17 Ocak 2022 Pazartesi

KOCAHIDIR İLK ÖĞRETİM OKULU KIRKLARELİ’ NİN SON KALAN TARİHİ VE EN ANLAMLI BİNASI



 Ahmet Rodopman 

Belki bir çoğumuzun her gün defalarca önünden geçtiği, belki içimizden bir kısmının ilk okul yıllarını yaşadığı Kırklareli’ nin tarihi ve en anlamlı binasından söz etmek istiyorum. Taşıdığı ismin özelliği olduğu gibi, 115 yıllık hizmeti, şahitlik ettiği önemli tarihi olayların ve kişilerin gelip geçtiği bu bina artık Kırklareli halkından acil ilgi ve alaka bekliyor.

Ne yazık ki kentimiz tarihi eserlerden, öğünebileceğimiz görkemli eski binalarımız açısından oldukça şanssız. Ardı ardına  yaşanan işgal, yangın ve yağmaların ardından geride kalan az sayıdaki eserlere de yeteri kadar sahip çıkılamayıp göz göre göre kaybetmemizden dolayı sanırım çoğumuz üzgünüz. Ayakta kalan iki elin parmakları kadar olmayan tarihi yapılarımızı, henüz zamanın yok ediciliğine kaptırmadan değerlerinin bilinmesi gerektiği düşüncesindeyim.  Yoksa elimizde kalan eski resimlere ve sayın Nurdan Özten Güven’ in fotoğraflarını çekip, yağlı boya ile yaptığı resimlere bakıp   kentimizin tarihi ve otantik binalarını seyredebileceğiz. 

Çok değil sadece son 50 yıllık bir süreçte Kırklareli’ ye her gelişimde betonlaşma sevdasına kaptırılmış onlarca binayı anımsıyorum. En çok acıdıklarımın başında da Ziraat Bankasının karşı sırasında Rahmetli Doktor Mehmet Can Yeniley ve Bedriye öğretmenin evleri geliyor. O caddede nadide bir biblo gibi duran o evin yok edilişine hala yanıyorum. Ara sıra gördüğüm Kırklareli ile ilgili rüyalarımda yakında yine benimle beraberdi. Onun gibi daha niceleri.

Kırklareli’ ye son gelişlerimde Kocahıdır İlköğretim Okulu’ nun önünden geçerken yine hüzün kapladı benliğimi. Cıvıl cıvıl çocukların koşturduğu bahçe, merdivenler sessiz, camlarında asılı Türk bayrakları ve perdeler sökülmüş, sanki yorgun oldukça da kırgın gibi baktı bana. Benimde gözlerim balkonunda efsane müdürümüz Rahmetli İlhan Berkmen’ i aradı durdu. Sonradan okul olarak boşaltılmış bir başka devlet kurumunca kullanıldığını söylediler. Ama o koskoca bina , ile vedalaşırken ‘’Beni Yaz’’ diye seslenişini duyumsadım arkamdan.

Ve oturup yazmaya başladım işte Kırklareli’ nin medar-ı iftiharı (övünme sebebi) Kocahıdır Okulunu. Tarihler 1904 yılını gösterirken henüz 26 yıl önce bir acı tufan gibi gelip geçen 93 savaşının işgal yılları, ardında yanıp, yıkılmış bir harabe şehir bırakmıştır. Zaman, II. Abdülhamid’ in eğitim seferberliğine başladığı yıllardır. Kırklareli’ de henüz yeni başlayan okullaşma faaliyetleri kesintiye uğramış, okul binaları kullanılmaz hale gelmiştir. O günlerin Kırklareli Mutasarrıfı Galip Paşa, yerleşim merkezindeki bütün okulları birleştirip, çok dershaneli modern bir okul binası yaptırmaya kolları sıvamıştır. Şehir merkezi sayılacak bir yerde arazisi saptanır, İstanbul yönetiminden gereken harcamalar için paralar gelmesine karşın, inşaatın çabuk bitirilmesini sağlayacak ek paraların yardım kurumlarından, yerli halkın bağışlarından ve büyük miktarda da Hacı Hasan Ağa Vakfından gelmesi planlanmış ve yola çıkılmıştır. Kısa denilebilecek bir süre olan 2 yıl içinde inşaat bitmiş, 1906 öğrenim yılına yetiştirilmiştir. O yıllarda adet olduğu üzere padişahın adı konulmuştur. Okulun ilk müdürlüğüne Fahrettin Bey getirilmiştir. Hamidiye Okulu olarak açılan okul, daha sonraki yıllarda Mutasarrıf Süreyya Bey tarafından ismi değiştirilip, Varna Savaşı kahramanı Kocahıdır’ ın adı verilerek günümüze değin gelmiştir.

Bu arada Koca Hıdır’ dan söz etmek gerekirse. Avrupa’ ya geçen Osmanlı’ ların devşirmelerden en iyilerini seçip yetiştirdikleri padişahın has askerlerindendir. II. Murat’ ın Haçlılar ile 1444  yılında yaptığı Varna Savaşı’ nda gösterdiği cesaret ve kahramanlığı ile tanınmıştır. Macar Kralı Hunyadi Yanoş’ un atını düşürerek, Osmanlı ordusunun yenilmesini önlemiş, ve kralı öldürmüştür. Bu kahramanlığı nedeniyle adı çok ünlenmiş, ordunun Edirne’ ye  Kırklalareli üzerinden dönüşünde de yöre halkı tarafından çok sevilmiş ve gerek Kırklareli’ de gerekse Edirne’ da bazı yerleşim yerlerine adı verilmiştir. Özellikle Kırklareli’ de yiğitlikleri dilden dile dolaşmış, aradan 500 yıla yakın zaman geçmiş olmasına karşın adı bir okula verilecek kadar unutulmamıştır.

Kocahıdır Okulunun tarihe tanıklığı 1912 yılında Balkan Harbi sırasında Bulgar ordusunun komuta merkezi olması ile başlamıştır. Çok acı hatıralarla dolu geçen 1912 ve 1913 yılları boyunca bir çok mezalimlikler görmüş. II. Balkan Savaşı sonucunda yapılan antlaşma ile Bulgar işgali sona ermiştir. Ancak bina okul olarak değil de ayakta kalan nadir binalardan olması nedeniyle farklı amaçlar için kullanılmıştır. Genellikle İttihat ve Terakki Partisi ile Hürriyet ve İtilaf Partilerinin yönetim ve toplantı yeri olarak hizmet vermiştir. I. Dünya Savaşı sırasında değişik devlet dairelerince kullanılmıştır. Özellikle 1920 yılından sonra bütün yurtta başlayan ulusal kurtuluş hareketleri, Kırklareli’ de de bu tarihi binanın salonlarında yapılan Trakya-Paşaeli  Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin toplantıları ile ses getirmeye başlamıştır. Direniş hazırlıkları, Ankara Hükumetine bağlılıkla, cephelere asker ve mühimmat sevklerinin kararları hep bu duvarlarda yankılanmıştır. Hatta Kırklareli Yunan Kuvvetlerince işgal edilmeden önce Kuvayi Milliye’ nin Kırklareli yöneticilerinden bir bölümü Yunalıların ellerine geçmesin diye bütün evrakları yakmış ve burada vedalaşarak Dereköy üzerinden Bulgaristan’ a geçmişlerdir. Zorlu geçen bu iki yılın ardından, işgal bitince evlerine dönüp, işlerinin başına geçmişlerdir.

Savaş sonrasında Trakya’ yı işgal eden Yunan Kuvvetleri tarafından Komutanlık Merkezi olarak kullanılmıştır. Binada Divanı Harp kurulmuş ve pek çok yerli halk evladı suçlanarak ağır cezalara çarptırılmıştır. İki yıl kadar süren bu işgal sırasın yaşanan acılı günler ve işkencelerle çıkan feryatlar nihayet sona ermiş. 10 Kasım 1922 yılında Pınarhisar yönünden gelen Türk askerlerinin balkonda ki Yunan bayrağını indirmesi ile Okul binası da, sevgili Kırklareli’ miz de düşman işgalinden kurtulmuştur.

Ama hala çocuklar okullarına, okul sıraları da öğrencilerine kavuşamamıştır. İşgal sırasında Eski Hükümet Binası yandığı için bir süre ilk hükümet merkezi olarak hizmet etmiş, bir takım hükümet işleri buradan yürütülmüştür. Ardından İstasyona gidilen yol üzerinde yapılan yeni hükümet binasına geçilmiştir. Kırklareli’ nin düşman işgalinden kurtuluşunun bir simgesi haline gelen Kocahıdır Okulu 1970 li yıllara kadar Kurtuluş Bayramlarının kutlandığı yer ve bina olarak kalmıştır. Yine böyle bir bayram günü olan, 1938 yılının 10 Kasım’ ın da halk okulun önünde toplandığı sabah vali tarafından o en acı ölüm haberi yurttaşlara duyurulmuş, bayrama gelenler Atalarının ölüm haberini alınca hıçkırıklar içinde toplantıyı terk edip evlerine dağılmışlar. 

Okulumuz 82 yıl acı tatlı bir dolu hatıralarla ve nitelikli öğretmenleri, çalışkan öğrencileri ile dolup taşmış, Kırklareli’ nin nadide bir eğitim yuvası olarak kalplere ve beyinlere yerleşmiştir. 1990 yılında da Tarihi eser olarak kabul edilmiş ve koruma altına alınmıştır.

Bir masal gibi anlattığım geçen bu 115 yılın sonunda, bende isterdim ki bir masalı bittirir gibi ;’’Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine’’ diyebileyim . Ama olmuyor işte.  Bunlar bir masal olmadığı gibi, Kocahıdır okulu da bir masal kahramanı değil. Büyük ve çok anlamlı bir gerçek olarak yanı başımızda kentimizin tam da ortasında duruyor. Hepimize sesleniyor.    ‘’ Ben size 115 yıl hizmet ettim. Acı tatlı onca yıl birlikte göğüs gerdik her şeye, şimdi beni böyle yıkılıp yok olmaya bırakmayın.’’

Bence de bırakmayalım, Türkiye çapında takip ettiğim Yerel Tarih Çalışmaları içinde böylesi tarihi değeri yüksek, anı olmuş, anıt olmuş binalar çok güzel onarılıp, faydalı bir şekilde değerlendiriliyor. Neden okulumuz kentimizde bir kültür binası olarak yapılandırıl masın? O geniş salonlarında değişik alanlarda özgün konulu sergiler, kentimizi değerlerini yansıtan andaçlar, Yerel Basın  Koleksiyonları, Kentimizin Yetiştirdiği Değerlerin sergilenmesi, Bir hayli zengin olan Halk Bilim öğeleri, Folklorik değerler gibi, gibi neden olmasın?

Belki de ben çok saf ve samimi düşünüyorum da, benim gibi düşünen küçük bir azınlık var kentimde. Çoğunluk ise yıkılsın da yerine çok katlı güzel bir AVM yapılsın diyordur. İsmi de yabancı olsun. Havalı olur diye düşünüyordur. Bilemiyorum ki.

Sanırım nu konuda da yerel sivil toplum kuruluşlarına, bilinçli ve duyarlı üyelerine ve yöneticilerine çok iş düşlüyor. 

13 Ocak 2022 Perşembe

ACHILLES ZOÏROS FOTOĞRAFHANESİ




 Hasan ÇALIKUŞU


Fotoğrafçı Achilles Zoïros, 1883 yılında varlıklı ve kalabalık bir ailenin çocuğu olarak Kırkkilise'de doğdu. Sekiz kardeşi olan Achilleas eğitimini Kırkkilise’de tamamladıktan sonra fotoğrafçılığa ilgi duymaya başladı. İstanbul’da bu konuda bilgisini artıran Zoïros Kırkkilise’ye dönerek, 1900’lü yılların başında kendi adına Yayla Mahallesinde, komşu Celepoğlu konağının üst tarafında Kimisis Theotόkou Kilisenin karşısında bir fotoğrafhane açtı. 


   Fotoğrafhanenin konumu o kadar güzeldi ki kısa sürede işleri düzene girdi. Varlıklı Rum aileler başta olmak üzere, memurlar, askerler ve Kırkkilise’ye misafir olarak gelenler stüdyoya müşteri oldu. Daha çok anı, portre, grup ve aile fotoğrafları üzerine fotoğraflar çekiyordu. Achilles’in fotoğrafçılık yaptığı 1906-1907 yıllarında Osmanlı nüfus sayımına göre Kırkkilise'de yaklaşık 22 bin Müslüman, 14 bin Rum Ortodoks, 1600 Bulgar Ortodoks ve 800 civarında Musevi yaşıyordu.


   Fotoğraflarını keşfetmeye çalıştığımız Achilles Zoïros Fotoğrafhanesi’nin biri Latin diğeri Yunan harfleriyle düzenlenmiş iki değişik damga kullanıldığı görülmektedir. Latin harf baskılı damga detayında yatay elips çift çizginin içinde üstte adı “ACHILLES ZOÏROS”, altta ise bulunduğu yer “KIRK-KLISSÉ” ile ortadaki elips içinde Fransızca “PHOTOGRAPHE” yer almaktadır. Rumlara hitaben kullanılan damgada “Fotoğraf A. Zoïros” ile Kırkkilise’nin Rumca adı olan “Saranda Ekklisiai” yazmaktadır. 


   Ayrıca o dönemlerde fotoğraf kartlarının arka yüzünde veya içine konduğu koruyucu kartonların taşbaskı kart süslemeleri de dikkat çekiciydi. Birçok örneğini gördüğümüz bu baskılar arasında Kırkkiliseli anne ve çocuğu fotoğrafının arka yüzündeki bu baskıyı incelediğimizde ortada üçayaklı ahşap antika bir fotoğraf makinası ile arkasında süslü bir ayna ve üzerinde uçan iki kelebek, zeytin dalları, rotüj fırçaları ve “Souvenir - Hatırat” yazan bir palet ile altında inci süslemeleri, muhtelif çiçekler bulunmaktadır. 

Zoïros fotoğraflarının günümüze ulaşan birkaç örneğine baktığımızda bir hatırat olarak çekilen Kırkkiliseli anne Margitsa ve uzunca bir sehpa üzerine oturtulmuş olan 4,5 aylık bebeği Takis Apostolidis ile birlikte Kırkilise’de poz verdiği fotoğraf en dikkat çekici olanıdır. Fotoğrafın arka yüzünde "Atina'daki saygıdeğer anne, büyükanne, kız kardeş ve amcaya" hitaben Yunanca bir ithaf, çekildiği yer olan Saranda Ekklisiai yani Kırkkilise ve 7 Haziran 1915 tarihi not düşülmüştür. 


   Achilles Zoïros’un fotoğraflarını incelemeye devam ettiğimizde; Polonya'nın Radom şehrinden Trakya’ya tatil yapmaya gelen genç bir Yahudi olan Chana Grosfeld'in 20. yüzyılın başlarında Kırkkilise’de çekilmiş fotoğrafından Zoïros’un portre fotoğraflarında güzel örnekler verdiğini görmekteyiz.


   Araştırmalarımda Ioánnou S. Giannakóponlon tarafından 1994 yılında yazılan “Doğu Trakya’nın Kırkkilise’si” isimli kitapta yine Achilles Zoïros’un izine rastladım. Zoïros’a çektirilen bu fotoğrafta 1916-17 yıllarında lise öğrencisi olan Sofia Katsamba ve Chrysí Anastasiadou poz vermişlerdi.


   Kırkkiliseli Yayla mahallesinde oturan Rum komşusu Celepoğlu ailesine ait bazı fotoğraflar da Zoïros tarafından çekildi. Achilles Zoïros Fotoğrafhanesinde çekilen 1920’lerdeki bu fotoğrafta Celepoğlu ailesinin çocukları Elpiniki, Nikolaos, Euripides Celepoğlu görülmektedir. 


   Achilles Zoïros Fotoğrafhanesinde kullanılan fon ve dekorlar Zoïros’a ait fotoğrafların teşhisinde bana çok yardımcı oldu. Özellikle arka planda üçgen alınlıklı antik desenli dekor birçok fotoğrafta yer almaktadır. 


   1870’lerde 14 bin kişi olan Kırkkilise nüfusunun ya- rısı Rum, yüzde otuzu Bulgar, yüzde yirmisi Türklerden oluşuyordu. Kırk sene sonra ise Osmanlı Türk nüfusu artarak 1910 yılına doğru yarıdan fazla olacaktı. 


   Zoïros Fotoğrafhanesi Balkan Savaşı sırasında ve Kırkkilise’nin Bulgar istilası zamanında zor günler geçirdi. Bulgarlar sadece Türklere değil, Rum ve Yahudilere de eziyet ediyordu. Buna rağmen işini sürdürdü. Arkasından gelen Birinci Dünya Savaşı sırasında da yine zorluklar yakasını bırakmadı. Hem fotoğraf hammaddesi bulmakta, hem de maddi sıkıntılar yaşadı. Achilles Zoïros’u belki de en çok şaşırtan Avustralyalı bir Anzak askerinin Kırkkilise’de poz vererek fotoğraf çektirmesiydi. Birinci Dünya Savaşı sonucu yenik düşen Osmanlı Devleti işgal edilmiş, İngilizlerin sömürgelerinden getirdikleri askerler işgal kuvveti olarak buralara kadar gelmişti. 

Temmuz 1920 tarihinde Yunanistan Doğu Trakya’yı ve arkasından Kırkkilise’yi işgal etti. Achilleas Zoïros Kırkkiliseli bir esnaf olarak sadece fotoğrafçılığı ile ilgilendi, işleri düzene girdi ve bir süre rahat etti. 


   1922 yılında Zoïros tarafından çekilen fotoğrafta Sotírios Giannakópoulos ve muhtemelen eşi Chrysí Anastasiádou görülmektedir. O zamanlar Kırkkilise’de kuaförün varlığı bilinmemekle beraber, kadınlar fotoğraf çektirmeye giderken, saçlarına model yapmak için makas şeklinde açılıp kapanan yuvarlak kollu  “maşa" denilen bir aleti kullanırlardı. Maşa önce ateşte ısıtılır, sıcakken saçlar sarılır ve modaya uygun kıvır kıvır dalgalı saçlar yapılırdı. 


   Kurtuluş Savaşından Yunanlıların mağlup ayrılmaları neticesinde Kırkkilise’de Yunan işgali de sona erdi. Ancak 1923 yılındaki Türk-Yunan nüfus mübadelesi nedeniyle yüzlerce yıldan beri Kırkkilise’de yaşayan Rumlar Yunanistan’a göç etmek zorunda kaldı. Bunlar arasında Zoïros ailesinin tüm fertleri de bulunuyordu.


   Achilles Zoïros’un Yunanistan'da Pire şehrine yerleştiği ve 1930’lara doğru 56 Kantharou Caddesi'nde bir fotoğraf stüdyosu açtığı kaydedilmektedir. Daha sonra da Atina’nın kuzeyinde Nea Filadelfeia'da fotoğrafçılığa devam etti. 1950'lerin başına kadar profesyonel olarak aktif çalıştı. 


   İstanbullu Katina Altınoğlu ile evliliğinden 4 çocuğu olan Kırkkiliseli Achilles Zoïros, 1959 yılında 76 yaşında hayata veda etti.  


KAYNAKLAR 

https://www.infocenters.co.il/gfh/notebook_ext.asp...

https://www.koleksiyonevi.net/.../kirk-kilise-kirklareli...

https://www.istanbulmuzayede.com/.../fotografcilik-tarihi...

https://www.awm.gov.au/collection/C2082396

https://collectio.bid/listing/view/5c6953a0bf0474d262468ab8

https://mlp-blo-g-spot.blogspot.com/2019/10/zoiros.html

https://www.modamuzayede.com/.../fotograf-yahudi-fotog

https://tr.wikipedia.org/wiki/Balkan_Sava%C5%9Flar%C4%B1

https://www.koleksiyonevi.net/urun/552550/kirkkilise

https://collectio.bid/?search=k%C4%B1rklareli

5 Ocak 2022 Çarşamba

KIRK-KİLİSSE FOTOĞRAFHANESİ – P. ANTONİTSİS

 HasanÇALIKUŞU


1800’lü yılların sonuna doğru Doğu’nun başkenti olarak anılan İstanbul’a yönelik ilgi, çılgınlık boyutuna ulaşmıştı. Cadde-i Kebir yani İstiklal Caddesinde fotoğrafhaneler adeta para kırıyordu. Fotoğraf fiyatları yüksek olmasına rağmen ilgi ve talep fazlaydı. 

 1895 yılında Yüksekkaldırım’da dükkânı bulunan Max Fruchtermann isimli çerçeveci eğer fotoğrafları bir matbaada kartona bastırabilirse, çok iyi para kazanacağını sezdi. O yılın sonuna doğru yeni yıl kutlamalarından önce İstanbul konulu ilk kartpostalları hazırlatıp satışa sunmuştu bile. 1896 yılbaşında İstanbul’dan Avrupa’ya gönderilmeye başlayan bu kartpostallar ile Max Fruchtermann Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk kartpostal editörü olmuştu. Yıldız Sarayı dâhil İstanbul’a ait her fotoğraf kartpostallarda yerini almaya başlamıştı. Böylece İstanbul kartpostallarındaki zengin içerikler ile yurtdışında güçlü bir Osmanlı imajı oluşuyordu. Yıldız Sarayı ise II. Abdülhamit’in en önemli simgesi olacaktı.

Padişah Abdülhamit her an tahttan indirilme korkusu yaşadığından, Cuma günleri hariç halkın arasına hemen hemen hiç karışmıyor, Yıldız Sarayı’ndan çıkmıyordu. İmaj tutkunu Sultan Abdülhamit, tutucu olmasına rağmen teknolojik gelişmeleri yakından takip ediyor, fotoğrafa büyük ilgi duyuyordu. Durum böyle olunca Fruchtermann kartpostallarında da yer alması kaçınılmazdı.

 1900’lü yılların başında kartpostallarda taş baskı dönemi sona ermiş, artık doğrudan fotoğraflar da basılabiliyordu. 

Sultan Abdülhamit’in saray dışında gerçekçi bir göze ihtiyacı vardı. Bu göz tabii ki fotoğraf olacaktı. Fotoğraf Sultan Abdülhamit sadece bir istihbarat kaynağı değil, iktidarını güçlendiren bir araç haline gelecekti. Artık Osmanlı’da askerden sivile, meydandan yollara, eğitimden teçhizata, müşirden teğmenine kadar herkes üniformaları, madalyaları ile el pençe divan pozunda fotoğraf çektiriyor, bunlar saraya gönderiliyordu. Fotoğrafçılar Osmanlı’da çekilmedik yer, meslek, cami, hamam, ev, yalı, kule, sefaret vs. bırakmadı. Her dinden, milletten, ırktan, her yaştan insan, hatta hayvanlar ile sokak köpekleri bile fotoğraf ve kartpostallarda yer aldı. Böylece etkileri bu günlere kadar uzanan bu tür belgelerin üretilmesi Osmanlı’da fotoğrafın da yaygınlaşmasını sağladı.

Kırklareli fotoğraf tarihi de bu gelişmelere paralel ilerledi. Edirne’ye bağlı bir sancak olan Kırkkilise de (Kırklareli) bulunan fotoğrafçılar arasında P. Antonitsis, Achilleas Zoïros, C.Zaphiriades ve Behar Nadir’in izine rastlayabildim.

Kırklareli’de ilk fotoğraf çekimleri 1800 yılların sonuna doğru olmuştur.  Osmanlı Padişahı II. Abdülhamid 1842-1918 yılları arasında Edirne iline bağlı olan Kırkkilise’de askeri ve sivil alanlarda bazı fotoğraflar çektirdiği bilinmektedir.  

Kırkkilise’de bilinen ilk fotoğrafhane Kırkkiliseli bir Rum olan P.Antonitsis tarafından açıldığı tahmin edilmektedir. Bu fotoğrafhanenin yeri, arşivi ve Antonitsis hakkındaki bilgilere henüz ulaşılamamıştır. 1900’lü yılların hemen başında Osmanlı döneminde Kırkkilise Hızırbey Camii ile Serdar Ali Paşa Camii ve çevresindeki çarşının görüntüsü Fotoğrafçı Antonitsis tarafından çekilen ilk fotoğraf olduğu söylenebilir.  Ancak bir süre sonra kartpostal fotoğrafı olarak her iki caminin yine yerinde olduğu meydanın biraz daha güneyinden Antonitsis’in çektiği aşağıdaki bu fotoğraf kullanılacaktı. 

Osmanlı döneminde kullanılan Kırkkilise’ye ait bu ilk kartpostalların arka yüzünde fotoğrafı çeken kişinin ‘Photographe P. Antonitsis, Kirk-klissé’ yazdığı görülür. Fotoğraf editörü olarak Isacc & Moise Mitrani isimli Yahudi kardeşler bulunmaktaydı. Isacc & Moise Mitrani isimli editör kardeşler hakkında detaylı bir bilgiye ne yazık ki ulaşılamasa da Antonitsis ile işbirliğinin uzun bir süre devam ettiği, bazı kartpostallar ürettikleri görülmektedir. Bu kartpostallar incelendiğinde çeşitli tören ve askeri eğitimlerde askeri fotoğraflar olduğu görülmektedir. Osmanlı idaresine bir şekilde çok yakın olan Antonitsis’in bu fotoğrafları çekmesine müsaade edildiği ve basılan kartpostalların da Balkan Savaşı öncesi propaganda amaçlı kullanıldığı görülmektedir. 

Antonitsis ve Mitrani kardeşler için işler iyi gidiyordu. Askeri ve sivil alanlarda oldukça fazla fotoğraf çekiliyor, bazıları kartpostal yapılırken bazıları İstanbul’a gönderiliyordu. Antonitsis özellikle askeri tatbikat ve manevralarda önemli askeri araçların yanında subayların özel anı fotoğraflarını çekiyor, özel logosu ile birlikte fotoğraflarını hazırlıyordu. Antonitsis’in oldukça gösterişli olan logosunda “PHOTOGRAPHIE P.Antonitsis KIRKLISSE” yazıyordu.   

Balkan Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin kaybetmesi ve Kırkkilise’nin Bulgarların eline geçmesi ile 1912 yılından sonra fotoğrafçı Antonitsis’in kartpostallarında adının kaybolduğu, editör olarak Mitrani kardeşlerin devam ettiği anlaşılmaktadır. Fotoğraf editörleri Isacc ve Moise Mitrani kardeşlerin 1912 yılı kartpostallarında Antonitsis adını silmesi yanında fotoğraflarda retuj yaptırdıkları da  gözlenmektedir. 

Antonitsis’in Osmanlı idaresine çok yakın olması ve askeri stratejik fotoğrafları çekebilmesi nedeniyle Kırkkilise’den ihtimalen ayrıldığı veya başına bir iş geldiği tahmin edilmektedir. Kırkkilise’de Bulgar istilasının devam ettiği 1913 yılında ise kartpostal editörü olarak sadece Isacc Mitrani’nin kaldığı diğer kardeş Moise’in silindiği görülmektedir. 

Bulgarların Kırkkilise’yi “Lozengrad” yani 'Üzüm Şehri' olarak adlandırmaları kartpostallara da yansırken Antonitsis fotoğrafları hala kullanılmaya devam ediyordu. 


KAYNAKLAR 

https://www.infocenters.co.il/gfh/notebook_ext.asp?book=148921&lang=eng&site=gfh

https://www.koleksiyonevi.net/urun/2651819/kirk-kilise-kirklareli-achilles-zoiros-fotografhanesi-kabin-fotograf-11-x-17-cm

https://www.istanbulmuzayede.com/en/product/2370197/fotografcilik-tarihi-kirk-klisse-kirklareli-achilles-zoiros-fotograf

https://www.awm.gov.au/collection/C2082396

https://collectio.bid/listing/view/5c6953a0bf0474d262468ab8

https://mlp-blo-g-spot.blogspot.com/2019/10/zoiros.html

Λεξικό Φωτογράφων 1839-1960. Έλληνες φωτογράφοι και ξένοι φωτογράφοι στην Ελλάδα, (τρίγλωσσο DVD), ΕΛΙΑ/ ΜΙΕΤ, Αθήνα 2006.

https://www.arkeolojisanat.com/shop/urun/max-fruchtermann-kartpostallari-3-cilt-takim_11_4987.html

https://www.flickr.com/photos/mobile_gnome/16080360147/in/album-72157630915896384/

https://www.modamuzayede.com/urun/499865/fotograf-yahudi-fotog

Nazif Karaçam, Efsaneden Gerçeğe Kırklareli

https://tr.wikipedia.org/wiki/Antiye

https://tr.wikipedia.org/wiki/Balkan_Sava%C5%9Flar%C4%B1

Ahmet Rodopman, https://www.facebook.com/groups/500781684047016/posts/908492336609280

https://www.facebook.com/notes/nostaljik-istanbul-foto%C4%9Fraflari-1/max-fruchtermann%C4%B1n-izinde/533757873314872/

https://www.koleksiyonevi.net/urun/552550/kirkkilise

https://collectio.bid/?search=k%C4%B1rklareli

2 Ocak 2022 Pazar

VETERİNER HEKİM MUZAFFER EKREN (1922-1993)


 

Hasan ÇALIKUŞU

Benim de tanışma fırsatını bulduğum, Kırklareli’nin tanıdığı en sempatik, güler yüzlü ve çalışkan  “Veteriner Müdürü” Muzaffer Ekren’i hatırlarken, bu vesile ile geçmiş zamanın kayıt ve hatıralarında yer alan, Kırklareli tarihinde iz bırakmış veteriner hekimleri bir kez daha yâd etmekte fayda var.


Araştırmalarımda bulabildiğim en eski hekim Kırkkiliseli Rum ailelerden 1880’li yıllardan başlayarak adı geçen Kotsas Celepoğlu isimli Rum veteriner hekimdir. Tüccarlık da yapan Celepoğlu, Yayla Mahallesinde oturuyordu. Kırkkilise’yi seven, dinine düşkün, Rum Cemaati arasında hatırı sayılır ve varlıklı kişileri arasında bulunuyordu. Ioánnou S. Giannakóponlon tarafından 1994 yılında yazılan “Doğu Trakya’nın Kırkkilise’si” isimli kitapta Kotsas Celepoğlu ile karşı ev komşusu Dr. Keramicioğlu iyi arkadaş olduğuna dair bilgiler vardır.  Dr. Keramicioğlu al rengi atına, Veteriner Hekim Celepoğlu ise beyaz benekli atına binerek bazen birlikte köy ve kasabalara hasta bakmaya giderlerdi. 1870’lerde 14 bin kişi olan Kırkkilise nüfusunun yarıya yakını Rum, yüzde otuzu Bulgar, beşte biri Türk olduğu kitapta bahsedilmektedir. 

Yayla mahallesindeki varlıklı Rum ailelerin 1900’lü yılların başında taş konak yaptırma girişimlerine Celepoğlu ailesi de katılmış, iki katlı binanın giriş alınlığında ‘Σ.Κ.ΤΖΕΛΈΠΟΓΛ0. 1908’ yazan konağı yaptırmışlardı. Konağın üst komşusu olan Achilles Zoïros Fotoğrafhanesinde çekilen 1920’lerdeki bu fotoğrafta Celepoğlu ailesinin çocukları Elpiniki, Nikolaos, Euripides Celepoğlu görülmektedir.


*   *   *   *   *

 

Kırklareli’de iz bırakmış bir kişi olan Veteriner Hekim Süreyya Harmankaya, Akıncı Mihailoğulları’ndan Bursa kökenli Osman Bey ve Hayret hanımın çocuğu olarak 1891 yılında Mudanya’da dünyaya geldi.1.Dünya Savaşı esnasında Ruslara karşı Diyarbakır Kafkas Cephesinde, Fransızlara karşı Suriye cephesinde bulundu. Milli Mücadelede ise Pontus Ayaklanmasına karşı Milli Müfrezenin başında yer almıştı. Bir süre Kütahya’da çalıştıktan sonra Kırklareli’ye geldi. Kırklareli ve Babaeski’de özellikle mezbahada kesilen hayvanların muayenelerini yapmakla görevli veteriner hekimdi. Bu nedenle Kırklareli Aşağıpınar’da bulunan mezbahaya yakın olabilmek için Aşağıpınar mahallesinde oturmaktaydı. 

Vatansever, ilerici, çalışkan ve cemiyet hayatında aktif bir kimseydi. Kırklareli İhtiyat Cemiyetinde çalışmış, Halk Partisi ve Türk Ocağı’nda başkanlık, Kırklarelispor ve Kırklareli Halk Spor külüplerinde yöneticilik yaptı. Halkevi tiyatro gurubunda eşi Makbule hanımla piyeslerde rol alıyordu.  Atatürk’ün 20 Aralık 1930 tarihindeki Kırklareli ziyaretinde onu karşılayan heyet arasında bulunuyordu. 

1945 yılında ağır hasta olduğundan katılamadığı Babaeski Halkevi seçimlerinde, sayılan ve çok sevilen bir kimse olduğu için Halkevi Başkanı seçildi. Halkevi heyeti hasta yatağında Süreyya Harmankaya’yı ziyaret ederek başkan seçildiği haberini vererek ona moral vermek istedi. Süreyya Harmankaya aydın Cumhuriyet gençlerinin bıraktığı emanete sahip çıkmasından onur duydu ve çok sevindi. Ancak Süreyya Harmankaya 3 gün sonra 1945 yılında 52 yaşında Babaeski’de vefat etti.


*    *    *    *    *


Veteriner Hekim Muzaffer Ekren, 1922 yılında İstanbul Merdivenköy’de doğdu. Babası Remzi Bey Malatya Arapgir kökenli bir aileden gelip, emniyet teşkilatında komiserdi. Annesi Saadet Hanım ise Balkan göçmeni bir aileden geliyordu.

Baba mesleğinden dolayı, tayinle birlikte yer değiştirdiklerinden birçok ili dolaştılar. Ancak Muzaffer Ekren daha çok Antalya’da tahsilini tamamladı. Daha sonra Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesinden mezun olarak veterinerlik yapmaya başlayacaktı ama önünde askerlik olduğundan önce vatani görevini tamamlamaya karar verdi. Yedek subay olarak askerliğini Erzurum’da dört sene yaptı.  

1934 yılı doğumlu olan Güner Hanım ile kuzen çocuklarıydılar ve birbirleriyle tanışıyorlardı. 1952 yılında evlendiler. Muzaffer Ekren’in veteriner hekim olarak ilk tayini Aşkale’ye oldu. İlk çocukları Okan 1953 yılında Aşkale’de dünyaya geldi. Aşkale’den sonra, bir sene kalacakları Çankırı’nın Çerkeş ilçesine tayini çıktı. Kızları Birkan 1956 yılında Çerkeş’de doğdu. Ancak 1957 yılında görev yeri değişerek tayinleri Siirt’e çıktı. 

Muzaffer Ekren Siirt’te görev yaparken 27 Mayıs 1960’da Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa bir askeri müdahale oldu. Askeri rejim yönetimi Siirt’in de içinde olduğu Doğu ve Güneydoğu illerinden başta ağa ve şeyhler olmak üzere birçok kişi sürgüne gönderildi. O zamanlar Siirt’te çalışan birçok memur gibi Muzaffer Ekren de zor günlerde görev yaptı.

Muzaffer Ekren çok sevdiği mesleğinin gereği Veteriner Hekimler Odası’nın çalışmalarına aktif olarak katılıyor, mesleğin gelişmesi için her türlü katkıyı veriyordu. 

Muzaffer Ekren Siirt’te sadece hayvan hastalık ve salgınlarında Veteriner Müdürü olarak değil aynı zamanda vali muavinliği, belediye başkanlığı, çeşitli komisyonlarda başkanlık, lisede öğretmenlik ile birlikte sosyal yardım faaliyetlerinde de yer aldığından idarecilerin güvenini kazanmış halk tarafından çok sevilen bir bürokrattı. Bu yüzden yerel basında sık sık övgüler alıyordu.  

Siirt’ten sonra Burdur’a daha sonra da Bilecik’e tayini çıktı. Bilecik’te Ekren Ailesi daha huzurlu yaşadı, kızı Birkan burada ilkokula başladı. Bilecik’te de Muzaffer Ekren gittiği her görev yerinde olduğu gibi veteriner hekimlik ve devlet görevi yanında halkın yararına olan sosyal faaliyetlerde yer aldığı gibi, görev yaptığı yerlerde gerek resmi işlerindeki titizliği ve çalışkanlığı, gerekse şahıs olarak tavırları ile her zaman saygı duyulan bir devlet adamı ve kişi oldu.

1964 yılında Muzaffer Ekren’in ‘Veteriner Müdürü’ olarak Kırklareli’ye tayini çıktı. Kızı Birkan ilkokul 3. sınıfa Kırklareli’de devam etti. Veteriner Müdürlüğü Kırklareli’de o zamanlar Doğuş Kitabevi’nin sırasında, İmam Hatip Lisesinin karşısındaydı. 

Muzaffer Ekren, Kırklareli Veteriner Müdürlüğü zamanında birçok değerli meslektaşı ile çalıştı. Bunlar arasında Müdür Yardımcısı Veteriner Hekim Nurettin Kayar, Celal Çetin, Doğan Özler, Mehmet Ali Gözübüyük, Abdülkadir Kırsaç ve Mehmet Yavuz bulunuyordu.

1965 yılında genç bir Veteriner Hekim olan İsmet Dökmeci’nin de Kırklareli’ye tayini çıkmış, Veteriner Müdürü Muzaffer Ekren ile birlikte çalışmaya başlamıştı. Muzaffer Ekren, İsmet Dökmeci’nin azmi, çalışkanlığı ve bilgisine hayran kaldığından onun akademik yolda ilerlemesi için tavsiyede bulunuyor, devamlı teşvik ediyordu.

Kırklareli’de Veteriner Müdürlüğü yaptığı sırada hayatında ikinci defa askeri bir darbe ile karşılaştı. 12 Eylül 1980 ihtilali ile yine zor günler geri gelmişti. Veteriner Müdürlüğü yanı sıra bu dönemde Kırklareli Belediye Başkanlığı görevini de vekâleten bir yıl kadar sürdürdü. 

Muzaffer Ekren sempatik ve babacan tavırları ile her gittiği yerde olduğu gibi Kırklareli’de de sevilen ve sayılan kişilerinden oldu. Uzun yıllar Çocuk Esirgeme Kurumu Kırklareli Çocuk Yuvası Müdürlüğü’nü ek görev olarak sürdürdü. Yuvadaki çocukların Muzaffer Bey’e “Başkan Baba” diye hitap etmelerinden sonsuz derecede mutlu oluyordu. Tabii ki bu görev esnasında aile dostu Dr. Nihat Uygun ile birlikte olmak, onun en büyük desteğiydi. Dr. Nihat Uygun da mütevazı ve centilmen tavırlarıyla Kırklareli’nin seçkin simaları arasında yer alıyordu. Müdür Yardımcısı Vet. Hekim Nurettin Kayar,  Hastane Başhekimi Dr. Vehbi Kutlu, Kadın Doğum Uzmanı Dr. Sudi Tutkuner ile Ziraat Bankası Müdürü Remzi Urcan sık sık görüştükleri dostlarıydı.  

Muzaffer Ekren 1984 yılında emekli olduğunda kızı Birkan Yanardağ’ın evliliğinden dolayı Kırklareli’den ayrılmadı. 

Muzaffer Ekren 22 Şubat 1993’de 71 yaşında hayata veda etti.


*    *    *    *    *   


Veteriner Hekim İsmet Dökmeci Çanakkale şehidi Mehmet Köse ile İstiklal Savaşı Gazisi Mustafa Dökmeci’nin torunu, Osman ve Şadiye Dökmeci’nin oğlu İsmet Dökmeci 28 Kasım 1942’de Çorum’da dünyaya gelmişti. Babası Osman Dökmeci’nin memuriyetinden dolayı Ankara Etlik İlkokulu ile başlayan ilkokul eğitimi, Ankara Etlik İsmet Paşa, Ardahan Posof, Konya Kadınhanı İlkokulu ile devam etmişti. Ortaokul hayatına İskilip’te başlayıp, Konya ile Çorum Alaca’da okuyarak tamamlamıştı. Lisede yarım dönem Yozgat Lisesi ve daha sonra Ankara Gazi Fen Lisesi gitmişti. 1960 yılında Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi’ne başlamış ve eğitimini üstün başarı ile bitirmişti.

1965 yılında atanarak Kırklareli’nde mesleğe başlamıştı. 1966 yılında bir sınavda başarılı oldu ve bir yıllık lisans eğitimi için Fransa Toures’a gönderildi. Daha sonra, Brüksel Üniversitesi Farmakoloji Bölümünde Profesör Paul Genoux Janpa’nın danışmanlığında yüksek lisansını tamamladı. 1971 yılında ise Fransa Nancy Üniversitesinde Prof. La Marche danışmanlığında farmakoloji doktorasını tamamladı ve yurda döndü. Hacettepe Üniversitesi Farmakoloji Anabilim Dalı’nda Öğretim Görevlisi olarak göreve başlamıştır. Burada tıp, diş hekimliği ve eczacılık fakülteleri ile hemşirelik yüksekokulunda 2 yıl farmakoloji dersi verdi.

1973-1975 yılları arasında Fırat Üniversitesine geçti ve yeni kurulan Elazığ Veteriner Fakültesinin kurucuları arasında yer aldı. 1975 yılında farmakoloji doçenti oldu. 

1975-1978 yıllarında Diyarbakır Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Farmakoloji Anabilim Dalında görevine devam etti. 1977 yılında ilk eseri olan ‘Farmakoloji’ kitabını Dicle Üniversitesi‘nde iken yazdı. 1978 yılı sonunda İ.Ü. Edirne Tıp Fakültesi kadrosunda, 1982 yılına kadar Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde dersler vermeye devam etti. 1981 yılında profesörlüğe atandı. Daha sonra Trakya Üniversitesi ve Tıp Fakültesi kurucularından oldu. Tıp Fakültesi Dekanlığına ve Rektör Yardımcılığı görevlerinde bulundu.  

2009 yılında yaş haddinden emekliye ayrıldı. Buna rağmen kitap yazmaya devam etti ve eğitime katkı verdi. Çoğu ‘Farmakoloji’ kitabı olmak üzere, ‘İlaç Rehberi’ ve ‘Tıp Sözlüğü’ dâhil, toplam 29 kitabı vardır.

23 Ekim 2016 tarihinde 74 yaşında Edirne’de hayata gözlerini yumdu.


KAYNAKLAR:

Birkan Yanardağ Aile Arşivi Prof. Dr. Ahmet Ulugöl, “Prof. Dr. İsmet Dökmeci’nin Anısına”, Türk Farmakoloji Derneği 26.Bilimsel Etkileşme Semineri, Ankara, 2017 http://tfd.org.tr/sites/default/files/Klasor/Dosyalar/toplantilar/FEKBES-2017.pdf Veteriner Hekim Celal Çetin ile görüşme notları Türkan Doğruöz ile görüşme notları Ali Rıza Dursunkaya, Kırklareli Vilayetini Tarih, Coğrafya, Kül.ve Eski Es.Yön.Tetkik,Yeşilyurt Bas.1948 https://www.trakya.edu.tr/news/prof--dr--ismet-dokmeci-nin-vefati Ali Coşkun Yanardağoğlu Arşivi Ioánnou S. Giannakóponlon, Doğu Trakya’nın Kırkkilise’si,1994

1 Ocak 2022 Cumartesi

KIRKLARELİ KIŞ KARPUZU



 Ahmet Rodopman 

Her gelen yılla birlikte yeni umutlar, yeni düşünceler ve yeni projeler ile başladığım yeni bir yıla merhaba derken bu yılbaşı gecemizin nostaljik  sürprizi olan Kış Karpuzumuz ile yine 60 yıl gerilere, çocukluk günlerime gittim.

Kırklareli’ de hapishanenin arkasında dere kenarındaki rahmetli Vefik Sözen’ in evinde toplanan büyük ailenin 60-70 kişisi ile birlikte geçirilen o renkli, neşeli yılbaşı gecelerini özlemle anımsadım bir anda. Büyük halanın misafirperverliğinde onca kişi birden yer içer, söyleşir, ardından tombalalar oynanır, fırdöndüler çevrilir. Niyetler çekilir, ortadaki büyük sobanın üstünde kestaneler pişer, fırınında mısırlar patlar, isteyen çay, isteyen ıhlamur içer, yaş ve kuru meyveler yenilirken bir yandan biletini alan radyonun başına geçerek, milli piyango çekilişini takip ederdi. Babama hiç çıkmazdı ama her seferinde ben kazandım derdi. Hiç bilet almayarak nasıl olsa ikramiye çıkmayan biletin parasını ödemediği için, o parayı kazandığını söylerdi.

Ama ben rahmetli babamı yılbaşı deyince en çok itina ile alıp sakladığı Kış Karpuzlarıyla anımsıyorum. O büyük ailenin eksilip, dağılarak ortadan kalkması, Türkiye’ nin 1960 yılları sonrası yaşadığı başkalaşımının da bir başka göstergesiydi sanıyorum. Çekirdek ailelerin oluşması, farklı ortamların ve farklı beğenilerin gelişmesi ile artık yılbaşları  her evde televizyon karşısında bir tebrik kartı veya telefon konuşmaları ile kutlanır hale geldi. Günümüz çocukları yaşlanınca eski yılbaşlarını, eski bayramları nasıl hatırlarlar bilemiyorum.

İşte o eski günlerde damağımda kalan tadı, gözümde şekli ve rengi ile her şeyden önce Kış Karpuzunun evimizde estirilen telaşı ile hatırladım ve aradım uzun süre bulabilir miyim diye Nihayet sevgili kayınbiraderim Güngör Günay, Kırklareli gidip Üsküp ve Kaynarca’ da bulabilmiş ve bize getirmişti,  bu günkü konumuz olan kış karpuzumuzu. Yünlerin içinde ve evin en soğuk köşesinde sakladım aylarca. Nihayet dün akşam, yani, yılbaşı gecesi dost ve akrabalarımızla birlikte olduğumuz yılbaşı yemeğimizin ardından büyük bir merak  ile kestik  efsane karpuzumuzu. Ben biliyordum renginin sarı çıkacağını, ama diğer dostlarımıza da  ‘’ İçinizden bir niyet tutun, gelecek yıla dair beklentinizin gerçekleşmesi için, sarı çıkarsa olacaktır’’ diyerek onları motive etmek istedim. Kestik ve simsiyah çekirdekleri ile harika bir tadı olan sarı renkli karpuzumuzu afiyetle yedik.

Şimdi de beni asla terk etmeyecek olan merakımla bu konuda edindiğim bilgileri ve bu konuda ki düşüncelerimi sizlerle paylaşayım dedim. Konunun biraz ayrıntılarına girersem belki Kırklareli’ miz için apayrı bir tanıtım aracı bile olabilir düşüncesi ile de özellikle ismini ‘’Kırklareli Kış Karpuzu’’ olarak nitelemek istedim. Hani son zamanlarda coğrafi işaret diye yöreler birbiri ile yarışıyorken, şimdiye değin pek bir yerde rastlayamadığım bu karpuz ile ilgili bilgi ve söylencelerden kalkıp, Kırklareli Kış Karpuzu adı ve üretimine öncülük edilebilir diye de heyecanlandım. Umarım Trakya, yemek  kültürü ile bir hayli ilgili olan değerli akademisyenimiz Ali Çakır’ ın da ilgisini çeker ve üzerinde durulur.

Ben yine çocukluğuma dönecek olursam. Her yıl Eylül veya Ekim aylarında, artık bilinen o kırmızı karpuzlar bitmek üzere iken babacığım 4 - 5 tane açık yeşil renkte bu karpuzlardan eve getirirdi. Özenle hiç bir yere çarpmadan, sarsmadan, evimizin altındaki  depomuza özel olarak hazırladığı içi saman dolu tahta sandığa karpuzları birbirine değmeyecek şekilde yerleştirirdi.  Bizlere de yılbaşına kadar bunlara dokunmayacağız derdi. Yılbaşında da karpuzlar çıkarılıp kesilince, tarifsiz bir sevinç kaplardı biz çocukları.  Bu ritüelin 1965 yıllarına değin sürdüğünü sanıyorum. Sonra karpuzlarda kalmadı, bizlerde. Ailenin yaşlıları bir biri ardı sıra ebediyete göç ederken, kardeşler olarak bizlerde dağılıp kendi dünyalarımızı yaşar hale geldik.

Ana yurdunun Afrika olduğu söylenen bildiğimiz karpuz, dünyanın her bölgesine buradan yayılmıştır. Latince, Citrullus vulgaris,  Cumcumis Citrullus, Cumcurbita citrullus, Citrullus lanatus isimleri ile bilinen karpuz kabakgiller familyasından tek yıllık bir bitkisi olup ülkemizde de yaz aylarında bolca tüketilmektedir. Genellikle yeşil, siyah, değişik kabuk renkleri ve kan kırmızı yenilen etli içi ile bildiğimiz karpuzdan farkı, renginin genellikle açık yeşil, çekirdeklerinin biraz daha büyük ve siyah yenilen etki kısmının ise sarının her türün de olmasıyla ayırt edilebilir. Genellikle karpuz ülkemizde nisan,  mayıs aylarında ekilip, haziran, temmuz, ağustos aylarında tüketilen sevilen bir yiyecektir. Yetiştiği tarlasından koparılsa da , koparılmadan bırakılsa da havalar serinledikten sonra, nefasetinden çok şey kaybettiği ve içi boşaldığı için  tüketilmez. Oysa ‘’Kırklareli Kış Karpuzu’’ eylül ayında toplanıp 4 -5 ay kadar daha aynı lezzet ve özelliklerini yitirmeksizin kış ayları boyunca saklanıp, tüketilebilir. Beni şaşırtan bir istatistik bilgi de, Dünya da Karpuz üretiminde Çin’ den sonra ikinci sırada yer alan Türkiye’ de, kış karpuzu olarak bir sıralamaya rastlayamamak olmuştu.

Karpuz adı Türkçeye Farsçadan geçmiş bir sözcüktür. Orta Doğu coğrafyasında oldukça eski yıllardan beri bilinen karpuz sözcüğüne, Kaşgarlı Mahmut’ un  1071 yılında yazdığı Divanü Lugati’ t-Türk ve Ali Şir Nevainin yazdığı Muhakemetü’ i-Lugateyn kitaplarında rastlamaktayız. Bu eserlerde karpuza Türkçe olarak Büken denildiğini görmekteyiz. Ancak bugüne değin kullanıma yerleşmemiş bir sözcük olarak kalmıştır.

Bu özelliğini,  bin yıllar boyunca her coğrafya da ve her toprak çeşidinde yetiştirilmesi ile oluşan genetik mutasyona borçludur. Endüstriyel tarımda kırmızı karpuz kadar yaygınlaşmadığı için, gerek toprak gerek tohum kirlenmesi fazla etkili olamamıştır. Hala elde ata tohumları bulunabilen Kırklareli Kış Karpuzu, kırsal kesimde tarım ile uğraşanlar için tamamlayıcı bir yan ürün olabileceği düşünüle bilir. Kırmızı karpuzun bilinen özelliklerinden pek çoğunu kapsamasının yanı sıra kış aylarında yoksun kaldığımız doğal vitamin ve minerallerin alınması  bakımından da oldukça önemlidir. Kendine has yararlı özellikleri de olan kış karpuzunun yararlarını bütün diyet ve beslenme kitaplarında ve dergilerinde bulabileceğiniz gibi, bu sene için biraz geç olmasına karşın gelecek sene için aklınızda bulunsun. Sonbaharda bir şekilde Kırklareli Kış Karpuzunu edinip tadına bakarak kendinizi sevindirin. Kırklareli dışında iseniz de belki toprağının tadını ve kokusunu alacağınız için özlem gidermiş olursunuz. Resimde gördüğünüz şekildeki karpuz tohumlarından ekmek isteyenler olursa elimdekileri paylaşmaya hazırım.

Bitkilerin insan ve hayvan sağlığı açısından değerlendirilmesi çalışmalarım sırasında,  Botaniğin bir alt grubu olarak niteleyebileceğimiz Etnobotanik incelemelerim sırasında dikkatimi çeken Kış Karpuzu ile pek karşılaşmamam, beni bir hayli etkilemişti. İnsanlığın tarihi boyunca yaşadıkları çevre ve bu çevrelerindeki bitkilerin insan toplulukları ile etkileşimleri , insanlar veya hayvanlar yolu ile yer değiştirmelerinin incelenmesi, bana, yüz yıllarca süre gelen göçler ile birlikte gözden geçirilmesinin gerekliliğini göstermişti. Karpuz da bu bitkilerden biri idi. Tabii Kış Karpuzunu anlatırken bir de onun kan kardeşi diyebileceğimiz Kış Kavunundan da söz etmek gerekir doğal olarak. Ancak ben Kış Kavununun Kırklareli ile ilgili bağlantısının olup olmadığı konusunda bilgim olmadığı için, ona değinemiyorum. Oysa karpuzun M.Ö 4000 li yıllarda Mısır kültüründe yer ettiğini öğrenince, yurdumuza geliş serüvenini de merak etmiştim. Anadolu’ da özellikle Akdeniz bölgesinde çok eski yıllardan beri bilinip, tüketildiği  ve hızla yayılarak tüm ülkede ekilmeye başlandığı  bilinmektedir.  Osmanlı İmparatorluğunun  Bilecik Söğüt’ de kurulduğu yıllardan beri karpuzun günlük kullanımda olduğunu yazılı evraklardan görüyoruz. Bu da bize karpuzun insan hareketleri ile birlikte çekirdekleri sayesinde uzun yollar kat ettiğini gösteriyor. Babamın çocukluğunun geçtiği Bulgaristan dan tanıdığı ve bir memleket hatırası olarak Kırklareli’ ye geldikten sonra da uzun yıllar Kış Karpuzunun peşini bırakmaması bana yine göçler veya fetih yoluyla Balkanlara geçmiş olabileceğini düşündürüyordu. Her ne kadar Balkanlar’ da ki insan hareketliliğini tek bir yönde olamadığını bilsem de, sanki, şu bizim Kış Karpuzu' muzun Osmanlılar ile seyahat edip yine balkon göçleri ile Trakya’ ya gelmiş olabileceğini düşündürüyor. Şimdide Balkan ülkelerinden göç ederek Trakya’ yı yurt edinmişlerin çoğunun Kış Karpuzunu iyi tanıdıkları ve ismini duyduklarında bırakıp geldikleri Balkanların bereketli topraklarında yetiştirdikleri karpuzlarını hatırladıklarını görüyorum. Belki ceplerinde birkaç çekirdek de olsa getirenlerde vardır.

Yılın ilk gününde, Kırklareli Yerel Tarihi ve Halk Biliminde folklorik  yerel beslenmeler konusu içinde yer alabilecek olan ‘’Kırklareli Kış Karpuzu’’ nu sizlerle paylaşmadan edemedim. Umarım ilgilenen çıkar ve ilgililere iletirler.


10 Aralık 2021 Cuma

FOTOĞRAFÇI AHMET SÖZEN




Hasan ÇALIKUŞU


Bir zamanlar cadde ve meydanlarda, Fransızca ‘acele, çabuk’ anlamında ‘alaminüt’ kelimesinin karşılığı Türkçe’de “şipşak” olarak bilinen fotoğrafçılar bulunurdu. O dönemlerde bir fotoğrafhane açmak yüksek maliyetli olduğundan alaminüt fotoğrafçılar, acelesi olanlar ile daha alt gelir gruplarındaki halka çok kaliteli olmasa da işlerini görebilecek nitelikte daha uygun fiyata kısa zamanda vesikalık fotoğraf sunabiliyorlardı. Esas işleri resmi işlemler, pasaport ve kimlikler için vesikalık çekmekti. Bu nedenle alaminüt yani şipşak fotoğrafçılar en çok bir resmi kurum, adliye veya nüfus idaresi gibi yerlerin yakınında bulunurlardı. 

Fotoğrafçı Ahmet Sözen yaz kış demeden 1953 yılından başlayarak 1978 yılına kadar Kırklareli Atatürk Meydanı’nda Valilik binası karşısında 25 yıl boyunca fotoğrafçılık yaptı. Hasanpaşa Caddesi girişinde bir duvara astığı siyah perdenin önünde üçayaklı sehpanın üzerindeki körüklü ahşap sandıklı fotoğraf makinası ile binlerce vesikalık ve anı fotoğrafı çekti, anında ve hızlı bir biçimde banyolarını yaparak fotoğraflarını sahiplerine teslim etti.

Ahmet Sözen 1923 yılında Bulgaristan’ın Hasköy ilinin Ortaköy ilçesinde doğdu. Bu yüzyılın başından beri Balkanlar siyasi ve etnik yönden oldukça karışık ve huzursuzdu. Savaşlar, kışkırtmalar, istilalar, işgaller arka arkaya geliyordu. Artık huzur kalmamıştı. Bunun üzerine Ahmet’in babası İbrahim ve annesi Ayşe alabildiklerini sırtlarlar Ahmet ile birlikte Bulgaristan’dan muhacir olarak Pancarköy’e gelip yerleşirler. Kardeşleri Mehmet ve Remziye burada doğdu.  Ancak kısa bir süre sonra babası İbrahim 1936 yılında ne yazık ki vefat eder ve iki kardeşiyle birlikte Ahmet genç yaşta babasız kalır. 

Bu arada Avrupa’da huzursuzluk başlamıştır. Hitler, Almanya ve dünyayı hızla bir savaşa doğru sürüklemektedir. Tüm Avrupa devletlerinde olduğu gibi Türkiye’de de sıkıntılar hızla artar.

2. Dünya Savaşı başlamak üzere iken annesi Ayşe yeniden evlenir ve Kırklareli Kavaklı’ya gelin gelir. Genç bir delikanlı olan Ahmet onlarla beraber Kavaklı’ya gelmez. Niyeti İstanbul Üsküdar’daki Hasan dayısının yanına gitmekti. Askerlik başlayıncaya kadar dayısının yanında çalışır. Bu arada fotoğrafa ilgi duyar ve fotoğrafçılığı öğrenmeye başlar. Dayısının sokağında bulunan “İstanbul Hatırası” fotoğrafları çeken Üsküdarlı yaşlı bir şipşak sokak fotoğrafçısına hem yardım eder, hem de bu usta fotoğrafçıdan çok şeyler öğrenir. 

4 yıl süren askerlikten sonra annesi ve kardeşlerini görmeye Kırklareli’ye gelir. Annesinin bu evliliğinden Lütfiye isminde bir kız kardeşi daha dünyaya gelmiştir. Hem üvey babası, hem de kardeşleri Ahmet’in gelmesine çok sevinirler. Ahmet bir süre Kavaklı‘da hasret giderir, babasının çiftçilik işlerine yardımcı olur. Bazen de Namazgâh Caddesi’nde bulunan Foto Yıldız’a gider, fotoğrafhanenin çekim ve banyo işlerini yapar.  Yaşça büyük ve Kırklareli’nin tecrübeli bir fotoğrafçısı olan Mümin Yıldız genç  Ahmet’in yeteneğini görür ve işin inceliklerini öğretmeye çalışır. Ancak bir süre sonra Ahmet, İzmir’de bir dokuma fabrikasında iş bulur ve ani bir kararla İzmir’e çalışmaya gider.

Ahmet İzmir’den izinli olarak Kırklareli’ye geldiği zamanlardan bir gün Şerife Teyze ile karşılaşır. Şerife Hanım kırık çıkıkta ustalaşmış Karakaş mahallesinin nur yüzlü çok yaşlı teyzelerinden biriydi. Bekâr olan Ahmet ile Karakaş Mahallesi sakini Özyapıcıel ailesinden 1927 yılı doğumlu Pamuş ile tanıştırır. Ahmet ve Pamuş arasında oluşan sevgi bağı evlilikle sonuçlanır. İzmir’e yerleşirler ve ilk çocukları Ergin orada dünyaya gelir.

Özyapıcıel Ailesi, Yunanistan muhaciri olup Selanik Işıklar köyünden mübadele ile Kırklareli ye gelip Karakaş Mahallesine yerleşmişlerdi. Yayla Mahallesinde şu anda “Ali Rıza Efendi Kültür Evi” olarak düzenlenen tarihi konağın en son sahibi olan Terzi Abdullah Kılıç’ın eşi Mürvet Hanım bu aileden gelenlerdendir.  

İzmir’de memleket hasreti bir taraftan Pamuş Hanım’ı zorlarken, diğer taraftan Kırklareli’deki annesi Havuş Hanım hem kızının hem de torunu Ergin’in özlemine dayanamıyor, Kırklareli’ye gelmelerini ısrarla istiyordu. Aslında, Ahmet de şehir hayatından sıkılmış, annesini ile iyi bir kişi olan üvey babası ve kardeşlerini özlemektedir. Pamuş Hanım eşinin fotoğrafa ilgi ve sevgisinin de- vam ettiğini hissediyor, fotoğrafçılık yapabileceğine inanıyordu. Eşinin Kırklareli’ye dönme ısrarlarına Ahmet Sözen dayanamadı. Çocukları Ergin 2,5 yaşında iken 1953 yılında Kırklareli’ye geridöndüler ve Karakaş mahallesine yerleştiler. Pamuş Hanım hem ailesine yakın olduğu hem de yakında doğum yapacağı için mutluydu. Ama aileyi üzecek bir olay olacaktı. Yeni doğan bebekleri Erdinç hastaydı ve nitekim bir süre sonra hayata tutunamadı. 

1955 yılında Sözen ailesinin ikinci çocukları Sevinç’in doğması hayatı normal akışına döndürdü.  Daha sonraları, Pamuş Hanımın kardeşleri Mustafa ve Ahmet Özyapıcıel aileleri Karakaş mahallesinde İkbal sokakta oturmakta iken, önündeki arsayı Ahmet Sözen satın alır. Vilayet meydanına yakın o zaman bir çıkmaz olan Şeref sokaktaki bu arsa üzerine 1967 yılında yapılan yeni eve yerleşirler. Aile uzun yıllar bu evde yaşayacak, Ercan burada dünyaya gelecekti. 

Sözen ailesi Kırklareli’ye yerleşince Ahmet’in yapacağı iş belliydi. İstanbul’dan alınan körüklü üçayaklı ahşap seyyar fotoğraf makinası ile Ahmet Sözen Kırklareli’nde Vilayet karşısındaki binanın sokağında köşede açık alanda şipşak fotoğrafçılığa başladı. Kahvehanenin bitişiğinde Yazıcı Rafet’in küçük eski dükkânını Muhtar Fehmi ile birlikte o da kullanırdı. Çok zor şartlarda mesleği yapardı.

Bu fotoğraf makinaları fotoğraf üretmek için gerekli olan her imkânı içinde barındıran sihirli bir kutu gibiydi. Sağ tarafında ışık geçirmeyen metal bölümden bir fotoğraf kartı alınır,  bu kart sol tarafta bulunan fotoğrafın çekildiği makinenin karanlık odasının arka kısmındaki kanala sürerek yerleştirilir, sonra siyah perde önünde sandalyede oturan müşteriye talimatla gerekli poz verdirilirdi. Eğer müşteri yetişkin bir kimse ise makinanın önündeki objektifin önünde bulunan pirinç kapağı kaldırırken “Dikkat! Buraya bakalım” diye uyarılırdı. Eğer bir çocuğun fotoğrafı çekilecekse bu iş biraz daha eğlenceli olur, objektif kapağı kalkarken “Dikkat et buraya! Kuş çıkacak" diyerek objektife daha dikkatli bakması için kandırılırdı. Kısa bir süre sonra objektif kapağı kapatılarak fotoğraf kartı yeterince pozlandırılmış olurdu.  Makinanın arka kısımda fotoğraf kutusuna ışık sızmasını engelleyen siyah bezden yapılmış kolluk bulunurdu. Karanlıkta yapılması gereken işler bu siyah uzun kolluk içinde tamamlanırdı. Makinanın alt tarafında bulunan küçücük çekmecelerde şişelerden döktükleri ilaçlı sıvılarla fotoğrafın banyosu yapılır, karta basılır ve 5-10 dakika içinde teslim edilirdi.  

Kapalı havalarda ve kışın hava erken kararınca vesikalık çekimi için bir ışık kaynağına ihtiyaç duyardı. Ya sokak lambasından faydalanır ya da işi erken bırakırdı. Açık havada gölgeli çıkan yerler “arap” denilen ilk fotoğrafta kırmızı bir kalem ile retüj yaparak düzeltirdi. Havanın iyi olduğu zamanlarda sıkıntı yoktu ama yağmurlu ve soğuk havalarda işin çileli anları başlıyordu.

Hasanpaşa caddesinin girişinde köşede “Çıkıkçı” Hikmet’in kahvehanesi vardı. Kahveci Hikmet Kırklarelililerin ufak tefek kırık ve çıkıklarına derman olmaya çalıştığından böyle de anılıyordu. Burada kahvenin hemen yanında bir kuyu vardı. Sıcak havalarda bazen Fotoğrafçı Ahmet, Muhtar Fehmi, Kahveci Hikmet ve Yazıcı Rafet gazozuna bir tavla oyunu yaparlardı. Aslında kimin yendiği yenildiği değil de kendi aralarında hiç konuşulmayan bir ısmarlama sırası vardı. Gazozları almak ise Fotoğrafçı Ahmet’in en küçük oğlu Ercan’ın göreviydi. 

Bakkal Makaryos’un dükkânı o zamanlar Kahveci Hikmet’in alt tarafındaydı, ondan “Ankara” gazozları alınır, çengelle meşrubat şişeleri kuyuya sarkıtılır, bir süre sonra kuyudan çıkartılan buz gibi gazozlar yaz sıcağında lıkır lıkır içilirdi. 

Kırklareli’de hayat  devam ediyor, yıllar geçiyor, çocuklar büyüyordu. Çocuklarına çok düşkün olan Fotoğrafçı Ahmet Sözen’in ilk çocuğu Ergin’in sünneti, askerliği, evliliği derken birden büyümüş olması nedeniyle ilk mürüvvetini onda tadıyor, ailedeki mutluluk artıyordu.  Hayat bu, ne olacağı belli mi olurdu... 

Nihayet büyük oğlu Ergin askerlik hizmetini tamamlamış ve Kırklareli’ye geri dönmüştü. Ergin’in evlenmesini ve bir an önce yuvasını kurmasını çok arzuluyordu. 

Valilik binasının tam karşısındaki iki katlı yapı Öğretmen Abdullah Ergenekon’un yakını olan Ulviye Hanım’a aitti, Gönül adında bir kızı vardı. Bu evin alt katında Yazıcı Şevket Havancılar kiracı olarak otururdu. 1959’dan 1968 yılına kadar bu evde oturan diğer bir kiracı da Emniyet Müdürlüğü’nde telsiz teknisyeni olan Polis Memuru Hasan Çiftçi idi. Ahmet Sözen ile yakın arkadaştılar ve ailece birbirlerine ziyarette bulunan iyi komşulardı. 

Bakkal Makaryos’un evi de şu anda Doğuş Kitabevi’nin olduğu yerdi, onun da yanında Avukat Niyazi Akıncıoğlu’nu yazıhanesi vardı. Sonra da Fotoğrafçı İlhan’ın dükkânı geliyordu. Fotoğrafçı İlhan çağın gereklerine uygun modern bir fotoğrafhaneye sahipti. Bu fotoğrafhane dört çocuklu Ağır Ceza Mahkemesi Reisi Hıfzı Şişmanoğlu’nun evinin altındaydı. Hıfzı Beyin tapuda çalışan oğlu Sebahattin ile Ahmet Sözen çok iyi arkadaştılar ve bir süre Ahmet Sözen’in evinde kiracı olarak oturmuşlardı. Sebahattin Şişmanoğlu ve eşi Neriman Hanım sevilen ve sayılan kişilerdi. Çocukları Serdar ve Serhat ile Ahmet’in oğlu Ercan arkadaştılar. Ahmet Sözen ve Sebahattin Şişmanoğlu birbirilerine yakın samimi dostlardı, bazı keyifli akşam yemeklerinde bir araya gelir, iki dost dertlerini kadehlere dökerdi. 

Ahmet Sözen’in çok sevdiği yakın arkadaşları arasında Ayakkabıcı Fettah (Gürdal Köftecisi’nin babası) Muhtar Fehmi, Kahveci Hikmet ve Yazıcı Rafet de bulunurdu.

Kısa bir süre sonra Çekoslovakya malı Flexaret marka aynalı bir fotoğraf makinesi satın alınır. Bu fotoğraf makinesi ile Fotoğrafçı Ahmet Sözen bisikletine binerek Kırklareli ve Babeski’nin köylerine gider, köy düğünlerinde fotoğraf çekerdi. Düğün dönüşü evin mutfağında perdeleri kapatır, filmleri banyo ederdi. Küçük oğlu Ercan babasının dizinin dibinden hiç ayrılmaz, dikkatle babasının yaptıklarına bakar, bazen ona yardım eder ve bütün bunlar ona bir oyun gibi gelirdi. 

Fotoğrafçı Ahmet’in günlük işleri de buna benzer işlerle sokaktaki küçük bir dükkân önünde devlet dairesinde kullanılmak üzere vatandaşın fotoğraflarını çekmekle devam ederken yıllar akıp geçti.

Fotoğrafçı Ahmet Sözen yıllarca fotoğrafçılık işini sürdürdü, Müşteri ve arkadaşları arasında sevilen, sayılan bir kişi oldu. Maalesef 2 Mart 1978’de vefat ettiğinde henüz 55 yaşındaydı.   

KAYNAKÇA: Kırklareli İl Yıllığı, 1973, Kırklareli Valiliği Ali Coşkun YANARDAĞOĞLU Arşivi Ercan SÖZEN Aile Arşivi ve Söyleşi   

Mustafa ÇİFTÇİ Aile Arşivi ve Söyleşi

10 Kasım 2021 Çarşamba

KIRKLARELİ’ NİN KURTULUŞ GÜNÜ :10 KASIM 1922 ve ATATÜRK’ ÜN ÖLÜMÜ


 Ahmet Rodopman 

Kırklareli tarihinde net olarak belirlenemeyenlerin başında şehrin ilk feth ediliş tarihi gelmektedir. I. Murat zamanında başlayan Bizans’ ın Avrupa’ daki topraklarının ele geçirilmesi 1360 yılından 1369 yılına değin sürdüğü belirtilmektedir. Kırklareli’ nin bir çok belgede 1361 yılında Osmanlı topraklarına katılmış olmasına karşın, aynı yıl içinde Bulgar kuvvetlerince işgal edilmiş olduğu belirtilmektedir. Değişik yayınlarda Kırklareli’ nin tekrar alınmasının  tarihini 1363, 1365, 1366 hatta 1369 olarak   verildiği görülmektedir. Genel olarak tarihçiler 1363 yılında anlaşmış durumdadırlar.

Günümüzden yaklaşık 650 yıl önceleri olan bu tarihlerdeki değişiklikleri bir ölçüde o yıllarda tutulan kayıtların yetersizliklerine bağlayalım. Ancak daha üzerinden 100 yıl geçmemiş olan Kırklareli’ nin Yunan  işgalinden kurtuluş gününün şimdiye kadar 3 kez değiştirilmesini anlamış değilim henüz.

Hepimizin bildiği gibi I. Dünya Savaşı biterken Osmanlı İmparatorluğunun ve birlikte savaştıkları İttifak Devletleri(Almanya. Avusturya-Macaristan ve Bulgaristan) yenilerek Mondros Mütarekesini imzalamak zorunda kalmışlardır.  İmzalanan bu Ateşkes antlaşmasının sonrasından gelen  Sevr Antlaşması kapsamında Osmanlı İmparatorluğunun paylaşılma süreci başlamış oluyordu.  Bu antlaşma çerçevesinde İngiltere ve Fransa’ nın onaylaması ile Yunanlılar  Doğu Trakya’ya girerek Edirne, Kırklareli ile Tekirdağ şehir merkezlerini, ilçelerini, köylerini işgal etmeye başlamışlardır. Yunan silahlı kuvvetlerinin Kırklareli işgali 23 Temmuz 1920 tarihinde olup, 2 yıl boyunca zulmün her türlüsü tüm şiddeti ile ile sürmüştür. Bu yıllarda yaşanılanlar değerli yazarlarımızca roman, öykü ve anılar şeklinde yayınlanmışlardır.

     Ulusal Kurtuluş Savaşlarımız yapılmış, Türk Silahlı Kuvvetleri  Başkomutan Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde düşmanlarımızı yenip, yurdumuzdan kovduktan sonra Ankara Hükümetinden, önce Ateşkes Antlaşması yapılması istenmiştir. Mudanya’ da yapılan bu Antlaşma ile 15 Ekim 1922 gecesinden itibaren  işgal güçlerinin topraklarımızı derhal terk etmeleri kararlaştırılmıştır. Araya Fransa girerek, Yunanlı’ ların iki yıl boyunca yaptıkları kötülükleri bildiklerinden, özgürlüklerini kazanmış olan Türk halkının Yunanlı askerlere ve Yunan kökenli insanlara  zarar vermesini önlemek için önce işgal bölgelerindeki yönetimi Fransızların almasını, Türk Askeri Güçlerinin daha sonra gelip yerleşim yerlerini Fransızlardan teslim almasını sağlamışlardır. Teslimat anlaşmaları her yerleşim bölgesi için belirlenmiştir. 1 Kasım 1922 tarihinde Çorlu’ dan başlayan bu devir 27 Kasım 1922  tarihinde Lalapaşa’ nın  alınması ile tamamlanmıştır. Yapılan bu uluslar arası antlaşmaya göre 10 Kasım 1922  günü Kırklareli Fransızlar’ dan teslim alınmak üzere hazırlıkların başlamasına karar verilmiştir. Bu kararla birlikte 2 yıl 3 ay 14 gün süren Yunan İşgalinin sona erdiği haberi bütün Trakya’ nın olduğu gibi Kırklareli halkının da çektiği hicranlı  günlerin bitmesi demek olduğu için tarifsiz bir sevinci yaşamalarına neden olmuştur.

O günleri bizzat yaşayanlardan dinleyip kitaplarında yazan değerli yazarımız Merhum Nazif Karaçam’ ın yazdıklarında okuyacak olursak; ‘’ Türk birlikleri şehre Kurtuluş Caddesinden(Eski İstanbul Yolu)Nusret Somay, Abdülkadir Konday gibi komutanlarla gece saat 22.00-23.00 sularında girdiler. 10 Kasım günü Kocahıdır İlkokulu’ na Türk Bayrağı çekildi. Burası Türkiye Büyük Millet Meclisi yönetiminde ilk Hükümet Merkezi oldu. İsmet Sırrı Gür de yeni Türkiye’ nin ilk Kırklareli Mutasarrıfı olmuştu. O gün Kırklareli’ de yeni doğan çocuklara MUSTAFA KEMAL ve ZAFER adları verildi’’.

16 yıl boyunca da Kurtuluş Bayramı Pınarhisar yolu tarafından gaziler ve milislerin ardından gelen şanlı ordumuzun askerlerinin temsili gelişleri ve okulun balkonuna Türk Bayrağının çekilmesi ile başlayıp coşku içinde kutlanmıştır.

Ta ki 1938 yılana değin. O yılı ve o sabahı bizzat yaşayan sevgili anneciğim rahmetli Bahriye Rodopman’ ın defalarca anlattıklarından aktarmak istiyorum. ‘’ 18 yaşında idim. Hüseyin(Rahmetli Babam) ile yeni nişanlanmıştık. Özene bezene giyinip, süslendikten sonra, birlikte Kocahıdır ilkokulunun önüne geldik. Tıklım tıklım insan doluydu. Okullardan öğrenciler, kadınlar, erkekler, ellerinde bayraklar olan küçük çocuklar. Askerler, polisler, memurlar bütün Kırklareli  hatta köylerden bile gelenler bekleşiyorduk. Epey zaman geçti insanlar sabırsızlanmaya başladı. Şimdiye kadar hiç bir sene böyle gecikmenin olmaması herkeste bir tedirginlik yarattı. Farklı bir şeylerin olduğu düşünülüyordu. En sonunda Vali bey çıktı ve ağlayarak kötü haberi verdi. Bütün bekleyenlerin sesli ve boğuk boğuk ağlayış seslerini hiç unutamayacağım. Çoğu kişi Atatürk’ ün ölümüyle her şeyin bittiğini, hatta yaşamamızın bile mümkün olamayacağını konuşuyordu.  Herkes donmuş gibi olduğu yerden ayrılamıyor, adeta Atasının ölümüne inanamıyordu. Neden sonra, ağlaya ağlaya evlerimize dağılmaya başladık. Herkes bir birine ‘’Şimdi ne olacak diye soruyordu’’.Ne yalan söyleyeyim, o ilk şoku atlattıktan sonra bende  ‘’Artık bundan sonra evlenemeyiz herhalde’’ diye düşünmeye başladım. Artık her şey bitmişti herkesin gözünde.’’

İşte o yıl böyle bir hüzünlü kutlanamayan gün olarak geçmiş oldu tarihe. Tabii çok kısa bir zamanda halkın ilk şaşkınlıkları geçip mantıklı düşünmeye başlanınca hayat kaldığı yerden yeniden başlamış oldu. Ve o zamanki yöneticiler o günkü koşullarda Kurtuluş gününü bir gün önceye alarak 9 Kasım’ ın  Kurtuluş Bayram’ ı  olarak kutlanmasına karar verilmiştir. Bu kararı alırlarken, Silahlı Kuvvetlerimizin Komutanları ile 9 Kasım gecesi Kırklareli’ ye gelmelerini göz önüne aldıklarını sanıyorum.

Ve uzun yıllar böyle geçti. Bizlerin Kırklareli’ deki öğrencilik yıllarımızda hep böyle kutladık Kurtuluş Bayramımızı hep ayni yerde ve marşlarla yürüyerek ve büyük bir coşku ile yapılan söylevleri dinleyerek. Ertesi günde okullarımızda, resmi dairelerde sakin ve yeis içinde Atamızın ölmüş olmasına karşın, fikirlerinin, ilkelerinin ve Türkiye Cumhuriyetinin hiç sönmeyeceğine, söndürülmeyeceğine ant içerek anmıştık. Sanıyorum yine her yıl 10 Kasım’ lar da  Atamız ve ilkeleri aynı şekilde anılıyor ve anısı önünde saygı ile eğiliyoruzdur.

Uzun bir süre de bu şekilde yapılan anma ve kutlamalar1990 lı yılların sonuna doğru değiştirilerek, sabahtan Atatürk’ ün anılması, öğlenden sonra Kurtuluş Bayramı etkinliklerinin yapılması şekline getirilmiştir. 2019 yılından itibaren de Belediye Meclisinin aldığı kararla Kırklareli Kurtuluş günü 11 Kasım olarak değiştirilmiştir.

Bu konuda benim kişisel görüşüm, Tarihi olayların belirli bir kronolojilerinin olduğunun bilincinde olunarak takvimlerde ki yerlerinin istenildiği gibi değiştirilmesinin yolu açılmamalı. Gelecekte yaşayacak olan nesillerin canlarını sıkacak bir noktaya gelinmemeli. Feth edildiği yılda henüz uzlaşılamayan şehrimizin hiç olmazsa son olduğuna inandığımız işgalinden kurtuluşunun tarihinin doğru olarak saptayıp uygulanmasına özen gösterilmelidir diyerek tüm KIRKLARELİ’ LİLERİN KURTULUŞ  BAYRAMLARINI KUTLARIM.

Her şeyimizi borçlu olduğumuz Yüce Önder Mustafa Kemal Atatürk’ ümüz. Aramızdan ayrılışının 83. Yılında da ilk günkü gibi ilkelerine ve miras bıraktığın  Cumhuriyetin kazanımlarına bağlılığımızı bir kez daha yineleyebilmenin onurunu yaşıyoruz. Saygı ve özlemle anıyoruz. Ruhun şad olsun. Rahat uyu Atam...

23 Ekim 2021 Cumartesi

22-23 EKİM 1912 GÜNLERİNDE BALKAN HARBİNDE YAŞANANLAR

Ahmet Rodopman 


Tarihimizde hatırlamak bile istemediğimiz ancak, bizlere anlatılmadığı ve okutulmadığı için ayrıntılarını pek bilmediğimiz Balkan Harbinin neden, oluş ve sonuçlarını yazdığım 13 bölümlük seride çok önemli bir bölüm olan KIRKLARELİ SAVAŞLARI diye adlandırılan 22-23 1912 Ekim tarihlerinde yaşanılanların bir kısmını, 109 yıl önce bu gece nelerin olduğunu okumak isteyenler için buraya aktarıyorum.

Umarım, ibret alınması gereken bu olaylar moralinizi bozmaz, sağlıklı bir şekilde düşünüp, yorumlayıp yararlanırsanız sevinirim.

Saygılarımla,

Ahmet Rodopman


Savaşın başlaması ve bitimi, üç beş gün içinde olmuş, Bulgar askerleri dahil bu duruma hiç kimse akıl erdirememiştir. Bu birkaç günü kısaca özetleyecek olursak;

Kader ağlarını 22 Ekim gününde farklı bir şekilde örmüştü bu kez. Beklenenin tam karşı tarafından Edirne-Kırklareli hattının tam ortasında Selyolu mevkiinde Mahmut Muhtar Paşa komutasında ki Osmanlı Ordusu I. Bulgar Ordusu sandığı III. Bulgar Ordusu ile karşılaşıp şiddetli bir çarpışmaya girdiler. Erikler ve Eskipolos  bölgesi oldukça engebeli bir coğrafyaya sahip olduğu için, birlikler gün boyunca savaştılar. Akşam üstüne doğru Erikler düştü. Fakat Eski Polos dan Osmanlı askerleri çıkmayıp, savunma yaptılar. Bu çarpışmalar sırasında bir Alman subayı ölüp, iki tanesi de yaralanmıştır. Gece olurken Osmanlı Birlikleri kalkıştıkları bir karşı taarruz ile Petra(Bedre) – Eskipolos-Kadıköy üçgenine sahip olup düşmandan temizlediler.

23 Ekim 1912 günü çarpışmalar erkenden başlamış ve bütün gün sürmüştür. Yağmur ve soğukta gittikçe artmış. Her taraf çamur deryası hanilini almıştır. Öyle ki, her iki tarafın askerleri de siperlerde yarı bellerine kadar çamura gömülmüş bir halde karşılıklı ateşe devam etmişler, ancak yoğun çarpışmalardan bir sonuç alınamamıştır.Öğlenden sonra bir Osmanlı birliği Bulgar ordusunun zayıf bit tarafını görüp oraya yüklenmiş ve 5-6 kilometre kadar Bulgar birliklerini geriletmiştir. Osmanlı ordusunda , özellikle rediflerde bozulmayı gören komuta heyeti durumu muhakeme edip savaşa mola vermek için Kırklareli’ de ki ordu merkezine çekilmişlerdir.

Petra Mevkiinde bulunan birliklere komuta eden Aziz Paşa, düşman hakkında keşif kollarından bilgi almadan, her hangi bir gece taarruzunda bulunmamış askerlerle. Ordu kumandanı Mahmut Muhtar Paşanın dahi haberi olmaksızın gece taarruzuna kalkışması kötü bir sürpriz olmuştur. İki kola ayrılan Osmanlı tugayları düşmana karşı bir kuşatma harekatına girişmişler, ancak yağan yağmur ve bastıran sisin de etkisiyle istikametlerini şaşırıp bir tepenin iki ayrı yönüne düştüklerinin farkına varmadan bir birlerini düşman birlikleri sanıp sabaha kadar karşılıklı cephaneleri bitene kadar ateş etmişlerdir. Sabaha karşı  yakınlarında bulunan Bulgar Birliklerinin silah seslerini duyup, durumu anlamalarının ardından başlattıkları etkili bir top ateşi ile Osmanlı askerlerini darmadağın etmişler, birliklerimize çok sayıda şehit ve yaralı verdirmişlerdir. Bu cehennemi ateşten sağ kalanlar Petra’ ya doğru kaçmaya başlamışlar, Yardım için Petra’ dan  yola çıkan kuverlerle karşılaştıklarında, geri dönüp savaşmak yerine gelen birliği de önlerine katıp. düzensiz bir şekilde ricad (geri çekilme) etmişlerdir. Petra’ ya vardıklarında daha da acı bir tablo ile karşılaşmışlar, Selyolu’nda Bulgar’lara yenilen ve kaçıp kurtulmak isteyen diğer askerlerle birlikte Bulgarlar tarafından kuşatılıp esir edileceklerini anlayınca, o telaş ve tedirginlikle Kırklareli’ ye doğru sığınmak, canlarını kurtarmak için koşmaya başlamışlardır. Bu arada Karakayalar mevkini savunan Osmanlı birlikleri başarı ile direnirlerken , bu kaçıştan haberdar olunca, tüfeklerini atıp, Kırklareli yolunu tutmuşlardır. Artık kaçış bir bozguna dönmüş, askerler subaylarını dinlemekten vazgeçmiş, bir birlerini ezercesine Kırklareli’ ye koşmaktadırlar. Bu duruma Bulgar birlikleri dahi akıl erdirememiş, kaçan askerleri bile kolalamaktan vazgeçmiştir.

Kırklareli’ ye varan askerler, sokaklara dağılmış, ancak yerli Bulgar ve Yunan halkın oluşturduğu çeteler tarafından vuruluyor, veya tutuluyor, şiddetle cezalandırılmaktadırlar. Bir parça mısır ekmeğine tüfeğini satan askerlerin olduğu şehirde, Türk ahali alabildikleri eşyaları ile , bulabildikleri at, eşek, araba ne yarsa yollara düşüp Pınarhisar veya Babaeski ye doğru yola çıkmışlardır. Hatta hala Kırklareli yaşlılarının ağızlarında olan bir söylenceye göre ‘’Tencereyi ateşte bırakıp, ayakkabılarını giymeden yollara düşülmüştür’’ Şehir bir kıyamet gününü yaşamakta, insanlar bir taraftan yaklaşan Bulgar askerlerinden canlarını kurtarmak için kaçmaya çalışırlarken, yüz yıllardan beri birlikte yaşadıkları Bulgar ve Rum komşularının hakaret ve tecavüzlerine uğramaktadırlar. Yollarda, çamura saplanıp kalan arabalardan, toplardan yürüyebilmenin mümkün olmadığı, sürekli yağan yağmur altında, aç, çıplak ve yorgun insanların kendilerini, bir an evvel   Çorlu veya Çatalca’ya atma isteklerinden başka düşünecekleri bir şeyleri yoktu. Bu durumu ne kadar yazsak azdır. Bu travma aradan yıllar, yüz yıllar geçse de unutulacak gibi değildir. Kırklareli halkının son yıllarında başına gelen, 1878 Rus Savaşı sonrası işgali, Balkan Savaşı İşgali ve 10 yıl geçmeden Yunan İşgali, sonucunda elle tutulur ne mal, ne toprak ne de insan varlığı bırakmış, ama yine de yaşama azmini yüreklerinden söküp alamamıştır.

Koşarak trene yetişmeye çalışanları da bir başka şansızlığın beklemesi işin tuzu biberi olmuştur. Trene zorlukla yetişenleri güç bela tren alsa da, uyarılmalarına rağmen, silah zoruyla makinistin yola çıkması için baskı yapılması sonucu kalkan tren 3 kilometre sonra karşıdan gelen trenle çarpışıp bir başka perişanlığı daha yaşamışlardır.  

Olayları yerinde izleyen Fransız gazeteci Stephan Lausanne ise bu durumu şu sözlerle doğrulamaktadır: 

“Mahmut Muhtar Paşa'nın emir subayları bile artık kaçmak gerektiğine kanaat getirerek karargahı terk ettiler. Bütün resmi evrakı, dosyaları, haritaları, planları, hatta komutanlığın şifreli yazışmalarını ortada bıraktılar. Emir subaylarından biri o şaşkınlıkta götürecek şey bulamadı, Muhtar Paşa'nın bisküvi kutusunu aldı sadece. Bu trajedinin tek komik tarafı olan bu şuursuz hareket işe yaradı, çünkü sonraki üç gün Muhtar Paşa, fırtınadan kurtarılan bisküvilerden başka yiyecek bulamayacaktı.”

 

Kaybedilenin sadece bir çarpışma olmayıp, yüzyıllar boyunca oya oya dokunan, yaşanan, yaşatılan pek çok şeyin de kaybolmasını insan kolay kolay kabullenemiyor. Rumeli’ nin fethinin 1352 yılında başlamış olduğunu düşünürsek, bu süreç, 1912 yılında böyle bir tablo ile sona ermemeli idi tabii ki.

Kırklareli’ nin o gece boşalmasından ancak sabahleyin haberleri olan Bulgar’ lar olanlara inanamamışlar, bir kaç ayda  nasıl alabiliriz diye planlar ve hazırlıklar yaptıkları Kırklareli’ ye ellerini kollarını sallayarak, bir kurşun dahi atmadan girmişlerdir.O günlerde Kırklareli’ ye gelen yabancı gözlemcilerin şehirde gördüklerini okudukça, insanlıktan çıkacağı geliyor insanın. Bulgar askerleri, kaçan Türk askerleri, yerli Rum ve Bulgar ahali, şehirde kalan Türkler, boş kalan evleri dükkanları yağmalıyor, binaları yakıyor, yıkıyor, insanları yaşlı çocuk bakmayıp katlediyor, şehir tarumar ediliyor diye yazıyorlardı.

Kırklareli sevdalısı biri olarak bunları yazmamın çok zor olduğunu söylemeden edemeyeceğim. Ancak tarih bilincimin Balkan Savaşlarının 150 yıldır süren öyküsünü daha sonuna gelmeden kesmek te içimden gelmiyor. Onun için bu geri çekiliş macerası Kırklareli Savaşları ile başlasa da arkasından Lüleburgaz Savaşları, Çatalca Savaşları ve Barış Antlaşmaları geliyor. 

Onunla da bitmediğini biliyorsunuz tabii ki, Batı Ordusunun Kumonova, Çetina, Bosna Hersek, Arnavutluk, Selanik, Yanya, İşkodra Savaşları var ki her biri birbirinden daha hicranlı, daha iç yarası. Yaklaşık 1.000.000 gencimizin şehit olup  kaldığı 2.000.000 genç yaşlı insanımızın yollara düşüp göç ettiği bir acı öyküdür Balkan Savaşları. Anlat anlat bitmez, yaz yaz tükenmez.  Ben yazmaktan çekinmem çünkü her gün yeni bir şeyler ekliyorum dağarcığıma. Eğer sizlerde okumaktan bıkmadıysanız, belki tekrar buluşuruz, Balkan Harbinin diğer 

8 Ekim 2021 Cuma

Cumhuriyet İlkokulu’nun Unutulmayan Müdürü MEHMET TEVFİK KOÇNARD


 

Hazırlayan: Hasan ÇALIKUŞU


Mehmet Tevfik Koçnard 1905 yılında o zamanlar Osmanlı toprağı olan Bulgaristan’ın Filibe (Plovdiv) kentinde dünyaya geldi. Aile o zamanlar Filibe’de “Koçnardoğulları” olarak bilinmekteydi. Balkan Harbinden önce, babası askerdeyken annesi ipekböceklerini beslemek için yaprak toplarken çıktığı dut ağacından dengesini kaybederek düşünce 22 yaşında vefat eder. 

Bir süre sonra babası yeniden evlenir. Ancak 1912 yılında Balkan Harbi başlayınca babası, üvey anne, dede, kardeşi ve Mehmet Tevfik savaşın en hararetli zamanında top sesleri arasında Edirne’ye göç ederler. 

Eğitimine Edirne’de devam eden Mehmet Tevfik, daha sonra Edirne Öğretmen Okulu’nu bitirdi ve öğretmen olarak mezun oldu. Genç bir öğretmen olarak ilk tayin yeri Kırklareli Kocahıdır Mektebi oldu. 

Yaşam sürecinde Balkan Harbi, iki defa Dünya Savaşı ile Kurtuluş Savaşı’nın tüm acı ve sıkıntılarını yaşadı. Osmanlı Devleti’nin sonlanması Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna tanıklık etti.  

Mehmet Tevfik’in doğduğu 1905 yılında Kırklareli’de mutasarrıf Galip Paşa görevdeydi. O zamanlar Kırkkilise olarak bilinen Kırklareli’de ilk mektepler dağınık yerlerde ve sağlık yönünden uygun olmayan toprak ve loş odalarda acınacak vaziyetteydi.  Artık devrin şartlarına uygun, yeni ve sıhhi, mükemmel bir binada, şehrin orta yerinde Müslüman halka güzel bir mektep yapılması gerekiyordu. Mutasarrıf Galip Paşa, o vakit Cemaati İslamiye ve Maarif Encümeni kâtipliğini yapan ve Hacı Hasan Ağa Vakfı Mütevelli Kaymakamı Ali Efendi ile el ele verdi. Ali Efendi dürüst ve temiz bir kişiliğe sahip olup, Karaumur caddesinde 1940’lı yıllarda kerestecilik yapan Hamdi'nin babası, yapağı makinesi sahibi Hakkı’nın ağabeyi oluyordu. Böylece Mutasarrıf Galip Paşa’nın aracılığı ile halkın yaptığı bağışlara Vakıf İdaresi de kaynak aktardı. İlk önce Sultan Beyazıd Mahallesi’nde Kayalık Çeşmesi bitişiğindeki büyük ev ve bazı arsalar kamulaştırıldı. Daha sonra 8 Şubat 1906’da Edirne vilayeti genelinde inşa edilen en büyük ve görkemli ‘Kırkkilise Mekteb-i Kebir-i İbtidâi’ adı ile mektep açıldı. 

Mektebin adı kısa bir süre sonra II. Abdülhamid’e atfen ‘Hamidiye Mektebi’ (Hamidiye Numune Kebiri İbtidâi Mektebi) olarak değiştirilmişti. 1913 yılında ise Kırkkilise Mutasarrıfı Süreyya Bey zamanında mektep müdürü Mehmet Şerafettin Aykut’un (daha sonra Edirne milletvekili, avukat) desteği ve araştırmaları ile bu mektebin adı tekrar değiştirilerek ‘Kocahıdır Mektebi’ oldu ve günümüze kadar bu adla devam etti. 

Kocahıdır Mektebi ise Yunan işgali sırasında İngiliz, İtalyan, Fransız karargâhı ve Askeri Divanı Harp olarak kullanıldı ve birçok masum Türk’e burada ağır cezalar verildi. Kırkkilise’nin 10 Kasım 1922 günü sabahı saat 10'da Kuvayı Milliye kuvvetlerince kurtarılmasıyla mektebe Türk bayrağı merasimle çekildi ve 15 gün kadar Kırkkilise Hükümet Merkezi olarak kullanıldı. 

Bir süre sonra öğretmen Tevfik Koçnard, Kırklareli Cumhuriyet İlkokulu’na müdür olarak atandı.   

1934 yılında Nimet Hanım ile evlenen Tevfik Koçnard’ın 2 kız, 2 erkek olmak üzere dört çocuğu oldu. 

Hasanpaşa Caddesi üzerinde bulunan Cumhuriyet İlkokulu’nun yerinde daha önce bir Rum Mektebi ve yanı başında bir de kilise vardı. Rum mektebi kapandıktan bir süre sonra okul Osmanlı döneminde Vizeli reformist eğitimcilerinden Selim Sabit Efendi’nin adının verildiği ilkokul olarak faaliyetini sürdürdü. 

1931 yılında Kırklareli Valisi Mustafa Arif Bey zamanında İl Özel İdaresi tarafından 8500 lira harcanarak 3 sınıflı bir okul yapıldı. Ancak okul hem Karakaş mahallesinin kalabalık nüfusuna yetersiz, hem de kullanışlı değildi. Kırklareli Valisi Faik Üstün zamanında öğrenci sayısı dikkate alınarak sınıflar genişletilerek iki sınıfa indirildi. Uzun yıllar 2 sınıflı ve 2 öğretmenli olarak faaliyet gösteren okulun 1948 yılında 104 öğrencisi vardı. Okulda eğitim Müdür Tevfik Koçnard ve öğretmen Bedriye Yenili tarafından yürütülüyordu.

1950'li yıllarda Cumhuriyet Okulu, Karakaşbey sokağındaki Musevilere ait boş duran eski Alliance okuluna taşınmıştı. Bu arada Kırklareli Valisi Alâeddin Eriş zamanında 1931 yılında yapılan eski okulun yerine iki katlı yeni okul yapımına başlandı ve 6 sınıflı yeni Cumhuriyet Okulu 28 Nisan 1958 yılında açıldı. Bu okulda da yıllarca müdürlüğü devam ettiren Tevfik Koçnard yüzlerce öğrencinin yetişmesi için mevcut imkânlar ölçüsünde elinden gelenin en iyisini yapmaya çalıştı. Sert ama disiplinli, daima sevilen ve sayılan bir öğretmen oldu. 

Bazen o zamanlar Karakaşbey sokağında bulunan şehir kulübünde akşam yemeğinde arkadaşları ile birlikte olur, edebiyat ve şiir söyleşileri yapardı.  Hele kardeşi gibi sevdiği kendisinden onbeş yaş küçük Avukat Niyazi Akıncıoğlu’da oradaysa unutulmaz bir gece yaşanırdı. 

1919 yılı Kırklareli Kurudere doğumlu olan M. Niyazi Akıncıoğlu, Koçnard gibi lise öğrenimi için Edirne’den yolu geçenler arasındaydı. Avukat olması yanında Akıncıoğlu’nun çok daha önemli bir özelliği ülkemizin sayılı şairlerinden biri olmasıydı. On altı yaşında yazmaya başladığı şiirleri onu 40 kuşağı toplumcu, gerçekçi şairleri içinde yer almasını sağlamış, divan şiirinin söyleyiş üslubundaki ustalığı dikkat çekmişti. Şiirlerindeki ana tema genellikle savaş, zulüm, baskı ve ölüme karşı sevgi, kardeşlik, adalet, barış, demokrasi ve yaşamı destekleyerek, halk kültürüne yakın yerel motifleri yöresel ahenkle vurgulamaktı. Mutluca Şiir’inde dediği gibi “Ve ben her Allahın günü şairim; dört mevsim, bahardır şiirlerimde”, kendini mütevazı bir incelikle tanımlamaktaydı.

Arkadaşlar arasında bu akşam toplantıları “Bir yerde görürsen ki: Ağır ve edalı akar, dal dal söğütler öperek samur üç belik gibi üç koldan sular; müjdeler olsun efendim: Edirne'desin” diye başlayan ‘Edirne’ şiiri ile açılır, “Selamın geçiyor besbelli, yeşerdi telgraf direkleri; seneler sonrası, ormanından ayrı” ile söyleşi devam ederlerdi.

Çok uzun yıllar okul müdürlüğünü başarı ile yürüten Mehmet Tevfik Koçnard, Cumhuriyet Okulu ilk açıldığında ilk defa gördüğü bu merdivenlerden binlerce kez, her gün indi çıktı. Okul her yıl açıldığında veya yılsonunda, öğretmenlerle veya öğrencilerle, toplu veya tek tek, torunu ile bu merdivenlerde birçok kişi ile fotoğraf çektirdi.  Bu merdivenlerde protokol karşıladı, misafir karşıladı, veli karşıladı, öğrencisini karşıladı veya uğurladı. Kışın buz tutan bu merdivenlerde yazın sıcağında, ilkbaharın güzel havasında, sonbaharın düşen yapraklarında güzel veya buruk anlar yaşadı. İlk defa okula kayıt olmaya gelen öğrenci bu merdivenlerden çıktı, mezun olurken de son defa bu merdivenlerden indi. Merdivenler okul tarihinin tanığı, sosyal hafızası oldu. Merdivenlerin dili olsa daha neler neler söyleyecekti. En çok da Cumhuriyet Okulu’nun kuruluşundan bu güne kadar geçen zamanda Tevfik Koçnard ile ilgili çok şey anlatacaktı. Ama bir anıyı hatırlamak bile istemiyordu.

30 yılı geçkin başöğretmen veya müdürlüğünü yaptığı Cumhuriyet Okulu’nda, 28 Temmuz 1964 Salı günü bu merdivenlerde kalp krizi geçiren Mehmet Tevfik Koçnard, maalesef 59 yaşında hayata gözlerini yumdu.


KAYNAKÇA:

Ali Rıza Dursunkaya, Kırklareli Vilayetini Tarih, Coğrafya, Kül.ve Eski Es.Yön.Tetkik,Yeşilyurt Bas.1948

Cumhuriyetin 15. Yılında Kırklareli, 1938

Kırklareli İl Yıllığı, 1967, Kırklareli Valiliği

Kırklareli İl Yıllığı, 1973, Kırklareli Valiliği

Kırklareli İl Yıllığı, 2000, Kırklareli Valiliği

Müjdat KOÇNARD Aile Arşivi

Ali Coşkun YANARDAĞOĞLU Arşivi

II. Abdülhamid Döneminde Kırkkilise (Kırklareli) Sancağında Eğitim ve Öğretim, Hümmet KANAL

http://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/niyazi-akincioglu

6 Ekim 2021 Çarşamba

KIRKLARELİ STADYUMU

 Ahmet Rodopman


Günümüzde haklı bir öğünme kaynağımız olan KIRKLARELİ ATATÜRK STADYUMU, 1940 lı yılların zor günlerinde nasıl yapılıp da Kırklareli gençlerinin kullanımına sunulduğuna uzun süre anlam verememiştim. Çünkü,  çocukluğumuzda, ilk gençlik günlerimizde böyle bir stadın büyük şehirlerde bile bulunmadığı, ızgaralı taban denilen yapının, yağmur ve karda su tutmaması, ara sıra fırtınalarda kuzeye açık çatısının yıkılsa da çok iyi olduğu söylenirdi. 

Cumhuriyetin ilk yıllarından günümüze kalan anıt yapıları gözden geçirirken stadyumumuzu anmadan edemezdim. İstasyona giderken her seferinde önünden geçtiğimiz bu spor kompleksinin hikayesine hep birlikte bir göz atalım. Kırklareli’ nin demiryolu ulaşımına kavuşmasının ilginç öyküsünü daha önceleri yazmıştım. 1912 de yapılıp, sonra bir grup raylarının sökülmesi sonucu ulaşımın kesilmesi ve Cumhuriyetimizin kuruluşu ile tekrar onarılıp kullanıma sunuluşunu bildiğimizden, gerek istasyon binası ve çevresindeki oluşumlar gerekse stadyum ve meşhur istasyon yolu tüm Kırklareli’ lilerin göz bebeği gibidir. Umarım yeniden yapılandırılarak Millet Bahçesi olarak hizmete gireceği belirtilen yeni şekliyle de gözümüzde ve gönlümüzdeki değerini korur hatta arttırırlar.

İşte istasyona her gittiğimizde önünden geçtiğimiz, sonradan park ve bahçeler olarak oturup çamların altında çayımızı, kahvemizi içtiğimiz bu bölge,  1930 lu yıllarda çamurdan geçilemeyecek bir halde, şehrin neredeyse en uzak bir yeri olarak biliniyormuş. Yazın sular kuruyup toprak yürünecek hale gelince o zamanın gençleri kendi ölçekleri ile kaleler yapıp futbol oynamaya başlarlarmış bu geniş alanda. Hatta o yılları yaşayanların anlattıklarına göre; Mustafa Kemal Atatürk 1930 yılının 20 Aralık günü Kırklareli’ ye gelmezden bir kaç gün önce öküz arabaları ile tonlarca kum çekilerek İnci dereden, şehrin girişine kadar yola dökülerek, gelenlerin çamura batmadan kumda yürüyerek şehre gelmeleri sağlanmış. Gerçi sonra yine insanlar çamurlara bata çıka trene gidip gelmişler bir süre daha. Bu şartlarda bile Kırklareli’ li spor severler başta futbol olmak üzere diğer sportif etkinliklerde bulunmuşlar, hatta Kırklareli’ nin o çamurlu toprak sahalarında yetişip özellikle İstanbul’ da olmak üzere yurdun değişik yerlerinde profesyonel olarak top koşturmuşlardır. Bu konuda ünlenen hemşehrilerimizin sayıları hiç de az değildir.

Kayıtlara göre Kırklareli’ nin ilk spor kulübü 1925 yılında Türk Ocağına bağlı olarak kurulmuştur. Bu kulüp daha sonra KIRKLARELİ SPOR ismini almıştır. 1934 yılında Kırklareli spordan ayrılan bazı genç sporcular HALK SPOR adı ile ayrı bir kulüp kurmuşlardır. Bir süre sonra da kulübün adını GENÇLİK SPOR olarak değiştirmişlerdir. Bizlerin gençliği sırasında Namazgah Caddesi üzerinde sağ tarafta bilardo ve pinpon oynadığımız bina merkezleri olmuş, Antrenman sahası olarak ta yazlık sinemanın  bahçesi kullanılmıştır. Daha sonra Başak Spor 1948 yılında, ardından Öz Güven Spor kurulmuştur.

Kırklareli’ nin futbolda kendini göstermesi 1936 yılında Trakya çapında futbol takımları arasında yapılan karşılaşmalarda olmuştur. Kırklareli’ li gençler tüm takımları yenerek şampiyon olmuşlardır. Bunun üzerine Trakya’ ya Atatürk tarafından özellikle atanan çok çalışkan ve yapıcı bir kişiliği olan Kazım   Dirik’ in önderlik edip bizzat ilgilenmesi ile 1941-1942  yılları arasında, Kırklareli’ ye bir başarı armağanı olarak yaptırılmıştır. Kazım Dirik’ in Trakya Genel Müfettişliği yaptığı 1930 lu yıllarda Kırklareli ve Trakya,  köyünden kentine çok önemli kazanımlara sahip olmuştur. Şimdi düşünüyorum da, II. Dünya Savaşı yılları tüm olumsuzlukları ile ülkemizin üzerine çökmüşken, hala sözü edilen ekmeğin karneye bağlandığı yıllarda Kırklareli gibi bir sınır kentine onca yatırımla bir stadın yapılmasının fedakarlığına gözlerim yaşarıyor. Savaş nedeni ile boşaltılıp, boşaltılmamasının tartışıldığı günlerde Kırklareli gençliğine gerçekten bir ödül olarak yapılmış bu spor tesislerine yakışan bir sportmenliği ve başarıları görmek istiyor insanın gözleri. Özellikle eğitim ve kültür yönünden ülkemizin en önde giden illeri arasına girmiştir. Kazım Dirik’ in yaptığı hizmetleri sevgili Akın Güre Kırklareli Yerel Tarih Çalışmalarında ayrıntılı bir şekilde anlattığı için ben burada tekrar etmeyerek sadece hatırlatmakla yetiniyorum.

Yapıldığı günlerde çok sözü edilen stadımız, uzun yıllar en güzel futbol sahası olarak ünlenmiştir. Doğal yeşil çimenleri üzerinde nice maçlar seyrettiğimiz bu stad da nice unutulmaz anılarımız olmuş, 19 Mayıs Kutlamalarımız yapılmıştır. Sevgili Nihat Özge yazdığı yazılarında bu stada yetişip milli ve uluslar arası karşılaşmalarda oynayan efsane futbolcu arkadaşlarımızı uzun uzadıya yazdığı için ben burada isimlerini yazmayacağım. Ancak  uzun yıllar Kırklareli Stadyumu olarak geçen isminin 1976 yılında merhum Nazif Karacam’ ın önerisi ile adının KIRKLARELİ ATATÜRK STADI olarak, Kırklareli’ ye yakışan bir şekilde değiştirildiğini belirtmek isterim. Son yenilenme ve onarılmalarından sonra,  seyirci kapasitesi ve konforu arttırılan stadyumumuzda top koşturan, ferdi ve kitlesel sporlar yapacak olan gençlerimize 

2 Ekim 2021 Cumartesi

Operatör Dr. ABDULLAH FAZIL ZARALIOĞLU “Kırklareli’de Vatanperver Bir Doktor”

 


Hazırlayan: Hasan ÇALIKUŞU


Anadolu ve Rumeli’de bulunan büyük küçük yüzlerce a’yân ailesi Osmanlı İmparatorluğu’nda iç ve dış politikasında bir dönem önemli bir etkiye sahip olmuşlardı. Otoritenin günden güne zayıfladığı imparatorlukta, önemli görevlere getirilen ve yerel gücün temsili olan Zaralıoğlu ailesi, bulunduğu ve gittikleri yerlerde nüfus kazanmaya, bölgeye kök salmaya başladılar. Sivas ve çevresinde yaklaşık yüz elli yıl etkisini devam ettiren Zaralızâde hanedanlığında zaman zaman kendi çıkarlarıyla padişaha bağlılıkları arasında anlaşmazlık çıkacak, bazen aziller, sürgünler olacak ve hatta boyunlar bile gidecektir.

Bu aileden önemli kişiler arasında bulunan Kayseri mutasarrıfı Zaralızâde Osman Paşa’nın vefatından sonra oğlu Mehmet Paşa Anadolu’da bazı illerde valilik görevini sürdürdü. Diğer oğlu Feyzullah Paşa ise birçok yerde valilik yaptıktan sonra 1768 Rus Seferi sırasında Boğdan Muhafızı olarak görev yaptı. 

Zaralızâde Abdullah Paşa, 1784 yılında Trakya’da Çirmen Muhafızı idi. Zaralızâde kuşağı arasında bulunan ailenin en etkin ferdi Ali Bey’in oğlu Zaralızâde Lütfullah Paşa da birçok yerde valilik görevini sürdürdü. Fermanlarda Zaralızâdelerin âyanlıkları ve görevleri ile ilgili bilgiler sık sık vurgulanıyordu.

Cumhuriyet döneminde Zaralızâde ailesinin siyasi nüfuzları azalmakla birlikte aile önemli bir değişim sürecine girmiştir. Ailenin önde gelenleri Milli Mücadeleyi destekledi. Ali Adil Altay, TBMM 1. Dönem Sivas Milletvekilliği ve Cumhuriyet Senatosu Sivas Üyesi olarak görev yaptı. Aynı şekilde birçok sektörde aileden değerli insanlar yetişti. 

Abdullah Fazıl, 1 Temmuz 1897 yılında Mekke’de doğdu. Babası Fazıl Bey, o zamanlar Osmanlı toprağı olan Arabistan yarımadasında memuriyet görevi nedeniyle Mekke’de bulunuyordu. Abdullah Fazıl ilkokula devam ederken maalesef babası ölür. Bir süre sonra annesi başka biri ile evlenir ve Abdullah Fazıl’ın 2 kız 1 erkek kardeşi daha dünyaya gelir. Abdullah Fazıl bir süre sonra İstanbul’daki akrabalarının yanına eğitimini tamamlaması için gönderilir. Rüştiye ve idadiden sonra Haydarpaşa Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’ye gider. Ancak daha okulu bitirmeden Kurtuluş Savaşı başlayınca çok genç yaşta savaşa tabip olarak katılır. Savaştan sonra İstiklal Madalyası ile onurlandırılır. Osmanlı Devleti sonlanmış Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştu. Abdullah Fazıl Zaralıoğlu doktor olarak İstanbul’da çalışmaya başladı. Bir gün hasta muayenesi için gittiği evde tedavi ettiği Muhlise Hanım ile tanışır ve birbirlerini beğenirler. 1925 yılında Dr. Abdullah Fazıl ve Muhlise Hanım evlenirler. Aynı yıl Sivas Hastanesi’ne tayini olur. Sivas’da 1926’da ilk çocuğu Samim, 1928’de kızı Bercis doğar. Daha sonraki tayin yeri Bolu’dur. Bolu’da 1930’da ikinci kızı Acun ile 1932’de ikinci oğlu Ergin dünyaya gelir.

Mustafa Kemal, eğer Dr. Abdullah Fazıl Zaralıoğlu’nun görev yaptığı yerlerin yakınlarında ise muhakkak çağırtır, görüşür veya yemeğe davet ederdi.  Atatürk ile arasında inanılmaz bir sevgi ve saygı bağı vardı. Dr. Abdullah karakter itibarı ile vatanperver, çalışkan, otoriter, lafını esirgemeyen, doğruları söyleyen, sakınmadan haksızlıkları eleştiren, ailesine düşkün bir kişiydi. Atatürk, onun Sivas’tan milletvekili olarak vatana hizmet etmesini istiyordu. Ancak zaman yeterli gelmedi ve Atatürk 10 Kasım 1938’de aramızdan ayrıldı.  

Aynı yıl Dr. Zaralıoğlu şans oyunu Milli Piyango’dan büyük ikramiye çıkınca bunu bir fırsata çevirmek için Paris’e cerrahi ihtisası yapmaya gitti. Cerrahi ihtisasını tamamladıktan sonra çok sevdiği vatanına tekrar geri döndü. 

Çalışkanlığı ile sevilen Dr. Abdullah daha sonra 250 yataklı Trabzon Hastanesi’ne başhekim olarak tayin edildi. Trabzon’da 1942 yılında en küçük oğlu Mete dünyaya geldi. 2.Dünya Savaşının sürdüğü bu yıllarda hayat çok zordu. Yoklukların olduğu, ekmeğin karne ile verildiği dönemlerdi.  Bu sırada bir olay Dr. Abdullah Fazıl’ın hayatında önemli değişikliklere neden oldu. Trabzon’da görev yaparken yağ karaborsası yapan bir kişiye şiddetle karşı çıkması ve koyduğu engel neticesinde, bu kişinin Ankara’daki yakınları durumu anlamadan karar verecek ve Dr. Abdullah ondan sonraki hayatı ne yazık ki haksız ve ibret dolu sürgünlerle geçecekti. 

Önce 25 yataklı küçük bir hastanesi olan Ordu’ya gönderildi. Ailesini de Ordu’ya götürmek istedi ama çocukları Samim ve Bercis için okul olmadığını görünce, onları Işık Lisesi’nde eğitim almaları için İstanbul’da bırakmak zorunda kaldı. Çok kısa sürelerle kapasitesi ona uygun olmayan yerlere sürgünleri devam etti. Sebepsiz olarak işten süresiz uzaklaştırılıyor veya el çektiriliyordu. Safranbolu ve Bilecik hastanelerine tayinleri çıkarıldı kısa sürelerle görev yaptı.

Bu sıkıntılı yıllarda üzüntüden şeker hastası oldu, vereme yakalandı. Bu yetmezmiş gibi kalp krizi geçirdi. Hem tedavisi hem de ailesi için çalışamadığı bu süreçte ailesini mecburen İstanbul’da Selami Çeşme semtine yerleştirdi ve çocukların eğitimi bir süre burada devam etti. 

İyileştikten sonra göreve dönmek ister, ama maalesef sürgünler kaldığı yerden devam eder. Son durak Kırklareli’dir. Kırklareli Memleket Hastanesi’ni görünce tahmininde yanılmaz. Gönderildiği bu küçük Trakya şehri ve hastanesinde diğer görev yerlerinde olduğu gibi canla başla hastaları ile ilgilenir, onlara şifa dağıtmaya devam eder.  

Kırklareli’ye geldiklerinde Karakaş mahallesinde kâgir iki katlı bir Rum evi kiralanır. Artık ailecek birkaç mutlu yıl burada geçirilecekti. Müslüman ve gayrimüslim komşuları da onlara hiç yabancılık çektirmez, birbirlerini çok severler. Evin kapısından girilince genişçe bir sofa karşılaşılır ve tam karşıda sağ ve sol taraftan iki merdivenle üst kattaki küçük sofaya ve odalara çıkılırdı. Odalarda çeşitli süslemelerle birlikte mumların yakıldığı nişler vardı. Giriş kapısının solundaki odayı Dr. Zaralıoğlu özel hastaları için muayenehane olarak ayırdı. İşine tutkun, hasta ve meslekdaşları tarafından sevilen bir kişi oldu. Sağlığı eskisi gibi iyi olmadığından Kırklareli’nin kışı ve ayazına dikkat ederdi. Yürüyerek hastaneye giden yokuşu çıkarken iyi giyindiği, buzda kaymamak için ayakkabının üstüne yün çorap giydiği ve çok sigara içtiği çocuklarının unutamadığı anılar arasındaydı.     

Belki de hekimliğinin mutlu günlerini Kırklareli Memleket Hastanesinde geçirdi, bu küçük şehir ona biraz olsun iyi geldi. Sağlığı eskisi gibi olmadığından İki katlı bu eski hastanenin basamaklı ve sütunlu hastane girişinden üst kata yine merdivenle çıkmak onu çok yorardı. 50 yataklı hastanenin erkek ve kadınlar kısmı olmak üzere iki bölümü vardı. Hastane kadrosunda Başhekim Dahiliye Uzmanı Dr. Cevdet Sabit TAN ile bir eczacı, baş hemşire, hemşire ve hademe kadrosu vardı. Yeni katılan Operatör Cerrah Dr. Abdullah Zaralıoğlu ile ameliyatlar artık Kırklareli hastanesinde yapılabilecekti. Kırklarelili birçok hastayı tedavi eden, yaptığı ameliyatlarla hayatta kalmasını sağlayan Dr. Zaralıoğlu’nun güzel Kırklareli yılları bir süre sonra yine bir sürgünle sonlandı.  

Tayini çıkınca ailesini İstanbul’a geri götürdü, önce Kadıköy Rıhtım’da bir eve yerleştirdi. Daha sonra 1950 yılında Moda’ya taşındılar. Bu arada yine rahatsızlanınca memuriyetten açığa alındı. Bu yıllarda aile tarifi imkânsız maddi ve manevi sıkıntılar içinde ayakta kalmaya çalışıyordu.  

1950 Türkiye genel seçimleri olmuş ve Demokrat Parti iktidar olarak hükümeti kurmuştu. Yönetim tarafından eski dönemlerden kalan sakıncalılar listesinde Dr.Zaralıoğlu ve ona yapılan haksızlıklar fark edildi. Tayini hemen Heybeliada Senatoryumu’na çıkarıldı. Aile artık rahata kavuşacak, eski günlerdeki refaha sahip olabilecekti. Ancak sürgün yılları çok şeyi alıp götürmüştü. Tam her şey düzeldi derken Dr. Zaralıoğlu maalesef altı ay sonra 27 Temmuz 1951 de henüz 54 yaşında vefat etti.

Dr. Abdullah Fazıl Zaralıoğlu cerrah olmasına rağmen çocuk felci üzerine araştırma yapıyor, bir ilaç geliştiriyordu. Nitekim bulduğu ilaçla birkaç çocuğu kurtarmıştı. 

Günümüzde tedavi ettiği çocuklar da olmak üzere çalıştığı yerlerde onu ve ailesini unutmayan hala birçok seveni bulunmaktadır.

KAYNAKÇA:

Ali Rıza DURSUNKAYA, Kırklareli Vilayetini Tarih, Coğrafya, Kül.ve Eski Es.Yön.Tetkik,Yeşilyurt Bas.1948

Dr.Ahmet HAMDİ, Kırkkilise ‘Kırklareli’ Vilayeti Sıhhi İctimai Coğrafyası

Cumhuriyetin 15. Yılında Kırklareli, 1938

Kırklareli İl Yıllığı, 1967, Kırklareli Valiliği

Kırklareli İl Yıllığı, 1973, Kırklareli Valiliği

Barış TOPTAŞ, Osmanlıdan Cumhuriyete Kırklareli İl Merkezinde Sağlık Alanında Yapılan Çalışmalara Genel Bir Bakış

Prof. Dr. Hasan YÜKSEL, Son dönem Osmanlı tarihinde bir A'yan ailesi: Zaralı-zadeler, 2006

Mustafa GÜLTEKİN Arşivi

Derinsu39, Kırklareli Arşivi

Ali Coşkun YANARDAĞOĞLU Arşivi

Mete ZARALIOĞLU Arşivi


KIRKLARELİ BELEDİYE TEŞKİLATININ KURULUŞU 1870-2024

ARIL Barış Toptaş – Kırklar BARIŞ TOPTAŞ İçindekiler Tablosu Kırklareli Adının Tarihçesi 1 Kırklareli’de İdari Yapılanma...