22 Aralık 2020 Salı

KIRKLARELİ’ NİN İLGİNÇ DEMİR YOLU ÖYKÜSÜ

Ahmet Rodopman 
Son günler de İstasyon binası ve demir yollarımız ile ilgili yeni projeleri görüyoruz facebook sayfalarında. Bir çoğumuzun çocukluk anılarında kara trenin görüntüsü ve keskin düdük sesi kalmıştır tüm canlılığı ile. İlk gençlik günlerimizde sevda şiirlerimizi yüksek sesle okurken arşınladığımız tren rayları, kaçak, göçek tüttürdüğümüz ilk sigaralarımızın heyecanı Kırklareli ile özdeşleşen İstasyon binası şimdi yeni bir konseptle Millet Bahçesine dönüştürülmeye çalışılırken kimimiz endişeleniyor, kimimiz seviniyor. Çoğumuzda her zaman ki gibi susup yapılanları sonradan eleştirmek için bekliyoruz.
Bende, 50 yıl önce anılarımı bırakıp geldiğim Kırklareli’ nin, artık son günlerini yaşayan eski ama bizim alıştığımız istasyon, tren ve demir raylarımızın hayli ilginç olan tarihsel sürecini yazmak istedim kendimce.
Demir yolu projesi Osmanlı İmparatorluğunun modernleşme alanında başlayıp, büyük ölçüde de başarılı olduğu belki de son projesiydi. Aslında sanayi devrimini yaşayan Avrupa’ nın büyük devletlerinin ürünlerini daha kolay ve emniyetli bir şekilde tüm Anadolu’ yu geçip, Hicaz’ a kadar vardırmayı düşündükleri bir emperyalist proje olarak da değerlendirilmektedir.
Osmanlı İmparatorluğunda ilk demiryolu, 1856 yılında kullanılmaya başlayan İskenderiye-Kahire arasında ki 211 kilometrelik demiryolu olup, Ardından Anadolu’ da İzmir- Aydın arasında , Avrupa kıtasında ise Köstence-Çernova arasında yine aynı yıllarda yapımına başlanmıştır. Önce İngiliz firmalarınca yapımına başlanan demiryolları daha sonra Fransız şirketine devredilmiş, bu şirketin iflas etmesi sonucunda Alman Yahudi’ si olan Baron Maurice de Hirch in sahip olduğu Şark Demiryolları Şirketinle anlaşılarak, bu yolların ardından ,gerek istasyonların gerek yol, köprü ve tünellerin yapımları büyük bir hız kazanmıştır. İstanbul-Dobrijin(Avusturya)  hattı 1860 yılında yapılmaya başlanmıştır. Hızla bitirilen bu demir yolları ne yazık ki Kırklareli’ nin epey uzağından geçtiği için şehrimize önemli bir avantaj sağlayamamıştır. Kırklareli’ ye demir yolunun bağlanması 1860 yılından itibaren düşünülmeye başlanmış ancak araya giren 93 Harbi ve Rus işgali nedeniyle proje ertelenmiş, 1900 lü yılların başına kadar sürüncemede kalmıştır.
1900 lü yıllar Avrupa emperyalizminin gelişip, gelişen ülkelerin de kendi sınırlarına sığamadıkları, sanayi üretiminin hızla artması ile üretilen bu malların satış zorunluluğu Avrupa dışında yeni pazarlar yeni sömürü alan ve araçları aranmasına neden olmuştur. O günlerin koşullarında Almanlar Osmanlı İdaresinde söz sahibi olmaya başlayan İttihat ve Terakki grubunun sempatisinden yararlanarak Osmanlı topraklarında bir hayli projenin yapılmasına ön yak olmuşlardır. Babaeski- Kırklareli demir yolu da tekrar gündeme gelmiş. ve 1910 yılında uzun pazarlıklar sonucunda Şark Demiryolları şirketince yapılması ve işletilmesi için antlaşma yapılmıştır. Hemen çalışmaya başlayan firma 18 ay gibi bir sürede Büyük Mandıra istasyonundan başlayan Kırklareli’ de sona eren 43 kilometrelik bu tali yolu bitirmiş ve teslim etmiştir. Kısa bir süre sonra başlayan Balkan Savaşları sırasında Bulgarlar tarafından el konulan demiryolları, lokomotifler, yük katarları ve vagonlar, savaş esnasında Bulgar güçlerinde gerek asker, gerekse cephane ve mühimmat nakliyesinde çokça kullanılmışlardır. Hatta Balkan Harbinde,  Kırklareli Savaşları bölümünde etraflıca anlattığımız gibi, Kırklareli’nin işgal edildiği gece istasyona koşan insanlar ve askerler, şehri terk etmek için bekleyen trene hücum etmişler. Ancak kondüktörler yolda gelmekte olan trenin olduğunu söylemelerine karşın  lokomotifi kullanan makinisti zorlayarak yola çıkartmışlar ancak 3 kilometre gidilmeden gelen trenle çarpışıp vagonlar raydan çıkıp yan yatmışlardır. Kırklareli demir yollarının başına gelen maceralar bununla da bitmemiş,  1936 yılında Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demir Yolları Tarafından satın alınarak milletin malı oluncaya değin sürmüştür.
Balkan Savaşlarında kötü kullanım nedeniyle harap olan yollar ve nakil araçları tekrar tamir edilip kullanılmaya başlayacağı zaman ise bu kez 1. Dünya Savaşı patlak vermiştir. Demir yolları bu dönemde genellikle askeri amaçlarla ve insan nakli için kullanılmıştır. Ancak başlayan şansızlıklar bununla da bitmemiştir. Savaşın sonuna doğru Haydarpaşa–Hicaz demiryoluna ilave yapılmak zorunda kalınınca, Re’sü’l-Ayn’dan Dicle’ye yapılacak demir yolu için gereken tren rayları bulunamayınca Kırklareli’ nin rayları sökülüp Arabistan çöllerine götürülmüştür. Kırklareli halkı buna şiddetle karşı çıkmasına rağmen savaş ortamında seslerini dinletememişler ve söküm Kırklareli’ den başlayarak yaklaşık 19 kilometre sürmüştür. Rayların Taşağıl köyüne kadar sökülmesi sonucu Kırklareli’ nin demir yolu taşımacılığı sona ermiş, ekonomisini tren taşımacılığına göre düzenleyen Kırklareli’ nin ticari hayatı bu yüzden bir hayli kötü duruma gelmiştir. Çünkü ağır yükleri, peyniri,  pancarı, buğdayı, tomruğu, odunu , kömürü taşıyamaz hale gelinmiştir. Hiç olmazsa Büyük Mandıra istasyonuna kadar taşınması için kamyon isteyen Kırklareli üreticilerine taşıt da verilemeyince, zaten  yıllarca savaşların ve işgallerin altında ezilen halkımız zar zor ürettiği ürünleri de satamayınca iyice fakirleşip Kırklareli’ yi terk etmek zorunda kalmıştır. Savaşlarda ilk akla gelip silah altına alınan gençlerimizden, sağ kalabilenler de 8-10 yıl arası değişik cephelerde savaştıktan sonra döndüklerinde  hayal kırıklığına uğramış ve önemli bir kısmı hayatlarını bir başka yerde sürdürmek üzere şehirden ayrılmışlardır. Bu yıllarda düşen nüfus 1922 yılında başlayan mübadele ile gelen soydaşlarımızla artabilmiştir. Savaş bitmiş ancak Kırklareli’nin ve demir yollarımızın surunu bitmemiştir. Cumhuriyet Türkiye’si kurulunca pek çok yanlış yapılan düzeltilip onarılmaya çalışılmıştır. Bizim demir yollarımızın da ele alınıp doğru dürüst bir ulaşım sağlanma çalışılmaları başlamıştır.. Ne yazık ki bu sefer de demir yoları yapımcı ve işletmecileri, ulaşım sistemini genç Türkiye  Cumhuriyeti’ ne devretmemek için bir çok zorluklar çıkartmışlardır. Burada bir kez daha görüyoruz, o zamanlarda da yap-işlet-devret yöntemi ile yaptırılan demir yollarının ihtiyaç duyulduğu zaman,geri alınmasının ne kadar zor olabileceğini.. Devletler savaşa girmiş, düşman yurdu işgal etmiş, demir yollarına el koymuş, kurtuluş savaşını yaparak yep yeni bir ülke kurulmuş, yabancı demir yolu şirketleri, savaş nedeniyle çalıştıramadıkları yılların paralarını Cumhuriyet Hükümetlerinden almaya çalışıyorlar. Uzun uzun uğraşmalardan sonra paraları ödenerek ancak demir yollarımıza, marşandizlerimize, yolcu vagonlarımıza sahip olunabilmiştir. Ve sökülen o rayların paraları tekrar hem de fazlası ile ödenerek Kırklareli’ ye yeniden o yıllar için neredeyse tek ulaşım aracımız getirtilebilmiştir. Yıllar süren pazarlıklar ve hesaplaşmalar 1927 yılına kadar sürmüştür. Tüm  Türkiye sathında ki demir yolları değişik demiryolu işletmecisinden parası nakit  ödenerek devir alınmış, ulusal demir yolu işletmemiz olan Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demir Yolları (TCDD) kurumumuzun işletmesine verilmiştir. 1937 yılına kadar süren bu parça parça alımlar, ülkemizin en zor zamanlarında yapılmış, ama Mustafa Kemal Atatürk’ ün aramızdan ayrılmasından önce hepsi millileştirilmiştir. Kırklareli demir yolunun şehrimiz için büyük önemi ise, 20 Aralık 1930 günü özel treni ile şehrimize gelmiş, bir gece bu istasyonda bekleyen vagonunda geçirerek ertesi günü de şehirde görüşmeler yaptıktan sonra yine aynı treni ile ayrılmıştır. Bu nedenle de 20 Aralık günü Kırklareli’ de ATATÜRK GÜNÜ ilan edilmiştir.
Kırklareli’ ye yaklaşık 60 yıl aralıksız, önce kömürlü sonra dizel lokomotifi ile hizmet eden trenimiz, hele ilk 30 yılında Kırklareli’ nin dünyaya açılan tek aracı olarak vazgeçilmezi olmuştur. Özellikle 1960 yılına gelinceye değin, akşam saat 22.00 civarında kalkan trenimiz İstanbul’ a genellikle dolu gider, İstanbul da işi olan herkes birbirini o trende görebilirdi. Sirkeci de inilince herkes İstanbul kalabalığın koşar katılırdı. Demir yolumuza, lokomotifimize, vagonlarımıza ve istasyonumuza sadece bir demir ve taş yığını olarak değil, şehrimizin var ettiği kültürel bir alan olarak baktığımız da, treni çalışmasa da hala çok önemli tarihi ve manevi bir miras  olduğunu düşünüyorum, İstasyon yolu neredeyse Kırklareli’ nin simgesi olmuş, yaz kış insanların sadece hava almak için değil sosyalleşmek, selamlaşmak bazen de kız, erkek görüşüp anlaşabilmek için oluşmuş doğal, güzel ve pek başka yerlerde bulunmayan bir yerdir. Türkiye’ nin bir çok yerinde Kırklareli’ li olduğumu söylediğimde bana ‘’Sizin orada istasyon caddesi varmış, çok meşhurmuş’’ dediklerini hatırlarım. Onun için İstasyonumuzu ve tren yollarımızı sadece  nostaljik bir beğeniden öte, simgesel olarak muasır medeniyete ulaşabilmemiz için işlevsel bir araç olarak görebilirsek, çeşmesinden, saatine, su deposundan lokomotifin döndürülme havuzuna kadar benimser, korur ve sahip çıkarız.
Bu arada tren istasyonuna her gidişimde köşede biblo gibi bir yapı hep dikkatimi çekmişti. Sanırım bir çoğumuzun da gözünün önüne gelmiştir şu anda. Octruva Binası(Gümrük Binası) olarak 1892 tarihinde yapılan bu yapı Kırklareli’de unutamadığım ve çok sevdiğim bir bina idi.  İstasyon binası ile aynı zamanda yapılan bu bina Kırklareli’ ye demir yolu ile gelen veya giden mallardan Belediye vergisi alınması için kullanılmaktaymış. Bizim gençliğimiz de metruk bir şekilde yanmaya veya yıkılmaya terk edilmişti. Sonra çok isabetli bir kararla restore edilerek il Kültür Müdürlüğü hizmet binası olarak kullanılmaya başlanmıştı.
Bir Cumartesi veya Pazar günü akşam üstü istasyonda buluşmak dileği ile.
Sayfanın başında görünen tarihi resim 109 yıl önce Babaeski(Büyük Mandıra) de Kırklareli demir yolu bağlantısının açılışında yapılan şölende çekilmiştir.Bu resmi yazımızda kullanmamıza  izin veren değerli Babaeski’ li hemşerimiz ERSİN ÇOBAN’ a bir kez daha teşekkür ederim.
Kaynakça:
· Babaeski ve Kavaklı Tarihi Tren İstasyonu Binalarının Yeniden Değerlendirilmesi Ali Yıldız Bozok Üniversitesi, Mühendislik-Mimarlık Fakültesi, Mimarlık Bölümü vuru tarihi/Received: 15.01.2018, Kabul tarihi/Final Acceptance: 06.04.2018Ba https://jag.journalagent.com/tasarimkuram/pdfs/DTJ_15_27_31_54.pdf
· Ulaşım Kronolojisi- İstanbul - Yıldız Üniversitesi Abdülhamid Uygulama ve Araştırma Merkezi –
http://sultanabdulhamid.yildiz.edu.tr/ii-abdulhamid/ulasim-kronolojisi/
· Osmanlı’ dan Cumhuriyet’ e Babaeski-Kırklareli Demir Yolu, Doğan Faruk, https://www.researchgate.net/publication/297683388
· Efsaneden Gerçeğe Kırklareli, Nazif Karaçam, 1995, Kırklareli
· Osmanlı Devleti’nin II. Meşrutiyet Dönemi Demiryolu Politikaları 1908-1914 N - Nesrin Kanberoğlu
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/555419
· Osmanlı Dönemi Demir Yollarının Tarihi Gelişimi İçerisinde Siyasi ve İktisadi Sosyal Etkileri,
Soyalp Tamçelik, https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/686847
· Rumeli Demiryolu https://tr.wikipedia.org/wiki/Rumeli_Demiryolu

21 Aralık 2020 Pazartesi

KIRKLARELİLİ BİR HALK BİLİMCİ:ŞERİF BAYKURT

Akın Güre
Halk bilimci Şerif Baykurt 1919 Drama  doğumludur. Beş yaşındayken ailesiTürkiye’ ye göç edip Kırklareli’ne yerleşti. 1935 yılında Kırklareli Örtaokulu’nu bitirdi ve Edirne Erkek Öğretmen Okulu’na girdi. 1937’de Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Resim-İş bölümünde yükseköğrenimine başladı. 1941’de mezun olup askerliğini yaptıktan sonra Kırklareli Ortaokulu’na resim öğretmeni olarak atandı. 1952’de Arifiye Öğretmen Okulu’nda göreve başladı. 1956 yılından sonra Türk Halk Oyunlarım Yaşatma ve Yayma Kurumu’nun danışma kurulu üyesi olarak çalışmalar yaptı. 1962’de Sakarya Halk Eğitimi başkanlığına atandı. Sakarya Öğretmenler Derneği başkanlığı yaptı. 1963’te Milli Eğitim Bakanlığı Halk Eğitimi Genel Müdürlüğü’nün merkez kuruluşuna atandı. Halkevleri Genel Merkez Uzmanlık Kurulu üyeliği yaptı. Bir ara Köy İşleri Bakanlığı şube müdürlüğü de yapan Baykurt, 1968’de Milli Eğitim Bakanlığı Milli Folklor Enstitüsü müdür yardımcılığına atandı, Meydan-Larousse Ansiklopedisi’nin halkbilimi ve halk oyunları bölümünü yazdı. Folklor Araştırmaları Daire başkan yardımcılığında bulundu.

Şerif Baykurt Kırklareli ve Edirne’de kendi yapıtlarıyla çeşitli resim sergileri açmıştır. 1946 yılında ülke çapında düzenlenen okullararası resim yarışmasında Kırklareli Ortaokulu öğrencileriyle birlikte Türkiye birincisi oldu. 1941’den başlayarak sürdürdüğü halk dansları araştırma çabalarını, 1946’dan sonra halk dansları ekipleri kurarak sürdürdü. Birçok Trakya halk dansını tanıttı, öğretti. 1952’den sonra halk el sanatlarını incelemeye ağırlık verdi. Marmara Bölgesi elişleri üzerine derleme ve incelemeler yaptı. 1959 yılında Trakya halk danslarını konulu bir düzenleme içinde sundu. Sakarya’da görevliyken Sakarya Şenlikleri’ni kurdu ve bir gelenek haline gelmesine çalıştı. Türk halk dansları, elişleri ve genel halkbilim konusunda çeşitli dergi ve gazetelerde yüzlerce yazı yayımladı, yazılarının bazılarını kitaplar halinde topladı.

•    YAPITLAR (başlıca): Türk Halk Oyunları, 1965; Mimar Sinan, 1969; Türk Halk Oyunları, Ağrı, Akçaabat, Muş, Bayburt, 1969; Türk Halk Oyunları, Balıkesir, Burdur, Silifke, 1969; Türk Halk Dansları, Türkiye’de Folklor, 1976.

HALK BİLİM (FOLKLOR)

Ahmet Rodopman 
Değerli dostlar bu yeni yazı dizimizde, değerli arkadaşım Akın Güre’ nin öncülüğünde oluşturmaya çalıştığımız Kırklareli Yerel Tarih Grubu çalışmalarında Halk Bilimi kavramını ele alıp yöremizin bu konudaki zenginliklerini gözler önüne sergilemeyi amaçlıyoruz. Halk Biliminin ne denli önemli olduğunu , hızla kayıp olan geleneksel halk kültürümüzün tam da bizim düşündüğümüz ve aradığımız, yazmaya çalıştığımız Yerel Tarihimiz için ne deli vazgeçilmez değerde olduğunu her geçen gün daha iyi anlıyoruz. Bu konuda sizlerin de değerli katkılarınızı bekliyoruz. Belki güncel olaylar kadar ilgi çekmeyecektir burada yazılanlar. Ancak gelecekte, Kırklareli’ nin gerek tarihi, gerek kültürünü merak edenler, bu konuda çalışacaklar için önemli bir baş vuru kaynağı olacağını umuyoruz. Toplumumuzun çimentosu olabileceğini düşündüğümüz ortak değerlerimizin için,bir kum tanesi kadar yararı bile olsa, tırnaklarımızla kazıyarak oluşturacağımız bu belgelerin kıymetinin, gelecekte daha iyi anlaşılacağını biliyoruz.
Halk Biliminin tam karşılığı olmasa da, genel  kullanımda Folklor olarak adlandırıldığı yaygın olarak bilinmektedir. Hatta, Halk Bilimi içinde değerlendirilen Halk Oyunları bile günlük kullanımda kısaca Folklor olarak kullanılmaktadır. Yanlış olmasa da eksik bir tanımlama olduğunu, Folklor un Halk Biliminin karşılığı olduğunu, Halk Oyunlarının ise Halk Biliminin yani, Folklorun bir alt dalı olduğunu göreceğiz, ama bu alt dalı olarak nitelediğimiz Halk Oyunlarının, Folklorun en önemli bileşenlerinden biri olduğunu ve en yaygın olarak bilinip uygulanan bir alt dal olması itibari ile de yazımıza Halk Oyunları ile başlamak istiyoruz. Çok geniş bir ilgi ve bilgi alanı olduğu için bu konuda bilgisi ve deneyimi olan bir hayli arkadaşımızın da olduğunu düşünerek,  yeni katılımlarla çok daha geniş ufuklara erişeceğimizi düşünüyorum.
Halk Bilimini konusuna, bize yarım asırlık pratik ve teorik deneyimi olan, akademik çalışmalarını da bu konuda sürdüren, değerli eşimin sevgili kardeşi Şener Günay’ den yardım alarak başlıyoruz. Bizler içinde yeni bir uygulama şekli olacak bu nehir söyleşide umarım Kırklareli’ ye gönül verenler bir hayli yeni bilgilerle karşılaşacaklardır. Öncelikle, Şener Hoca nın Halk Bilimi ile ilgili kısa bir yazısını birlikte okuyalım.
HALK BİLİMİ ve HALK OYUNLARI
İnsanı üretmiş olduğu, her türlü maddi ve manevi değer taşıyan araç- gereç, duygu düşünce, dil, din, oyun, ezgi, sanat, ve sosyal değerlerin (töre ,gelenek, görenek, moda (heves) ) vb.. üretimlerinin tümü kültürü oluşturmaktadır. Hangi topluma ve coğrafyaya ait ise, o milletin veya topluluğun, insanlarının genel adı ile varlığını sürdüren bir değerler bütünüdür. Örneğin, Türk Kültürü, İslam Kültürü veya Gaziantep Kültürü gibi…
Aynı kültür içerisinde yaşayan insanlar ortak değerler içerisinde, anonim davranış kalıplarını, inançlarını, yaşam biçimlerini, bir sonraki nesline aktaran, millet olma bilinci içerisinde statüsü, mesleği, etiketi ne olursa olsun, yeni üretimlerle, değişen, gelişen kitleye halk, ürettiği sayısız bütün değerler de, Halk Bilgisi yani Halk Kültürü denir. Bu bilgileri kendine özgü yöntemlerle araştıran, inceleyen, ait olduğu toplumun ve insanlığın faydasına sonuçlar çıkaran bilime de Halk Bilimi denilmektedir.
Halk Bilimi konularının, kapsam ve amacı hakkındaki çerçeve, bir çok bilim insanı tarafından çizilmiştir. Diğer sosyal bilimlerde olduğu gibi, halkbiliminde de konuların sınırlanması kesin çizgilerle ayrılamaz.
Bu bağlamda Halk Biliminin ana konuları ve alt konuları genel olarak şöyle sıralanabilir:
Köy, Kasaba ve Kent Yaşamı ve Yaşayanları( Monografiler)
Halk Mimarisi
Halk Ekonomisi
Halk Sanatları ve Zanaatları
Halk Giyim Kuşamı ve Süslenmesi
Halk Örf ,Adet, Töre ve İnançları
Halk Gelenek, Görenek ve Alışkanlıkları
Halk Hekimliği
Halkın Yaşam Süreçleri ( doğum,çocukluk,evlenme,ölüm )
Halk Edebiyatı
Halk Tiyatrosu
Halk Eğlencesi ve Sporları
Halk Müziği ve Araçları
Halk Oyunları
Çocukluk Oyunları ve Oyuncakları v.s gibi.
Halk Biliminde amaç; Halkın üretmiş olduğu bu değerleri derleyip düzenlemek, eğitim programlarımıza alıp öğreterek, uygulamaya ve sunuma hazır hale getirip, yeni nesillere aktarmak, yerel kültür değerlerimizi ulusal ve evrensel kültür boyutunda, moda kültür haline getirerek, sömürge kültürlere karşı gençlerimizi korumak olmalıdır.
Oyunun doğuşu; İnsan doğayla olan ilişkisi sonucu su toprak yağmur, sel, ay güneş, hayvan ve bitkilerden etkilenmiş, korku endişe, ve beğenisini taklit yoluyla öğrenmiş, elle ritmi, sesiyle ezgiyi keşfederek yapmış olduğu hareketle oynamaya başlamıştır. Daha sonra kendinden güçlü sandığı doğa olaylarına, korku ve endişenin sonucu inanarak, inanç sistemlerini ( Şamanizm ) geliştirmiştir.
Dini duygularla tanrıya yakın olmayı, mistik bir anlayışla ifade etmiştir. İçe dönük psikolojik duygularla, haz ve elemi, kötü ruhlardan kurtulma amacıyla, büyü ve büyücülüğü, dışa dönük sosyal olgularla, toplumsal değerleri ve törenleri; töre gelenek, görenek kına, düğün, asker uğurlama, hatta konuk ağırlamaya kadar, kültürel bir alan içerisinde oyunlaştırarak yaygınlaştırmıştır. Bu bağlamda oyun insan yaşamında vazgeçilmez bir unsur olmuştur.
Oyun; Türkçe bir kelime olup doğuş kaynağı ilkel dinler ve Şamanizm’dir. Kültürden eski ve kültürün oluşumunda başlıca etmen olan oyun; içgüdüsel olarak insanda var olan, temeli din ve büyü ile ilgili töre ve törenlere dayanan, toplumların kültürel yapılarına göre şekillenen ve toplumdan topluma farklılık gösteren, yer ve zaman bakımından günlük yaşamdan farklı, isteğe bağlı, gönüllü hareketlerdir. Zaman içinde anlam genişliğine uğrayarak, oyun kelimesinden tiyatro orta oyunları, çocuk oyunları, kumar oyunları, oyun çıkarma, oyuna gelme, oyun bozanlık gibi, ortak bir anlamda oluşmuştur. Halk oyunları; üreticisi insan, oynayanı insan, izleyeni insan ve konusu da çoğu zaman insandır. İnsanı konu edinen oyun, insanın geleneksel kültürünü, yani insanın yaşayışını, gelenek halinde süre gelen davranış kalıpları ve uygulamalarını kültürel bölge çerçevesindeki, insanların oluşturdukları halkın iletişim aracı olmuştur. Halkın inandığı, din anlayışı çerçevesindeki, Tanrı sevgisiyle kendinden geçmeyi ,inandığı anlayışın doğrultusunda, Sema, Semah ve zikir törenlerini şaman anlayışı ile kötü ruhlardan korunmayı oyunlaştırmıştır. Kişi, kendi iç alemini bazen içe dönük; inleme, süresiz dönme gibi… kendisi için oynama, bazen de dışa dönük toplumsal olarak, elle, kolla, omuz omuza, birlik beraberlik, dostluk bağlamında, bulunduğu topluluğu güçlü kılma ve beğeni kaygısı taşıyan vurgulamalar yapmıştır. Halkın üretmiş olduğu sosyal değerleri töre, gelenek, görenek haline gelmiş davranış biçimlerini ve uygulamaları doğumu, evlenme aşamalarını, kız isteme kına yakma, düğün, kutlamalarını “ Düğüne giden oynar, ölüye giden ağlar “ anlayışı çerçevesinde algılamıştır. Asker uğurlamasındaki vatan görevinin kutsallığını, sevinçle karşılamış ve bu olguyu gelenekselleştirmiştir. Toprağın dirilişini baharı ve nevruzu, gelin görmüş, Türk geleneği anlayışı ile karşılamıştır. Saymakla bitiremeyeceğimiz bu halk kültürü üretimleri bağlamında halk, duygu ve düşüncelerini, haz alarak; sevinç, mutluluk, sevgi, aşk gibi… ve elem duyarak; acı, keder, ağıt, sevda gibi..duygularını yöresel naralarla haydaaa, hey, yah yah yooo zılgıt ve alkış gibi.. toplumsal heyecan ve coşkuya dönüştürmüştür. Oluşan bu kültürel yığılma, halkın bedeninde oyunun temel yapısı olan harekete ve hareketler serisine dönüşerek, adım ve adım cümleleri oluşmuş, elle, ayakla, defle davulla vb… ritim eşliğinde anlamlaştırılmış, ezgi ve Türkü ile anlam ve içerik derinliği kazandırılmıştır. Bu birikim başlangıçta, kişi ve kişiler tarafından üretilse de, köyden köye, dilden dile, kulaktan kulağa anonimleşerek yayılmış ve geleneği oluşmuştur. Olumlu ve olumsuz değişimlerle, kent merkezlerine ve diğer bölgesel yayılmalarla çeşitlenip, eş benzer oyunlar şekline gelmiştir. Halk üretmiş olduğu, bu oyun kültürünü bireysel bağlamda oda oyunları ve karşılamaları, toplu olarak da halayları oluşturmuş, beden dilinin bütün inceliklerini kullanarak topluma köklü kültürel değerlerini anlatmıştır. Bu bağlamda, Halk Oyunları: İnsanın, geleneksel yapı içerisinde süre gelen yaşam biçimini, inançlarını, tinsel ve sosyal değerlerini, duygu ve düşüncelerini, harekete ve hareketler serisine çevirerek, ritim eşliğinde, ezgili veya ezgisiz, anonim üretimlerle yaygınlaştırıp, bireysel veya toplu olarak , beden diliyle anlatma biçimidir.
Kendi öz kültürümüz olan halk oyunları ülkemizde, 1900 yılında, Rıza Teyfik Bölükbaşı tarafında yazılan “Raks” adlı ilk makaleden sonra, Türk aydınları tarafından, Folklor olarak dikkat çekmiştir. Mustafa Kemal Atatürk 1925 yılında, İzmir de izlediği Selim Sırrı Tarcan’ın düzenlediği, Tarcan zeybeğini izlediğinde, “Hanım efendiler, beyler! Selim Sırrı Bey zeybek raksını ihya ederken ona bir medeni şekil vermiştir. Bu sanatkar üstadın eseri hepimiz tarafından seve seve kabul edilerek milli ve içtimai hayatımızda yer tutacak kadar tekamül etmiş, bedii bir şekil almıştır. Artık Avrupalılara bizim de mükemmel bir raksımız var diyebiliriz. Bu oyunu salonlarımızda, müsamerelerimizde oynayabiliriz. Zeybek dansı her içtimai salonda kadınla birlikte oynanabilir ve oynanmalıdır.” Diyerek, Halk oyunlarına Türk halkı olarak önemsememiz gerekliliğini vurgulayarak, Cumhuriyetin ilk yıllarında, Halk Evleri ile birlikte gelişmesini sağlamış, çeşitli halkoyunları festivalleri düzenlenmesini ve bu konudaki derleme ve araştırma çalışmalarının yapılmasına vesile olmuştur. Atatürk’ün ölümünden sonra halk oyunları ve özellikle halk müziği ve bağlama, çağdaşlık adı altında müzik eğitim fakültelerinde ve milli eğitim müfredatımıza sokulmamıştır. Ama Cumhuriyetle başlayan derleme çalışmaları, Kültür Bakanlığı tarafından devam ettirilmiş, 1960 yılında kurulan Halk Eğitim Merkezi Genel Müdürlüğü, illerdeki teşkilatlanmalarından sonra bir çok il de halk oyunları toplulukları kurmuşlardır. 1964 yılında İstanbul’da kurulan, Yüksek Tahsil Gençliği Türk Folklor Enstitüsü Kurma Derneği, daha sonra Türk Folklor Kurumu na dönüştürülerek, üniversite gençliğinin öncüsü olmuş ve birçok kurumların, derneklerin kurulmasına vesile olmuştur. 1975 yılında, Kültür Bakanlığı Devlet Halk Dansları topluluğu, çeşitli gazete ve dergilerin yarışmaları, 1980 yıllarında başlayan Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı ve birçok kurum kuruluşlarca da seminer ve yarışmalar yapmıştır.
ŞENER GÜNAY
Devam edecek

HALK BİLİM (FOLKLOR)

Ahmet Rodopman 
2. Bölüm
KIRKLARELİ  HALK  OYUNLARININ ÖYKÜLERİ
Konuğumuz:ŞENER GÜNAY
Ahmet Rodopman : Sevgili Şener, ben seni olabildiğince yakından tanıyorum, yaklaşık yarım asra yakın senin Halk Oyunlarına olan ilgini ve emeğini bilenlerdenim. Kısaca Kırklareli Halk Oyunları ile büyüdün ve büyük bir sevgi, gayret, özveri ile, değil sadece Kırklareli’ de, değil İstanbul’ da hatta tüm ülke çapında, Halk Oyunları konusunda Kırklareli’ nin adını, yetenekli ekip arkadaşlarınız ile birlikte hep onurla temsil edip, yarışmalarda başarılarınızı en üst sıralara yazdırdınız.
Kırklareli’ nin tüm değerlerine sahip çıkıp, kucaklamak, gelecek kuşaklara birer belge olarak bırakmayı arzuluyoruz. Kırklareli Yerel Tarih Grubu’ nun hedeflediği etkinliklerden olan içimizden çıkan değerleri tanıyalım projesi içinde seni, Kırklareli Halk Oyunlarının gelişim serüvenini öğrenmek istiyoruz. Şimdi, Halk Oyunları ile ilgili süreci  bizlere etraflıca anlatır mısın ?
Şener Günay: Halk oyunları ile ilgili tarihsel sürecimden bahsedersem;
Halkoyunlarına doğduğum, büyüdüğüm ve çok sevdiğim Kırklareli’nde Ziya Gökalp ilk okulun da dördüncü sınıftayken başladım. O yıllarda öğretmenliğe yeni başlamış, Sevgili Şener Aldemir Hocamızın  dışarı dan destek vermesiyle okulumuzdaki çalışmalara başlamıştık. 1973 ve 1974 yıllarında Kırklareli kapalı spor salonunda ilk halk oyunları gösterilerimizi gerçekleştirmiştik.
Daha sonra Kırklareli Atatürk Lisesi orta birinci sınıfında Kırklareli Halk oyunlarını tam anlamıyla öğrenmeye başlamıştım. Çok değerli Zihni Sezen Hoca’ mın okulumuzda Halk oyunları ekibi oluşturmak amacıyla bir grup oluşturduk. O zamanın ders sisteminde seçmeli dersler ve okul çıkış sonralarındaki çalışmalarımızla seçilmiş olan grubumuzla çalışıyorduk. Zihni Hoca’ mız aynı zamanda okulumuzun sanat tarihi öğretmeniydi. Okulumuz adına her yıl il ve il dışında yapılan yarışma ve gösterilerde yer alıyorduk. Öncelikle yapmış olduğumuz bu faaliyetten eğleniyor ve zevk alıyorduk. Trakya kültürümüzün bir parçası olan Kırklareli halk oyunlarını öğrenmeye ve okulumuzu temsil etmenin gururunu yaşamaya başlamıştık. Bu süreç ben ve ekip arkadaşlarımın güven ve arkadaşlık duygusunu geliştirmemize  ve sosyalleşme mize yardımcı oluyordu.
Lise dönemine geçtiğimiz zaman ekip arkadaşlarımızın zaman içerisinde bazılarının ayrılmak zorunda kalıp, başka okullara ve il dışına gittiklerinden dolayı lisede ekibimiz tekrar yenilenmişti. Halk oyunları sevgimiz, Kırklareli Atatürk Lisesi aidiyet duygumuz ve ekip ruhumuz aynı şekilde devam etmeye başlamıştı. Benim aileden gelen spor yapma ve futbol oynama tutkusu da beraberinde devam ediyordu. Kırklareli Spor’ da futbol oynayan üzerimde büyük emekleri geçen Güngör Günay ve Güner Günay ağabeylerimin sayesinde sporun içinde yer alıp, bugünkü mesleğim olan beden eğitimi öğretmenliği gibi güzel bir mesleğe sahip oldum. O zamanki eğitim sistemimiz sayesinde tüm bunları yapabilmemiz için hem okul yöneticilerimizden ve öğretmenlerimizden hem de ailelerimizden büyük destek görüyorduk. Lise birinci, ikinci ve üçüncü dönemleri boyunca halk oyunları yarışmalarında il, bölge ve Türkiye birincilikleri, öğretmenlerimiz ve ekip arkadaşlarımızla büyük başarılar elde ettik. Bizler sadece halk oyunları oynamak ile kalmayıp, geçmişte oynanmış halen oynanmayan oyunları derleme ve araştırma anlamında da hocalarımızla  köy ve kasabalarda araştırmalara destek vermek için beraber oluyorduk. 1978 ve 1979 yıllarında Ticaret Lisesi müzik öğretmenlerinden çok değerli Hüseyin Yaltırık hocamız bahsettiğimiz oyun derlemelerine büyük katkıları olmuştur. Takuş ve Çobani oyunlarının derlenip sergilenmesini sağlamıştır.
Bu dönemdeki okullar arası tatlı rekabeti bizler de halk oyunları yarışmalarında yaşıyorduk. Kırklareli Atatürk Lisesi, Ticaret Lisesi ve Endüstri Meslek Lisesi arasında geliştirici bir rekabet söz konusu oluyordu.
Kırklareli Atatürk Lisesi’ nden mezun olduktan sonra ben de Güner ve Güngör ağabeyim gibi beden eğitimi öğretmeni olmak üzere İstanbul’un yolunu tuttum. Marmara Üniversitesi Anadolu Hisarı Spor Akademisi’ nde okumaya başladığımda halk oyunları sevgimiz ve tutkumuz devam ediyordu. Bu süreçte artık Kırklareli oyunlarını oynamaya devam ederken aynı zamanda öğreticilik görevi üstlenmeye başlamıştım. Okuduğum üniversitemde öğreticilik yaparken, ayni zamanda bir çok kurum, kuruluş ve okullarda Kırklareli yöresi halk oyunlarını öğretmeye başladım.Kendi Üniversitemde hem öğreticilik hem de oynarken 1983 yılında Üniversiteler arası yarışmada Kırklareli halk oyunları ekibimizle Türkiye 2.si olduk.
İstanbul’a geldiğimin 2.yılında Türk Folklor Kurumunda Kırklareli yöre öğreticiliği yapmaya başladım.
Üniversiteyi bitirdikten sonra 1986 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi Beden Eğ.Bölümünde Öğretim Görevlisi olarak meslek hayatıma başladım.Üniversitemde spor branşlarının yanı sıra YTÜHOT (Yıldız Teknik Üniversitesi Halk oyunları Topluluğu) nun sorumluluğunu alarak,hem Kırklareli halk oyunlarının hem de diğer yörelerin gençlere öğretilip sevdirilmesi anlamında çalışmalarıma başladım ve halen devam etmekteyim.
1991-1992 yıllarında İ.T.Ü.Devlet konservatuarı halk oyunları bölümünde Yüksek lisans eğitimimi tamamladım. Bu süre içerisinde de Konservatuar ortaokul ve lise bölümlerinde dışarıdan öğretmen olarak destek verdim.
Türk Folklor Kurumunda başlayan Kırklareli yöre öğreticiliği ile birlikte o yıllarda henüz yeni yeni tanınmaya başlayan oyunlarımızı tüm İstanbul ve daha sonrada tüm Türkiye’de yaygınlaşmasına, sevilmesine bilinmesine katkılarım olduğunu düşünmekteyim.
2000 yıllarında Türk Halk Oyunları Federasyonu kurulduktan sonra, halk oyunlarımız çok farklı bir faaliyet içerisinde yer almaya başladı.Halk oyunları Federasyonunda 4 yıl öncesine kadar çeşitli kurullarda yer alıp(MHK) Merkez hakem kurulu üyeliği,yarışmalarda hakem olarak ve başkan danışmanlığı görevlerini üstlendim.
Kırklareli halk oyunları ile başlayan bu sevgimiz, İstanbul gibi bir büyük şehre geldikten sonra Türkiye’nin kültürel değerlerini oluşturan bu şehirde çok farklı boyutlarda inceleme fırsatım  oldu.Türk halk oyunlarını daha geniş kapsamda inceleyip tanımamızla birlikte, ne kadar değerli bir alanda uğraş verdiğimin de farkına vardım.
Öğrencilik yıllarımda başlayan halk oyunları öğreticiliğine şu  an görev yaptığım Yıldız Teknik Üniversitesi Beden eğitimi. Bölümün de aslı görevimin yanında halk oyunları öğreticiliğine de devam etmekteyim. Geçen yıllar sürecinde ilk okul çağındaki çocuklardan başlayarak orta, lise, üniversite ve derneklerin yanı sıra 60-70 yaş dilimin deki nostalji gruplarına kadar halk oyunları sevgisini kültürünü aşılamaya çalıştım.
Tabii ki kendi yöremin oyunlarını öğretip performanslarını izlediğimde, yaygınlaştığını görüp, sevildiğini görmek bana ayrı bir mutluluk ve gurur vermiştir.
Devam edecek

HALK BİLİM (FOLKLOR)

Ahmet Rodopman 
4. Bölüm
TÜRK FOLKLOR KURUMUNDAKİ  ÇALIŞMALARINIZ VE YETİŞEN GENÇLERİMİZE ÖNERİLERİNİZ NELERDİR
Konuğumuz:ŞENER GÜNAY
Ahmet Rodopman : Sevgili Şener Hoca, İstanbul’ da gerek Yıldız Teknik Üniversite’sinde gerekse , Türk Folklor Kurumu yönetiminde iken Kırklareli Halk Oyunları ile ilgili yaptığınız çalışmalardan söz eder misiniz ? Ayrıca yeni yetişen halk oyunlarına meraklı gençler için önerileriniz nelerdir?
Şener Günay : 1981-1982 yıllarında Kırklareli yöre öğreticisi olarak, öğrencilik yıllarımda başladığım Türk Folklor Kurumu’ nda yönetim kurulu üyeliği, halk oyunları grup başkanlığı, halk oyunları okul müdürlüğü görevlerinde bulundum. Halen de Kırklareli yöre öğreticisi olarak devam etmekteyim.
Türk Folklor Kurumu 1964 yılında kurulan folklor alanında ilkleri başlatan Milli Folklor Araştırma Dairesi ile birlikte folklorun tüm alanlarının yayılmasında etkisi olan kuruluşlarımızdır. Halk oyunları, halk müziği halk tiyatrosu ve derleme araştırma alanında yıllardır halk kültürüne hizmet vererek ülkemizde bu alanda pek çok değerli sanatçımızın yetişmesine katkılarda bulunmuştur.
Halk müziği alanında Arif Sağ, Belkıs Akkale, Ömer Şan, İbrahim Can ve Nursaç Doğanışık gibi ünlü sanatçılar yetişmiştir. Aynı zamanda bir çok yörede derleme araştırma gruplarıyla çok sayıda müzik ve oyun derlemelerine katkıda bulunmuşlardır.
Tamamen amatör bir dernek olan Türk Folklor Kurumu tüm Türkiye’ ye yayılan, üç ayda bir çıkan Folklor adlı dergiyi halen yayınlayarak tüm folklorculara önemli bir hizmette bulunmaktadır.
Türk Folklor Kurumunun son 10 yılına baktığımızda benim için de Kırklareli adına da ayrı bir önem taşımaktadır. Son on yılın genel başkanlığını yapan Kırklareli’ li kırk beş yıllık yol arkadaşım, dostum ve kardeşim H. Gürhan Ozanoğlu’ nun başkan olarak görevde bulunması bizler için ayrı bir onur kaynağı olmuştur.
1980 yılında Türk Folklor Kurumu’ na Kırklareli yöre eğitici olarak gelen sevgili Gürhan ile 1981 yılında da benim üniversite vesilesi ile İstanbul’a gelişim ile birlikte yıllarca Kırklareli öğreticiliğini birlikte yaptık. Benim için halk oyunları yaşantımda önemli bir yeri olan H. Gürhan Ozanoğlu’nun İstanbul’da Kırklareli yöresi oyunlarının başlamasına ve öğretilip yayılmasına büyük katkıları olmuştur. Sevgili Gürhan aynı zamanda 10 yıl kadar da Türk Halk Oyunları Federasyonu başkanlığı görevinde bulunmuştur. Türk Halk Oyunlarını yönlendiren Türk Halk Oyunları Federasyon başkanının Kırklareli’ li olarak içimizden biri olması ayrı bir gurur kaynağı olmuştur.
Yeni yetişen gençlerimize her zaman halk kültürümüzün, halk oyunlarımızın güzelliklerini,  değerlerini anlatıp,  içinde yer almalarını sağlayacak aktivitelerde bulunmalarını tavsiye ediyorum. Ana okulu ile başlayan bu sevgi hayatımızın her döneminde ayrı bir biçimde yer alıyor. Yaşamımızı konu alan halk oyunları, geleneklerimizle, müziğimizle, giysilerimizle, öykülerimizle, Türk kültürünü geçmişten geleceğe taşımaya devam edecektir. Bazen gençlerin halk oyunları ile ilk tanışmaları üniversiteler de, bazen de hem çalışan hem de emekliye ayrılmış insanlarımız ilk olarak nostalji gruplarında aileleriyle el ele kol kola halk oyunlarının içinde olmaya gayret göstermişlerdir.
Oyun, müzik ve giysinin birleşiminde kendimizi ister istemez vazgeçilmez olan halk oyunları, halk kültürümüzün içinde buluyoruz. Gençler halk oyunlarının içinde var oldukça hiç bir zaman son bulmayacak olan bu kültürümüz gelecekte de devam edecektir.
Türk Folklor Kurumu olarak, halk oyunları dalında öncü olmuş, değerli hizmetler vermiş olan kurumumuz gelecek nesillere örnek olması, geçmişten geleceğe köprü kurarken yeniliklere yeni derlemelerle, müziklerle gençlere önemli katkılarda bulunmaya devam etmelidir.
1964’ten bu yana var olan Türk Folklor Kurumu, 2020 yılından sonra varoluşunu sürdürecektir.
Ahmet Rodopman : Verdiğin bilgiler için çok teşekkür ederiz sevgili Şener Hocam. Halk Bilim konusu bizim de grup olarak çok önemsediğimiz, üzerine eğilip, değişik dallarında araştırmalar yapıp, yazılı belgeler haline getirip gelecek kuşaklara bırakmak istediğimiz bir alan. Bu alanda, bundan sonrada bizlere yardımlarınızı esirgemez de hep birlikte gönülden bağlı olduğumuz Kırklareli’ mize iyiden, doğrudan, yararlıdan yana katkılarımız olursa çok seviniriz.
Şener Günay: Ben teşekkür ederim. Çalışmalarınızda başarılar dilerim.
Son.

18 Aralık 2020 Cuma

HALK BİLİM (FOLKLOR)

Ahmet Rodopman 

Değerli dostlar bu yeni yazı dizimizde, değerli arkadaşım Akın Güre’ nin öncülüğünde oluşturmaya çalıştığımız Kırklareli Yerel Tarih Grubu çalışmalarında Halk Bilimi kavramını ele alıp yöremizin bu konudaki zenginliklerini gözler önüne sergilemeyi amaçlıyoruz. Halk Biliminin ne denli önemli olduğunu , hızla kayıp olan geleneksel halk kültürümüzün tam da bizim düşündüğümüz ve aradığımız, yazmaya çalıştığımız Yerel Tarihimiz için ne deli vazgeçilmez değerde olduğunu her geçen gün daha iyi anlıyoruz. Bu konuda sizlerin de değerli katkılarınızı bekliyoruz. Belki güncel olaylar kadar ilgi çekmeyecektir burada yazılanlar. Ancak gelecekte, Kırklareli’ nin gerek tarihi, gerek kültürünü merak edenler, bu konuda çalışacaklar için önemli bir baş vuru kaynağı olacağını umuyoruz. Toplumumuzun çimentosu olabileceğini düşündüğümüz ortak değerlerimizin için,bir kum tanesi kadar yararı bile olsa, tırnaklarımızla kazıyarak oluşturacağımız bu belgelerin kıymetinin, gelecekte daha iyi anlaşılacağını biliyoruz.
Halk Biliminin tam karşılığı olmasa da, genel  kullanımda Folklor olarak adlandırıldığı yaygın olarak bilinmektedir. Hatta, Halk Bilimi içinde değerlendirilen Halk Oyunları bile günlük kullanımda kısaca Folklor olarak kullanılmaktadır. Yanlış olmasa da eksik bir tanımlama olduğunu, Folklor un Halk Biliminin karşılığı olduğunu, Halk Oyunlarının ise Halk Biliminin yani, Folklorun bir alt dalı olduğunu göreceğiz, ama bu alt dalı olarak nitelediğimiz Halk Oyunlarının, Folklorun en önemli bileşenlerinden biri olduğunu ve en yaygın olarak bilinip uygulanan bir alt dal olması itibari ile de yazımıza Halk Oyunları ile başlamak istiyoruz. Çok geniş bir ilgi ve bilgi alanı olduğu için bu konuda bilgisi ve deneyimi olan bir hayli arkadaşımızın da olduğunu düşünerek,  yeni katılımlarla çok daha geniş ufuklara erişeceğimizi düşünüyorum.
Halk Bilimini konusuna, bize yarım asırlık pratik ve teorik deneyimi olan, akademik çalışmalarını da bu konuda sürdüren, değerli eşimin sevgili kardeşi Şener Günay’ den yardım alarak başlıyoruz. Bizler içinde yeni bir uygulama şekli olacak bu nehir söyleşide umarım Kırklareli’ ye gönül verenler bir hayli yeni bilgilerle karşılaşacaklardır. Öncelikle, Şener Hoca nın Halk Bilimi ile ilgili kısa bir yazısını birlikte okuyalım.
HALK BİLİMİ ve HALK OYUNLARI
İnsanı üretmiş olduğu, her türlü maddi ve manevi değer taşıyan araç- gereç, duygu düşünce, dil, din, oyun, ezgi, sanat, ve sosyal değerlerin (töre ,gelenek, görenek, moda (heves) ) vb.. üretimlerinin tümü kültürü oluşturmaktadır. Hangi topluma ve coğrafyaya ait ise, o milletin veya topluluğun, insanlarının genel adı ile varlığını sürdüren bir değerler bütünüdür. Örneğin, Türk Kültürü, İslam Kültürü veya Gaziantep Kültürü gibi…
Aynı kültür içerisinde yaşayan insanlar ortak değerler içerisinde, anonim davranış kalıplarını, inançlarını, yaşam biçimlerini, bir sonraki nesline aktaran, millet olma bilinci içerisinde statüsü, mesleği, etiketi ne olursa olsun, yeni üretimlerle, değişen, gelişen kitleye halk, ürettiği sayısız bütün değerler de, Halk Bilgisi yani Halk Kültürü denir. Bu bilgileri kendine özgü yöntemlerle araştıran, inceleyen, ait olduğu toplumun ve insanlığın faydasına sonuçlar çıkaran bilime de Halk Bilimi denilmektedir.
Halk Bilimi konularının, kapsam ve amacı hakkındaki çerçeve, bir çok bilim insanı tarafından çizilmiştir. Diğer sosyal bilimlerde olduğu gibi, halkbiliminde de konuların sınırlanması kesin çizgilerle ayrılamaz.
Bu bağlamda Halk Biliminin ana konuları ve alt konuları genel olarak şöyle sıralanabilir:
Köy, Kasaba ve Kent Yaşamı ve Yaşayanları( Monografiler)
Halk Mimarisi
Halk Ekonomisi
Halk Sanatları ve Zanaatları
Halk Giyim Kuşamı ve Süslenmesi
Halk Örf ,Adet, Töre ve İnançları
Halk Gelenek, Görenek ve Alışkanlıkları
Halk Hekimliği
Halkın Yaşam Süreçleri ( doğum,çocukluk,evlenme,ölüm )
Halk Edebiyatı
Halk Tiyatrosu
Halk Eğlencesi ve Sporları
Halk Müziği ve Araçları
Halk Oyunları
Çocukluk Oyunları ve Oyuncakları v.s gibi.
Halk Biliminde amaç; Halkın üretmiş olduğu bu değerleri derleyip düzenlemek, eğitim programlarımıza alıp öğreterek, uygulamaya ve sunuma hazır hale getirip, yeni nesillere aktarmak, yerel kültür değerlerimizi ulusal ve evrensel kültür boyutunda, moda kültür haline getirerek, sömürge kültürlere karşı gençlerimizi korumak olmalıdır.
Oyunun doğuşu; İnsan doğayla olan ilişkisi sonucu su toprak yağmur, sel, ay güneş, hayvan ve bitkilerden etkilenmiş, korku endişe, ve beğenisini taklit yoluyla öğrenmiş, elle ritmi, sesiyle ezgiyi keşfederek yapmış olduğu hareketle oynamaya başlamıştır. Daha sonra kendinden güçlü sandığı doğa olaylarına, korku ve endişenin sonucu inanarak, inanç sistemlerini ( Şamanizm ) geliştirmiştir.
Dini duygularla tanrıya yakın olmayı, mistik bir anlayışla ifade etmiştir. İçe dönük psikolojik duygularla, haz ve elemi, kötü ruhlardan kurtulma amacıyla, büyü ve büyücülüğü, dışa dönük sosyal olgularla, toplumsal değerleri ve törenleri; töre gelenek, görenek kına, düğün, asker uğurlama, hatta konuk ağırlamaya kadar, kültürel bir alan içerisinde oyunlaştırarak yaygınlaştırmıştır. Bu bağlamda oyun insan yaşamında vazgeçilmez bir unsur olmuştur.
Oyun; Türkçe bir kelime olup doğuş kaynağı ilkel dinler ve Şamanizm’dir. Kültürden eski ve kültürün oluşumunda başlıca etmen olan oyun; içgüdüsel olarak insanda var olan, temeli din ve büyü ile ilgili töre ve törenlere dayanan, toplumların kültürel yapılarına göre şekillenen ve toplumdan topluma farklılık gösteren, yer ve zaman bakımından günlük yaşamdan farklı, isteğe bağlı, gönüllü hareketlerdir. Zaman içinde anlam genişliğine uğrayarak, oyun kelimesinden tiyatro orta oyunları, çocuk oyunları, kumar oyunları, oyun çıkarma, oyuna gelme, oyun bozanlık gibi, ortak bir anlamda oluşmuştur. Halk oyunları; üreticisi insan, oynayanı insan, izleyeni insan ve konusu da çoğu zaman insandır. İnsanı konu edinen oyun, insanın geleneksel kültürünü, yani insanın yaşayışını, gelenek halinde süre gelen davranış kalıpları ve uygulamalarını kültürel bölge çerçevesindeki, insanların oluşturdukları halkın iletişim aracı olmuştur. Halkın inandığı, din anlayışı çerçevesindeki, Tanrı sevgisiyle kendinden geçmeyi ,inandığı anlayışın doğrultusunda, Sema, Semah ve zikir törenlerini şaman anlayışı ile kötü ruhlardan korunmayı oyunlaştırmıştır. Kişi, kendi iç alemini bazen içe dönük; inleme, süresiz dönme gibi… kendisi için oynama, bazen de dışa dönük toplumsal olarak, elle, kolla, omuz omuza, birlik beraberlik, dostluk bağlamında, bulunduğu topluluğu güçlü kılma ve beğeni kaygısı taşıyan vurgulamalar yapmıştır. Halkın üretmiş olduğu sosyal değerleri töre, gelenek, görenek haline gelmiş davranış biçimlerini ve uygulamaları doğumu, evlenme aşamalarını, kız isteme kına yakma, düğün, kutlamalarını “ Düğüne giden oynar, ölüye giden ağlar “ anlayışı çerçevesinde algılamıştır. Asker uğurlamasındaki vatan görevinin kutsallığını, sevinçle karşılamış ve bu olguyu gelenekselleştirmiştir. Toprağın dirilişini baharı ve nevruzu, gelin görmüş, Türk geleneği anlayışı ile karşılamıştır. Saymakla bitiremeyeceğimiz bu halk kültürü üretimleri bağlamında halk, duygu ve düşüncelerini, haz alarak; sevinç, mutluluk, sevgi, aşk gibi… ve elem duyarak; acı, keder, ağıt, sevda gibi..duygularını yöresel naralarla haydaaa, hey, yah yah yooo zılgıt ve alkış gibi.. toplumsal heyecan ve coşkuya dönüştürmüştür. Oluşan bu kültürel yığılma, halkın bedeninde oyunun temel yapısı olan harekete ve hareketler serisine dönüşerek, adım ve adım cümleleri oluşmuş, elle, ayakla, defle davulla vb… ritim eşliğinde anlamlaştırılmış, ezgi ve Türkü ile anlam ve içerik derinliği kazandırılmıştır. Bu birikim başlangıçta, kişi ve kişiler tarafından üretilse de, köyden köye, dilden dile, kulaktan kulağa anonimleşerek yayılmış ve geleneği oluşmuştur. Olumlu ve olumsuz değişimlerle, kent merkezlerine ve diğer bölgesel yayılmalarla çeşitlenip, eş benzer oyunlar şekline gelmiştir. Halk üretmiş olduğu, bu oyun kültürünü bireysel bağlamda oda oyunları ve karşılamaları, toplu olarak da halayları oluşturmuş, beden dilinin bütün inceliklerini kullanarak topluma köklü kültürel değerlerini anlatmıştır. Bu bağlamda, Halk Oyunları: İnsanın, geleneksel yapı içerisinde süre gelen yaşam biçimini, inançlarını, tinsel ve sosyal değerlerini, duygu ve düşüncelerini, harekete ve hareketler serisine çevirerek, ritim eşliğinde, ezgili veya ezgisiz, anonim üretimlerle yaygınlaştırıp, bireysel veya toplu olarak , beden diliyle anlatma biçimidir.
Kendi öz kültürümüz olan halk oyunları ülkemizde, 1900 yılında, Rıza Teyfik Bölükbaşı tarafında yazılan “Raks” adlı ilk makaleden sonra, Türk aydınları tarafından, Folklor olarak dikkat çekmiştir. Mustafa Kemal Atatürk 1925 yılında, İzmir de izlediği Selim Sırrı Tarcan’ın düzenlediği, Tarcan zeybeğini izlediğinde, “Hanım efendiler, beyler! Selim Sırrı Bey zeybek raksını ihya ederken ona bir medeni şekil vermiştir. Bu sanatkar üstadın eseri hepimiz tarafından seve seve kabul edilerek milli ve içtimai hayatımızda yer tutacak kadar tekamül etmiş, bedii bir şekil almıştır. Artık Avrupalılara bizim de mükemmel bir raksımız var diyebiliriz. Bu oyunu salonlarımızda, müsamerelerimizde oynayabiliriz. Zeybek dansı her içtimai salonda kadınla birlikte oynanabilir ve oynanmalıdır.” Diyerek, Halk oyunlarına Türk halkı olarak önemsememiz gerekliliğini vurgulayarak, Cumhuriyetin ilk yıllarında, Halk Evleri ile birlikte gelişmesini sağlamış, çeşitli halkoyunları festivalleri düzenlenmesini ve bu konudaki derleme ve araştırma çalışmalarının yapılmasına vesile olmuştur. Atatürk’ün ölümünden sonra halk oyunları ve özellikle halk müziği ve bağlama, çağdaşlık adı altında müzik eğitim fakültelerinde ve milli eğitim müfredatımıza sokulmamıştır. Ama Cumhuriyetle başlayan derleme çalışmaları, Kültür Bakanlığı tarafından devam ettirilmiş, 1960 yılında kurulan Halk Eğitim Merkezi Genel Müdürlüğü, illerdeki teşkilatlanmalarından sonra bir çok il de halk oyunları toplulukları kurmuşlardır. 1964 yılında İstanbul’da kurulan, Yüksek Tahsil Gençliği Türk Folklor Enstitüsü Kurma Derneği, daha sonra Türk Folklor Kurumu na dönüştürülerek, üniversite gençliğinin öncüsü olmuş ve birçok kurumların, derneklerin kurulmasına vesile olmuştur. 1975 yılında, Kültür Bakanlığı Devlet Halk Dansları topluluğu, çeşitli gazete ve dergilerin yarışmaları, 1980 yıllarında başlayan Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı ve birçok kurum kuruluşlarca da seminer ve yarışmalar yapmıştır.
ŞENER GÜNAY
Devam edecek

BALKAN HARBİNİN TARİHSEL, SOSYAL VE SİYASAL DEĞERLENDİRMESİ

Ahmet Rodopman 
13. Bölüm
BALKAN HARBİ – LONDRA, BÜKREŞ BARIŞ ANTLAŞMALARI VE SON SÖZ
Osmanlı Devleti'nin isteği üzerine, 17 Aralık 1912'de toplanan Londra Konferansı'nda, Balkan Devletleri ve onların avukatlığını yapan Avrupa Devletlerinin (Avusturya, Almanya, İngiltere ve Rusya) istekleri kabul edilebilecek nitelik taşımadığı için Türk Hükümeti görüşmelerden çekildi. Bu arada, İstanbul'da da hükümet değişikliği olmuş ve yeni hükümet savaşa devam kararı almıştı. Devam eden savaşta, Yanya, İşkodra ve Edirne'nin de düşmesi üzerine Osmanlı Devleti şartları ağır da olsa, antlaşmaya razı oldu. Osmanlı Devleti'nin isteği üzerine tekrar toplanan Londra Konferansı antlaşma ile neticelendi (30 Mayıs 1913).
 
 Londra Antlaşması maddeleri ;
 
1- Osmanlı Devleti Midye-Enez hattının doğusuna çekilecek.
2- Arnavutluk ve Ege Adalarının durumunu Avrupa'nın büyük devletleri belirleyecek.
3- Selanik, Güney Makedonya ve Girit, Yunanistan'a verilecek.
4- Kavala ile Dedeağaç arasındaki topraklar Bulgaristan'a verilecek.
5- Orta ve Kuzey Makedonya Sırbistan'a verilecek.
 
BÜKREŞ ANTLAŞMASI (10 Ağustos 1913)
 
Balkan Savaşlarının 2.sinde beş devletle birlikte savaşmak zorunda kalan Bulgaristan, bütün cephelerde yenilerek Antlaşma istemek zorunda kaldı. Bulgaristan ile diğer Balkan devletleri arasında, yapılan görüşmeler sonucunda Bükreş Antlaşması imzalandı.
 
Bükreş Antlaşması Maddeleri :
 
1- Bulgaristan, Dobruca ve Silistre'yi Romanya'ya verecek.
2- Manastır, Üsküp, İştip ve Priştine Bulgarlardan alınarak Sırbistan'a verilecek.
3- Bulgaristan, I. Balkan Savaşı sonunda aldığı Selanik, Serez, Drama ve Dedeağaç'ı Yunanistan'a bırakacaktır.
Böylece Balkan Savaşlarının bittiği tarih kitaplarında yazılıyor.
BALKAN HARBİ SONA ERDİ Mİ?
Yazı dizimizin sonuna geldiğimizde yukarıda ki başlığı görünce sanırım şaşıranlarınız olmuştur. Bence bitmemiştir. Kolay kolay da bitmeyecektir. Nasıl ki yoksulluğumuz,yolsuzluğumuz, muasır medeniyetin gereklerine uymamamız, çağdaş yaşamın standartlarını top yekün uygulamayışımız bitmediği sürece, bitmeyecektir de. Bu böyle sürdüğü müddetçe de, dünya devletleri sıralamasında tüm iyilerde en sonlarda, tüm kötülerde ise en başlarda yerimizi almaya devam edeceğiz anlaşılan.
Burada söz savaşlardan açıldığına göre; savaşlarda kaybeden kimdir sorusunun yanıtı da açıkça ortaya çıkmış oluyor. Savaşlarda, kaybeden tarafta da, kazanan tarafta da kaybedenler hep yoksul halk kesimleridir denilebilir. Savaşanlar, savaşlarda yaralanıp sakatlananlar. Ölenler, kaybolanlar, tüm toplumlarda yoksul halk çocukları olmaktadırlar. Varsıllar veya toplumlarda etkin görevlerde bulunanlar, bir yolunu bulup askere gitmemekte, savaş bölgesini terk ederek bir başka yere gidebilmektedirler. Bunun tipik örnekleri Osmanlı İmparatorluğunda görülmektedir, fırıncılık, değirmencilik, imamlık gibi meslekleri olanlar veya bu gibi işlere savaş zamanı girmeyi başaran varsıllar savaşa gitmekten kurtulabildiği gibi savaş sonrası da işlerini yeniden kurmakta da fazla güçlük çekmemektedirler. Onun için burada Mustafa Kemal Atatürk’ ün,aklımızdan hiç çıkmaması gereken, savaş ve barış için söylediği o veciz ifadeyi bir kez daha tekrarlamak istiyorum.  ‘’Milletin hayatı tehlikeye maruz kalmıyorsa savaş cinayettir”,’’Yurtta barış, Dünyada Barış’’
Yine Balkan Savaşlarına dönecek olursak,
Kırklareli sevdalısı bir kişi olarak Balkan Savaşlarında, hep adı büyük bir burukluk ve hicran ile anılan Kırklareli Muharebelerine ayrı bir önem verişimin anlayışla karşılanmasını isterim. Duygusal olduğu kadar, pek çok yönüyle anlamsal olarak da Kırklareli Muharebelerinin çok iyi bilinmesi, irdelenmesi ve sonuçlarının nedenlerin çok iyi değerlendirerek akıllıca dersler çıkarılması gerekliliğine inanmaktayım. Tarihi sevmeye ve merak etmeye başladığım çocukluk yaşlarımda Kırklareli Muharebelerini ilk öğrendiğim de günlerce, bu nasıl olur diye saatlerce ağladığımı anımsarım. Henüz ayrıntılarını bilmediğim için o günleri yaşayan veya yaşayanlardan dinleyenleri dinledikçe, akıl erdiremez, Balkan Savaşlarındaki inanılmaz olumsuzlukların nasıl bir biri ardı sıra oluştuğuna inanamaz, ancak bütün bunların sorumlularını o küçücük aklımla affedemezdim. Ne yazık ki o yıllarda Balkan Savaşlarını ayrıntılarıyla yazan belgeler çok azdı veya benim ulaşabileceklerin sınırlıydı. Tarih ders kitaplarında bulamadığım, tarih öğretmenlerime sorduğumda yanıt alamadığım bu konuyu, lisede Askerlik Bilgisi dersine gelen, savaşlar hakkında oldukça bilgili olduğu izlemini veren öğretmenime sormuştum. O da bu askeri bir strateji konusu diye geçiştirmişti. Ne ilginç bir süreç ki, hala resmi tarihin pek üzerinde durmayıp adeta unutulması için gayret gösterilen bir konu olduğunu anladım. Ve kendimce bir sonuca ulaşmıştım. Balkan Savaşlarında, sonuçlarında herkesin kabahati, suçu var. Onun için örtbas edilmeye çalışılıyor. Onun için sorumluları yaptıkları veya yapmadıkları işlerden dolayı cezalandırılamadılar.
Kaybedilen onca toprak parçası bir yana, Orta Çağdan kalan bir Din ve Tarım İmparatorluğunun 20. Yüzyıla gelindiğinde artık varlığını devam ettirme şansının kalmadığını görüp, çağın gerekliliklerini yerine getirmemeleri yüzünden yitirilen 1.000.000 dan fazla yetişmiş insan gücü, göç yollarında telef olan 2.000.000 genç, yaşlı, kadın, çocuk memleket evladının hesabını soracak birilerini aradım durdum. Ne yazık ki kaybedilen ne onca insan, ne onca yüzyılın maddi, manevi birikimlerinin sorumlularını anladım ama bulamadım. Yıllar sonra ışığı bol olsun Vedat Günyol ile görüşmelerimde gözümde yıldızlar çaktıran sözleri arayışlarıma yanıt vermiş idi. ‘’Geri kalmış ülkenin Aydınları da geri kalmıştır’’ ‘’Aydını geri kalmış bir ülkenin geri kalanları da çaresizlik çamuru içinde çırpınır durur’’. Sözleri hiç aklımdan çıkmamıştır. Bu sözlerin anlamını, 26 yıl süren, ülkemin en üst eğitim ve öğretim Kurumu olduğu düşünülen üniversitesinde ki akademik çalışmalarım sırasında da yaşayıp, şahit olduklarımı düşününce, günümüzde de çok bir şeyin değişmediğini görmenin üzüntülerini yaşadığımda anlamıştım. Bir çoğumuz da belki hala, yolda, pazarda, okulda, resmi dairelerde, insan ilişkilerinde yaşanılan mantıksızlıkları görüyordur. Bütün bu olumsuzlukları bilip de suçlusu bulunamayan yanlışlıklarda, kişileri suçlarken bunun yüzyılların gerisinden gelen geri kamışlık mirasından kaynaklandığını da düşünmemiz gerektiğine inanıyorum.
Burada aklınıza elbette ne alakası var geri kalmışlıkla, savaşı kaybetmenin diye bir soru sormak aklınıza gelebilir. Önceki sayfalarda etraflıca, hatta kimine göre gereksizce uzun uzun anlatılan savaştan önce ve savaş esnasında yaşanılanları okudukça, bunun nedenleri, zaten çok iyi anlaşılacaktır. Savaşın başlamasından önce yapılmaması gereken hatalar silsilesi başlamış, son anına kadar devam etmiştir. Buradaki yanlış sadece köyünden ,toprağından zorla alınıp redif adıyla cepheye savaşmaya getirilen eğitilmemiş insanların üzerine suçu atmak, savaşmaktan kaçtılar deyip sıyrılmak işin en kolay tarafı. Diyelim ki onlar cahildi. Ya adlarının önünde ‘’ Paşa’’ yazan, eğitilmiş, konusunda deneyim kazanmış üst düzey askeri veya mülki erkana ne demeli ? İstihbarat denilen işlevin savaş öncesi ve savaşta yapılmayıp, kişilerin istek ve arzularına göre hareket etmek bir başka cahillik veya geri kalmışlık örneği değil midir ? 20. Yüzyıla gelinmişken, hiç gece askeri harekete katılmamış askerleri, ileri taarruza gönderirken, pusula diye bir aletin yön bulmak için gerekli olduğunun bilincinde olmaz mı bir komutan? Ve aynı birlik birbirinden ayrıldıktan sonra yönünü şaşırıp, karşısındaki arkadaşlarını düşman sanarak sabaha kadar birbirlerini öldürür mü? Ve bu durumdan bu birliklerin komutanlarının sabaha kadar haberleri olmaz mı? Bu durumun anlaşılıp, düşman askerlerinin sağ kalanların üstüne mermi yağdırmaya başladığın da silahlarını atıp geriye kaçılır mı ? Bulgarların nasıl yaparda 5-6 ayda alabiliriz diye düşünüp, planlar yaptıkları Kırklareli (Kırkklise) ye kurşun bile atmadan elini kolunu sallayarak düşman askerinin girmesini, cahil, okumuş, aydın, gerici, medeni, yabani hangi kafa, hangi mantık kabullenebilir ? Selanik gibi Avrupa’ nın göz bebeği, Osmanlı’ nın ikinci büyük şehri, büyük bir silah ve erzak yığınağın yapıldığı, ordu merkezi olan ve silahlı 40.000 askerin hazır beklediği bir şehir, Yunanlılara tek kurşun atılmadan teslim edilir, çıkılır mı? Savaş sürerken gece dinlenmesi için istirahate çekilen birliklerin nöbetçileri uyurda 400 asker uykuda süngülenerek şehit edilirde kimsenin uyanmaması affedilebilinir mi?
Kırklareli, Lüleburgaz, Çorlu muharebelerinde hep benzer şekilde, aç susuz bırakılan savaşçıların, silahlarını atıp,cephaneleri, erzak , hayvan, topları ve nakliye arabalarını bırakıp İstanbul’a kaçarlarken kar ve çamur ,içinde çökmüş, yorulmuş adeta tükenmiş hallerinin fotoğrafları gözlerimin önünden gitmiyor. İmparatorluğun başkenti İstanbul’ a 100 kilometre uzakta savaşan askerlerine erzak, cephane yetiştiremeyecek kadar naçar durumda olmadığını herkes biliyordur. İstanbul’ da yaşanan siyasi çekişmeler nedeniyle oluşan bu beceriksizlik yüzünden neredeyse düşman başkenti bile işgal edecek duruma gelmiştir. Ne yazık ki bu kadar duyarsızlığa söyleyebilecek bir şey bulamıyorum. Bulgar kuvvetleri Osmanlı askerlerinin terk ettiği savaş malzemeleri ile neredeyse savaşın sonuna kadar kendi bıraktıkları silahlarla Osmanlıları vurmuşlardır. Kırklareli’ de komik denilebilecek mazeretlerle bırakılan iki uçağı da düşünecek olursak Bulgar güçlerine o yıllar için havadan tespit edebilme olanağını bile ellerimizle vermiş olmanın hüznü bile yeter sanırım. Terk edilerek düşmanın eline geçen lokomotifler ,yük katarları bir yana yanan, yıkılan evlerin ötesinde üzerinde beş devletin kurulduğu koskoca bir Balkan yarım adası da her şeyi ile bırakılıp Meriç nehrinin doğusuna çekilmek zorunda kalınmıştır.
Burada suçlu aramaktan vazgeçmiş, sadece bozgun denilebilecek ve 600 yıllık Osmanlı, 2000 yıllık Türk tarihinde hiç rastlanılmamış bir şekilde yenilmenin ötesinde, hezimete uğrayan bir ordunun bu hale gelmesinin nedenlerini anlamaya çalışıyorum. Gerek günün modern savaş silahlarına sahip olamayış, gerekse 1876 yılından 1908 yılına kadar ülkede yaşatılan istibdat dönemi ve kısır siyasi ilişkilerin yarattığı karmaşık siyasal ortam, İttihat ve Terakki Partisinin iyi niyetine karşın yetersiz kadroları ile yönetimde gereken dirayeti gösteremeyip, ordu içinde en olmayacak bir çekişme yaratılarak, padişahtan yana olanlarla, meşrutiyetten yana olanların çekişmeleri. Bunlar ve bunlara benzer daha pek çok neden yazılabilir. O günleri tekrar yaşamak, kaybedilenleri geri getirebilmek ne yazık ki artık imkansız. Ancak tarihin önemli bir işlevi de, yaşanılanlardan ders alınıp, yapılan yanlışların bir daha yapılmaması için aklın kullanılmasını, örnekleri ile tespit edip, yol göstericisi olmasıdır. Umarım toplumun tüm fertleri olarak bir daha böylesi felaketlerle karşılaşılacak hatalardan kaçınarak, aklın ve bilimin önderliğinde, kendimize ve toplumumuza yaraşır şekilde düşünmemiz ve hareket etmemiz, yapacağımız en doğru davranış olacaktır.
İnternet ortamı için hayli uzun bir dizi şeklinde süren Balkan Harbi anlatısı burada sona ererken sanırım okuyan herkesin kendine özgü bir fikri oluşmuştur. Benim düşüncemi sorarsanız; uzun uzadıya yazmaktansa şöyle özetleyebilirim. Yazının başında da yazdığım gibi, bu sonuçlarda her kesin kendi özelliğine ve durumuna göre hatası veya suçu olduğuna inanıyorum. Ama olan olmuş, gelen geçmiş, ölen ölmüş diyerek bundan sonra neler yapabiliriz noktasına gelince, yine Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ ün gösterdiği ilkelerden hareket etmemiz gerekecektir. Gerekli ve yeterli bir eğitimle Atamızın işaret ettiği muasır medeniyet ölçütlerini kullanarak, çağdaş yurttaş olup, bilimsel düşünüp, doğru, dürüst, adaletli ve faziletli olarak, davranmamız gerektiğini düşünüyorum.
Ahmet Rodopman
Kaynakça:
1- Bir İmparatorluğun Yağması, İlhan Bardakçı, Ajans Türk Matbaacılık, Ankara, 1976 
2- Aram Andonyan, Balkan Savaşı, Çev. Zaven Biberyan, Aras Yayıncılık, İstanbul, 1999 
3- Balkan Harbi’ ne ait Hatıralarım, Birinci Ferik Zeki, Milenyum Yayınları, İstanbul 2013  
4- Balkanların Tarihi, Georges Castellan, Çev.Dr.AyşegülYaraman-Başbuğu, Milliyet Yayınları, İstanbul, 1995 
5- Balkan Harbi, Mahmut Muhtar Paşa’ nın Savaş Hatıratı, M.Ziyaettin Engin, 1001 Temel Eser Tercüman Gazetesi, İstanbul, 1979   
6- Balkan Harbi Sırasında Osmanlı Ordusunun Moral ve Disiplin Durumu, İhsan Burak Birecikli, TÜRK YURDU DERGİSİ -Kasım 2012 - Yıl 101 - Sayı 303  
7- Birinci Balkan Savaşı Yenilgisinin İç ve Dış Sebepleri, Suat ZEYREK, İstanbul ünivers,tesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı Doktora Tezi. İstanbul, 2012   
8- Balkan Savaşlarında Kırkklise(Kırklareli), Kırklareli Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Tarih Anabilim Dalı, Yüksek Lisans Tezi, Kırklareli, 2018   
9- Kırklareli Vilayetini Tarih, Coğrafya, Kültür ve Eski Eserler Yönünden Tetkik. 2. Cilt.Ali Rıza Dursunkaya.  Kırklareli, 1947  - Efsaneden Gerçeğe Kırklareli,Nazif Karaçam,Kırklareli,1995  
10- Balkan Savaşları’ nın Analizi, Burak Köylüoğlu,2017, https://www.stratejivefinans.com/balkan-savaslarinin-analizi/
11- Büyük Bozgun ve Başkan Savaşları 1912-1913, Kasım Bolat, http://www.istanbultarih.com/makale/buyuk-bozgun-ve-balkan-savaslari-1912-1913.html  
12- Balkan Harbi, İsmet Görgülü, https://www.ttk.gov.tr/tarihveegitim/balkan-harbi/ 
13- Birinci Balkan Savaşı, https://tr.wikipedia.org/wiki/Birinci_Balkan_Sava%C5%9F%C4%B1  
14- İkinci Balkan Savaşı, https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0kinci_Balkan_Sava%C5%9F%C4%B1
15- Balkan Devletlerinin İttifak Arayışı ve Osmanlı Devleti, Suat Zeyrek, Dergi Park, İstanbul, 2014 https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/102230

16 Aralık 2020 Çarşamba

BALKAN HARBİNİN TARİHSEL, SOSYAL VE SİYASAL DEĞERLENDİRMESİ

Ahmet Rodopman 
12. Bölüm
BALKAN HARBİ – EDİRNE ve KIRKLARELİ’NİN GERİ ALINIŞI-BÜKREŞ BARIŞ ANTLAŞMASI
Her ne kadar, Bulgar ve Osmanlı kuvvetleri arasında küçük çatışmalar dışında belirgin bir çarpışma olmuyorsa da, her iki orduda bulundukları noktaları terk etmemiş, şartların tüm olumsuzluklarına karşın hep karşı tarafın yapabileceği ani bir taarruza karşı tetikte beklemişlerdir.
Bu arada İstanbul’ da beklenilmedik siyasi gelişmeler olmuş, Kamil Paşa başkanlığındaki Osmanlı Yönetiminin İstanbul’ u kurtarmak için Bulgarlara Edirne’ yi vereceği söylentileri orduyu ve halkı isyana varan karşı gelişlere itiyordu. İstanbul’ da ortamın çok gergin olduğu bu günlerde, Enver Bey ve Talat Bey başta olmak üzere bir kısım İttihat ve Terakkici subay ve galeyana gelen halk Babıali’ ye giderek bu sorunu görüşmek istemişlerdir. Ancak Sadrazam Kamil Paşa ile görüşmek istekleri ateş edilerek karşılanmıştır. Sadaret Yaveri Ohrili Nafiz Bey gelen İttihat ve Terakkicilere ateş etmiş, ancak isabet ettiremeyince kaçarken Mustafa Necip kovalayınca karşılıklı birbirlerine ateş etmişler ve her ikisi de ölmüştür. Silah sesleri duyan Harbiye Nazırı Nazım Paşa odasından çıkmış, olanları anlamaya çalışırken, gelenlere hakaret edince Enver Beylerle birlikte başbakanlığa gelen Yakup Cemil adlı kişi, arkasından yanaşarak Nazım Paşanın başına bir kurşun sıkarak ölümüne neden olmuştur. Bu sırada Sadrazam Kamil Paşanın odasına giden Enver Bey ve arkadaşları silah zoruyla Kamil Paşa’ yı istifa etmeye zorlamış ve elinden el yazısı ile aldığı istifa mektubunu vakit geçirmeksizin padişah V.Mehmet ‘ e götürerek hemen o gün onaylatmıştır. Babıali Baskını olarak tarihe geçen bu olay 23. Ocak 1912 de olmuş, ardından Mahmut Şevket Paşa hükümeti kurması için sadrazam olarak atanmıştır.
30 Mayıs 1913 günü Londra’ da imzalanan Barış Antlaşmasıyla, Edirne’ nin Bulgaristan’a bırakıldığının resmileşmesi üzerine, Osmanlı topraklarında büyük gösteriler yapılmış. Eski başkentin Bulgarların eline geçmesini kabullenemeyen halk gösteriler yapmaya başlamıştır. Bu arada Londra Barış Antlaşmasının Bulgaristan hariç hiç kimseyi memnun etmemesi üzerine, Balkanlar’ da yeni bir savaş rüzgarı esmeye başlamış, Romanya başta olmak üzere, Yunanistan, Sırbistan Osmanlı’ nın topraklarının bölüşülmesinde haklarının yenildiği iddiası ile Bulgaristan’ a savaş açmışlardır.
Yaşanılan bu günler gerçekten olağan dışı şaşırtıcı olayların olduğu, üst üste olumsuzlukların görüldüğü günlerdir. Bunlardan yeni bir tanesi de Babıali Baskınından sonra Sadrazamlığa getirilen Mahmut Şevket Paşa Beyazıt’ ta silahlı saldırı sonucunda hayatını kaybetmiştir. Yerine bir kez daha Said Halim Paşa saderete getirilmiştir.
Beklenmedik bu koşullarda Bulgaristan Çatalca’ ya kadar gelen ordusunu Yunan sınırına çekmek zorunda kalmış, bir anda üç devletle birden savaşır hale gelmiştir. Zaten bir yıldan beri savaşmakta olan askerlerinin gerek fizik gerekse moral bakımından çökmüş olmalarından ötürü, her cephede savaşı kaybetmek üzer iken, bu durumdan faydalanmak isteyen yönetimi alan İttihat ve Terakkiciler Enver Bey komutasında Çatalca Ordusundan derledikleri birkaç birlikle Edirne’ yi almak üzere yola çıkmışlardır.
20 Temmuz 1912 günü Lüleburgaz’ ta toplanan 3 Piyade Alayı ve 2 Süvari Birliği ile  Edirne’ yi geri almak amacıyla yola çıkılmış 23 Temmuz 1912 günü Edirne ve Kırklareli’ ye giren Osmanlı birlikleri her iki şehrimizi de Bulgar işgalinden kurtarmıştır. Osmanlı silahlı kuvvetlerinin denetimine giren şehirlerde ki halk yaşadıkları zor günlerin sona erişini büyük bir sevinçle karşılamışlar ve mutluluk içinde kutlamışlardır. Ardından yeniden şehirlerinin imarı ve yanıp yıkılanların tamirlerini yaparlarken acılarını, yaralarını onarmaya başlamışlardır.
Yapılan bütün savaşların sonucunda uluslar arası geçerliliği olan sonucun belirlenip, karşılıklı kabul imzalarının atılması ve geçerli sağlanması için 29 Eylül 1913 günü Bulgaristan Krallığı ile İstanbul Antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşma ila de Edirne ve Bulgaristan arasında ki sınır sonradan çok az değişiklikler yapılacak  da olsa belirlenmiş ve günümüze değin gelebilmiştir.
Devam edecek

14 Aralık 2020 Pazartesi

BALKAN HARBİNİN TARİHSEL, SOSYAL VE SİYASAL DEĞERLENDİRMESİ

Ahmet Rodopman 
11. Bölüm
BALKAN HARBİ – ÇATALCA SAVAŞLARI
Ekim sonu itibari ile savaşan birlikler birbirlerinden ayrılırken, Osmanlı kuvvetleri süratle Çatalca mıntıkasına giderken, Bulgar güçlerine ise 15 günden beri zor şartlarda yaşayıp, savaşmaları nedeniyle bir dinlenme süresi verilmiştir. Bu sürede yitirilen savaşçıların yerine yenilerinin yetişmesi, hasta ve yaralıların tedavisinin yapılması sağlanmıştır. Bulgar ordusunun Çatalca önlerine gelmesi 10 günü bulmuştur. Bu arada Bulgar birlikleri Malkara, Çorlu, Tekirdağ, Silivri yerleşim yerlerine de çatışma olmaksızın girmiş işgal etmişlerdir. Bu gecikmeleri Osmanlı’ lar için büyük bir şans olmuştur. Alman subayların görüş ve önerileri alınarak önceden de var olan Çatalca savunma hatları yeniden onarılıp güçlendirilmiştir, Kaybedilen askerlerin yerine imparatorluğun başka yörelerinden deneyimli , yetişkin savaşçı  birlikleri, getirilmiştir. Ordu yeniden dizayn edilmiş, tek bir komutam olarak Nazım Paşa tüm sorumluluğu yüklenmiştir. Trakya’da kötü bir sınav veren I, II ve III. Ordular Çatalca Ordusu adı altında birleştirilmiştir. Redifler tekrar eğitilerek savunma hattının hemen arkasında olacak şekilde yerleştirilmişlerdir. Gerek top, gerek makineli Tüfek, gerekse otomatik Tüfekler yenilenmiş,Terkos Gölü ile, Büyük Çekmece Gölü arasında oldukça tahkim edilmiş 40 kilometrelik bir savunma hattı oluşturulmuştur. Kara Kuvvetlerine yardımcı olmak üzere gerek Marmara Denizinde gerekse Karadeniz de Trakya kıyılarından düşman birliklerini bombalayacak savaş gemileri hizmete sokularak başkent İstanbul’un savunulması için elden gelen tüm hazırlıklar yapılmaya çalışılmıştır. İstanbul’ a hayli yakın olması nedeniyle, önceki savaşlarda yaşanan erzak, cephane ve asker tedariklerinde sorun yaşanmamış hatta askerin moralini yükseltmek için gereken dini ve psikolojik katkılarda bulunacak yetişkin insanlar görevlendirilerek, bu eksikliklerde giderilmeye çalışılmıştır. Balkan savaşlarında ilk olarak kullanılmak üzere getirtilen uçaklar, düşman mevzi ve savaş düzenini görmek için iyi bir şans olmuş, en azından bilinçli bombarduman yapılabilmesini sağlamışlardır.
12 Kasım gününe gelininceye kadar her iki tarafta hazırlıklarını büyük ölçüde tamamlamış olarak harbin başlaması için ilk hücum borusunun sesini bekler hale gelmişlerdir. 15 Kasım günü Osmanlı temsilcileri Bulgar Karargahına giderek mütareke (ateşkes) ve barış antlaşması teklifinde bulunmuşlardır. Ancak önceki günlerde kolay aldıkları savaşların şımarıklığını yaşayan Bulgarlar bu savaşı da kesin kazanıp, İstanbul’ a gireceklerini hayal ettikleri için buna yanaşmamışlar, Osmanlıları küçümseyerek teklifi önemsememişler,. keşif ve hazırlıklarını sürdürmüşlerdir.
17 Kasım 1912
17 Kasım sabah saat 05.00 de Bulgarlar 400 topla hep birden Osmanlı mevzilerini bombalamaya başlamışlardı. Peşi sıra piyadeleri de hücuma başlamışlardır. Bölgede sabahları oluşan yoğun sis ve Osmanlı siperlerinden açılan makineli tüfek atışları Bulgar öncü birliklerinde kargaşa ve telaşa neden olmuştur. Osmanlı askerinin yöreyi iyi tanıyıp, ona göre durum almalarıyla ve topçu birliklerinin isabetli atışları ile önce oldukları yerde hareket edemeyecek hale getirip sonra, deniz tarafındaki gemilerden yapılan top atışlarıyla da şaşıran düşman dağılma noktasına gelmiştir. Bulgar birliklerinin çok sayıda zayiat verdiği ve morallerinin bozulduğu akşam üstüne doğru bu sefer hücuma geçen Osmanlı kuvvetleri Bulgar güçlerini sabahki saldırıya geçtiği sınıra kadar geriletmişlerdir. Dolayısı ile gün, Bulgarlar için kötü geçmişti. Birlikler bütün bir gün savaşmaktan bitap düşüp geceyi dinlenerek geçirmek üzere istirahata çekilmişlerdi.
18 Kasım 1912
!7 Kasım gece yarısında Bulgar askerleri yine alışık oldukları kalleşçe oyunu onamaya başlamışlardı. Gündüz gözü ile dürüstçe savaş meydanında varlık gösteremeyince, 20 gece önce yaptıkları gibi sinsice  Osmanlı birliklerinin bölgesine girmiş, nöbetçilerin uyumasından yararlanıp, süngü hücumu ile ön saflardaki Osmanlı birliklerini süngüden geçirmiş, saldırdığı birliğin komutanı dahil 7 subay, 157 Osmanlı askerini şehit etmiştir. Tabya, Bulgar taburunun eline geçmiş hatta Bulgar piyadeleri 500 metre kadar Osmanlı hatlarının içine kadar sızmışlardır. Bütün bu üzücü gelişmeler olurken, Ne Bulgar ne de Osmanlı birliklerinin haberleri olmamıştır. Kolordu Komutanı Mahmut Muhtar Paşa, sabahın erken saatinde , o gün yapılacak taarruz planlarını gözden geçirmek üzere savaş alanını kontrol etmek için kurmay heyeti ile birlikte bu tabyaya gelirken ani bir ateşle karşılaşmış, kendisi iki yardımcı komutanı ve bir de Alman Subayı yaralanmıştır. İleri tabya olarak bilinen bu tabyada yaşanılanların intikamı daha sabah olmadan, bölge savunmasına gelen 25-26 Osmanlı Piyade alayları tarafından alınmıştır. Daha şehitlerimizin kanları soğumadan ani bir baskınla Bulgar Alayından 400 Bulgar askeri öldürülmüş , bir o kadarı esir alınmış, tabya da kanlı bir çarpışma neticesi geri alınmıştır. Gece aldıkları bu yenilginin sonrasında sabah yine saat 05.00 de top ateşi ile saldırıya başlayan Bulgar kuvvetlerine Kuzeyden ve Güneyden büyük bir top, makineli tüfek ateşiyle karşı çıkılmış, göğüs göğse yapılan çarpışmalar sonucunda Bulgar birlikleri yerlerinde kalamayıp gerilemek zorunda kalmışlardır. Denizden yapılan top atışlarına da karşı koyamayan Bulgar güçleri artan kayıpları nedeniyle hücumu bırakıp kaçma senaryoları düşünmeye başlamışlardır. 20 gün evvel yendikleri Osmanlı ordusunu bu kadar şiddetli savunma yapmasını şaşkınlıkla karşılamışlardır. Her yönden üzerlerine ölüm kusan Osmanlı askerlerinin süngüleri altında ölmektense, barış istemek zorunluluğu duymuşlardır. Ordunun bu isteği önce Sofya tarafından kabul edilmese de akşama doğru durumun ciddiliği komutanları tarafından anlatılınca zorunlu olarak ateşkesi onaylamışlardır. Gece yarısına doğru Bulgar ordusu top yekün Çatalca savunma hattını terk edip, geriye doğru 15-20 kilometre çekilmişlerdir. Geceyi bu bölgede Osmanlı kuvvetlerinin baskınına uğrama korkusu ile geçirten Bulgar ordusunun Trakya macerası sadece Çatalca çarpışmalarında 12.000 ölü, bir o kadar da yaralı, esir ve kayıp bırakmışlardır. Böylece  Birinci Çatalca Savaşı sona ermiş oluyordu.
20 Kasım da Çatalca’ da  Bulgarlarla ateşkes görüşmeleri başlamış ancak Bulgarların sürekli istekleri nedeniyle sonuçlandırılamamıştır. 3 Şubat 1912 ve 5 Şubat 1912 tarihlerinde Bulgar birlikleri yine toparlanıp hücuma geçmişlerse de Osmanlı birliklerinin inatçı direnişini kıramamış ve belirli bir sonuç alamadan geri çekilmişlerdir. İkinci Çatalca Savaşları adı verilen bu çarpışmalarla Çatalca maceralarına son verilmişlerdir.
Çatalca ‘ da istedikleri zaferi kazanamayacaklarını anlayan Bulgarlar bir kısım kuvvetlerini Gelibolu ve Edirne’ye savaşmaya göndermişlerdir Edirne’ nin 155 gün süren kuşatması 30 Mayıs 1913 de Edirne’ nin düşmesi ile biterken direnen, Balkanlarda ki Selanik, Yanya, İşkodra gibi şehirler savaşı sonlandırmak için silah bırakınca Londra Konferansı ile I. Balkan Savaşları sonlandırılmış oluyordu.
Devam edecek

9 Aralık 2020 Çarşamba

BALKAN HARBİNİN TARİHSEL, SOSYAL VE SİYASAL DEĞERLENDİRMESİ

Ahmet Rodopman 
10. Bölüm
BALKAN HARBİ – LÜLEBURGAZ SAVAŞLARI - PINARHİSAR SAVAŞLARI
23 Ekim 1912 gecesi, Kırklareli’ nin üzerine bir kabus gibi çökmüştü. Düşman bir yandan, soğuk, yağmur ve çamur bir yandan, bir de üstüne üstlük yolculuk yapılacak ne at ne araba elde olmayınca, binlerce Kırklareli’ li evini, işini, aşını bırakıp bilinmeze doğru yola çıkmıştı. Bozguna uğrayan askeri birliklerden dağılan silahlı, silahsız askerler, çoluk, çocuk sivil halk çamurlara bata çıka, kimi ayakların ne bulduysa geçirmiş, kimi yalın ayak bazısı Babaeski yolu ile Lüleburgaz’ a, bir kısmı da Pınarhisar üzerinden Demirköy ormanlarına sığınmak için yollara düşmüşlerdi. Bitmek bilmeyen yollar, gece boyunca yürümekle bitmediği gibi insancıklar yorgunluktan bitap düşüp çamurların içinde kıvranıyor, yakınlarını kaybedenlerin çığlıkları gecenin karanlığının da kayboluyordu. Tek şansları, Bulgar’ ların durumun vahametini anlamayıp kaçan birliklerin arkasından gelmemesiydi. Yoksa hayli güçlü olan süvari birlikleri ile takip harekatı başlatsalar dı Trakya’ da sağ ve salim kimsenin kalabilmesi düşünülemezdi. Bulgar birlikleri de üç gün üst üste süren çatışmalarda bir hayli yorulup ölü ve yaralı verdiklerinden, komutanları tarafından dinlenip kendilerine gelmeleri için bir kaç günlüğüne harekata ara vermeleri nedeniyle Lüleburgaz ve civarına biraz geç de ulaşılabilmişti. Burada ki şartlarda bir hayli çetindi.
Osmanlı komutanları dağılan orduyu toplayıp, yeni bir savunma hattı oluşturmaya gayret ediyorlar, bir taraftan siperler kazılıyor, elde kalan silahlar, toplar onarılmaya çalışılıyor, bir taraftan İstanbul’ dan gelemeyen mühimmat, erzak ve haberlerin birliklere ulaştırılması için uğramaktadırlar. Gelecek günlerde olacaklardan habersiz ama salgın halini alan Kolera ve Dizanterinin yok edici pençeleri altında boğuşuyorlardı.
Takvimler 28 Ekim 1912 yi gösterirken beş günden beri her iki taraf içinde sakin geçen günler sona eriyordu. Çepheler oluşturuluyor, siperler kazılıyor, yeni bir savaş için son hazırlıklar yapılıyordu. Payitahtta ise bakanlar kurulunda fırtınalar esiyor, sadrazam istifa edip yerine nispeten ılımlı olarak bilinen Kamil Paşa Hükumeti kuruluyordu. Tesadüf aynı gün Trakya’ da devam eden savaşın Başkumandanı olarak atanan Abdullah Paşa görevinden istifa ediyor ancak, ‘’dereyi geçerken at değiştirilmez’’ misali bu istifa kabul edilmeyip, tekrar görevi başına dönmesi sağlanıyordu. Çünkü karşılarındaki Bulgar ordularının savaş vaziyeti alan hareketliliği gözleniyor ve yeni bir saldırı ile karşılaşılacağı anlaşılıyordu. Bu da Lüleburgaz’ ın üzerine kara bulutların çökmesine az kaldığını gösteriyordu. Gün içinde Bulgar Birlikleri ile Osmanlı kuvvetleri arasında çok önemli sayılmayacak kadar çatışmalar olmasına karşın, Osmanlı birlikleri daha çok İstanbul’ dan gelmesi beklenen mühimmat, erzak ve diğer ihtiyaç maddelerinin ikmalinin yapılması ile meşgul olmuştur. Gerekli hazırlıkların tamamlanamadığının istihbaratını alan Bulgaristan güçleri gece yarısından sonra ertesi gün yapmayı planladıkları büyük bir saldırıya hazırlanmaya başlamışlardı.
29 Ekim 1912
Savaş, Trakya’nın Kuzeyinde Vize-Pınarhisar hattında ve Güneyinde Lüleburgaz-Karaağaç hattında bulunan Osmanlı ve Bulgaristan birlikleri arasında başlayan çatışmalarla, yoğun yağmur yağışı altında gün boyu devam etmiştir. Osmanlı askerleri yoğun topçu ateşi altında oldukça fazla zayiat verildiği için istenilen yeni bir saldırıda bulunamamışlardır. Gün sona ererken güney de Bulgar orduları belirgin bir ilerleme sağlayarak Osmanlı birliklerini geriletmiştir. Lüleburgaz’ ı yoğun bir top atışı altına alan Bulgar birlikleri, halkın işgal edileceği telaşı ile kenti terk edip civar tarla ve tepelere çıkmasına neden olmuştur. Bu arada Topçu ateşine karşılık veremeyen Osmanlı birlikleri Karıştıran mevkiine kadar  geri çekilmek zorunda kaldıkları sırada Bulgar güçlerince Tren İstasyonu almış, daha sonra da Lüleburgaz’ a girmişlerdir. Akşama doğru Şevket Turgut Paşa II. Kolordu ile hücuma geçince,  yardımına gelen IV. Kolordunun saldırısına dayanamayan Bulgar kuvvetleri, Lüleburgaz’ ı üç ayrı yerinden ateşe vererek şehirden ayrılmak zorunda kalmışlardır. Bu arada pek çok köy de yakılmış ve yıkılmış bırakılmış, gecenin karanlığında Osmanlı birliklerinin de takip edecek güçleri kalmadığı için, her iki taraf için de yeni günü beklemekten başka yapacak bir şey kalmamıştır. Kuzeydeki savaş hattında Mahmut Muhtar Paşa ve Hamdi Paşa komutasındaki birlikler oldukça zor şartlarda savaşmalarına karşın düşmanın Pınarhisar’ a kadar geri çekilmelerini sağlamıştır. Bütün gün süren karşılıklı çarpışmalar sonucunda, her iki tarafta çok yorgun olduklarından 50 kilometreye yaklaşan çatışma hattında daha fazla çarpışmadan istirahate çekilmek zorunda kalmışlardır.
30 Ekim 1912
Sabahın erken saatlerinde muharebeler bütün şiddeti ile tekrar başlamış, hatta Osmanlı birlikleri siperlerinde çok iyi direnmişler ancak taarruz edecek güçleri kalmadığı için, Bulgar Süvarilerinin orduyu dağıtmaması için var güçleri ile dayanmaya çalışmışlardır. Sanki her iki taraf ta gecenin olup, dinlenilecek zamanın kazanılmasını istiyor gibiydi. Sakin geçirileceği düşünülen gece de, ‘’su uyur, düşmen uyumaz’’ atasözü bir kez daha gerçeklik kazanmış oldu ve gece yarısına doğru savaş meydanına yeni sürülen Bulgar askerleri, Osmanlı birliklerinin yorgunluktan derin uykulara dalmış olmalarından yararlanarak, sinsice, sessizlik içinde mevzilere 300 metreye kadar  yaklaşmışlardır. Bulgar birlikleri  süngü saldırısına girişmişler, aniden yakılan büyük projektörlerin ışıkları ile uyanan Osmanlı askerlerini kendilerine gelemeden şehit etmişlerdir. Hiç ateşli silah dahi kullanmadan, giriştikleri bu saldırıda, gafil avlanan birlikler büyük ölçüde kayıplar  vermişler, sağ kurtulanlar düzensiz bir şekilde Çorlu’ ya doğru kaçmak zorunda kalmışlardır. Osmanlı askerinin bıraktığı bölgede sabaha kadar siper kazıp mevzilenen   Bulgarlar, Soğucak Deresinin üzerine seyyar köprüler kurarak topları ve askeri malzemeleri doğu tarafına geçirmişler, sabah başlatacakları hücumu beklemektedirler.
31 Ekim 1912
Kötü geçirilen bir gecenin ardından başlayan günün de çok iyi olacağa benzemiyordu. Geri çekilen ordunun yanına ilaveten, bozulmuş olarak kaçmaya çalışan birliklerde katılınca büyük bir arbede çıkmıştır. Kırklareli Savaşlarında sahneye çıkan redifler burada da silahlarını atıp kaçmaya başlamışlar, bu durumları düzenli çekilme emrini yerine getirmeye çalışan birlikleri de etkilemiş, günlerden beri ağızlarına bir lokma ekmek girmemiş askerler yorgunluk ve çaresizlikten bozgun halinde Karaağaç  bayırlarına üst üste yığılmışlardır. Bu hali bekleyen Bulgar Topçusu savunmasız Osmanlı askerlerinin üstüne yoğun bir top ateşine başlamış ve kaçıp kendini Çorlu yoluna atanlar ancak kurtulabilmiş, büyük sayıda şehit ve gazi tarlalarda ve yollarda kalmıştır. Bu arada bir hayli zayıflayan Osmanlı kuvvetleri nedeniyle Bulgar Ordularının bir kısmı Çorlu, Tekirdağ ve Gelibolu’ ya kaydırılmış, oraları işgal edilirken büyük bir ordu ile Edirne kuşatılıp, altı ay gibi süren ve tarihe Edirne Savunması olarak geçecek olan Şükrü Paşanın efsanevi savunma savaşı da  başlamış oluyordu.
Balkan savaşlarında olup bitene akıl erdirilemiyor denilmesi o kadar yerin de ki. İstanbul’dan Yaklaşık 100 kilometre uzakta bir ölüm kalım savaşı veren orduna bir hafta yiyecek bir dilim ekmek götüremiyor, birlikler cephaneleri bitip yenileri gelemediği için savaşamıyor, dağılan birlikler boşalan köylere bir parça ekmek bulabilmek giriyor, ordu komutanları bile yiyecek bulamadıkları için açlıktan, soğuktan ve hastalıktan kırılıyorlar. Bütün bu olumsuz koşullara rağmen Osmanlı Ordusu hala Bulgarlara karşı direnmeyi bırakmamış, rediflerin kaçıp gitmesinden sonra kalan askerler yine askeri disipline uyarak savaş düzenini almışlar, hatta düşman üzerine yaptıkları baskınlar ile dağılan askerlerin Bulgar ordusu tarafından tamamen yok edilmesini büyük ölçüde engellemişlerdir. Özellikle Mahmut Muhtar Paşa’nın komutası altındaki  birlikler Pınarhisar-Vize hattında düşmana nefes aldırmamış, kuzeyden gelip Osmanlı Ordusuna yapacakları kuşatma harekatına izin vermemişlerdir. Balkan Savaşları içinde en fazla asker  sayısı ile girilen bu savaşta ne yazık ki başarılı olunamamış, çok sayıda şehit verilmiş ve yaralılarla birlikte vatanın en kıymetli toprakları Bulgarlara terk edilerek son savunma hattı olarak düşünülen Çatalca’ya çekilme emri verilmiştir.
Bulgarlar İstanbul sınırına gelmiş olmalarının sevinci ile tamamen hakim oldukları demiryollarını, Osmanlı’nın bırakmak zorunda kaldıkları Lokomatif ve katarları ile sürekli yeni asker, erzak naklini kolayca yaptıkları gibi, çoğu kullanılamadan terk edilen top ve tüfeklere de el koyarak, büyük bir avantaj kazanarak, elde ettikleri zaferin sarhoşluğu ile Çatalça önlerine gelmişlerdi. Ancak geçen son iki hafta da her iki ordunun da verdiği kayıplar bir hayli fazla olmasına karşın, verilen sayılar bir hayli farklı olmuştur.
Devam edecek

6 Aralık 2020 Pazar

BALKAN HARBİNİN TARİHSEL, SOSYAL VE SİYASAL DEĞERLENDİRMESİ

Ahmet Rodopman 
9. Bölüm
BALKAN HARBİ - KIRKLARELİ SAVAŞLARI
1912 yılının Ekim ayının 18. Günü yaşanırken Osmanlı, istenilmeyen bir zamanda ve istenilmeyen bir şekilde savaş gerçeği ile yüz yüze gelmişti. Dayatılan şartlar, uzun zamandan beri büyük devletler tarafından planlanıp, hesaplanıp ortaya konan olumsuzluklardı. Bu arada, Balkan ülkeleri kendi aralarında savaş antlaşmaları yapmış, İngiltere ve Rusya gizli Reval antlaşması ile hazırlanan senaryonun oynanma zamanının geldiğini bildirmişlerdir. Üst üste verilen seferberlik bildirilerinin karşısında Osmanlının Savaşı kabul etmekten başka bir seçeneği kalmamıştı. Karşılarında ki tüm devletler, savaş hazırlıklarını yaparlarken Osmanlı Devleti yıllardan beri bitmeyen iç karışıklıklar, isyan ve çatışmalarla uğraştığı için gerekli önlemleri almakta gecikmiştir. Bu arada yeterli istihbarat yapılamamış, savaş için gereken, silah, mühimmat yığınağı, insan ve yiyecek nakli, savaş plan ve programı henüz bitirilememiştir. Her şeyden önce halkın morali ve ekonomik durumu çok bozuktu. Savaşacak asker gücünün böyle bir savaşa hazır olmadığının ordu komutanları tarafından belirtilmesi ne karşın acele bir seferberlik ilan edilip savaş düzeni alınmaya başlamıştır.
Savaşın başlamasından hemen önce, Osmanlı komuta heyetleri, Bulgaristan’ dan gelecek saldırılara karşı Trakya’ da iki ordu kurmayı planlamıştı. Bunlardan birsi Edirne- Kırklareli hattı üzerinde, diğeri ise Midye(Kıyıköy) taraflarında denize yakın mevkilerde bulundurulacak ve ön saflarda çarpışan birliklere yardımcı olmanın yanı sıra, Bulgaristan kuvvetlerinin Genaral Dimitriyef’ in komutasında olan III. Ordusunun Istıranca Dağları ve ormanlık bölgelerden gelerek Orta Trakya’ ya inemeden karşılanarak yok edilmesi görevleri verilmişti. Ancak savaşlarda ne yazık ki gerçek, haritalarda değil, savaş meydanında görülür. Bu savaşta da Osmanlı yöneticileri ve savaşın komutanları, savaşların, savaştan önce yapılması gereken, iyi istihbarat, iyi eğitilmiş ve yeterli sayıda savaşçı, güçlü ikmal yeteneği, yeterli, silah, mühimmat, erzak stoğunun olması ile kazanılabilme şansının arttırılabileceğini bilmeleri ve bunların sağlamaları gerekirdi. Bu noktada Balkan Savaşları ve ardından gelen felaketler konusunu irdeleyenlerin pek üzerinde durmadıkları ancak bence önemli olan birkaç nokta var. Bunlardan bir tanesi, gerek Doğu Trakya’ da, gerekse Batı Trakya, Makedonya Bosna-Hersek, Novi Pazar ve Arnavutlukta nüfusun önemli bir bölümünü gayri müslimler oluşturuyordu. 1839 yılında ilan edilen Tanzimat yasaları gereği Osmanlıda her dinden ve milliyetten gruplardan ayırt edilmeksizin  askerlik çağına giren gençler silah  altına alındıkları için, ordunun içinde duygusal nedenlerden askeri bilgileri karşı tarafa aktaranların olma olasılığı fazla olmaktaydı. Düşman askerlerinin pek çoğunun Türkçe bilmeleri, Osmanlı birliklerine sızıp yalan haberlerle moral bozukluklarına ve hedef şaşırtmalarına neden oluyorlardı. Birde çok aceleye gelen seferberlik sırasında, savaşa yakın yerlerden yedek askerlerin toplanıp çarpışma sahasına gönderilmesi, firar,bozgun, casusluk ve karşı tarafa geçme gibi savaş sırasında karşılaşılmaması gereken sorunlar çıkartıyorlardı.
O günleri ve yaşanılanları günü gününe hatta saati saatine tuttuğu günlüklerine yazan ve aradan yıllar geçtikten sonra yayınlandıklarından anlıyoruz ki Harbiye Nazırı(Bakanı) ve Orduların Başkomutanı Nazım Paşa ile onun emrine tabii olan,Doğu Ordusu(Trakya Orduları) komutanı Abdullah Paşa(Kölemen) arasında bile savunma mı yapılmalı, yoksa saldırı savaşları yapılmalı tartışmaları yapılmaktaydı. Hatta savaş başlayana kadar savunma hatlarının ve siperlerinin yerleri bile tam olarak tespit edilememiştir. Bulgaristan birliklerinin savaş düzenleri ve hazırlıkları konusunda yeterli istihbaratların yapılmaması sonucunda ise hiç beklenilmeyen bir anda ve mevkide redif diye adlandırılan yedek birliklerden oluşturulmuş kuvvetler karşılarında düşman birliklerini bulmuşlar ve disiplinsiz bir şekilde karşı koymaya çalışmışlardır. Belki de savaşın bir bozgun ve felaketle sonuçlanmasının başlangıcı, Kırklareli-Edirne arasında Petra(Bedre Köyü) civarında kuzey batı istikametinden gelip Edirne’ nin kuşatılması için görevlendirildiği sanılan bir düşman birliği ile karşılaşmaları ilk sıcak çarpışma olmuştur. Savaş öncesinde düşman ordusunun hareketlerinin iyi izlenilmemesi ve gerekli istihbarat bilgilerinin alınmaması savaşın daha başında büyük bir sorun yaratmıştır. Oysa karşılaşılan bu ordu Bulgaristan’ ın en iyi eğitilmiş ve donatılmış en büyük ordusu olan, büyük General Savof’ un başında bulunduğu birliklerdi, O günün koşullarında Alman Komutanların dan Colmar von der Goltz Paşa dahil pek çok strateji uzmanının imkansız olarak gördüğü, koskoca bir III Bulgar Ordusu başında General Dimitriyef olmak üzere , Istranca sıra dağlarını ve sık ormanları bir gece de geçerek inanılmazı başarmış ve Osmanlı Paşalarını kötü bir şekilde şaşırtmıştır. Yıldırım hızı ile ilerleyen Bulgar Orduları sınırı bir çok yerden aşarak Osmanlı Topraklarına girmiş ve önlerine gelen köyleri yıkıp, yakıp katliamlar yaparak ilerlemekte idiler.
Bulgar birlikleri savaş hazırlıklarını başından beri çok daha iyi yapmışlar, savaş planlarını çok dikkatli, gizli ve şaşırtıcı şekilde yapmışlar, değişik bir saldırı düzeni kurgulamışlardır.  Bulgar ordusunun büyük kuvvetlerinin niyetlerini Edirne üzerine yürümek gibi göstermelerine karşın, asıl hedef olarak Kırklareli’yi seçtikleri belli idi. Bulgarların Lozangrat olarak tanımladıkları Kırklareli’ nin tahkimatı oldukça zayıftı. Doğu ve Kuzey Doğu cephelerinde birer adet yeni yapılmış olan Skopo ve Eraklina (Seyfioğlu Tabyası ve Taş Tabya ) istihkamları ile korunmakta idi. Şehir içinde ve şehrin güney tarafında bir hayli piyade ve topçu birliği şehri savunmak üzere tertibat almış bekliyorlardı. Şansızlıklar bir kere başlamaya görsün. Bulgar ve Yunan Ordularının harp nizamlarını ve hareketlerini havadan izleyebilmek için zamanın en modern hava araçlarının alımı yapılmış. İki tane uçak Kırklareli’ ye bunun için gönderilmiştir. Artık kader mi cehalet mi nedir bunun nedeni bilemiyoruz ama, her iki uçakta hiç kullanılamadan Bulgar Birliklerinin eline geçmiştir. İki uçaktan birisi ilk günlerde arıza yapmış, İstanbul’dan parça ve tamir ekibi beklenmeye başlanmış, diğerinin ise pilotu yaralandığı için uçamamıştır. Bozuk uçağın pilotu ise sağlam uçağı kullanmayı bilmediği için uçamamıştır. Bu savaşlarda düşmana bıraktığımız sadece iki uçak olsa neyse, onbinlerce şehit, gazi ve hasta asker dışında, binlerce top, makineli tüfek, yüzbinlerce tüfek ve cephaneleri savaş kayıplarının başında gelmektedir. Üstüne üstlük savaşla birlikte başlayan kolera ve dizanteri gibi salgın hastalıkları savaşan her iki ordunun da kabusu olmuş, ordular Çatalca’ya geldiklerinde her iki tarafında değil savaşacak, ayağa kalkacak güçleri kalmamıştır. Beklenen ataş kes geç olmasına karşın bilindiği kadarıyla 30.000 Bulgar askeri ile 19.000 Osmanlı Askeri sadece bulaşıcı hastalıktan hayatlarını kaybetmişlerdir.
Savaşın başlaması ve bitimi, iki, üç gün içinde olmuş.Bulgar askerleri dahil bu duruma hiç kimse akıl erdirememiştir. Bu birkaç günü kısaca özetleyecek olursak;
Kader ağlarını 22 Ekim gününde farklı bir şekilde örmüştü bu kez. Beklenenin tam karşı tarafından Edirne-Kırklareli hattının tam ortasında Selyolu mevkiinde Mahmut Muhtar Paşa komutasında ki Osmanlı Ordusu I. Bulgar Ordusu sandığı III. Bulgar Ordusu ile karşılaşıp şiddetli bir çarpışmaya girdiler. Erikler ve Eskipolo bölgesi olduça engebeli bir cıoğrafyaya sahip olduğu için, birlikler gün boyunca savaştılar. Akşam üstüne doğru Erikler düştü. Fakat Eski Polo dan Osmanlı askerleri çıkmayıp, savunma yaptılar. Bu çarpışmalar sırasında bir Alman subayı ölüp, iki tanesi de yaralanmıştır. Gece olurken Osmanlı Birlikleri kalkıştıkları bir karşı taaruzla Petra(Bedre) – Eskipolo-Kadıköy üçgenine sahip olup düşmandan temizlediler.
23 Ekim 1912 günü çarpışmalar erkenden başlamış ve bütün gün sürmüştür. Yağmur ve soğukta gittikçe artmış. Her taraf çamur deryası hanilini almıştır. Öyle ki, her iki tarafın askerleri de siperlerde yarı bellerine kadar çamura gömülmüş bir halde karşılıklı ateşe devam etmişler, ancak yoğun çarpışmalardan bir sonuç alınamamıştır.Öğlenden sonra bir Osmanlı birliği Bulgar ordusunun zayıf bit tarafını görüp oraya yüklenmiş ve 5-6 kilometre kadar Bulgar birliklerini geriletmiştir. Osmanlı ordusunda , özellikle rediflerde bozulmayı gören komuta heyeti durumu muhakeme edip savaşa mola vermek için Kırklareli’ de ki ordu merkezine çekilmişlerdir.
Petra Mevkiinde bulunan birliklere komuta eden Aziz Paşa, düşman hakkında keşif kollarından bilgi almadan, her hangi bir gece taarruzunda bulunmamış askerlerle. Ordu kumandanı Mahmut Muhtar Paşanın dahi haberi olmaksızın gece taarruzuna kalkışması kötü bir sürpriz olmuştur. İki kola ayrılan Osmanlı tugayları düşmana karşı bir kuşatma harekatına girişmişler, ancak yağan yağmur ve bastıran sisin de etkisiyle istikametlerini şaşırıp bir tepenin iki ayrı yönüne düştüklerinin farkına varmadan bir birlerini düşman birlikleri sanıp sabaha kadar karşılıklı cephaneleri bitene kadar ateş etmişlerdir. Sabaha karşı yakınlarında bulunan Bulgar Birliklerinin silah seslerini duyup, durumu anlamalarının ardından başlattıkları etkili bir top ateşi ile Osmanlı askerlerini darma dağın etmişler, birliklerimize çok sayıda şehit ve yaralı verdirmişlerdir. Bu cehennemi ateşten sağ kalanlar Petra’ ya doğru kaçmaya başlamışlar, Yardım için Petra’ da  yola çıkan kuverlerle karşılaştıklarında, geri dönüp savaşmak yerine gelen birliği de önlerine katıp. düzensiz bir şekilde ricad (geri çekilme) etmişlerdir. Petra’ ya vardıklarında daha da acı bir tablo ile karşılaşmışlar, Selyolu’nda Bulgar’lara yenilen ve kaçıp kurtulmak isteyen diğer askerlerle birlikte Bulgarlar tarafından kuşatılıp esir edileceklerini anlayınca, o telaş ve tedirginlikle Kırklareli’ ye doğru sığınmak, canlarını kurtarmak için koşmaya başlamışlardır. Bu arada Karakayalar mevkiini savunan Osmanlı birlikleri başarı ile direnirlerken , bu kaçıştan haberdar olunca, tüfeklerini atıp, Kırklareli yolunu tutmuşlardır. Artık kaçış bir bozguna dönmüş, askerler subaylarını dinlemekten vazgeçmiş, bir birlerini ezercesine Kırklareli’ ye koşmaktadırlar. Bu duruma Bulgar birlikleri dahi akıl erdirememiş, kaçan askerleri bile kolalamaktan vazgeçmiştir.
Kırklareli’ ye varan asketler, sokaklara dağılmış, ancak yerli Bulgar ve Yunan halkın oluşturduğu çeteler tarafından vuruluyor,veya tutuluyor,şiddetle cezalandırılmaktadırlar. Bir parça mısır ekmeğine tüfeğini satan askerlerin olduğu şehirde, Türk ahali alabildikleri eşyaları ile , bulabildikleri at, eşek, araba ne yarsa yollara düşüp Pınarhisar veya Babaeski ye doğru yola çıkmışlardır. Hatta hala Kırklareli yaşlılarının ağızlarında olan bir söylenceye göre ‘’Tencereyi ateşte bırakıp, ayakkabılarını giymeden yollara düşülmüştür’’ Şehir bir kıyamet gününü yaşamakta, insanlar bir taraftan yaklaşan Bulgar askerlerinden canlarını kurtarmak için kaçmaya çalışırlarken, yüz yıllardan beri birlikte yaşadıkları Bulgar ve Rum komşularının hakaret ve tecavüzlerine uğramaktadırlar. Yollarda, çamura saplanıp kalan arabalardan, toplardan yürüyebilmenin mümkün olmadığı, sürekli yağan yağmur altında, aç, çıplak ve yorgun insanların kendilerini, bir an evvel   Çorlu veya Çatalca’ya atma isteklerinden başka düşünecekleri bir şeyleri yoktu. Bu durumu ne kadar yazsak azdır. Bu travma aradan yıllar, yüz yıllar geçse de unutulacak gibi değildir. Kırklareli halkının son yıllarında başına gelen, 1878 Rus Savaşı sonrası işgali, Balkan Savaşı İşgali ve 10 yıl geçmeden Yunan İşgali, sonucunda elle tutulur ne mal, ne toprak ne de insan varlığı bırakmış, ama yine de yaşama azmini yüreklerinden söküp alamamıştır.
Koşarak trene yetişmeye çalışanları da bir başka şansızlığın beklemesi işin tuzu biberi olmuştur. Trene zorlukla yetişenleri güç bela tren alsa da, uyarılmalarına rağmen, silah zoruyla makinistin yola çıkması için baskı yapılması sonucu kalkan tren 3 kilometre sonra karşıdan gelen trenle çarpışıp bir başka perişanlığı daha yaşamışlardır.
Olayları yerinde izleyen Fransız gazeteci Stephan Lausanne ise bu durumu şu sözlerle doğrulamaktadır:
“Mahmut Muhtar Paşa'nın emir subayları bile artık kaçmak gerektiğine kanaat getirerek karargahı terk ettiler. Bütün resmi evrakı, dosyaları, haritaları, planları, hatta komutanlığın şifreli yazışmalarını ortada bıraktılar. Emir subaylarından biri o şaşkınlıkta götürecek şey bulamadı, Muhtar Paşa'nın bisküvi kutusunu aldı sadece. Bu trajedinin tek komik tarafı olan bu şuursuz hareket işe yaradı, çünkü sonraki üç gün Muhtar Paşa, fırtınadan kurtarılan bisküvilerden başka yiyecek bulamayacaktı.”
Kaybedilenin sadece bir çarpışma olmayıp, yüzyıllar boyunca oya oya dokunan, yaşanan, yaşatılan pek çok şeyin de kaybolmasını insan kolay kolay kabullenemiyor. Rumelinin fethinin 1352 yılında başlamış olduğunu düşünürsek, bu süreç, 1912 yılında böyle bir tablo ile sona ermemeliydi tabii ki.
Kırklareli’ nin o gece boşalmasından ancak sabahleyin haberleri oln Bulgar’ lar olanlara inanamamışlar, bir kaç ayda  nasıl alabiliriz diye planlar ve hazırlıklar yaptıkları Kıkrlareli’ ye ellerini kollarını sallayarak, bir kurşun dahi atmadan girmişlerdir.O günlerde Kıklareli’ ye gelen yabancı gözlemcilerin şehirde gördüklerini okudukça, insanlıktan çıkacağı geliyor insanın. Bulgar askerleri, kaçan Türk askerleri, yerli Rum ve Bulgar ahali, şehirde kalan Türkler, boş kalan evleri dükkanları yağmalıyor, binaları yakıyor, yıkıyor, insanları yaşlı çocuk bakmayıp katlediyor, şehir tarumar ediliyor diye yazıyorlardı.
Kırklareli sevdalısı biri olarak bunları yazmamın çok zor olduğunu söylemeden edemeyeceğim. Ancak tarih bilincimin Balkan Savaşlarının 150 yıldır süren öyküsünü daha sonuna gelmeden kesmek te içimden gelmiyor. Onun için bu geri çekiliş macerası Kırklareli Savaşları ile başlasa da arkasından Lüleburgaz Savaşları, Çatalca Savaşları ve Barış Antlaşmaları geliyor.
Onunla da bitmediğini biliyorsunuz tabii ki, Batı Ordusunun Kumonova, Çetina, Bosna Hersek, Arnavutluk, Selanik, Yanya, İşkodra Savaşları var ki her biri birbirinden daha hicranlı, daha iç yarası. Yaklaşık 1.000.000 gencimizin şehit olup kaldığı 2.000.000 genç yaşlı insanımızın yollara düşüp göç ettiği bir acı öyküdür Balkan Savaşları. Anlat anlat bitmez, yaz yaz tükenmez. Ben yazmaktan çekinmem çünkü her gün yeni bir şeyler ekliyorum dağarcığıma. Eğer sizlerde okumaktan bıkmaz sanız, belki tekrar buluşuruz, Balkan Harbinin diğer cephelerinde.
Devam edecek

KIRKLARELİ BELEDİYE TEŞKİLATININ KURULUŞU 1870-2024

ARIL Barış Toptaş – Kırklar BARIŞ TOPTAŞ İçindekiler Tablosu Kırklareli Adının Tarihçesi 1 Kırklareli’de İdari Yapılanma...