toprakları) işgal etti. Osmanlı devleti istemeyerek de olsa,  23 Ekim 1853’te Ruslara savaş ilan etti. Osmanlının gücünün yeni bir Rus savaşını kaldıramayıp topraklarını Rusya’ ya kaptıracağını düşünen bu bundan endişe eden Fransa, İngiltere, 27 Mart 1854 tarihinde Rusya’ ya savaş ilan ettiler. Savaşın bir kısmı Baltık Denizinde geçmesine karşın çoğunlukla Karadeniz ve Kırım Yarımadasında çarpışmaların yapılması nedeniyle tarihe Kırım Savaşı olarak geçmiştir.
Savaş bir çok cephede 2,5 yıl çatışmalarla sürüp Rusların yenilgiyi kabul etmesi sonucu  30 Mart 1856 tarihinde Paris Antlaşması sona erdirilmiştir. Rus Çarlığı bu antlaşmadan memnun kalmamış. Ve bu memnuniyetsizliğinin acısını Osmanlı Devletinden çıkarmak için 20 yıl boyunca savaş açmak için bahaneler yaratmaya uğraşmıştır. Nihayet Panslavizm diye bir doktrinle Balkanlarda ki Slav asıllı, farklı etnik kimliklerde ki insanları kışkırtmaya başlamış. En fazla Bulgar toplumu ile ilişkilerini ilerletip. Yeni bir Devlet kurmaları için yardımlarını arttırmıştır.
Ve tarihler 1877 yılını gösterirken Osmanlı İmparatorluğu için en büyük kayıpların verildiği ünlü 93 Harbinin, Ruslar tarafından başlatıldığını görüyoruz. II Abdülhamid’ in daha yeni  Padişah olarak göreve başladığı yıllarda çıkarılan bu savaşa Osmanlı ordusu hazırlıksız yakalanmıştır. Devletin alınan borçlar yüzünden, ekonomik durumunun hayli kötüleştiği ve bir çok ülkenin topraklarında gözü olduğu bir durumda her ne kadar Avrupa devletleri Rusya ile savaşının kötü sonuçlanacağını belirtmelerine karşın, Osmanlı devleti, Rusların Tuna’yı geçip ilerlemeye başlaması üzerine istemeyerek de olsa savaşa girmek zorunda kalmıştır. Hicri takvime göre 1293 yılında başlayan savaş Osmanlı ordusunun yorgun ve moralsiz olması, ordu ve saray arasında iletişiminde sıkıntılar yaşanması ve her şeyden önce büyük borçların altında Osmanlının savaş harcamalarını yapamayacak hale gelmesi nedeniyle savaşa girmekten çekinilmesine rağmen alı9nan bu talihsiz karar çok büyük sorunlar yaratmıştır. Savaşın başlaması ile birlikte, hiç kimsenin beklemediği bir şekilde Rus Çarlığının güçleri 6-7 ay gibi, kısa bir sürede Ayestefenos(Yeşilköy) a kadar gelmişlerdir. İstanbul’u alma tehditti artınca başta İngiltere olmak üzere, diğer Avrupa devletleri araya girerek savaşı sonlandırmışlardır. Yapılan Ayestefenos Antlaşması pek sevinilecek şartlar sağlamamıştı. Ruslar’ın böyle bir antlaşma ile sıcak denizlere ulaşma şanslarının arttığını gören Avrupa devletleri tarafları tekrar Berlin de toplayarak yeni bir antlaşma yapılmasını sağladılar. Bu ikinci antlaşmada Osmanlının büyük toprak kaybına engel olamamış sadece Kırklareli ve Edirne’ nin geri alınmasını toprakların sınırının Meriç Nehri olmasını sağlamıştır. Bunun yanında kaybedilenleri sıralamak için bir bu kadar daha yazmak gerekiyor. En azından şunu söylemek gerekirse , Gazi Osman Paşa’ nın Plevne yi bırakmasının ardından 1 milyon kadar kişiden fazla Türk ve Müslüman yollara düşüp Ruslardan kaçmak için İstanbul’ a ve Anadolu’ya sığınmak zorunda kalmışlardır. Onu da bir başka yazımızda değineceğimizi umuyorum. Çünkü 93 harbinin sıkıntıları Kırklareli’nin çok önemli sorunlarını oluşturmuştur. Şehir hafızasında bu 1 yıllık işgal çok derin yaralar bırakmıştır. Unutulacak, unutturulacak gibi değildir. Ruslar, Osmanlı Devletinden alabileceği ödünleri ve toprağı aldıktan sonra yine boş durmamışlar, bu sefer Balkan ülkeleri olarak nitelenen Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ’ı destekleyerek Bulgaristan gibi bağımsız birer ülke olmak için toprak istemelerini, arkalarında olacaklarını hissettirerek yeni bir bölüşme savaşının başlamasına yeşil ışık yakmaya başlamışlardır.
Rusya’ yı bu kadar uzun yazmak zorunda kalışımızın nedenleri de, Rusya nın yaptıklarının bir o kadar çok olmasıydı. Neredeyse o yıllarda her sorunun altından Ruslar çıkmakta ve ortaya çıkan anlaşmazlıklar sonucunda genellikle kaybeden tarafın Osmanlı Devleti olmasının verdiği üzüntünün ve yıkımın büyük olmasıdır.
Bundan sonra İngiltere, Fransa ve İtalya’ nın oluşturduğu bölüm pek o kadar uzun olmamasının nedeni, bu ülkelerin Rusya kadar büyük ve derin sorunlar yaratmadığından olsa gerek diye düşünüyorum. Rusya anlatımımın da tarihi olaylara nesnel bakışımın gereği olarak  olabildiğince tarafsız ve yorumsuz aktarmaya çalışarak okuyucunun kendi bilgi ve düşüncesiyle , kendi yorumunu yapabilmesini sağlamak içindir.

KIRKLARELİLİ BİR AYDIN, SİYASETÇİ VE CEMİYET İNSANI: DR.FUAD UMAY(3)

Akın Güre

İstanbul Antlaşması(30 Eylül 1913) ile sona eren Balkan Harbinin ülkede sebep olduğu yıkımın en önemli yönü insan kayıplarında yol açtığı korkunç sonuçlardır. Savaş meydanlarında can veren 50 bin askerin yanında 75 bin hastalıktan doğan kayıplar, 100 bin yaralı ve 115 bin esir düşmüş asker savaş yenilgisinin insani boyutunun göstergeleridir. Bu ağır yenilginin bir yansıması olan başka bir acıyı  da savaşta  babaları esir veya şehit düşmüş yetim çocuklar yaşayacaktır. Balkan savaşının sonunda Bulgar ordusundan  geri alınan  Kırkkilise'de manzara bu bakımdan çok korkunçtur. Şehirden kaçan Bulgar askerlerinin türklere yaptığı  katliamlarda öksüz kalan  çocukların kollanması, bakımları acil bir ihtiyaç haline gelmiştir. Bu acı olayları hatırlatmadaki gaye Balkan Harbi ve sonrasının  toplumda yarattığı derin tahribatın anlaşılmasıdır. Bu nedenle çocukların bakımını üstlenen sivil halkın da katkılarıyla kurulmuş olan yardım cemiyetlerinin ortaya çıkması çok önemlidir. Geçen yazımızda da belirtiğim Darüleytam diye adlandırlan kurumların hayata geçirilmesi bu şartlar altında  doğmuştur. 
Dr. Fuad Umay ve onun gibi fedakarlıktan kaçınmayanların yaptıkları hizmetlerin önemi bu tarihi ve sosyal çerçeveden bakıldığında daha iyi anlaşılır.  Onun Kırkklise'de çalıştığı dönemde Mutasarrıf olan Süreyya(Yiğit) Beyin önderliğinde Yayla'da Tevfik Fikret okulunun karşısında faaliyete giren ilk Darüleytam 150 yetim veya öksüz çocuğun korunmasını sağlar. Bu günlerde restorasyonu yapılmakta olan bu bina uzun süre bu amaçla kullanılır. Yine önceki yazımda da belirttiğim gibi Süreyya Bey'den sonra gelen Mutasarrıf Kemal Bey zamanında ilk Çocuk Yurdunun temelleri atıldığında da  Dr. Fuat Bey yine Kırkkilise'dedir.  
Dr. Fuat Bey sadece doktor olarak değil, ülkesini seven bir aydın olarak da örnek teşkil edecek davranışlar sergilemiş bir kişiliktir. Balkan Harbi sırasında toplumsal dayanışmanın, yardımlaşmanın gereğini yerine getirmek üzere kurulan Müdafaa-i Milliye teşkilatlarının Kırkkilise'deki yerel faaliyetlerinde görev alması bu fedakar aydın tavrının bir örneğidir. Eski bir İttihat ve Terekki'ci kimliği nedeniyle İstanbul Hükümeti tarafından sevilmese de tayin edildiği Bolu'da Anadolu Müdafa-i Hukuk Cemiyeti saflarında yer alışı, daha sonra milletvekili seçilince Kurtuluş  Mücadelesinde tehlikeleri göze alarak  ön saflarda kritik görevlere talip oluşu,  bu vatan sevgisinin bir işaretdir.  Bolu Milletvekili olarak Meclis'de bulunurken bir yandan da gönüllü olarak halk sağlığı için yaptığı uğraşılar, muhtaç çocukların yardımına koşması, çocuk sağlığı ve eğitimi için verdiği mücadele hayatı boyunca devam edecek öncelikli işlerdir. 
Sizlere tanıtmaya çalıştığım böylesine önemli bir kişinin hayat hikayesi,  bir bakıma bu şehrin hafızasını oluşturan hatıraların, olayların ve içinde yer alan tarihi varlıkların bir  anlatımıdır aynı zamanda. Şehirde dolaşırken hala geçmişin bu anlamdaki  izlerine rastlayabileceğimiz mekanlarda, binaların arasında gezinirken bu anlatılanları bir kez  daha gözünüzde canlandırmanızı isterim. 
Yayla'ya çıkarken Şimdiki Polis Karakolu'na gelmezden soldaki sokağın  adı Dr. Fuad Umay'dır. Bu yolda bir süre yürüyünce karşınıza eski Çocuk Esirgeme Kurumu binası çıkacaktır. Kemal Bey zamanında temeli atılan, 1944 yılında ise Dr. Fuat Umay'ın başkanlığı döneminde açılışı yapılan Çocuk Esirgeme Kurumu Yuvası olarak açılan bina burasıdır ve halen Huzur evi olarak kullanılmaktadır. Bu sokağa sapmadan Yayla Meydanı'na doğru yürümeye devam ederseniz gördüğünüz Şimdi müze olan yer Türk Ocağı Binası olarak bilinir.  Bu bina da yeni yerine taşınıncaya kadar  bir süre Çocuk Yuvası olarak kullanılır. Meydana gelindiğinde, yangından sonra eski haline döndürülmeye çalışılan talihsiz eski Lise Binasının (Vali Faik Üstün İlkokulu) yanından geçince parkın sağında kalan, şu anda restorasyonu devam eden iki katlı bir binayla karşılaşırsınız. Burası da Mutasarrıf Süreyya Bey'in açtığı, bir zamanlar  müzik okulu olarak kullanılmış Darüleytam binası, yani günümüz türkçesiyle  adı Yetimler Yurdu olan yerdir.
 Bunları niye hatırlatıyorum?  Bu topraklarda doğup da ilkokuldan başlayarak eğitimi bitinceye kadar gözünü yaşadığı yerlerden ayırmamış bir genç doktorun heyacanını düşünün. Ona 1934 yılında soyadı kanunu çıktığında Umay soyadını veren Mustafa Kemal Atatürk'ün kendisine duyduğu güvenin temelinde bu genç insanın gönlündeki çocuk sevgisi, gösterdiği fedakarlıkları  vardır. Ona "Çocuklara yardım eden kutsal ruh" anlamına gelen Umay soyadının boşuna verilmediğini bir kere daha hatırlayın. 
Bundan sonra anlatacaklarım için merakınızı artırabildim mi bilmiyorum ama Dr. Fuat Umay için anlatacaklarım daha bitmedi. Onu anmak, yaptıklarından dersler çıkatmak, günümüzde hala gündemini koruyan "çocuk meselesini" çok yönlü olarak ele alıp, düşünmek için böyle bir hatırlamanın anlamlı olacağını sanıyorum. Bilmiyorum, siz ne diyorsunuz?

Kaynaklar:

- Ali Rıza Dursunkaya, KIRKLARELİ VİLÂYETİNİ TARİH, COĞRAFYA, KÜLTÜR VE ESKİ  ESERLERİ YÖNÜNDEN TETKİK, 1948.
- Ahmet Özbek, BALKAN SAVAŞLARINDA KIRKLARELİ (KIRKKİLİSE), Kırklareli Üniversitesi, Temmuz 2018.
- Burcu DENİZ, DR. FUAD UMAY VE ÇOCUK ESİRGEME KURUMU FAALİYETLERİ, Kırklareli Üniversitesi, Temmuz 2019.

17 Ekim 2020 Cumartesi

BALKAN HARBİNİN TARİHSEL, SOSYAL VE SİYASAL DEĞERLENDİRMESİ 1.BÖLÜM

Ahmet Rodopman 

1. Bölüm
2020 yılının Sonbaharını yaşadığımız bu günlerde Balkan Harplerinin üzerinden 108 yıl geçmiş olmasına karşın hala bıraktığı acıları, sosyal, siyasal ve ekonomik olumsuz etkileri hafızalarda yer ettiği şekilde durmaktadır. Yaşananlar öylesine acı ve affedilmesi zordu ki geçen zaman bile unutulmalarına yetmedi. Kim bilir belki bilmem kaçıncı Sonbaharda yine anımsanır, tartışılır, uzlaşılır beklide affedilip, anlaşılabilir.
Özellikle benim gibi soyu, geçmişi, ataları Balkanlarda olup, kaderin mi, yeteneksiz yöneticilerin mi sorumlu olduğu bilinmeyen bir felaketler silsilesi sonucunda yersiz, yurtsuz, vatansız kalıp, göçmenliğin tüm ezincini yaşayan ailelerin evlatları olarak kolay kolay unutamayacağımız gerçeği ile karşı karşıya kalıyoruz. Ben 12 yaşından beri Balkan Savaşı sorunsalı ile kendi çapımda boğuşurken, bir de baktım ki,  okuduklarım, duyduklarım, bizzat o günlere tanıklık etmiş kişilerin yakınları ile yaptığım söyleşilerde yazdıklarım, bu konularda yazılan, çizilenlerden toplayıp biriktirdiklerimin bir hayli fazla olduklarını gördüm. Artık ömrümün Sonbaharını yaşadığımın farkına varınca da 55 yıldan beri oluşan bu birikimin, belki ilgilenen bulunur düşüncesi ile paylaşılması gerektiğine inandım.
Balkan savaşları sadece Balkan Göçmenlerinin hayatlarını ilgilendiren bir olay olmaktan çok, 20. Yüzyılın çok önemli bir savaşı, Osmanlı İmparatorluğunun yıkılmasının önemli bir nedeni olmuştur. Bütün bunların ötesinde bıraktığı izler ve alınması gereken dersler, yıllar, hatta yüzyıllar sürmüş ve süreceğe de benzemektedir. Bu güne değin, Trakya’da olmamıza karşın Balkan Savaşlarının tarih derslerinde iyi değil, neredeyse hiç anlatılmadan geçildiğini anladım.  Hele, I. Balkan Savaşı olarak bilinen, savaşların başlangıcında Kırklareli’ nin ne denli önemli olduğunu ve ne denli acılar içinde kaldığını çocuklarımıza ve gençlerimize öğretemeden geçen yıllara yanıp durduk sadece. Balkan Savaşlarının sadece bir savaşlar silsilesinden çok daha fazla anlam içerdiğini zaman geçtikçe ve olayların sıcaklığı sönüp, daha sağlıklı değerlendirmeler yapıldıkça anlar olduk. Balkan Savaşlarının sadece Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti’ ni değil, tüm Balkan Ülkelerini, hatta savaş stratejileri ile ilgilenen tüm insanları ilgilendireceğini düşünmekteyim. Özellikle de ismi savaş olsa da, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ ün ‘’ Yurt da Barış, Dünya da Barış’’ ilkesi ile ilintilendirildiğinde, tüm dünya insanlarının üzerinde düşüneceği, ve yaşamsal dersler çıkarabileceği bir sosyolojik olay olarak görmekteyim.
Doğaldır ki bu denli önemsediğim bir süreci birkaç paragrafta anlatabilmek çok kolay olmayacak. Bunu anlayınca, yazımı uzatıp, okuyanları sıkmamak için belirli hatlarıyla sınırlandırıp, bölüm bölüm aktarmayı düşündüm.  10 Bölüm civarında olabileceğini düşündüğüm kısaltılmış şeklini, eğer ilgilenenler olursa çok daha fazla uzatabileceğimizi de belirtip, değerli katkılarınızla konunun daha iç açıcı, okunabilir ve takip edilebilir olacağını düşünmekteyim.
Her ne kadar ismi Balkan Savaşı olsa da, bu bölümler de savaştan daha çok, savaşı hazırlayan etmenler, savaş hazırlıklarının bilim ile bağdaşmamasının verdiği zararlar, savaş stratejilerinin oluşturulmasında yapılan yanlışlıklar, savaş sırasında gerek silahlı kuvvetlerin, gerekse bölge halkının yaşadığı sorunlar, savaş sonrası oluşan yeni duruma uyulma süreçleri, büyük bir alana yayılmış olan Türk ve Müslüman nüfusun yer değiştirmesi ve yeni yerlerine yerleştirilmesi, yeni hayat şartlarına uyum sıkıntıları, çocukların ve gençlerin eğitim, sağlık yeni yurtlarına adaptasyon sorunları , çok önemsediğim, savaşta babasız, annesiz kalan çocukların korunup kollanması ve yeni bir hayata başlatılması için yapılanları birlikte gözden geçirip yazmak istiyorum.
Tarih yapraklarına baktığımızda, Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ Krallıklarının bir ittifak halinde Osmanlı İmparatorluğuna savaş açma tarihini 10 Ekim 19 12 olarak belirtmelerine karşın , savaş fiilen 17 Ekim 1912 tarihinde Bulgar Kuvvetlerinin Tunca Nehrinin doğusuna geçerek Osmanlı topraklarına girmesi ile başladığını söyleyebiliriz. Yani tam da 108 yıl önce bugün. Hep iyi ve mutluluk veren şeylerin yıl dönümlerini kutlayacak değiliz ya, bu saferde bazen gözyaşlarımızın akacağı, bazen kızıp sinirleneceğimiz, çoğu kez de ‘’Bu da yapılır mı’’ , ‘’Böyle de yanlış karar verilir mi’’ diyeceğiniz, çoğu kez de  yaşananları, bugünün şartları ile birlikte değerlendirdiğinizde, aklınızdan, her ne kadar doğru olmasa da ‘’Tarih tekerrürden ibarettir ‘’ söylemi geçecek mi.?.Bakalım. Okudukça göreceğiz.

KIRKLARELİ BELEDİYE TEŞKİLATININ KURULUŞU 1870-2024

ARIL Barış Toptaş – Kırklar BARIŞ TOPTAŞ İçindekiler Tablosu Kırklareli Adının Tarihçesi 1 Kırklareli’de İdari Yapılanma...