28 Mart 2021 Pazar

KIRKLARELİ’ DE ESKİ MART DOKUZU KUTLAMALARI


 Ahmet Rodopman 

Bu yıl 21 Mart’ ı Pandemi Yasakları nedeniyle evlerimizde kalarak geçirdik. Gerçi sokağa çıkma yasakları olmasaydı da  Kırklareli’ de 60 - 70 yıl öncelerinde kutlanıldığı gibi baharın gelişi bayram havasıyla kutlanmamaya başlamıştı çoktan beri.  Onun için akşama kadar bekleyeyim bu konuda yazacak arkadaşların yazılarına ekleyecek bir şey kaldıysa yazayım diye yazmayı geciktirdim. Gördüm ki benin anımsadığım 1960 lı yılların başlarında hala geleneğin sürdürüldüğü kutlamalara ister baharın başlangıcı densin, isterse Nevruz hepsi kabulümüz, değinen arkadaşımız olmamış. Bende bir yıl uzun zaman, kim ölür, kim kalır diyerek arşivimden bir seçki yaparak ve çocukluğumuzda yaşadığımız Mart dokuzlarını yad etmek için bir şeyler yazmak istedim. Ancak önce Kırklareli’ nin hafızasını yazdıkları ile günümüze kadar getiren merhum üstat Nazif Karaçam’ ın, 28.03.2017 tarihinde Anadolu Ajansından Muhabir Özgün Tiran ile yaptığı söyleşisinde eski mart dokuz' larını anlatmış, bizleri o günlere götürmüştü. Hep birlikte rahmetli Nazif Karaçam’ ın vefatından yaklaşık bir yıl önce yaptığı söyleşiyi okuyalım.

 ‘Mart dokuzu’ unutuldu. ‘’ Trakya’ nın nevruzu’’ olarak da adlandırılan, insanların yeşil alanlara gidip kutlama yapma geleneği ‘’Mart dokuzu unutuldu.

Trakya'da, insanların yanlarına yiyeceklerini alarak yeşil alanlarda bir araya gelmeleri geleneği olan "Mart dokuzu", unutulan kültür değerleri arasında yerini aldı.

Bölgede "Kültür çınarı" olarak anılan 87 yaşındaki kültür araştırmacısı ve yazar Nazif Karaçam, Anadolu Ajansı muhabirine yaptığı açıklamada, Trakya'dan Anadolu'ya yayılan "Mart dokuzu" geleneğinin kaynağında da unutulduğunu söyledi.

"Gelenekler değişen zamana uymalı"

MÖ 6. yüzyıla dayanan, 50-60 yıl öncesine kadar devam eden kutlamaların zamana yenildiğini ifade eden Karaçam, geçmişte insanların Kaynarca'ya giderek bu geleneği yaşattığını dile getirdi.

Karaçam, geleneklerin değişen zamana uyması gerektiğini vurgulayarak, "Özelliği kalmadıysa, günümüze uyum sağlayamıyorsa o gelenek kaybolur. Bu da kaybolmakta olan tarihe mal olmuş bir gelenek. Eskiden 'Mart dokuzu' nda, nevruzda insanlar kırlara açılıyordu ama şimdi böyle bir şey kalmadı. Önceden poğaçalar yaparak, yumurta kaynatarak gelenek kutlanırmış artık bunların hiçbiri yok. O zamanlarda kutlama yapılan alanda yeşillikler vardı şimdi ise apartmanlar var. Kırlara açılma da kayboldu." diye konuştu.

"Bu gelenek yaşatılamıyor"

Kırklareli Kültür ve Turizm Müdürü Necmi Asan da "Mart dokuzu" geleneğinin yaşatılamadığını söyledi.

"Mart dokuzu"nun 21 Mart'tan sonra kutlandığını ve bundan sonra bölgede havaların iyileşeceğinin düşünüldüğünü dile getiren Asan, "Vatandaşlar, ikindi ile akşam saatleri arasında kutlamaların yapılacağı il merkezindeki Çamlık bölgesinde kurabiye, poğaça ve diğer yiyeceklerini yanlarına alarak toplanıyordu. Bu gelenek artık unutuldu." diye konuştu.

Necmi Asan, geçmiş dönemde, piknik alanlarında bir araya gelen çocukların uçurtma uçurduklarını, genç kızların ip atladığını, istop, körebe, ip çekme, yakar topu gibi oyunlar oynandığını da anlattı.

"Mart dokuzunu dört gözle beklerdik"

Vatandaşlardan 85 yaşındaki Emine Özeklioğlu ise "Mart dokuzu" gibi gelenekleri özlediklerini söyledi.

"Mart dokuzu" geldiğinde börekler, çörekler yapılarak komşular, eş dost ve akrabalar ile pikniğe gidildiğini ifade eden Özeklioğlu, o günlerin ayrı bir güzelliği olduğunu vurguladı.

"Mart dokuzu" ile ilgili birçok anısının olduğunu dile getiren Özeklioğlu, "Mart dokuzunu dört gözle beklerdik. O gün piknik yapardık doyasıya eğlenirdik. Artık günümüzde böyle eğlenceler kalmadı. Bu eğlencelerin yerini teknoloji almış durumda. Keşke o günler geri gelse. Bu tür gelenekleri kelimelerle anlatmak gerçekten çok zor. Keşke herkes o günleri bizler gibi yaşayabilse." diye konuştu.

Pekii bu duruma Kırklareli Kültür Varlıkları Envanterinde neler yazılmış diye bakıp yazılanları okuyalım;

 << Nevruz, Kırklareli’nde Mart Dokuzu ismiyle bilinmekte ve 22 Mart tarihinde kutlanmaktadır. Mart Dokuzu’yla birlikte havaların iyileşeceğine inanılmaktadır. Mart Dokuzu kutlamaları için birkaç gün önceden kurabiye, poğaça yapılır. 22 Mart tarihinde ikindi ile akşam saatleri arasında kutlamanın yapıldığı İl merkezindeki Çamlık bölgesinde kurabiye, poğaça ve diğer yiyeceklerini alan halk toplanır. Kutlama yerinde çocuklar uçurtma uçurur, genç kızlar ip atlar, salıncaklarda sallanılır, istop, körebe, ip çekme, yakar topu vb. gibi oyunlar oynanır. Akşam ezanı sıralarında, herkes evine gitmek üzere kutlama alanından ayrılır.>>

Kırklareli geleneğinde Hidrellez eğlenceleri nasıl ki Asil Beyli Deresi veya Şeytan Deresi’nde  yapılıyorsa Mart Dokuzu kutlamaları da Namazgah Tepesinde yapıla gelmekteydi . Bilindiği gibi Namazgah açık alanda namaz kılınan yere verilen addır. Kırklareli de de Kırklar Tepesi ve Yayla Tepesinden sonra üçüncü yükselti olan, Yayla tepesinin kuzey doğusunda kalan tepelik alana  Namazgah Denilmiştir. Cumhuriyet Meydanından başlayıp Gençlik Sinemasının önünden geçerek Eski Vali konağının ilerisine kadar giden bu caddeye Namazgah Caddesi isminin verilmesi de buradaki meydanlık arazide Yağmur Dualarının yapılması, toplu Bayram Namazlarının kılınması için kullanılmasından ötürüdür. Uzun süre boş olarak bırakılan bu bölge 1950 ve 1960 lı yıllardan itibaren Çam ağaçlarının dikilerek, şehrin kuzeyinde bir ağaçlık alan oluşturulmaya başlanmıştır. Bizler ilk okul sıralarında her sene Aralık ,Şubat ayları arasında a okulca toplu olarak gider, asker ağabeylerin yardımları ile küçücük çam fidanlarını dikerdik. Şimdi orada hala kaldılarsa çamların50-60 yıllık olduğunu düşünürsek o yıllarda yapılan ağaçlandırma çalışmalarının ne deli yararlı olduğunu anlayabiliriz. Mart dokuzlarında da buraya gidilip  gezilir, yenir içilir, genç kızlar ,genç erkeklerle bakışır, tanışır beklide evliliğe gidecek adımlarını atarlardı. Biz çocuklar için ise bulunmaz bir nimetti. Bütün bir kışı evde ve okul sıralarında geçirdikten sonra, doğanın yenileşip çiçeklerin fışkırmasını hayretle karşılar koşar, top oynar , annelerimizden azar işitir gece olmadan yine bütün konu komşu evlerimize dönerdik.

Mart dokuzu kutlamalarına gidileceğini,  bizim mütevazi mahallemizde annelerimizin bir kaç gün önceden başlayan telaşlarından anlardık, bize son günü söylenen gezme hazırlıkları götürüleceklerin ortaklaşa belirlenmesinin ardından sobamızın fırınında pişirilen böreklerden, poğaçalardan anlaşılırdı. Ekmek içi kuru köfteler, ekmek arası teze soğan ve beyaz peynir. Lokmalar ve simitler derken götürülecekler le göç yolculuğuna çıkanlara nazire toplanırdı taşınacaklar. Görev dağılımında anneler kimin ne getireceğini önceden  belirledikleri için pek aksilik yaşanmazdı. Bence her annenin işi zordu ve niye bu kadar eziyete giriştiklerini anlamazdım. Ancak o zamanın kadınlarının yaptığı bu fedakarlıkları arkalarından gelen kızları ve gelinleri yapmadıkları veya yapamadıkları için bu gelenekte azalıp, unutulmuş oldu. Sadece anılarda kaldı o unutulmayan Mart Dokuzu  gezmeleri. Oysa şimdi gözlerimin önüne geliyor, cumbur cemaat dere mahallesinden çıkıp namazgaha ulaşmamız bir macera filmi gibiydi. Elde sepetler, torbalar, yerlere serilecek kilimler, çocuklar, kızlar, anneler. Belki de bu taşra kentinin insanlarının nadir sosyalleşme molalarıydı ki bu denli önemli sayılırdı. Onca işleri arasında birde mart dokuzu yorgunluğu. Ama herkes mutluydu.  Bazen 15-20 kişiyi bulan bu kafiledekiler giderken de gelirken de en güzel günlerinden birini geçirmenin keyfini yaşıyorlardı. En çok yorulanlar Karadenizli komşularımız olurdu. Aygaz tüplerini, çaydanlıkları, suları, bardakları,kaşıkları, çatalları taşırlar, gelirken de toplayıp yüklenirlerdi. Kimseni eli boş kalmaz, mutlaka bir şeyler götürüp getirirdi. Bilemezdik ki yıllarca sonra buruk birer hoş anı olacaklarmış yaşantımızda, özlemle anılan. Bu yaz Kırklareli ye gittiğimde uğradığım mahallemize. Hüzün ile setrettim sokağımızı. Çünkü her şey değişmiş sadece sokak kalmıştı eski haliyle. Evlerin çoğu eskimiş ve yıkılmış. İnsanlarında bir çoğu Hakkın rahmetine kavuşmuş, kalan bizim gibi birkaç kişide çil yavrusu gibi yurdumun dört bir yanına dağılmıştı. Bana o günleri anımsattığı için, yaşayan, yaşamayan tüm tanıdıklarımın ve dostlarımın yeniden doğanın canlanışı olan ilk baharın bu başlangıç günlerini, ister Mart Dokuzu, ister Nevruz sayıp hatırlattıkları için candan kutlar, sağlıkla nice bahar günlerine ulaşmayı dilerim.

21 Mart 2021 Pazar

KAHVE ÜZERİNE TARİHİ BİR SÖYLEŞİ

Ahmet Rodopman 

Masamın başında oturmuş çalışırken eşimin mutfakta yapmakta olduğu kahvenin kokusu geldi burnuma buram buram. Koku için, bilinen geçmişi hatırlatan en önemli etkendir derler. Birden 60 yıl gerilere gittim kahve kokuları arasında. Özellikle soğuk kış günlerinde sobanın üstünde kalın bakır tavada kavrulan  kahve çekirdeklerinin kokusu, sonra el değirmeninde öğütme süreci. Sarı metalden yapılmış, içinde oluklu bir demirin döndüğü, üstünden çekirdekleri koyup altından un gibi olmuş kahvenin alınması, o sırada duyulan kahvenin odaya yayılan o dayanılmaz rahiyası. Allah rahmet eylesin, rahmetli babaannemde, anneannemde kahve tiryakisi idiler. Bize geldiklerinde yemeklerden sonra mutlaka yeni çekilmiş kahvelerini içmek isterler, hele hava soğuk, odanın ortasında da mangal varsa. Değmeyin benim keyfime. Kahve çekirdeklerinin kavrulmasını ve bekletilip soğutulması işi annemin, sonrası benim işimdi. En sevdiğim ise ağır demir değirmende kahve çekmekti. Değirmeni çok önemli bir fabrika imiş gibi kucağıma alır, üstünden çevirerek en ince öğüteceği ayara getirip, ikiye katlanan kolunu da dört köşe demirine taktıktan sonra, başlardım çevirmeye, üst kısımdan azar azar attığın çekirdekler azalınca tekrar bir miktar daha atar, böylece değirmenin rahat çalışıp, iyi öğütmesini sağlardım. Belirli bir ritmi yakaladığımda dakikalarca çevirir , artık elim yorulunca ancak bırakırdım öğütmeyi. Değirmenin alt kısmında toplanan ince toz haline gelmiş olan kahvenin, çekirdekten un haline gelmesini çok severdim. Bunun en küçük çapta da olsa bir üretim süreci olduğunu düşünür bunu yaptığım içinde kendimle övünürdüm. Ardından dökmeden bu kıymetli ürünü cam kavanozuna alır, kalaylı bakır cezvenin içinde pişirirdim. Anneannemden öğrenmiştim kahve yapmayı. Hala da ayni şekilde yapar ve her kahve yapışımda da gözlerimin önüne gelir, rahmet dilerim büyüklerime. Anneannemin sözleri çınlar kulaklarımda.
‘’ Önce kahveyi koyacaksın cezveye, okkalı olsun diye bizim fincanlar büyükçe diye kişi başı iki tatlı kaşığı. Ardından , fincan sayısı kadar su koyarsın cezveye. Su soğuk olursa daha uzun sürer ısınması ve kahve ısınan suda daha uzun süre kaldığı için tadını, kokusunu daha çok bırakır suya. Eğer sade değil de şekerli yapacaksan kahveyi, isteğe göre fincan başına yarım çay kaşığı toz şekeri, şekerli içenler için de bir dolu çay kaşığı ilave edersin. Güzelce karıştırıp mangalın kenarından korların yanına doğru küle sokarsın.   Bir elinle cezvenin sapından tutup öbür elindeki kaşıkla sürekli karıştırarak suyun dengeli bir şekilde ısınıp kahvenin dağılmasını sağlarsın. Bu arada cezveyi korların üzerine fazla ittiysen, elin yanar  çekersin. Bir yandan da gözün ile sürekli kahveyi gözlersin. Bir süre sonra suyun ısınıp, kaynadığını anlar daha bir dikkatli seyredersin cezvede yükselmeye başlayan kahvenin köpüklerini. Kahvenin kabarıp taşma noktasına gelmeden cezveyi daha soğuk küllerin üstüne çekip bekleyeceksin ama bu arada da karıştırmaya devam edeceksin. Bu korlara sürüp, kabarınca çekme içini üç kere yaptıktan sonra, önce bir çay kaşığı ile köpüklerden alp fincanlara koyacak sonrada fincanın kenarından akıtarak kahve ile dolduracaksın. Üstü köpük köpük olan fincanını, sevdiğin kişilere, isteyerek severek yaptığın kahveyi ‘Afiyet Olsun’ diyerek bir bardak su ile birlikte sunacaksın’’ derdi.
Balkanlarda ve Trakya da kahve günlük yaşantıya olabildiğince fazla girmiştir. Hatta yaşlı Balkanlılar çay tiryakiliğinden çok daha fazla kahve tiryakiliğine sahiptirler. Zaman zaman ülkemizde yaşanan kahve yokluklarında, insanların nohut kavurup öğüttükten sonra kahve yerine içtiklerini anneannem hep söylerdi. 
Gençliğimde sabahladığım gecelerde masamın üstünde duran ispirto ocağında cezve ile kahve yapar, sigaramla birlikte oluşturduğumuz üçlünün keyfini çıkarırdım. 22 yıl önce bıraktığım sigaradan sonra artık ne kahvenin ne içkinin tadı anlamı kalmadı ağzımda. Sadece, arşivimde o yıllarda kahve ile ilgili topladığım bilgiler kaldığını anımsadım. Ve o yazılardan bir seçki yaparak sizlerle paylaşayım dedim. Belki sizlerde kahvenizi yudumlarken, içtiğiniz kahvenin asırlar öncesinden gelen tadını, lezzetini duyumsar, kahve ile ilgili bilgileri usunuz da yorumlarken içtiğiniz kahvenin tarihsel bir içecek olduğunu hatırlarsınız. 
Kahvenin yabani olarak Habeşistan’ da yetişen Rbiaceae türlerden ekimi yapılan Coffea arabica ve Coffea Liberica nın tohumlarının kurutulup, un ile karıştırılarak hamur haline getirilerek pişirip ekmek gibi yedikleri uzun yıllar öncesinden bilinmekte idi. Arapların M.S.900 yıllarda buralara gelip Kaffa bölgesinde bu bitkiyi kullananlarda görülen keyif halinden ötürü Arabistan’ a götürülüp orada yetiştirilip, tüketildiğini biliyoruz. İsminin de buradan gelip, dünya dillerinde yer ettiği sanılmaktadır. Özellikle Yemen bölgesinin iklim koşulları kahve yetiştirmeye çok elverişli olması nedeniyle  iyi nitelikte tohumlar elde edilmektedir. Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde olmasından dolayı bol miktarda Yemen’ den getirilip kullanılmıştır. Başta İstanbul olmak üzere bütün imparatorlukta ucuz ve kolay bulunması nedeniyle kısa zamanda kullanımı yaygınlaşmıştır. Türkülere konu olmuş << Kahve yemenden gelir, Bülbül çimenden gelir>> gibi başlayıp devam eden deyişler yakılıp söylenir olmuştur. 1500 lü  yılların sonuna doğru  kentinden köyüne kadar her yerde kahvehanelerde ve evlerde sıklıkla kullanılmıştır. Hatta tarihi kitaplarda yazıldığına göre, IV. Mehmet’ in padişahlığı sırada yapılan II.Viyana Kuşatmasına giden Merzifonlu Kara Mustafa Paşa deve yükleriyle kahveyi de Viyana’ ya götürmüş 1683 yılında başarılı olamayan saldırıları sonucunda bozguna uğrayarak geri çekilirken, kullanamadığı kahveleri orada bırakmıştır. Kahvelere el koyan Viyanalı akıllılar, bu çekirdeklerden değişik içecekler yapmışlar ve bu gün bile hala çekiciliğini kaybetmemiş ünlü Viyana Cafelerini oluşturmuş ve ardından bütün dünyaya yaymışlardır. 
Bizim şehrimizde de kahvenin adı, uzun bir demir tokmakla dibek denilen taş bir çanağın içinde dövülerek un haline getirilen kahvenin etrafa yayılan kokusunun iç beni diyen seslenişidir .Dibek Kahvesi olarak bildiğimiz kahve, sadece kahve çekirdekleri un haline getirilmekten öte, uçucu yağı barındıran kahve hücrelerinin,  vurma yoluyla parçalanarak içlerindeki koku ve etkili maddeleri açığa çıkartılma özelliğidir. Eskiden Şevket Dingiloğlu Parkının karşısında eski otobüs duraklarının olduğu yerde olan Dibek Kahvesi, Kırklareli kahve tiryakilerinin vazgeçemedikleri hoş bir mekandı. Kırklareli’ ye otobüsle gelenlerin, otobüsten iner inmez eğer kaldırımdaki taş dibekte kahve dövülüyorsa, söyleyecekleri ilk şey , ‘’İşte Mutlu İnsanların Kentine geldim’’olsa gerekti. Kırklareli’ den de gitmek için otobüse binerken de ‘’Bir Dibek Kahvesi içmeden gitmeyeyim’’ dediklerini hatırlar gibiyim. Şimdi Büyük Camii karşısına taşınmış olan dibek kahvesi, ayni tat ve kokusu ile hizmet vermektedir.
Bu kadar söz ettiğimiz şu kahvenin nasıl bir bitki olduğunu merak edenleriniz olmuştur elbette. Normalde 5- 8 metre yüksekliklere kadar çıkabilen ancak toplanabilme kaygısıyla 
3-5 metre de budanan ağaçlar, yılda birkaç defa beyaz çiçekler açarlar, iki üç ay içinde olgunlaşıp toplanırlar. Ancak bundan sonra hayli uğraşı isteyen kurutulup, dış kabuklarının ayrılması, içinin çıkarılması, tekrar ıslatılıp, zarlarının çıkartılması, kurutulduktan sonra 
cilalanması gibi bir dolu emek yoğun işlem gerektirir. Onun için yüzyıllar boyunca kahve planktonlarında kölelik veya köle gibi çalıştırılan işçiler sorunu hep olagelmiştir.
Peki bütün bu uğraşlar bizlerin bir fincan kahve içip oh diyebilmemiz için mi yapılıyor dersiniz? Hem öyle hem değil. Kahve çekirdekleri bir keyif verici içecek olmalarının yanında Kafein olarak bilinen bir ilaç hammaddesinin de kaynağını oluşturur. Tıbbın değişik alanlarında kullanılan ilaçların bileşimine girer. Kahve çekirdeği deyip geçmeyin, rengi bile renk skalamızda önemli bir yeri olan Kahverengine adını vermiştir. Bundan başka kavrulmuş kahve çekirdeğinin içeriğinde, % 12 sabit yağ, % 1.5 protein, % 3 şeker, % 3 Klorojenik Asit vardır. Uçucu yağ % 0.15 olup kavrulma sırasında oluşur. O güzelim kahve kokusunu da bu oluşturur. Kahve, halk arasında hem bir keyif aracı olarak hem de bazı farmakolojik özelliklerinden dolayı ilaç olarak da  kullanılan bir bitkidir. Ayrıca zihinsel ve ruhsal faaliyetleri arttırıcı, uyarıcı, antidot, açlık duygusunu giderici ve sindirimi kolaylaştırıcı etkilerinden dolayı da bir çok şekilde halk ilaçlarında kullanılmaktadır. 
‘’Bir kahvenin kırk yıl hatırı vardır’’ sözcüğünün artık ne kadar geçerli olduğunu bilemeyiz ama, gün gelir kendinizin veya bir sevdiğinizin birkaç kahve çekirdeği veya bir kaşık çekilmiş kahve ile rahatsızlığını giderirseniz dünyalar kadar iyilik etmiş olursunuz. İşte evinizde bazı durumlarda kullanabileceğiniz kahvenizin marifetleri;
-  İshal tedavisinde iki kaşık kahveye limon sıkılır ve üç saatte bir, birer kahve kaşığı az su ile yutulur.
- Bir miktar kahve mazı ile dövülür ve yenirse kabız etki verir.
- Bir miktar kahve toz edilir ve yara kurutucu olarak kesilen yaralara sürülür.
- Lohusalık sancısını kesici olarak şekerli kahve içilir.
- Baş ağrısına karşı limonlu kahve verilir.
- Baş ağrısına karşı halka halka kesilmiş ve bir yüzüne kahve ekilmiş patates dilimleri, başı ağrıyan kişinin alnına konur ve içirilir.
- Bunlar gibi nice önerilerde bulunulur. Ancak siz siz olun günde 2 fincandan fazla kahve içmemeye kendinizi alıştırın.Çünkü bir fincan kahve de yaklaşık 75 mg kadar kafein vardır.
Keyfimizi de ilacımızı da kahve ile hallettik birde kahve için söylenmiş binlerce özdeyişten bir kaçı ile bitirelim yazımızı.
Çay herkesle içilir ama kahve herkesle içilmez çünkü kahve hatır işidir, hatır bilmeyenler ile içilmez.
Kahve bazen kocaman bir yalnızlıktır ama onun içinde tüm yaşam bulunur.
Bazen kahvemi içerken uzaklara bakarım, bazense kahvemi içerken kokusundan özlem duyarım. Her yudumda özlem her telvede bolca hüzün vardır.
Sade kahve yalnızlığı, sessizliği sever, orta kahve kendi halindeliği sever, şekerli kahve aksiyon ve hareketi sever.
Ve, ‘’ Kahve bir ömre sığmaz ki bir yazıya sığsın’’ diyor ve bol köpüklü, keyifli kahveler diliyorum.

14 Mart 2021 Pazar

KIRKLARELİ‘ DE KUŞ GÖÇLERİ

Ahmet Rodopman 
Baharın gelişini Cemrelerin ardı arkasına düşmesi ve kızılcık, erik, badem ağaçlarının çiçeklenmeye başlamaları ile anlıyoruz. Çocukluğumuzda ilk bahar çiçeklerini  gördüğümüzde hep birlikte’’Gör gözüm gör, gelecek seneye de gör’’ diye bağrıştığımızı anımsıyorum. Nereden gelmiş ağzımıza dolanmış bilemiyorum. Her halde  eski insanların doğa ile bir yıllık sağlık sigortası sözleşmesi olsa gerek diye düşünüyorum şimdi. Ancak bunun ötesinde uzun, soğuk kış günlerinin bitip, özlenilen yaz günlerinin gelişinin habercisi olan bahar günleri, çocuk, yaşlı herkes için sevindirici bir işarettir.  Genellikle 21 Mart ile birlikte yaz aylarının başlaması, doğanın canlanışı, yeniden doğumu  yüzyıllar öncesinden beri değişik toplumlarda değişik isimler altında sevinç içerisinde karşılanıp NEVRUZ şenlikleri olarak kutlanmaktadır.
Baharın gelişinin, doğanın uyanışının kutlamalarına yetişebilmek için binlerce kilometre uzaklardan göçmen kuşların uçuşları da başlamıştır bu günlerde. Hatta bazı öncülerin sulak alanlara, tarlalara konduğu bile görülmektedir. 1 Eylül 2020 tarihinde ki yazımızla, ‘’Güle Güle’’ diyerek gönderdiğimiz göçmen kuşlarımıza şimdi ‘’Hoş Geldiniz’’ demeye hazırlanıyoruz.
Çocukluk merakım olan kuş göçleri, zamanla ilgi alanım, bilgilenme konum olup çıkıverdi karşıma. Çok sonraları öğrenebildim Ornitoloji diye, kuşları inceleyen Zoolojinin bir alt dalı olduğunu. Ve Kırklareli’ nin Ornitoloji dalında Türkiye’ nin oldukça önemli bir kuş göçleri yolunun üzerinde olduğunu. Günümüzde ise kuş popülasyonu azaldıkça, kuşları gözlemleyenlerin sayılarının artması farklı bir turizm alanının oluşmasını sağlamaktadır.
Günümüzden yaklaşık 200 milyon yıl önce yeryüzünde belirmeye başlayan kuş nesilleri, 50 milyon yıldan beri de bugünkü fizyonomileri ile yeryüzünün nadide canlıları arasına girmişlerdir. İklim koşullarına yiyecek, barınacak ve üreyecek yerler bulmalarına bağlı olarak yüzlerce türlere ayrışmışlardır. Yani şimdi sulak alanları yok ederek, avlayarak, tarım ilaçları ile zehirleyip öldürerek nesillerini ortadan kaldırmaya çalıştığımız kuşlar, insanoğlundan milyonlarca yıl öncesinden beri varlıklarını sürdüre gelmiş canlılardır. İnsana hiç gereksinim duymaksızın milyonlarca yıldır, ne sınır, ne yasak bilmeden dünyanın her bir köşesinde yaşam alanı bulabilen bu canlıların en önemli özelliklerinden biri de bahar göçleridir. Kuzey ve güney yarım küreler arasında yapılan bu git gel ler, kuşların beslenmesi, üremesi için gerekli olduğu kadar, gerek bitki gerekse insan toplulukları içinde bir hayli önemli olmaktadır. Özellikle son yıllarda yapılan Etnobotonik çalışmalarında, kuşlar aracılığı ile bitki tohumlarının şehirler, bölgeler hatta kıtalar arası taşınıp yeryüzüne dağılması pekte görülüp, bilinmeyen bir özellikleri olduğu anlaşılmaktadır. Bu nedenle Afrika’ da güzel bir çiçeğe konup, tohumunu yutan kuşun binlerce kilometre uçup İğneada  longoslarında mola verdiğinde, su kenarında bereketli bir toprak parçasına tohumu bırakmasıyla orada hiç görmediğimiz güzellikte bir Afrika Menekşesi’ nin kök salıp büyümesini gördüğümüzde belki şaşırırız, ama bunun bir göçmen kuşun hediyesi olduğu içimizden kaç kişinin  aklına gelmiştir acaba ? Ekolojik dengenin korunmasında ki görevleri ise saymakla bitmemektedir. İnsanlık tarihi boyunca, efsanelere, masallara konu olan, şu bahar aylarında başımızın üstünde dolaşıp duran uçan dostlarımıza ne kadar ilgi duyuluyor bilemiyorum. Ancak bilgilenim arttıkça ilgilenimin de peşi sıra geliyor ve böylece Zooloji olarak bilinen hayvanlarla ilgili bir bilim dalının alt dalı olan Ornitoloji yani Kuş Bilimi oluşmaktadır. Özellikle de bahar aylarında, göç eden özgür kuşların göç yollarını gözleyen meraklılar dürbünleri, fotoğraf makineleri ile birlikte düşüyorlar göç yollarına. 
Göçün öyle küçümsenecek bir şey olmadığını kuşlarla ilgili bazı rakamlara bakarsak bir başka mucize ile karşılaştığımızı anlayabiliriz.  Tutabilsek avuç içimizi bile dolduramayacak kadar küçük olan bülbülün 3.500 kilometre, uzun bacakları ve uzun gagası ile karikatürlere, fıkralara konu olan leyleklerin 5.000 kilometre, guguk kuşunun 6.000 kilometre uçup ilk baharda yazlık, sonbaharda ise kışlık yuvalarına ulaştıkları tespit edilmiştir. Uzun uçuş rekoru ise bir yılda 40.000 kilometre uçarak ırmak kırlangıcı tarafından kırılmıştır. Az değil her yıl bütün bir ekvator turu yapmaktadırlar. Peki bu kuşların göçleri sırasında Kaç kilometre hızla gittiklerini hiç merak edeniniz oldu mu? Ortalama hızları saatte 53 kilometre olan kuşların bazı Kartal türlerinde bu hızın kat kat üstüne çıktıkları belirlenmiştir. Kuş bilim insanları tarafından yapılan çalışmalarda, göç esnasında kuş topluluklarının ortalama 1500 metre(tüfek menzili dışı)  yüksekten uçtukları belirlenmiş, ayrıca bu kadar uzun mesafelerde kanat çırpmalarının büyük bir enerji gerektirdiği düşünülecek olursa, göç öncesi  oldukça fazla beslenerek yağ depoladıkları, bu depoladıkları yağları da enerji kaynağı olarak kullandıklarını saptamışlardır. Sadece Kırlangıçların saatte 300-400 kilometre uçarlarken sinek ve böceklerle beslenerek yere inmeden uçtukları oldukça saşırtıcı bir bilgi olarak aklımda kalmıştı. Bir diğer hayretler içinde kaldığım nokta da, kuş beyinli diye dalga geçtiğimiz göçmen kuşlar, insan oğlunun hesaplayarak bile bulamadığı ısınan havanın yükselmesine bağlı olarak oluşan termal sütunları kullanarak yükseklere çıktıkları, sonra da kanat çırpmadan 400 kilometre süzülerek yol almasının yanında, onca yolu giderlerken yönlerini nasıl bulabildikleri uzun yıllar tartışma konusu olmuştur. Alman kuşbilimcilerin buluşu bu tartışmalara son vermiştir. Kuşların beyinlerinin alt kısmında bulunan bir bölgede yoğun demir bileşiklerinin saptanması, bu bölgenin birer pusula görevi görerek, istedikleri yere gitmelerini sağladıklarını göstermiştir.. Yılda 5 milyar civarında göçmen kuşun topraklarımızın üzerinden geçtiği veya konduğu ülkemizde Avrupa’ kıtasında toplam 500 çeşit kuş yaşarken bunun 425 inin Türkiye’de bulunduğu gerçeğini de unutmamalıyız.
Göçmen kuşların bu ve bunlara benzer saymakla bitmeyen pek çok özellikleri bulunmaktadır. Ancak şimdilik bu kadarla yetinip, Kırlareli’ nin bu konudaki yeri ve önemine değinecek olursak, ardından görev ve sorumluluklarımızın da üzerinde durmamız gerekecek.  Türkiye Doğa Derneğinin yaptığı sürekli çalışmalarla ülkemizde 32 Önemli Doğa Alanı tespit edilmiştir. Bunların çok önemli iki tanesi ilimiz sınırları içinde olup, MAR011 Istranca Dağları  ve MAR014 İğneada Ormanları kodları ile belgelenmiş ve koruma altına alınmıştır. Haritamızda da görüldüğü gibi, Afrika’ dan gelip, baştan sona Anadolu’ yu gruplar halinde geçen Göçmen Kuşlardan İstanbul Boğazını aşıp, Terkos Gölü ve civarındaki sulak alanlarda mola verip İğneada Longoz Ormanlarında, suya, ağaca, ota, böceğe kavuşmaktadırlar. Kimi gruplar Longozlarda mevsimlik misafirimiz olarak kalmalarının yanı sıra büyük çoğunluğu da göçe başlarken hedefledikleri Tuna Deltasına doğru yola çıkıyorlar. Bu kollun bir bölümü de Moldova ve Ukrayna topraklarına yayılmaktadırlar. Çanakkale Boğazından geçen bir farklı kol ise Çorlu, Lüleburgaz, Babaeski üzerinden gelip, Kırklareli’ nin üzerinden geçerek, sınırlarımızı aşıp orta Avrupa topraklarında yaz aylarını geçirip, yuva ve yavru yapıp nesillerini devam ettirme  uğraşı vermektedirler. Genellikle gece uçuşları yaptıklarından belki rastlayamaya bilirsiniz ama, özellikle bahar aylarında dışarıda gezerken başınızı yukarıya kaldırırsanız, toplu halde veya v harfi şeklinde başınızın üstünden geçen göçmen kuşları görebilirsiniz. Hatta seneye de bir kez daha görmek üzere doğa ile bir yıllık yaşam sigortanızı bile yapabilirsiniz.
Neden her yıl göçmen Kuşlarının sayılarının azaldığı  konusuna gelince; biz yaştakiler çok iyi hatırlayacaktırlar, bir zamanlar Trakya’ da sulak alanlar pek çoktu. Hele derelerimizi, barajlarımızı sularını İstanbul’ a taşınması için yok etmemizin ardından, tarlalarımızın kimyasal gübre ve zehirlerle kirletilmesi. Çerkezköy gibi kirletici sanayinin Ergene Nehrini bir zehir kanalı haline getirmesi yanında havanın kirlenmesi ve ısının yükselmesi kuşların gelmemesi için başlıca nedenleri oluşturmaktadır. Hele sözü edilen Organize Sanayi Sitesi Kırklareli’ de kurulması halinde artık Trakya’ da göçmen kuşları, tarlalarda, ağaçlarda, değil de uskumruyu gördüğümüz gibi, ansiklopedilerde göreceğiz herhalde.  
Ülkemizin olduğu kadar Kırklareli’ mizin de çok önemli bir doğal mirası olan İnsan Göç Yollarının yanı sıra, Kuş Göç Yollarının da üzerinde olması şimdiye kadar pek önemsemediğimiz değerimizdir. Yetkililerimizin bu konuya eğilip, tanıtım ve turizm faaliyetlerini arttırması ile, hem isminin yaygınlaştırılması, hem de belli mevsim ve günlerde yerli ve yabancı turistlerin ziyaretleri ve konaklamaları için organizasyonların yapılmasına ön ayak olmalarının uygun olacağını düşünmekteyim.

11 Mart 2021 Perşembe

HALK BİLİM (FOLKLOR) -ANNELERİMİZİN ÇEYİZ SANDIKLARI

Ahmet Rodopman 
Şimdilerde ne kadar kaldı ? Hala devam ediyor mu çeyiz sandığı geleneği, göreneği ve özelliği bilemiyorum. Belki de yok olan veya olmaya yüz tutan pek çok güzel adet ve alışkanlıklarımızdan biri gibi o da modernleştiğimizi sanarak terk ettiğimiz unsurlardan biri olarak kalacak  hafızalarımızda. Ama annelerimizin çeyiz sandıklarının kokusu  uzun yıllar geçse de silinmeyecektir beyinlerimizin en ince kıvrımlarından. Günümüzün bilimleri kokunun en nostaljik hatırlatıcılardan biri olduğunu belirlemiştir. Çoğumuz annemizin sandığını yıllarca önce kaybetmiş olmamıza karşın, benzer bir kokusunu her hangi bir şekilde duyduğumuzda hemen anımsarız, o evi, o odayı, o sandığı. Tam olarak tanımlayamasak da,  götürür bizleri o tılsımıyla geçmişte ki o güzel günlerimize. Herkesin annesinin sandığının kokusu, kendine özeldir ve de çok güzel gelir insana. Annesini hatırlattığı için olsa gerek veya anne sıcaklığını yaşadığı o küçüklük günlerini.
Sandığın kullanımı, gerek kendi  coğrafyamızda, gerekse dünya üzerinde neredeyse insanlık tarihi kadar eskidir. M.Ö 5000 lere  değin giden bir mazisi söz konusudur. Mısır’lılarda, Sümer ve Asur’ lularda, Yunan’ lılarda, Roma, Bizans ve Osmanlı’ larda çok değişik amaçlarda kullanılmıştır. Genellikle mal ve eşya taşımada, saklama ve ev içi düzenlemelerde sıklıkla kullanıldığını görmekteyiz. Özellikle Osmanlı’ların Avrupa ile ilişkilerinin fazlalaştığı 1800 lü yıllardan itibaren bugünkü ev içi kullanımlarında karşımıza çıkmakta, o zamana kadar bohça, çuval ve denkler de tutulan kıymetli eşya veya giyeceklerin saklanıp, korunmasında ve evlerde de oturma, üstünde yemek yeme gibi değişik işlevleri olan bir aksesuar gibi değerlendirilmiştir.
Ancak sandık denilince ilk akla gelenin Çeyiz Sandığı  olacağı şüphesizdir. Çünkü kültürümüzde çok sık olarak birlikte kullanılan iki kelimedir. Evliliğin kutsandığı pek çok ülkede de bu gerçeklik sürdürülmektedir.  Düğünlerin vaz geçilemeyen bir ritüeli, renkli bir gösterisidir, gelin alayının Çeyiz Sandığını almaya gelmesi ve damat adayı ile yapılan pazarlığı. Genellikle gelinin bir yakınının sandığın üstüne oturması adetten sayıldığından, damat tarafı makul bir para vererek gönlünü almaya çalışır. Bu, tarafların hoş görüsü ile kısa zamanda tatlıya bağlanarak, sandık, gelin ve gelinin diğer çeyizleri yüklenilerek, davul, zurna, ağıtlar ve alkışlar eşliğinde damat evine doğru yola çıkılır. Gelin yeni evine gelince de sandık en özel eşya olması nedeniyle gelinin odasının baş köşesine yerleştirilir. Artık gelin hanım ve sandığı ömür boyu sürecek bir beraberliğe başlamış oluyorlardır. Üzerinde anahtarı olsa da olmasa da kadının izni olmadan kapağının açılamayacağı gelenek haline gelen bu çeyiz sandığının, halkın hafızasında çok eski zamanlardan beri özel bir yeri oluşmuştur. Ülkemizde ve şehrimizde pek çok şeyin yeni yaşam koşullarına evrilmesine karşın kız çocuklarına çeyiz düzülmesi konusu geçerliliğini sürdürmektedir.
Benim gibi geçen yüzyıldan kalanların çok iyi anımsayacakları gibi yöremizde kız çocuğu doğduğu zaman başlar çeyizini hazırlamaya ana ve babası. Hatta hoş bir tekerlemesi vardır hepimizin bildiği, ‘’Kız beşikte, çeyiz sandıkta büyür’’ şeklindedir. Kimi kez sandık gelinceye değin bohçalarda biriktirilen kızın gelinlik çeyizleri, kimi ailelerde de  beşik ile birlikte eve getirilir ve doldurulmaya başlanır. 
Gerçekten de yoksul varsıl ayrımı  olmaksızın, özellikle kız anaları ellerine geçtiği zaman sandığa bir şeyler örüp koyarlar, bir parça bezin etrafına oya yapıp koyarlar. altı tane çay kaşığı alabilmişse onu koyar, derken kız büyüyüp eli iş görmeye başlaması ile birlikte, gergef  işler, dantelli, işlemeli çeşitli örtüler, yaygılar, bohçalar, giysiler yapıp sandığını doldurur. Belki şimdi gençlerimize oldukça fantastik gelmesine rağmen, folklorik birer öğe olarak yazmadan edemeyeceğim. İlk olarak sandığın en altına dolu olsun diye ‘’don’’, bereketli, üretken olsun diye bir parça ‘’toprak’’, giyimli, kuşamlı olsun diye ‘’gömlek’’, sofrası açık olsun diye ’’sofra bezi’’, nazar değmesin diye,  nazar boncuğu ve  ‘’şap’’ yerleştirilir.  Kırsal kesimde babanın ekip biçtiği buğday, arpa, darı v.s gibi bitki tohumlarından bir miktar konur (bu ürün çeşitlendirilmesi açısından çok önemli bir gelenektir). Bende  36 yıl önce  kızımın sandığına kalem ve kağıt  koymuştum. İyi bir okur, yazar olması dileklerimle. Bilemezdim ki büyüyüp evlenince, yurt dışına gidip,  bugün bana o kalemle mektup yazacağını.
Böylece günler, aylar, yıllar geçer, kız büyür, sandık dolar, talipler gelir gider, damat adayı belirlenir, önce söz, sonra nikah ve düğünün vakti gelir çatar. Gelin Alayı gelince Çeyiz sandığı  çıkarken etraftaki bildik, tanıdıkların şahitliğinde çeyize bir bedel biçilir, bu bedelin eğer verilmişse başlık parası ile farklı olmamasına özen gösterilir. Bugün garip gelse de bu uygulamanın ince bir söylemi vardır. Başlık parasına kız satılmamış, o para ile yeni evinin gereksinimlerini karşılamıştır, anlamı çıkmaktadır. Gelin Alayı Çeyiz Sandığını alır, yeni evde çeyiz serilir. Ev düzenlenir, konu, komşu, tanıdık gelir gider ve her yerde olduğu gibi burada da beğenenler ve beğenmeyenler olur. Çeyizi beğenmeyenler “kızı büyümüş, anası uyumuş”; beğenilmişse “kızı okumuş, anası dokumuş” gibi sözlerle yergilerini ve övgülerini dile getirirler. Ve sonunda yine kabak anaların başına patlar. Onun içinde Çeyiz Sandığı kadının, yani ananın doğumundan ölümüne değin sorumluluğundadır. Ebediyete göçtüğünde de ardında bıraktığı en değerli emanetidir. Siz, siz olun annenizin, anneannenizin, babaannenizin sandığına sahip çıkın. Onu gözünüz gibi koruyun. Bırakın maddi olan parayı, altını, pırlantayı. Onlara her istediğiniz zaman sizler ulaşabilirsiniz. Annenizi, kokusunu, tarağını, eğer varsa kendi ördüğü atkısı, beresi, baş örtüsünü özenle saklayın. Hele yöresel el işleri, dantelleri, oyaları, yağlık, yemeni, yaşmakları, tülbentleri varsa birer sanat eseri  titizliği ile koruyup, kollayın lütfen. Çünkü çeyizler toplumların yazısız tarihi belgeleridir, hafızalarıdır. Şimdiye kadar değerleri bilinememiş, atılmış veya dağıtılmış sonuç olarak kaybedilmiş onca yapıt var ki arkasından ancak ah, vah diyebiliyoruz.
Bir de herkesin bildiği ve benim bu konuyu yazmama neden olan bir nokta var ki değinmeden geçemeyeceğim. Sanırım hepimiz annemizin sandığının açıldığında, odaya yayılan o farklı annemize özel kokuyu anımsıyoruzdur. Tam olarak tarif edemeyeceğim, levanta, sabun, naftalin kokuları karışımı, kullandığı pudra, krem veya deodorantının , eskimiş tahtanın, kumaşın, boyasının rayihaları toplamı olan koku.  Yıllar geçtikçe azalan ama etkisi eksilmeyen o kokunun hatırlattığı anne sıcaklığı hiç eksilmiyor insanın benliğinden. Annesi hayatta olanlar lütfen annelerinizin çeyiz sandıklarına sahip çıkın. Onları çocuklarınıza, hatta torunlarınıza en değerli emanetler olarak, anlamlandırarak teslim ediniz. Bir iğnenin, bir yüksüğün, bir aynanın bir pudra kutusunun manevi değerini belirtip, geçmişi ile barışık, geleceğe sağlam adımlarla yürümesini sağlayınız. Toplumsal hafızanın oluşmasına yardımcı olmanın mutluluğunu yaşamanız dileklerimle.

3 Mart 2021 Çarşamba

KÖY ENSTİTÜLERİ GERÇEĞİ VE KEPİRTEPE ÖRNEĞİ(3)

Akın Güre


Köy Enstitüleri deyince akla ilk gelen isim şüphesiz ki İsmail Hakkı Tonguçtur. Onun adını anarken bu efsane sayılacak eğitimciyi daha yakından tanıtmak gereği duyuyor insan. Çünkü Köy Enstitülerini ilerde anlatacağım nedenlerle kapanmaya zorlayan süreçte onun şahsına yöneltilmiş eleştiri ve saldırıları öğreneceksiniz. Bu hikayenin sonunu getiren hamleler hep bu ideal eğitimcinin yıpratılması için gösterilen çabalardır. Tonguç'un kişisel serüvenini öğrenirken aslında bir dönemin kaderini çizen tarih aktörleriyle karşılaşırsınız. Onu mesleğinde zirvelere  çıkartıp  arkasından destekleyenlerin sonra birden yön değiştirip söylediklerini inkar edercesine sırt çevirmelerine şahit olursunuz. Burada çarpıcı olan, Tonguç'un olup bitenlere karşı soğukkanlı davranıp bildiği yoldan hiç sapmadan durumun nedenlerini kavraması, çalışmalarına inatla devam etme iradesidir. Tonguç, meseleleri toplumsal diyalektiği ile düşünerek hareket eden, bir dava adamıdır. Bütün yetkileri elinden alınıp bir liseye resim ve el işleri öğretmeni olarak atandığında bile kafasındaki idealleri hala pırıl pırıl yaşayan bir aydındır. Onun hayatı ve söyledikleri bile tek başına Köy Enstitüleri tecrübesinden çıkartılacak derslerle doludur.

İsmail Hakkı Tonguç 1893 yılında Bulgaristan'da Silistere ili sınırları içinde bir köyde doğar. Babası Kırım göçmenlerinden Silistre savunmasına katılmış Hacı Velioğlu İdris bey, annesi Dobruca Türklerinden Vesile hanımdır. İlkokulu doğduğu köyde okuyan Tonguç 1907 yılında  Silistre Rüştiyesi'nden mezun olur. Okuma arzusuyla dolu  olan bu öğrenci önce babasının yanında bir süre çiftçilik yaptıktan sonra annesinin yardımıyla İstanbul'a gider ve Maarif Nazırı Şükrü Bey'in katkısıyla Kastamonu Öğretmen Okuluna gönderilir. Birinci Dünya Savaşı yıllarında İstanbul Öğretmen Okulu'na geçiş yaparak buradan mezun olur. Yirmi arkadaşı ile birlikte Almanya'ya öğrenim için gönderilir. Savaş Bittiğinde yurda dönmesi istenir. Öğrenimini tamamlayamadan geri döner ve Eskişehir Öğretmen Okulu Resim-El İşi ve Beden öğretmenliği  görevine atanır. 1921 yılında tekrar Almanya'ya gönderilir ve Almanya Karlsruhe Beden Güzel Sanatlar Okulu ve Güzel Sanatlar Akademisinde okur, 1922 yılında ülkesine döner. 1925 yılında tekrar mesleki eğitim konularında araştırmalar yapmak için Avrupa'ya gönderilecek olan Tonguç, özellikle Almanya'daki Kır Eğitim Yurtları ve Leipzig Deney Okulları ile ilgilenir, seminerlere katılır. Döndüğünde Ankara Öğretmen Okulu resim-iş ve beden eğitimi öğretmenliğine atanır. Kırsal bölgelerde eğitimle ilgili yazdıkları dikkat çekerek, 1926 Yılında Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati tarafından Milli Eğtim Bakanlığına tayin olur. "İş İlkesine Dayanan Öğretmen Kursu"nu  düzenler. Daha sonra mesleği ile ilgili bir çevirisi ve "Resim-El İşleri ve Sanat Eğitimi" adlı kitabı yayımlanır. Eğitim Sergisi düzenlediği İsmet Paşa Kız Enstitüsü'nde CHP'nin Altı Ok amblemi o günlerde çizilir. Gazi Mustafa Kemal Enstitüye gelerek teşekkür eder. 1935 Yılında Milli Eğitim Bakanlığı'na getirilen  Saffet Arıkan'nın isteği ile Gazi Eğitim Enstitüsü  Müdür yardımcılığından İlköğretim Genel Müdürlüğü'ne atanır. Bakan Saffer Arıkan'a sunduğu 35 sayfalık bir raporda İlköğretim ve Eğitim Meselesini anlatır. 1936 yılında Atatürk'ün önerisiyle başlayan, çavuş ve onbaşıların köylerde eğitmen olarak çalışmak üzere yetiştirilmesi konusunu  araştırmakla görevlendirilir. 1937 yılında Köy Enstitülerinin kurulmasıyla ilgili temel ilkeleri belirleyen raporunu Bakan Saffet Arıkan'a sunar. Bu rapordan sonra Köy Enstitülerinin ilk örnekleri sayılacak Köy Öğretmen okulları açılmaya başlanacak ve süreç 1940 yılında Köy Enstitülerinin açılışını düzenleyen yasanın TBMM'nde kabul edilmesiyle noktalanacaktır.

Köy Enstitülerinin kuruluşu o sırada Cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü tarafından hararetle desteklenmektedir. İnönü ondan, açılan Köy Enstitülerinin sayısının 60'a çıkarmasını isteyecektir. Köy Enstitülerini Cumhuriyetin eserleri içinde en değerlisi olarak gördüğünü söyleyen İnönü, buralardan yetişecek öğrencilerin başarılarını hayatı boyunca takip edeceğini belirtir. CHP'nin Beşinci Büyük Kurultayı'nın açılış konuşmasında Köy Enstitüleri için şöyle der:

"Nüfusumuzun çoğunu teşkil eden köylümüzün gerek tahsil, gerek geçim hususunda seviyesini yükseltmeyi başlıca hedef tutacağız. Bu hususta elde edeceğimiz neticelere, çok ehemmiyet ve kıymet veriyoruz. Kati olarak inanıyoruz ki köylümüzün tahsilini ve maişetini daha yüksek bir dereceye vardırdığımız gün,  milletimizin her sahada kudreti, bugün  güç tasavvur olunacak kadar yüksek ve heybetli olacaktır."

Köy Enstitülerinin kapatılması, genellikle çok partili hayata geçiş döneminde görülen gelişmeler parelelinde anlatılsa da kuruluş yıllarındaki Tek Parti döneminde, TBMM'nde ilgili yasaların gündeme gelmesiyle başlayan bir tepkiden söz etmek gerekir. Bu tepkiler, daha sonra  enstitüler hedef alınarak   sesini yükselten milliyetçi ve muhafazakar çevrelerin  kullandığı  komünist suçlamaları şeklinde ortaya çıkacaktır. Buraları bir komünist yuvası olarak görülür, karşı propagandalar devreye sokulur, karalamalar başlar.

TBMM'ne getirilen köy enstitüleri kanunu için yapılan görüşmelerde ilk eleştiriler başlar. Kazım Karabekir'in de destek verdiği eleştirilerden birisi "enstitü" kelimesiyle ilgilidir. Karabekir, köylünün hoşuna gidebilmesi için bu isim yerine "hayat mektebi" denmesini önerir. Yöneltilen eleştirilerden diğeri ise enstitü kanununun üçüncü maddesiyle ilgilidir. Bingöl vekili Feridun Fikri Bey itirazında köy görüntüsündeki kimi kasabalarda yaşayan gençlerin bu kanundan yararlanmayacağını, bu nedenle kasaba ve şehirlerdeki okullara giden köylü çocukların da enstitülere alınmasını ister. Kazım Karabekir de ahlak derslerine daha fazla önem verilmesini ister ve enstitülere  sadece köy çocuklarının  alınmasına karşı çıkar. Kanun için yapılan oylamada 429 milletvekilinden sadece 279 kişi oylamaya katılmıştır!  Bu sonuç bile enstitülerin kurulmasına başlangıçtan itibaren  karşı çıkan ciddi bir muhalefet olduğunu açıklar.

Köy Enstitüleri ile ilgili 1942 yılında gündeme gelen yine önemli bir düzenlemeye için benzer karşı çıkışlar görülecektir. Köy Enstitüleri için gerekli olan Teşkilat Kanunu görüşmeleri için yapılan tartışmalar günlerce sürecek, kanunun çıkması uzayacaktır. Söz alan milletvekillerinden Rasih Kaplan din eğitimin önemine vurgu yaparak, "Enstitüleri ikmal etmezden evvel, köylerdeki yavruları yetiştirmek üzere din dersleriyle de teçhiz etsinler. Buna ihtiyaç vardır." diyecektir.

Gelen tasarıda köy öğretmenlerinin görev ve sorumluluklarıyla ilgili 10. madde en büyük eleştiriye uğrayan konulardandır. Eskişehirli toprak zenginlerinden Emin Sazak, "Bu madde muallimlere o kadar salahiyet veriyor ki, hakim, hekim, ne bileyim mürşit, peygamber hepsi. Yani bunlar köyün ziraatını temin edecek, akıl verecek, hülasa her şey, yapacak...Köye gidecek muallim ben köyde muhtarım diyecek, o zaman da köyün kalkınması yerine herkes dağa kaçacak...Kanun çok güzeldir, fakat bu maddesi yanlıştır. Bunlara verdiğimiz salahiyet Başvekilde yoktur. Bunlardan köylü ne öğrenecek? " diyecektir. Emin Sazak ileride Köy Enstitülerine yöneltilecek eleştirilerin ilk işaretini verir böylece.

Besim Atalay da Rasih Kalan gibi düşünmektedir. O da 10. maddeye, "Köylerde eğitmenler ve öğretmenler din terbiyesine, manevi terbiyeye önem vereceklerdir"  ifadesinin eklenmesini isteyecektir. Abdurrahman Naci Demirağ ise, din eğitiminin önemine değinerek, "Maneviyatsız hiçbir millet yaşayamaz, laiklik dinsizlik değildir...Biz laikliği kabul ettiğimiz zaman birdenbire cezri hareket etmek mecburiyetindeydik. Fakat bugün artık yavaş yavaş bu işi ıslah etmek zamanı gelmiştir. Çünkü millet, din işinin dünya işinden ayrılmasına iman etmiştir." der.

Onuncu madde ile ilgili tartışılan diğer bir mesele ise öğretmenlere verilecek bu yetkilerden sonra köylerde muhtarlar ve köy heyetleri ile öğretmenler arasında  bir yetki karmaşası çıkmasıyla ilgilidir. Tasarının okulların yapım ve onarımıyla ilgili  25. maddesine ait yapılan eleştirilerde kadınların çalıştırılmasına karşı çıkılırken köylüye yüklenen yükümlülüklerin angarya ve işkence olduğu ileri sürülerek anayasaya aykırı olduğu söylenir.

Genel olarak bu dönemde Köy Enstitülerine gösterilen tepkilerde aşırı bir olumsuz tavır görülmez. Bunda Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün şüphesiz ki büyük payı vardır. Tepkiler çok açık şekilde dile getirilmese de toplumun bazı kesimlerinin bu oluşumdan rahatsızlık duydukları kesindir ve bunu bazen oturumlara katılmayarak veya eğitimle ilgili çeşitli toplantılarda görüş beyan ederek ifade ederler.

Köy Enstitülerinin kapanmasına yol açacak gelişmeler özellikle 1946 yılında çok partili  sisteme geçişle birlikte yaşanacaktır. Bundan sonra gösterilen muhalafet daha keskin bir şekilde ve yıpratıcı ölçülerde yapılacaktır. Özellikle 1945 yılında Meclise gelen Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu bu değişimin hızlanmasını sağlayacaktır. Yoğun tartışmalarla kabul edilen toprak reformu işlevi olmayan bir karar olarak  rafa kaldırılır. Bu yasanın asıl etkisi Cumhuriyet Halk Partisi içinden çıkacak Demokrat Parti oluşumuna yol açmasıdır. Bu reforma karşı çıkan çevreler aynı zamanda Köy Enstitülerinin önünü kapayacak engellerin sesini daha güçlü şekide duyururlar. Tarımdaki yerleşik yapıda mevzilenen güçler reformları uygulanamaz hale getirerek  yerlerini korurlarken  Köy Enstitülerine karşı daha kararlı bir duruş sergilerler. Onların bu tepkileri iktidar partisi üzerinde de etkili olur. Nitekim 21 Temmuz 1946 seçimleri sonrası kurulan Recep Peker hükümetiyle köy enstitülerinde geri sayım başlayacaktır. Demokrat Partiye geçmeyen Cumhuriyet Halk Partisi içinde kalmaya devam eden muhafazakar ve reform karşıtı çevreler köy enstitülerini etkisiz hale getirecek adımların işaretini verirler.  Recep Peker'in hükümet programında köy enstitülerinde uygulanacak eğitim için  kullanılan  şu ifadeler bunun doğrular gibidir: "Köy Enstitülerinden çıkan gençlerin kendilerinden beklenen hizmeti başaracak surette bilgi ve tam bir milli duygu içinde yetiştirilmelerine dikkat edilecektir."

Köy Enstitülerine yönelecek saldırıları besleyen bu tür düşünceler nitekim bir süre sonra sonuç verecek ve Hasan Ali Yücel yerine  Milli Eğitim Bakanlığına Reşat Şemsettin Sirer getirilecektir. Bu değişiklik TBMM içindeki karşı  kesimlere cesaret verir. Sirer'in bakan olmasıyla köy enstitülerini öğretmen okuluna dönüştürme çabaları hız kazanır. Eğitim programlarında yapılan değişiklik ile teorik derslerin ağırlığı artarken iş eğitimi ile güçlendirilmiş uygulama dersleri zayıflatılır, üretici iş okulu yerine klasik iş okulu anlayışı benimsenir.  1948 yılında Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü kapatılır. Bu okuldan mezun öğretmenler pasif görevlere atanır veya farklı öğretmen okullarına gönderilir. Enstitüden mezun olan köy öğretmenlerine işlemek için verilen topraklar geri alınır. Artık köy okullarındaki öğretmenlerden  beklenen görevler klasik bir eğitim için istenen   düzeye çekilmiştir. Bu arada eğitmen kursları da 1947 yılında  kapatılır.

Çok partili döneme geçildikten sonra Köy Enstitülerinin kurucularına yönelik saldırılar ideolojik bir karakter kazanmaya başlayacaktır. Burada komünizm suçlaması yaparak yıpratma çabaları boy gösterir. Enstitü faaliyetleriyle ilgili karalamalara bir de komünistlik sıfatları eklenir. Önce Çifteler Köy Enstitüsü ile başlayan suçlamalar daha sonra Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü için yapılan komünizm ihbarlarıyla devam eder. Mesela, kırmızı gömlek giyen bir öğretmen komünistlikle suçlanır hemen. Yatakhane binalarının yerleşimini yukarıdan bakıldığında  orak çekice benzetenler de çıkar.

Diğer bir konu ise Köy Okullarının yapımında köy halkına yüklenen sorumlulukların hafifletilmesi ile ilgilidir. Kadınların bu işlerde çalıştırılması yasaklandığı gibi okul yapma görevinde devletin payının arttırılması istenecektir. Okul yapımında köylü vatandaşın katkısı Demokrat Parti iktidarı zamanında tamamen kaldırılır.

Komünizm suçlamalarının yanısıra din eğitimi konusunda da kuruluş  yıllarında başlayan eleştiriler yeniden hız kazanır. Cumhuriyet Halk Partisi bunların etkisinden kurtulamaz. Bundan sonra din okullara din dersleri konulması, imam hatip yetiştirecek kurslar açılması hakkında adımlar atılacaktır. 1950 seçimlerine gidilirken eğitimde din, tartışılan en önemli konu olur. Demokrat Partinin 1950 yılında iktidara gelmesiyle Köy Enstitülerinin öğretmen okullarıyla birleştirilmesiyle sonuçlanacak nokaya epey yaklaşılır. İktidardaki Demokrat Parti hükümeti bu kurumların tasviyesine yönelik çalışmalara hız verecektir. 1951 yılındaki Milli Eğitim Bakanlığı bütçesi görüşmlerinde enstitülerin kapatılması gerektiği açık olarak ifade edilir. Bu görüşmeler sırasında Ahmet Başıbüyük şöyle konuşur:
"Muhterem arkadaşlar, valileri tehdit ve radyoda teşhir ederek ve köylünün malını, davarını, çulunu çaputunu sattırarak dipçik altında yaptırılan köy okulları bugün kısmen yıkılmış ve harap bir haldedir. Kendisinden beklenen hizmetleri veremeyen köy enstitülerinin bir an evvel tasfiye edilerek, öğretmen okullarının çoğaltılmasını rica edeceğim." 

Aynı bütçe görüşmelerinde Milli Eğitim  Bakanlığının Tevhid-i Tedrisat kanunu ile medreselerin kapanması nedeniyle doğan   din okulları ihtiyacını karşılaması gerektiği savunulur, imam ve hatip okullarının derhal açılması istenir. Mükerrem Sarol laiklik ilkesini tartışmaya açar ve "Laiklik mefhumunun tesir ve murakebesi altında bulunan yerlerde vicdan hürriyeti bulunmaz ve işlemez. Benim anlayışıma göre, din ve devlet işlerini birbirinden ayırmak hükmü, dinin ne olduğunun bilinmemesinden doğmuştur. Aynı zamanda bu hükmün  her din için tatbiki caiz olmaz. Bence din çeşnisini kaybetmiş olan karakter muhakkaktır ki vahşete ve hayvanlığa temayül eder." der.

Demokrat Parti dönemindeki Köy Enstitülerinin kapanmasıyla sonuçlanan   yıkımın hikayesini anlatmaya devam edeceğiz. Burada Kepirtepe Köy Enstitüsü öğretmenlerine ve Kırklareli’nde yaşayan aydınlara yönelik açılmış davaya da yer vereceğiz. Bu dava ile Köy Enstitülerinin kapatılmasını hazırlayan şartların nasıl olgunlaştırılmak istendiğini ve hangi toplumsal yaralara yol açtığını  anlatacağız. Elbette başlarken bir bölümünü anlattığımız,  Köy Enstitülerinin önderliğini yapan ve düşünsel kaynağını besleyen İsmail Hakkı Tonguç'un başına gelenlere ve son günlerinde yaptıklarına  da yer vereceğiz. 

(Devam Edecek)

28 Şubat 2021 Pazar

HALK BİLİMİ(FOLKLOR) - PALA KİLİMİ(ÇAPUT KİLİMİ)GERİ KAZANIMIN VE YENİDEN DEĞERLENDİRMENİN EN GÜZELİ

Ahmet Rodopman 
Son yazdığım Şayak ve Keçe yazısını okuyan tanıdıkların bir kaçı, Pala Kilimini biliyor musun diye yazdılar. Bilmez olur muyum hiç. Çocukluğumda vazgeçemediğim uğraşılarımdan biri idi. O zamanlar BU uğraşılarımızın, geri kazanım noktasında bu kadar önemli olduğunu bilmememe karşın yine de hoşuma gidiyordu, bir işe yarıyor olmamın farkına varmak. Annemin evde topladıkları, o zamanlar terzilik yapan babamın dükkanda kalan artık kumaş parçalarını önüme alır, makasla saatlerce ince şeritler halinde keser, sonra uç uca ekleyip, yumak yapardım. O yumakları babam bazen sırtlar, bazen bir at arabasına atar, Demirtaş Mahallesinde, Bulgaristan’ dan gelen pala kilimi dokuyan tezgahları olan tanıdıklarına götürürdü. Bir hafta, on gün sonrada güzelce dokunmuş yeni pırıl pırıl kilimlerimizi getirirdi. Ahmet Mithat İlkokulu  karşısında ki  oturduğumuz ev bir hayli eski idi. Mutfak ile tuvalet arası 20 metre civarında bir koridorumuz vardı. Yeniler gelince eskiyenleri kaldırır ve yıllarca kullanırdık o pala kilimlerini.
Çok değil 50-60 yıl kadar geriye gidildiğinde Kırklareli’ de hala ekonomik yaşama zorunluluğu vardı sanırım. Bence çoğu aile ancak kazançlarıyla günlük geçimini sağlayabiliyordu. Çoğumuz yoksul değildik, gerçi varsıl da sayılmazdık. Kıt kanaat ama mutlu yaşayabilmenin sırrını, doğru çalışıp, dürüst yaşamak ile bulabilmiştik. Şimdi çocuklarıma anlatıyorum da, milattan önceki masalları anlattığımı sanıyorlar. Bırakın masa sandalyeyi, somya, karyola dahi yoktu çoğu evde, yere serilen bir softa bezi üzerine konulan yastaaç(üzerinde hamur yoğrulan tahtadan yapılmış yuvarlak sofra sehpası) üzerine yemekler konur, etrafında yere oturulup yemek yenirdi. Geceleri yere yataklar serilir, yan yana yatılarak uyunurdu. Şimdi düşünüyorum da  yaşantılar genellikle dışarıdan çok az şey satın alınarak devam edebilecek şekilde sürer giderdi. Kazançlar az olduğu için de bunu dengelemek için tasarruflu yaşamak, planlı harcamak gerekiyordu. Evlerde yaşamın kalitesi, ve beslenme düzeyi düşürülmeden elden geldiğince ucuz ve uygun şekilde gereksinimler karşılanmaya çalışılırdı.
İşte bunlardan bir tanesi de Pala Kilimi, diğer ismi ile Çaput Kilimi diye bilinen, eski elbiseler, giysiler, perdeler, yatak örtüleri gibi kullanılmış , artık atılacak hale gelen dokumaların,1,1.5 cm eninde şeritler halinde kesilip,uç uca dikilerek büyük yumaklar haline getirilmesidir. Bu yumaklar pala kilimi dokunan tezgahı olanların evlerine götürülürler. Önce mekik denilen içi oyulmuş, ahşap aletlerin içlerindeki çubuklara sarılırlar. Basit ahşap tezgahlarda, iki katlı gergi ipliklerini bir mekanizma ile aralayıp, mekiğin geçirilebileceği bir açıklık oluşturulur. Mekik, dokuma ipliği ile birlikte bu aralıktan geçirilip, kenarından döndürülerek tekrar ilk atıldığı yere gönderilir. Ardından ahşap sıkıştırıcı parça ile geçirilen kumaş parçacıklarının sıralarına sıkıca yerleşmesi sağlanır. Ve bu işlemler, kumaş yumakları bitinceye kadar devam edilir. Bu yatay ahşap tezgahlar genellikle 90 cm eninde, uzunluğu da 4,5- 5 metre kadar olmaktadır. Tabii bu uzunluk istenildiği kadar olabiliyor. Dokuyanın göz zevkine göre gelen kumaş şeritlerinin renkleri ardı arkasına getirilerek göze hoş gelecek bir görünüm sağlanmaktaydı.
Pala kilimleri bizim çocukluğumuzda bir hayli çok kullanılırdı. Hemen hemen her işte ilk akla gelen eşyalardandı. Evde, bahçede, kırda, bayırda üzerinde oturmak için, yolluk veya kilim yerine odalarda yere serilerek, denk yapmakta, yatak altlarına konmakta her yerde, her şekilde kullanılmaktadırlar. O yıllar fabrikasyon halılar henüz olmadığından ve el dokuması halılarda bir hayli pahalı olmaları nedeniyle pala kilimleri oldukça ucuza halı ve kiliminin yerine kullanılabiliyordu. Hatta bunun için Pala kilimine, çiftliğin eşeği  denilirdi. Her işe koşulan, az masraflı hayvan olması nedeniyle. O yüzden evlerin olmazsa olmazı idi pala kilimleri. Çok ta sağlam olurlardı, yıllarca kullanıldıktan sonra artık kullanılmayacak kadar eskidiğinde de sobalarda yakılarak ısıtmak olan son görevlerini de yapmış olurlardı. Yıllarca kullandığımız pala kilimlerimizi 50 yıl önce İstanbul’ a taşınırken, eşyaları sarmakta kullanmış, sonrada burada kullanmaya devam etmiştik. İyice eskiyinceye kadar.
Ne yazık ki artık ne pala kilimlerini dokuyanlar, ne tezgahları ne de kumaşları şeritler halinde kesip, birbirine ekleyen çocuklar kaldı. Pala kilimleri de ancak ansiklopedilerde gözlerimize takılıyorlar.. Son yıllarda Pınarhisar a bağlı Poyralı köyünde kadınlara pala kilimi dokuma kurslarının açıldığını duyuyorum. Umarım uzun soluklu bir çalışma olur.
Ancak İstanbul’ da sık sık çöp konteynırlarına atılan yeni sayılabilecek halıları ve kilimleri görünce, üzülüyor ve biz bu kadar müsriflik yapacak kadar zengin mi olduk diye kendi kendime soruyorum.  Geçen gün bir pala kiliminden yapılmış çantası ile alışverişe çıkan bir hanım görünce, işle ve emekle ortaya çıkarılmış bir değerin kıymetini bilip değerlendirme isteğinin varlıkla değil de yeniden kazanılma bilinci ile sağlanabileceğini anladım.
Pala Kilimi, yeniden değerlendirme  düşüncesinin eyleme dönüştürülmesine güzel bir örnek. Ancak bunun gibi yüzlerce örneği aklımız, görgümüz ve isteğimizle bulup uygulayabiliriz. Onlardan artırabileceğimiz para ile de kültürel birikimimize katkısı olabilecek şeylere rahatlıkla harcaya biliriz diye düşünüyorum. 
Yazımı bitirirken aklıma geldi. Kullanılamayacak kadar küçük parçalarda, ince kumaştan yapılmış eski giysilerde  asla çöpe atılmaz, bir çuvalda toplanıp birikince tarak denilen makinelerin olduğu yerlere götürülür. Orada bu kumaş parçaları Kıtık denilen adeta tel tel ayrılarak,yatsak, yastık doldurulmak üzere getirilirdi. Böylelikle de yıllarca daha kullanılma şansı olurdu. Bundan daha güzel bir geri kazanılma ve yeniden değerlendirme olabilir mi diye hala düşünmekteyim.

23 Şubat 2021 Salı

HALK BİLİMİ–FOLKLOR– UNUTULAN DEĞERLERİMİZ; ŞAYAK ve KEÇE

Ahmet Rodopman 
Bir süredir sürdürdüğümüz Kırklareli Yerel Tarih grubu çalışmalarımızın önemli bir alanını kapsayan Halk Bilimi(Folklor) dalında incelediğimiz, toplumumuzun yaşantısında geçmişte hayli büyük yerleri olan, yarım asır öncesine kadar Kırklareli’ de de üretilip kullanılan, ancak günümüzde kaybolan değerlerimiz arasında olan Şayak ve Keçeden söz etmek istiyorum bugün.
Uzun insanlık tarihi boyunca uzun süren toplayıcılık ve avcılık dönemi sonrasında yerleşik hayata geçen,  Orta Asya da insan toplulukları tarafından üretilen ilk yünlü ürünlerdir.  Köpek, koyun, keçi ve atın evcilleştirilmesi ile gelişen uygarlığın Orta Asya da özellikle de Türk Boylarında sert iklim şartlarında, günlük gereksinimlerini karşılamak amacı ile oluşturulan en ilkel tekstil ürünüdür keçe ve ardından şayak adı verilen dokuma türü. Özellikle koyunların kesilen tüylerinin üst üste konularak üstüne vurulup sıkılaştırılması ile insanı soğuktan korumada kullanılan bu sıkıştırılmış yün kumaş yüz yıllar boyunca göçlerle bir çok yere ulaşmış ve değişik teknikler kullanılarak üretilip çeşitli amaçlarla uygulanmıştır. Keçe ile Şayağı bir birinden ayıran en önemli ayrıntı, şayağın bir dokuma ürünü ve ardından tepilerek keçeleştirilen kumaş olmasına karşın, keçe, yün liflerinin özel teknikleri ile tepilerek dokumasız olarak yün liflerinin çok özel yapılarından yararlanarak kumaş haline getirilmesi ile elde edilir. Göç yollarıyla gerek Hazar Denizinin kuzeyinden, gerekse Hazar Denizinin güneyinden gelen Türklerle Balkanlara değin yayılmış ve kullanılmıştır. Hatta efsanelere, söylencelere bile konu olmuştur. Derler ki; evvel zaman içinde genç bir çoban, yörenin ağasının kızına aşık olmuş. Ona gönlünce çok güzel bir hediye vermek istemiş. Ama elinde ancak otlattığı sürüsünün koyunlarından kestiği yapağı varmış. Yünlere vuruldukça çok güzel kumaşların olduğunu duyduğu için en güzel yünleri toplamış, bir tokaç ile yün topaklarının üstüne üstüne vurmaya başlamış. Saatlerce uğraşmış, ama bir türlü yünler keçeleşmiyormuş. Öylesine üzülmüş, öylesine üzülmüş ki, iki gözü iki çeşme ağlamaya başlamış. Bir de  bakmış ki gözyaşı ile ıslanan yünler bir birine yapışmış, keçeleşmiş. Çobanda anlamış ki su katmadan keçeleşme olmazmış. Bunu öğrendikten sonra en iyi yünleri ile öyle güzel bir keçeden kilimler yapmış ki,  sevdiceği  görünce bu kilimleri, kalkmış çobana kaçmış. O günden sonra Keçe de Şayak da, yünün  hep suyun içinde suyla dövülerek elde edilir olmuş. Ve kalkmış gelmiş Orta Asya’ nın steplerinden Avrupa’ nın Balkanlarına, artık Anadolu’ dan göçen Yörüklerle mi? yoksa Batı Hunlarının kalıntılarının gelenek ve göreneklerinden mi bilinmez, ama bir şekilde tüm Balkanların soğuk sularında yapılır olmuş yüzyıllarca. Kırklareli’ de genellikle Şayak adı ile bilinen bu kumaş, özellikle Kofcaz ve Dereköy’ ün orman içi köylerinde yapılırdı. Hatta Dereköy’ e yakın Dolapdere Köyü ismini  derede kurulu Şayak Dolaplarından aldığı söylenirdi. Ben Dolapdere’ de yapılan yaklaşık 50-60 cm genişliğinde top halinde sarılmış Şayakları yakından gördüğüm için, onun sıcaklığını da bizzat yaşayan bir kişiyim. Rahmetli babam terzilik yaptığı sıralarda  şayak dikmek için özel bir makine almıştı. Belli müşterileri alıştıkları için özellikle Dolapdere Şayağından yapılmış pantolon ve yelek diktirirlerdi. En az yarım santim kalınlığındaki şayakları normal dikiş makineleri dikemediği için ancak o büyük makinelerde dikerlerdi. İğne bile kolay kolay işlemez, onlar için özel iğneler ve kesmek için makasları vardı. Özellikle Balkan köylerinde yaşayan yaşlı kişiler genellikle kışın sıcak tuttuğu için diktirirlerdi. Babam ilk okula giderken bana da şayak pantolonlar dikmişti. Kahverengi çok iyi ısıtan, soğuğu geçirmeyen pantolonlardı. Biraz kaba gibi görünse de o meşhur 1963 kışını hastalanmadan geçirdiğim için onları çok sevmiştim. Şimdi sordum da ne bilen, ne yapan, ne diken kalmamış, artık yok olmaya yüz tutmuş beklide 4000-5000 yıllık bir üretim geleneğine son verilmiş oluyor. Gerçi son zamanlarda bazı el işi kurslarında elde basit keçe yapma kursları açıldığını ve rengarenk boyanan yünlerin değişik otantik figürler yapılarak sergilendiğini bildirdiler.
Koyun yününün  başka yünler de pek bulunmayan özelliği, her bir yün telinin bütün yüzeyinde kökten, uca kadar bir biri üzerine kapanan küçük pulcukları olmasıdır. Ancak mikroskop altında görülebilen bu pullar, her bir yün lifini balık pulu gibi kaplar, sütüne yağan yağmuru , karı içeri geçirmeden üstten akıtmasının yanı sıra  yapısında bulunan ince hava kesecikleri ile de hava izolasyonu yaparak,  giyen kişiyi iklim koşullarına karşı korur.  Alkali(sabunlu su) veya zayıf asidik bir sıvı ile karşılaşan yün telciklerinin pulcukları açılıp, etrafındaki diğer tellerle bir daha çok zor açılabilen fiziksel olarak birleşen katmanlar oluştururlar. Bunun için yünlerin üzerine su serpilerek, ayakla veya mekanik olarak tokmaklarla vurularak yünler keçeleştirilmeye çalışılır. Bu yöntemle elde edilen keçelere Tepme Keçe denilmektedir. Keçe, geçmişte özellikle Anadolu’ da Bursa, Sivas, Konya, Erzincan, Van gibi koyun yetiştiriciliğin çok olduğu  ve kışları soğuk geçen sosyo- ekonomik olarak pek iyi olmayan yörelerde çoklukla evlerde yapılıp çeşitli amaçlarla kullanılan ürünlere genel olarak verilen addır. Anadolu’nun çeşitli il ve ilçelerinde keçeciliği meslek olarak yapan hatta kuşaklar boyunca yapmakta olan zanaatkarlar bolca bulunmakta idi.  Ne yazık ki pek çok iş kolu gibi Keçecilik de artık yok olmaya doğru girmiştir. Eski ustalar kalmadığı gibi kalanlarda ancak turistik parçalar yapıp satarak hayatlarını sürdürmeye çalışmaktadırlar. Teknolojinin gelişmesi ile, bu alanda kullanılan lif ayırma ,dövme makineleri farklı renklere yünleri boyayıp, otantik figürleri keçe parçalarına uygun bir şekilde yerleştirme teknikleri kullanılarak, halı, şilte, seccade, olarak kullanılmaya elverişli parçalar üretilmektedir.
Şayak daha çok Balkan ülkelerinden gelen göçmenler tarafından getirilen çulfalık adı verilen şayak tezgahlarında ,yaşlı ev kadınları tarafından dokunan ham dokumalardır. Yünden yapılan kaba ipliklerin oluşturduklar atkıları arasından mekik ile geçirilen kaba çözgü ipliklerinden oluşan dokumaların, bazen sıcak ve nem altında basınçla veya sürekli çiğnenip, vurularak liflerin bir bibrine bağlanmasını sağlayarak oluşturulan dokumalara denilmektedir. Yün liflerinin ayni yöne dizilmeleri ve kuruduktan sonra aradan uçup giden suyun sayesinde birbirine sağlamca bağlanan yün lifleri sayesinde, ne yağmur, ne kar nede soğuk işlemeyen aba, kepenek, yelek, palto, potur  ve pantolon yapımında kullanılmaktadır. Ayrıca sıkıştırılarak keçeleştirilen koyun yünü ateşe ve kıvılcıma karşı çok dayanıklı olduğu için ateş karşısında yapılan işlerde iyi bir koruma sağlar. Koyun lifleri içinde hava kabarcıklarının olması nedeniyle kışın sıcak, yazın serin tutması, büyük bir emek ile üretilmesine karşın, kendi koyununun yününden ve ev halkının göz nuru ve alın teri ile aile bütçesinden para çıkmaksızın üretilen sağlıklı bir giysi olması nedeniyle yüz yıllar boyunca kullanılmıştır. Ne yazık ki artık bırakın yapılmasının bırakılması adı bile hafızalardan silinmiş olması, geçmişimize, gelenek ve göreneklerimize olan ilgisizliğimizi göstermektedir. Oysa çok değil 90 yıl kadar önce Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ ün Kırklareli’ ye geldiği zaman, Kırklareli halkı ile yaptığı görüşmelerin birinde söz şayak elbiseye geldiğinde söylediklerini o günleri ve Kırklareli’ yi etraflıca anlatan ‘’Efsaneden Gerçeğe Kırklareli’’ adlı kitabında Merhum Nazif Karaçam şu şekilde anlatmıştır;                                                               
‘’ Atatürk 20 Aralık 1930 tarihinde Kırklareli’ ne gelmiş ve o gün belediyede belediye meclis üyeleri, mahalle muhtarları ve bazı kuruluş temsilcilerinin katıldığı toplantıda önemli konuşmalar  yapmıştır. Toplantıda 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı’ ndan, bunun ülkemize olan etkilerinden, yarattığı sıkıntılarından,bir süre önce kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası’ nın da katılmasıyla yapılan yerel seçimlerden ve sonuçlarından söz etmiş, Cumhuriyetin kurulmasıyla yeni bir kalkınma, çalışma ve milli tasarruf dönemine girildiğini belirtmiş, toplantının başından beri gözünü üzerinden eksik etmediği şayak elbiseli belediye meclis üyesini işaret ederek yanına çağırmıştır.
Belediye meclis üyesi Abdullah Efendi(Altınelli) biraz korkak, biraz şaşkın ve mahçup Mustafa Kemal’ in yanına gelmiştir. Abdullah Altınelli’ nin üstündeki şayak ceketinin ucundan tutarak, adını, ne iş yaptığını, göçmen olup olmadığını öğrendikten sonra giydiği şayak elbisesinin çok güzel bir kumaş olduğunu belirtmiş,                                                                    - Söyle bakalım, bu kumaşı nereden aldın?                                                                                   - Bir yerden almadım Paşam, koyunlarımızın yününden karım dokudu.Evde dokuma tezgahlarımız var. Kendimiz yapıp giyiyoruz.
Meclis azası Abdullah Altınelli’ nin  verdiği bilgi, içtenlikli ifadeleri, Rumeli şivesi ile anlatımı Mustafa Kemal’ i son derece sevindirmiş ve toplantıda bulunanlara dönerek:
‘’Arkadaşlar  biz savaştan yeni çıkmış fakir bir milletiz. Padişahlar, birbirini takip eden savaşlar memleketimizin geri kalmasına sebep olmuştur. Fakat büyük fedakarlıklarla kurduğumuz Cumhuriyet sayesinde kalkınacağız, ilerleyeceğiz. Ancak çok çalışmak, tasarruf yapmak, yerli malı kullanmak zorundayız. Bu arkadaşımız gibi kendimiz yetiştireceğiz, kendimiz dokuyacağız, kumaş yapacağız, kendimiz dikip giyeceğiz, tezgahlarımızı çalıştıracağız.’’
Daha sonra tekrar Abdullah Efendi’ ye dönerek:
‘’Bu güzel şayak kumaşından bir elbiselik te ben isterim. Evde varsa hemen şimdi alalım, parasını ödeyelim. Şayet yoksa bedelini bırakayım, karın dokuduğunda bana, Ankara’ ya göndersin. Şayak elbise giymeyi çocukluğumdan beri özlerim’’ dedi.
Abdullah Efendi birkaç ay sonra Mustafa Kemal’ in istediği şayak kumasını Ankara’ ya gönderdi. (Efsaneden Gerçeğe Kırklareli-Nazif Karaçam-1995- Sayfa :351-352).
Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk, bu anekdotunda bizlere o kadar çok şey anlatmış ki, Şayak bahane diyesi geliyor insanın. Kısa söyleşide, neden yeri malı, yurdun malı kullanılması gerektiğini, çok çalışmanın ve tasarruf etmenin gerekliliğini belirterek, istediği kumaşın da peşinen parasını vererek  90 yıl öncesinden bizlere ne çok şey söyleyip, çağdaş bir yurttaş olabilmenin ip uçlarını vermiş. Ama Atatürk’ ün pek çok şeyde olduğu gibi bu konuda da istediği toplumun birer ferdi olamamışız. Kırklareli olarak böyle bir kısmetin değerini bilememişiz. O günkü ileri gelelerimiz, dokunan o kumaşın gönderilmeden önce resimlerinin çekimini yapmamış. Atatürk o kumaştan nasıl bir elbise diktirmiş ?, ne zaman? , nerede giymiş?, merak edip fotoğraflayamamış ?, Atatürk’ ün giydiği kumaş niye Kırklareli’ de moda olmamış? Bu konuda, o kadar sorup soruşturmama karşın en ufak bir ize rastlayamamış olmanın derin üzüntüsünü yaşamaktayım
Bu yazımda da bir kez daha iç çekerek toplumumuzun unutulan bir hatta iki değerinden kısaca söz ettim. Tabii ki gidenler tekrar geri gelmezler. Ama hiç olmazsa  şu anda elimizde olan değerlerimizin su gibi elimizden akıp, gidip yok olmamasını sağlayacak önlemleri akıl önderliğinde,  bilim ışığında ele alalım demek istedim Yoksa çocuklarımıza, torunlarımıza, paslı demir çubuklar ve çimento artıklarından başka övüneceğimi,  göstereceğimiz, hiç bir şeyimiz kalmayacak.
Ahmet Rodopman
Kaynakça:
1 - http://xn--diyarbakrlolu-62b0yc.com/kececiligin-dunu-bugunu/
2 – EFSANEDEN GERÇEĞE KIRKLARELİ . NAZİF KARAÇAM.Kırklareli 1995 
3 -  http://www.anamurunsesi.com/kultur/dokumalar/sayak.htm#:~:text=Koyun%2C%20kuzu%20y%C3%BCn%C3%BC%20kullan%C4%B1larak%20atk%C4%B1s%C4%B1,(Bir%20%C3%A7e%C5%9Fit%20ceket)%20kuma%C5%9Ft%C4%B1r.&text=Bu%20kuma%C5%9Ftan%20yap%C4%B1lan%20elbiseler%20uzun%20s%C3%BCre%20eskimez.
4-  SEDEF ACAR -YÜNLÜ GİYSİ TASARIMINDA BÖLGESEL KEÇELEŞTİRME YÖNTEM VE UYGULAMALARI- Sanatta Yeterlilik Tezi . İzmir 2010

20 Şubat 2021 Cumartesi

HALK BİLİMİ (FOLKLOR) AÇISINDAN CEMRE ve DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Ahmet Rodopman 
Bir çoğumuzun çocukluklarında evinde, mahallesinde kış bitimine yakın, soğuklardan bıkan insanların büyük bir özlemle bekledikleri, ve neredeyse peşinden koştukları bir iklim döngüsünün hissedilen ancak görünmeyen yanıdır CEMRELER. Özellikle kırsal kesimde yaşayanların geleneksel takvimlerinin çok önemli öğeleridir. Türk toplumlarının Orta Asya’ dan beri yaşamlarına yön veren, senenin ekim yaptıkları ürünlere bağlı olarak yapılacak işlerin belirlenmesini çok önemsemişler Ve ustaca doğanın evrensel ritmi ile barışık olarak ta hayatlarını sürdürmüşlerdir. Bu büyük geleneğin bölük, pörçük, parçalı, yamalı şekli bizim çocukluğumuza kadar ailelerimizde sürdüre gelinmiştir. Rahmetli anneannem, babaannem sonra annem ve babam iklim, gök, bulutlar ve rüzgarlarla ilgi bildiklerini bazen tekerleme, bazen özlü ve güzel söz olarak tekrarladıklarından kulaklarımıza küpe olmuşlardır. Atalarımızın yılı Kasım ve Mayıs(Hızır) ayları olarak ikiye ayırmaları olduğu gibi İlkbahar beklentisini de Kasım aylarının zorluklarından olsa gerek 100. Gününden sonra iple çekerler gibi sözcükler ve manilerle de sıkılan canlarını eğlemeye çalıştıklarını sözcüklerinden anlıyoruz. Rahmetli anneciğimin her gün Saatli Maarif Takviminin sayfasını koparırken Kasım gününü de yüksek sesle söylemesinin elbette bir nedeni vardır diye düşünüyorum. Bizim takvimimizde 1 Kasım da başlardı çoğu kez. Kasım ayı ile birlikte genellikle Kırklareli de havalar değişir, artık güneş eskisi gibi ısıtamaz rüzgarlar daha sert ve üşütücü esmeye başlarlar, gökyüzünde gri bulutlar her an yağmurun yağabileceğinin müjdecisidirler. Kışlık dediğimiz yünlü giyecekler ortaya çıkar, sobalar kurulmadı iseler kurulur, odun kömür alınmadıysa alınır ve günler sayılmaya başlanır. Kasım 1-10-20-30-40-50-60 artık kış iyice kendini hissettirmeye başlamıştır. Kasım günlerinin üçte biri bitirilmiş, yeni yıl da gelmiştir. Uzun kış geceleri ve kısa gündüzler yaşanmaktadır. Kışın ve soğuklarının en derinden hissedildiği günler, geceler geçmektedir bir bir . Böylece 70.-80. Günler sayılır. Ve doğa ile söyleşmeler başlar.
‘’80 ile 90 arası ayı bile ininden çıkmaz’’ derler. Herkes evinde veya işinde soğuk günlerin geçmesini bekler(çiftçiler hariç) 90. Günler yaşanmaya başlayınca Kış aylarının yarılanmış olmaları nedeniyle insanımızda neşe ve umut beslemeye başlar manilerinde. Bu söyleşiler ilkbahar özleminin yanı sıra, artık tükenmeye yüz tutan kışlık erzağın, yakacak odun kömürün bitmesinden duyulan tedirginlikde sezilir. ‘’90 Yüzü koksam’’, Ocak ayı bitmiş, zor günlerin büyük bir kısmı gitmiş, olduğu için ilkbaharın kokusu gelmeye başlamıştır. uytu yerlerde nergis gibi çiçekler açmıştır. ‘’100 Önümüz düz’’, Şubat ayının yarısına gelinmiştir, havalar soğumuş olmasına karşın hükmü az artık denilerek bir süre daha sabredilir kış şartlarına. ‘’110’’ Tarlaya Kon’’ evet işte yazın habercileri leylekler görünmüştür havada. Döne döne geçen yıldaki yuvalarını aramaktadırlar. İnsanlar evlerinden çıkmaya başlamışlar, hatta leylekleri hava da görenler bu sene çok gezeceklerini düşünerek sevinmektedirler. Balkan’ lıların çok iyi bildikleri gibi, Mart ayına erişmenin hoşluğu ile genç kızlar ve kadınlar Martaniçka denilen kırmızı ipleri bilezik gibi bileklerine geçirirler. Çiti, çubuğu olanlar bağlarına, bahçelerine giderek, hazırlıklara başlarlar. ‘’120 Yuva ya kon’’ insanlar yıl boyunca kendileriyle uğraşmaktan bıkmış olacaklar ki baharla birlikte gelen leyleklere de yol göstericiliğe soyunmaktadırlar.
‘’130 Evde yok uz’’ Sıkıldık artık evlerden, kırlara, bayırlara gidiyoruz fışkıran doğayı görmeye. Çocuklar atmıştır kendilerini sokaklara. ‘’140 Kırkbir otu zamanı’’ Kırk bir çeşit ot toplamaya çıkıyoruz kırlara. Kasım 140 ile 150 arasında 21 Marta denk geldiğinde İlkbahar Ekinozu kutlanacaktır. Bugün, gün ile gece süreleri eşitlenmiş, artık geceler kısalırken günün güneşli günleri uzamıştır.
‘’150 Yaz Belli’’ Evet beklenen Yaz artık iyiden iyiye kendini göstermeye başlamıştır. Toprak uyanmış, soğuklar hükmünü kaybetmiş, tarla, bahçe işleri çoğalmıştır. ‘’180 Hıdrellez geldi hoş geldi ‘’ Çoluk çocuk koca bir kışın bittiği, sağlıkla yaza kavuşulduğu için koşup eğlenmeyi hak ettikleri için herkes kendine göre coşup, dinlenmeyi hak etmiştir. Bitmez tükenmez yaz koşturmaları için moral tazelenmelidir. 
Artık bu ritüeller Kırklareli’ de ne kadar devam ettiriliyor bilemiyorum. Gerçi belli köy ve kırsal kesimlerde sürdürülen yerler olduğunu duyuyoruz. Ne yazık ki insan topraktan koptukça, gelenek ve göreneklerinden de uzaklaşıyor. Ancak dünya belli ritmi ile dönmesini hiç  bırakmıyor. O ritimdir ki hepimizin dünya üzerinde yaşayabilmemizi sağlıyor. İşte bu dönme sürecinde, gözle görülmeyen, elle tutulmayan, haritalarda bulunmayan, ama doğanın insanlara hissettirdikleri ile anlayıp, anlamlandırabileceğimiz Cemreler düşüyor bir biri ardı sıra.O cemreler ki, havaların suların ve toprağın artık ısınmaya başladığını, çiçeklerin açma böceklerin uçma zamanlarının geldiğini bildirmektedir yaşayanlara. Ateş, kor, köz benzetmesini çok uzun yıllar öncesi ecdadımız yapmış ve Şubat Ayının 19-20 sinde ilk Cemre’ nin Havaya düştüğünü yani havanın önce ısınacağını, ikincinin 7 gün sonra Şubat Ayının 26-27 sinde suya düştüğünü yani artık sularında ısınacağını belirtirken, üçüncü Cemrenin de yine 7 gün sonra 4-5 Mart ta toprağa düşeceğinin bilgilerini vermişlerdir bizlere.
Cemre ,le ilgili değişik insan topluluklarının çok farklı inanışları ve bağlı olarak ta kutlanışları vardır. Gerek Türk gerek Moğol, Çin, Yunan, Arap toplumlarının da kendilerine has kullanımlarını uzun uzadıya burada anlatmaktansa, Halk Bilimi bölümümüz de ayrıntılarına değineceğimiz için burada sadece bugün Cemrelerin düşmeye başladıklarından söz etmeyi yazıyı daha fazla uzatmamak bakımından yeterli görüyorum. Cemreler düşerler, yine düşerler, yine düşerler. Ama biz özellikle yaşlılar düşmemek için çok dikkatli olmalıyız. ‘’Belli bir yaştan sonra insanın en iyi arkadaşı bastonudur’’ sözü çok doğruymuş ama insan bunu geç anlayabiliyor. Birde düştüğü söylenen şu cemrelere de bir çift sözüm olacak.’’ Yok öyle paldır küldür düşmek gökten. Oralardan insanlığa, iyilik, doğruluk, güzellik ve yararlılıktan yana hasletler getirip kalplerimize girin. Hepimize sağlık, mutluluk, huzur ve umut getirin.’’

17 Şubat 2021 Çarşamba

MİLLET MEKTEPLARİ(CUMHURİYET DEVRİMLERİNİN YETİM KALAN TEMEL TAŞI)-2

Ahmet Rodopman 
                                                                   
Mustafa Necati Uğural’ ın onca uğraş vermesine karşın eserinin başarısını görememesinde pek çok neden vardı, ömrünün yetememesinin yanında. Belki projenin başında olabilse idi, amaçlanan hedefe ulaşılamadan vazgeçilmezdi. Çünkü Mustafa Necati’ nin 1928 yılın da Büyük Millet Meclisin yaptığı aşağıda ki konuşmasında sözünü ettiği çizgiye hala gelinememesinin altında yatan nedenlerin iyi anlaşılması gerekiyor.’’Bir gün Büyük Millet Meclisi karşısında, herhangi bir eğitim bakanı zorunlu eğitim çağındaki çocuklarımızın hepsinin okumakta olduğunu ve her köyde bir okul ve öğretmen bulunduğunu söylemek mutluluğuna kavuşursa, o zaman Cumhuriyet ilköğretimde çizmiş olduğu hedefe varmış olacaktır’’ ne yazık ki günümüzde eskiden yapılmış köy okullarını dahi işlevsiz hale getirip köyleri öğretmensiz bırakmanın acısını yüreğimizde yaşıyorsak toplum olarak sınıfta kalmamış olsak ta zayıf notla geçerek yıllarımızı heba etmiş olduğumuz anlamına gelmektedir. 21. Yüzyılın ilk çeyreğini bitirirken okuma yazma bilmeyenlerin oranının toplumun ortalama % 3,05 ini oluşturduğunu görmek yurdunu seven herkesin üzüntüsü olmaktadır. Yaklaşık 2.5 milyon yurttaşımızın hala okur yazar olmaması, bunun da büyük kısmının kadın nüfusunu oluşturması, toplumun geleceğinin çokta parlak olamayacağını göstermektedir.
Oysa 1928 yılının koşullarını düşünecek olursak, pek çok yere para harcamayıp toplumun bir an evvel çağdaş uygarlığa erişebilsin diye okur yazarlığının geliştirilmesi için yapılması gerekenleri şimdi gözden geçirdiğimizde, kurtuluş savaşı sonrası yeni kurulmuş bir Cumhuriyetin, bu konuda yaptıkları sanırım pek çoğumuzun gözlerini yaşartacaktır. 
Cehalet canavarı ile  mücadelenin bir farklı şekli olarak düşünülen Millet Mektepleri projesinin uygulamasına geçilirken okul çağını geçmiş yetişkin kadın ve erkeklerin (16-45 yaş) öncelikle hızlandırılmış okuma yazma kursu şeklinde düşünülmüştür. Çıkarılan ilk yönetmelikte de bu açıkça belirtilmiştir. A ve B grubu olarak sınıflar iki ye ayrılmıştır. A grubu sınıflarda, hiç okuma yazma bilmeyenlerin,  4 aylık bir eğitimden geçirilerek, temelden harflerin yazılış ve okunuşları belletilirken, gazete ve kitap okuyabilecek kadar okuryazarlığın yanı sıra basit dört işlem yapmayı ve para hesabını da öğrenmiş olarak diplomalarını almaları amaçlanmıştır. B Grubuna ayrılanlar ise, Eski Türkçe olarak bilinen Arapça harflerle yazıp okumayı bilenler olup, 2 aylık bir eğitim süresini tamamladıktan sonra okur yazarlık belgesini alabileceklerdi. Hatta çıkarılan duyurulara göre 1931 yılından itibaren okur yazar olmayanlara iş edinebilme, işe girebilme, muhtarlıklardan itibaren seçilme haklarının kısıtlanacağı gibi söylemlerle insanlar büyük ölçekte dersliklere okuma yazma öğrenmek için kayıtlarını yaptırmaya başlamışlardı. 
İlk yıl oldukça büyük bir heves ve heyecanla kurslar sürmüş, bu okuma yazma seferberliğini toplumun büyük bir kesimi  desteklemesinin yanında bir çok resmi ve sivil kurum ve kuruluşlar da yardımlarını esirgememişlerdir. Büyük harflerle yazılmış gazete, dergi ve kitaplar yayınlanmış, halkın okuma tutkusu geniş bir şekilde desteklenmiştir. Bir yılın ardından beklenildiği kadar olmasa da 600.000 kişiye yakın kadın ve erkek okur yazar olup diplomalarını almıştır. 20.487 derslikte hizmet verilmiş, öğretmen sayısı yeteri kadar olmayan yerlerde, emekli öğretmen ve memurlardan yardım alınarak sıkıntılı ama başarılı olarak ilk yıl atlatılmıştır. Sürekli olarak gezen müfettişlerden ve öğretmenlerden alınan bilgilere göre, eksiklikler ve yapılması gerekenler belirlenmiş, 1929 eğitim yılı başlamadan ikinci bir yönetmelik çıkarılarak aksayan yönlerin düzeltilmesine gidilmiştir.
Bu yeni yönetmeliğin farklılığı; A Grubu yine ayni şekilde hiç bilmeyenleri kapsamasının yanı sıra, B Grubu, eski yazıyı okuyup, yazmasını bilenler ve A Grubunu başarıyla bitirenlerden oluşturulması idi. Ayrıca yeni yönetmeliğe göre, B grubuna okuma yazma bilenler geldiği için, derslerde daha çok çağdaş bir insan için gereken, temizlik, sağlık, insan ilişkileri, yurt bilgisi gibi vatandaş olmanın hak ve sorumlulukları da öğretilmekteydi. İkinci yılda öğretim daha sistemleştirilmiş, öğretmen ve öğreticiler daha bir deneyim kazanmış oldukları için daha verimli olduğu belirtilmiştir. Bundan sonra ki yıllarda da sürdürülen millet mektepleri, Türkiye deki pek çok yeni kurum ve kuruluş gibi 1930 yılından sonra gerek yetkililer, gerekse halk tarafından önemsenmemeye başlanmış, giderek gözden düşerek işlevsiz hale gelmişlerdir. 1935 yılında da okur yazarlık oranı % 20.5 i bulunca kaldırılmamalarına rağmen Ulus Okulları adı ile faaliyetlerine kısmen ve bölgesel olarak devam etmişlerdir.
Yurdun her tarafında, kentlerde ve köylerde hizmet veren Millet Mektepleri; Sabit Millet Mektepleri, Seyyar Millet Mektepleri ve Özel Millet Mektepleri olarak sınıflandırılmışlardır.Sabit Millet Mektepleri, bölgede bulunan ilkokulların binaları gece öğretimi için düzenlenmiş, sınıflar kah karışık, kah kadın, erkek ayrı ayrı ayarlanarak, çocuğunu bir yere bırakamayan kadınlar için bile ders süresince bebeklere bakacak bir hizmetlinin hazır bulunmasına özen gösterilmiştir.      Seyyar Millet Mektepleri genellikle öğretmen olmayan veya öğretmen için kalacak yer bulunamayan kırsal kesimlerde, öğretmenin gerekli tahta, tebeşir, defter, kitap gibi eğitim araçlarını yanında getirerek, köy odası, muhtarlık, cami gibi kamuya ait mekanlarda derslerini vermesi sağlanmıştır. Özel Millet Mektepleri ise, banka, belediye, fabrika, çiftlik gibi 20 kişiden fazla katılımcının olduğu yerlerde okuma yazma öğretecek olan öğretmenin her gün veya haftanın belirli günlerinde söz konusu mekana gelip derslerini vermesi sağlanmıştır. Her dönem sonucunda yapılan sınavlarda başarılı olanlara başarı belgesi verilmekte, eğer dışarıda bireysel gayreti ile okuma yazma öğrenen kişiler varsa onlarında bu sınavlara girerek, başarılı olmaları halinde, başarı belgeleri kendilerine verilmiştir. Bu belgeler o günler için çok önemlidirler. İşe girişlerde, iş yeri açılışlarında bu diplomalar aranmakta, diploması olmayan, okula yazılmayanlar saptanırsa o güne göre azımsanmayacak bir para cezasına çarptırılmaktadırlar. Zaten özellikle erkeklerin daha fazla katılmalarının nedeninin de,  korkulan bu para cezalarından olduğu söylenmektedir. Bu kurslar genellikle tarımsal işlerin nispeten az olduğu kış aylarında yapıldığı için kırsal kesimde iş gücü kaybına neden olmamaktadır.
1928-1935  yılları arasında gerçekleştirilen Millet Mektepleri projesi, nüfusunun % 97-98i okuma yazma bilmeyen, art arda yapılan savaşlardan yoksul ve sağlıksız çıkan, ortaçağ kalıntısı yıkılmış bir imparatorluktan sonra kurulan yeni Türk Devleti için ne denli güç olduğunu şimdi, şimdi daha iyi anlayabiliyoruz. Her şeyin üstüne birde İkinci Dünya Savaşının ayak sesleri yurda yaklaşırken, yıkılan imparatorluğun bıraktığı borçlarında ödenme zamanının gelmesi, kıt bütçelerle böylesi büyük projelerin altından kalkılmasının ne kadar zor olduğunu anlamamıza yeter. Aydınlanmaya karşı olan bir kesimin Milli Mektepler girişimlerini başarısız gibi göstermelerinin art alanında, Yeni Türk Alfabesine geçişten hoşlanmamalarının yazı sıra, bir takım küçük hesapları nedeniyle halkın geniş kesiminin okur yazar olmalarının kişisel hesaplarına zarar vereceklerini düşünmelerinden kaynaklandığı zaman içinde açıkça görülmüştür. Yaklaşık 6 yıl gibi bir süreçte 13.5 milyon olan toplam nüfusumuzun okur yazarlık oranının %2.5 den,% 20.5 e çıkarılmış olması bile başarının matematiksel olarak değerini göstermektedir. Bu oran Avrupa ve diğer gelişmiş ülkeler dışında diğer imparatorluk kalıntıları olan din ve tarım ülkeleri arasında oldukça yüksek bir oran olarak  karşımıza çıkmaktadır.
Millet Mekteplerinin Kırklareli özelinde ki anlamına değinecek olursak.  150 yıl kadar süren savaşlar sonrasında, kaybedilen insan ve topraklar bir yana yoksullaşan halkın cahilliği yanı sıra, bir de Balkanların değişik yerlerinden kaçıp gelen insanların ilk yerleştikleri yerlerden biri olan Kırklareli halkının okur yazarlık düzeyi oldukça düşük seyrederken, 6 yılda % 20.5 seviyelerine çıkarak Trakya’nın en yüksek okur yazarlık oranın yakalaması ayrı bir sevinç kaynağı olmuştur. Kırklareli vilayeti olarak, il, ilçe, kasaba, köy halkı olarak büyük bir kesim okullaşma seferberliğine gönüllü katılmıştır. Zamanın vilayet yöneticileri insan üstü sorumlulukla geceli, gündüzlü çalışarak, yöre halkı, sırtında taş taşıyarak, kızı, kadını kolundaki bileziği bozdurarak, eğitim seferberliğine yaptıkları katkıları sayesinde cehaletin Kırklareli’ de yok edilmesi için elden gelen her şeyi yapmış olmanın onurunu taşımaktadırlar. Kırklareli de bildiğimiz kadarı ile Koca Hıdır, Ahmet Mithat, Ziya Gökalp, Tevfik Fikret gibi ilkokullarda geceleri sürdürülen Milli Mektepler Projesi oldukça başarılı olmuş, özellikle göçmenlerin okuma yazmayı öğrenme istekleri zamanın yetkilileri tarafından takdir edilmiştir. Vilayetin ilçelerindeki yetkililer de yörelerinde öz verili ve bilinçli çalışmalarla yeni Türk Alfabesinin yerleşmesi ve okur yazarlık oranlarının artmasını sağlamışlardır. Şu anda elimizde hangi köylerimizde nasıl bir çalışmanın yapıldığını gösterir belgeler ne yazık ki çok az. Ancak konumuz resimlerinde de görülebileceği gibi Köfcaz, Elmacık Köyü gibi merkezden nispeten uzak köylerde yapılan eğitimlerden bir hayli başarılı  sonuçlar alınmıştır. Zaman içinde diğer köylerimizden de ayrıntılı bilgilerin derleneceğini ümit ederim. Her ne olursa olsun, 92 yıl önce başlatılan böyle büyük bir projenin ardından ülkemde hala ortalama % 3.05 oranında okuma yazma bilmeyenin olması beni fazlasıyla üzmektedir. Hatta Kırklareli % 2.5 oranıyla üst sıralarda olmasına karşın, Güney Doğu Anadolu da ki illerimizde bu oranın % 9-10 lar da olması 92 yıl önce başladığımız bu okur yazarlık seferberliğini çok iyi başaramadığımızı gösterdiği için bunda sorumluluğu olan herkesin de, kendi muhasebelerini yapıp,hatalarını ortaya çıkarmaları gerektiğine inanıyorum.
Kaynakça:  
Mustafa Şahin. Bir Halk Eğitim Çalışması Örneği Olarak Millet Mektepleri . https://dergipark.org.tr/en/pub/cttad/issue/25523/269203. MLA, Şahi̇n, M 
Nazım Mutlu.Öğretmen Dünyası Dergisi . https://add.org.tr/mustafa-necati-ve-onun-ba%C5%9Fyapiti-millet-mektepleri/
https://www.halk-egitim.com/turkiyede-illere-gore-okur-yazar-sayilari-oranlari-nedir/
https://www.dogrulukpayi.com/bulten/2018-de-kadin-istatistikleri
https://www.pegem.net/Akademi/kongre_detay.aspx?id=4315

15 Şubat 2021 Pazartesi

MİLLET MEKTEPLERİ( CUMHURİYET DEVRİMLERİNİN YETİM KALAN TEMEL TAŞI ) - 1

Ahmet Rodopman 
                                             
Genç Türk Cumhuriyetinin ilk 10 yılında, ardı ardına Devrim niteliğinde bir çok yenilik ve değişiklikler yapılmış olmasına karşın toplumu en çok etkileyen ve  çağdaş uygarlık yoluna sokan en önemli yenilik ise Tevhidi Tedrisat Kanunu’ olmuştur. ‘’Öğretim Birliği Yasası’’ olarak bildiğimiz bu yasa ile, ülke bütününe yayılmış olan, Şeriye ve Evkaf Vekâletine bağlı bütün medreseler, mahalle mektepleri, tekke ve şeyhlere bağlı mektepler, yabancıların kiliselerinde ve onlara bağlı yerlerde açılmış olan tüm yabancı okullar, - yani, misyoner okulları- Maarif Vekâletine bağlanmış, eğitimde birlik sağlanmıştır.
3 Mart 1924 tarihinde çıkarılan, Tevhid-i Tedrisat Kanunu ayrıca tekke ve zaviyelerin kapatılması, dinsel olduğu düşünülen okunup yazılması oldukça zor olan Osmanlı harflerinin kaldırılıp Harf Devrimi’ nin yapılması gibi diğer bazı Atatürk devrimlerinin gerçekleşmesi için de altyapıyı oluşturmuştur. Özellikle mübadele (Yunanistan ile yapılan değiş tokuş) ile okur yazar olan gayrı Müslimlerin ülkeden ayrılması sonucunda ülke çapında okur yazarlık oranı bir hayli düşmüş, 1923 de % 2.5 oranına kadar gerilemiştir. Özellikle kent merkezlerinde açılan okuma yazma kursları ile bu oran biraz olsun arttırılmaya çalışılmış ise de, kullanımda olan eski yazının özelliği gereği, öğrenilmesi  ve yazılması bir hayli zor olması nedeni ile büyük bir ilerleme sağlanamamıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında görev alan Maarif Vekilleri ve Milli Eğitim Bakanları özellikle Mustafa Kemal Atatürk’ ün eğitim ve öğretime verdiği büyük öneme bağlı olarak, ulusun okur yazarlığını geliştirme adına önemli çalışmalar yapmış olmalarına karşın, yeterli bir başarı sağlanamamıştır. Ne yazık ki o zaman okur yazarlık; ismini okuyup, yazma, imzanı atma, para sayma ve hesap yapmanın ötesine geçememiştir.
Atatürk, bu konu üzerinde bir hayli çalışmış, projeler geliştirmiştir. Osmanlı İmparatorluğunda 1870 li yıllardan başlayarak Türkçe harflerle okur yazarlık denemeleri yapılmış ancak başarılı olunamamıştır. Hatta  bu girişimleri örnek göstererek karşı çıkan zamanın başbakanı İsmet İnönü’ yü Yeni Türk Alfabesine  geçiş aşamasında bizzat Mustafa Kemal Atatürk ikna etmekte bir hayli uğraşmıştır. 20 Aralık 1925 tarihinde Milli Eğitim Bakanlığı görevini üstlenen Mustafa Necati Uğural, Türk Eğitim ve Öğretiminin yenileştirilip, iyileştirilmesi ile ilgili bir çok çalışmalar yapmıştır. “Maarif hizmetinde asıl olan öğretmenliktir” hükmü ile  öğretmenlere  toplumda hak ettikleri önemin gösterilmesi için gerekli yasal maddi ve manevi özlük hakları düzenlemeleri yanında, yeniden ilk okul programları yapılmıştır, İlk ve orta öğretimin parasız olması ve kitapların bakanlıkça bastırılması gibi bir çok kalıcı düzenlemeler yapılmış, yeni öğretmen okulları açtırılarak, nitelikli öğretmen sayısının hızlıca arttırılması sağlamıştır. Bugün bazı öğretmen okullarına adının verilmesi, onun insanüstü bir gayretle eğitim konusunu ele almasından hatta hastalığının farkına dahi varacak zamanı kendisine ayırmayıp, halkın okur yazarlığına adanan bir ömür sürmesinden kaynaklanmıştır. Öyle ki, 24 Kasım 1928 günü Atatürk tarafından açıklanan Yeni Türk Harflerine geçiş sürecinde, Yurt düzeyinde açılması programlanan MİLLET MEKTEPLERİ ile ilgili geceli gündüzlü çalışmasında, sona gelindiğinde, duyurulduğu gibi 1 Ocak 1929 tarihinde yapılacak açılışına, o gece apandisiti patlayarak ölmesi nedeniyle katılamamıştır. Onca emeği geçen, başından sonuna değin planlayıp, programladığı ve yürürlüğe konulacağı gün aramızdan ayrıldığı için de Millet Mektepleri gibi çok önemli bir Ulusal proje, onu düşünüp, hayata geçireni yani babasını kaybettiği gün, yetim olarak doğmuştur. Bunun eksikliğini ilerleyen zaman sürecinde, canı gönülden destekleyip, yürütenin olmayışı nedeniyle güdük kalışından anlıyoruz. Buna karşın 5-6 yıl içerisinde ülke okur yazarlığını 7-8 kat arttırmış % 20.5 lara çıkartmıştır.
Sözünü ettiğimiz yıllar ülkemizin en zor, yoksul ve insansız yılları. Yapılan savaşlar, yıkımlar, yakmalar, yok olmalar ve sayısız şehit bir o kadar da gazi, devletin eline geçen para, ancak zorunlu giderlere yetiyor. Buna karşın eğitime en büyük pay ayrılıyor. okullar yapılıyor, öğretmen yetiştirilmeye çalışılıyor, çocukların eğitilmesinin yanı sıra büyüklerin de okuma yazma öğrenmeleri için çareler araştırılıyor. 
Atatürk halkın eğitim eksikliğini ilk saptayanların başında geliyor. Ve bu sorunu gidermek için harekete geçiyor. Kurtuluş Savaşının kazanılacağına öylesine inanmış ki, daha I. İnönü Savaşının ardından hemen eğitim ile ilgili bir konsey oluşturuyor. Ve Türkiye Cumhuriyeti’ nin kurulmasının hemen ardından 1924 yılında Amerika Birleşik Devletleri’ n den o günlerin en ünlü eğitim tasarımcılarından olan Prof. John Dewey’ i getirtmiş, ülkenin eğitim düzeyini ve yapılması gerekenleri bir raporla bildirmesini istemiştir. Ancak Türkiye’ nin örnek alabileceği bir sistem bulunamadığı için bu konuda da ilerlemenin modelini uzun uzun düşünüp tartıştıktan sonra, kısmen Danimarka’ da uygulanan Halk Okulları modelinden esinlenerek, ülke koşullarına uyarladığı, Millet Mektepleri, Eğitim Seferberliği, Halk Evleri , Türk Ocakları gibi projeleri sırasıyla yürürlüğe koymayı planlamış olduğunu anlıyoruz. En temel değişimlerden birincisi olan Millet Mekteplerini’ de yakın arkadaşlarının bile itirazlarıyla gecikmesine karşın, 1925 yılında Milli Eğitim Bakanlığına getirdiği Mustafa Necati’ nin konuyu benimsemesi ve heyecanla yürütmesi sayesinde, Yeni Türk Harfleri’ ne   geçiş ancak 1928 yılının son aylarında uygulanmaya konulabilmiştir. Bir çok şehre Atatürk bizzat kendisi gidip, kara tahta başında yeni harfleri gösterip, öğretmeye başladığı için de kendisine en büyük payelerden olduğunu söylediği BAŞ ÖĞRETMEN namı verilmiştir.
Kırklareli’ nin Millet Mektepleri konusunda ki önemi, o dönemde vali olarak atanan çok değerli kişilerin (Ahmet Durmuş Bey (1926-1930), Mustafa Arif Bey(1930-1932), Mehmet Faik Üstün (1932-1936) art arda görevlendirilmiş olması ve insan üstü bir gayret ile Atamızın çok önemsediği eğitim projelerini sürdürmeleri ile Kırklareli’ nin o yıllarda Trakya’ nın en yüksek okur yazarlık düzeyini yakalamasını sağlamışlardır. Kırklareli’ de yürütülen bu eğitim alanında ki gelişmeler zamanın Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati’ nin de dikkatini çekmiştir. 1927 yılında Kırklareli’ ye bizzat gelerek, şehrimizin eğitim abidesi olan ve pek çoğumuzun okuduğu Yayla da ki eski Rum okulunu Ortaokul olarak açmıştır. Gerek  halkın, gerekse yöneticilerin özverili çalışmaları ile bütün köylerde imece yöntemi ile okullar ve yolların yapıldığını görmüş olmanın sevinci ile ayrılmıştır. Bu sevinçle Ankara’ ya dönen Mustafa Necati bir yıl kadar sonra çıkarılacak Millet Mektepleri’ ne de Türk toplumunun samimiyetle sarılıp, cahillikle mücadelenin kazanılacağı müjdesini de almış oluyordu.
Burada, insan üstü bir gayret ile çalışarak Millet Mektepleri Projesini en ince ayrıntılarına kadar planlayıp programlandıran ve hayata geçirileceği gün ne yazık ki ömrü vefa etmeyip görevi başında hastalanıp hayata gözlerini yuman unutulmaması gereken büyük devlet adamı Mustafa Necati’ yi anmak adına bu ülke için yaptıklarının bir kaçını yazmadan geçmek istemiyorum. 1894 yılında İzmir’ de dünyaya gelen Mustafa Necati İstanbul’ da  Hukuk Eğitimini aldıktan sonra İzmir’ e gidip avukatlık mesleğine başlar. Ancak zaman kötüdür ve Yunan Kuvvetleri yurdu işgal etmek üzere İzmir’ e çıkmak üzeredir. Bir gün önce Bahribaba Parkında İzmir’ li hemşehrilerine Anadolu’ ya çıkan düşman güçlerine direnme çağrısında bulunmuş, arkasından kimse gelmese de bunu tek başına yapacağını bildirmiştir. Bu toplantıyı haber alan Yunan askerleri onu her yerde aramış, bulamayınca avukatlık bürosunu yağmalayarak intikam almak istemişlerdir. İyi bir teşkilatçı olan Mustafa Necati, ele geçirilmeden İzmir’ den ayrılmış, Balıkesir dağlarında direniş güçlerine katılarak gerek Yunan, gerekse Çerkez Ethem güçlerine karşı göğüs göğse savaşmıştır. O günlerde arkadaşları ile birlikle çıkardıkları ‘’İzmir’ e Doğru’’ adlı gazetede, ulusumuza yapılan bu alçakça saldırının mutlaka durdurulacağını, düşman güçlerinin püskürtülüp, geldikleri limana döküleceğini yıllarca önceden müjdelemişlerdir. Direniş, Zaferle sonuçlandıktan sonrada, elinden silahını bırakıp, kaleme ve hukuk disiplini ile devlet yönetimine sarılmıştır. Çok genç yaşında hükumetlerde bakan olarak görev almış, o günler için en kritik bakanlıklarda, görevini büyük bir titizlik ve hakkaniyetle yapmıştır. Önce Mübadeleden sorumlu İmar –İskan Bakanlığı, sonra Adalet Bakanlığı ve son olarak ta Milli Eğittim Bakanlığını başarıyla yürütmüş, ancak okuma-yazma seferberliğinin de en önde savaşan askerlerinden olmak istemesine karşın ömrü vefa etmemiş, yorgunluktan mı ? heyecandan mı? bilinmez, bir gece önce hastalanarak vefat etmiştir. Onun için ben de bu yazımda çok önemsediğim Millet Mektepleri projesine ‘’Ülkemin Yetim Doğmuş Temel Taşı’’ başlığını vermeyi yeğledim.                                                                                                            
Hepimizin okurken pekte farkına varmadığımız ancak, kendi eğitimimiz ve yurttaşlarımızın cahillik ve yoksulluktan kurtuluşu bakımından önemli gördüğüm,  yaptığı çalışmaları ve başardıklarını da bir kaçını yazıp asıl konumuza geçmek istiyorum. 
*Tüm yurttaşların eğitim hakkına kavuşturmak için, olanakları seferber etmek.                                                                  
*Öğrencilerin yeteneklerine ve isteklerine göre okuyabilmelerini sağlamak;                                                                                     
 *Tüm köyleri en kısa sürede ilk okula kavuşturup, parasız ilköğretimi herkese ulaştırmak.                                                  
 *Millet Mekteplerini açarak tüm yetişkinlerin temel eğitimden geçmesini sağlamak ve bunu planlamak;                                                                                                                                   
*Paralı yatılı okullar dışında kalan ortaokul ve liseleri ücretsiz duruma getirmek;                                                                       
*Paralı yatılı ortaokul ve liselerde öğrencilerin yarısına kadarını parasız yatılı okutmak;                                                           
 *Özellikle yoksul çocukların yatılı okuyabilecekleri kız  ve erkek sanat okulları, kursları açmak;                                                   
 *Eğitim giderlerini karşılamak üzere ayrı bir fon yasası çıkartmak (22.6.1927 tarih ve 1130 sayılı Maarif Vergisi Kanunu);                                                                                                                  
*Kimsesiz çocuklar (özellikle şehit çocukları) için merkez köylerde yatılı bölge okulları açmak;                                              
 *İlkokullarda  yoksul çocuklara beslenme olanakları sağlamak;                                                         
*Başarılı orta ve yüksek öğretim öğrencilerine ve mezunlarına yurt dışı öğrenim  bursu sağlamak. 

Resim 1 - Kırklareli Kofçaz İlçesi Elmacık Köyü Millet Mektebi Sınıfı
Resim 2 - Mustafa Necati Uğural - Milli Eğitim Bakanı(1894-1928)

(Devam edecek) 

KIRKLARELİ BELEDİYE TEŞKİLATININ KURULUŞU 1870-2024

ARIL Barış Toptaş – Kırklar BARIŞ TOPTAŞ İçindekiler Tablosu Kırklareli Adının Tarihçesi 1 Kırklareli’de İdari Yapılanma...