Tarihi yerelden okumaya başlamak yaşadığınız yeri sevmenin de başlangıcı olabilir.
5 Nisan 2021 Pazartesi
HALK BİLİMİ – YOK OLAN MESLEK ve ZANAATLAR- SÜPÜRGE ve SÜPÜRGECİLİK
SABAHATTİN ALİ'NİN ÖLDÜRÜLMESİ
Meriç Gök
Yaşamından çok ölümü hakkında konuşulup yazılan, ancak ölümüyle ilgili birçok soruya, karşılık, en azından kesin bir karşılık verilemeyen bir yazarımızdır, Sabahattin Ali. Ölüm tarihiyle, daha doğrusu öldürüldüğü tarihle başlayabiliriz bu sorulara. Hangi tarihte öldürüldü? Aylar sonra kemikleri üzerinden Dr. Cevdet Tan tarafından yapılan bir “otopsi”nin raporu ile emniyet ve savcılıkta alınan/verilen kırık dökük ifade ve tanıklıklara göre belirlenmiş bir 1948 yılının “2 Nisan”ı vardır, sadece ortada. Otopsi, denince anılan doktorun yaptığı, maktulün gerçekte ölüm nedeninin saptanması anlamında bir otopsi değil, sadece eldeki bir çuval kemiğin cinsiyet, yaş, boy gibi özelliklerinin tespiti ve bunların — kime de değil, fakat — nasıl bir kişiye ait olduğunun teşhis edilmesi işlemidir. !6 Haziran’da bulunan fakat kimliği tespit edilemeyen (?) cesede Hükümet tabibi tarafından yapılan adli muayenede “ölüm sebebinin fennen tayinine imkân olmayıp Adli tahkikatla meydana çıkabileceği” rapor ediliyor. Sabahattin Ali’nin öldürüldüğü haberi, sınır köyündeki cesedi 16 Haziran 1948’de bulunmuş ve üstelik teşhis edilmiş olduğu halde, kamuoyuna ilk kez 12 Ocak 1949 tarihinde (öldürüldüğü ileri sürülen tarihten yaklaşık dokuz buçuk ay sonra, cesedin teşhisinden de yaklaşık altı- yedi ay sonra) gazeteler vasıtasıyla adeta ilân edilir. 1948 Mayıs’ında, İstanbul savcılığında, altın çerçeveli gözlüğü, yeşil mürekkepli dolma kalemi, Puşkin’in kana bulanmış Almanca bir kitabı ve giysileri, Aziz Nesin’e teşhis ettirilir– buna ayrıntısıyla birazdan değineceğim. İstanbul savcılığının bu teşhis işlemine rağmen Sabahattin’in öldürülmüş olduğu hâlâ kamuoyuna açıklanmaz. Öldürüldüğü yer? Aylar sonra cesedi, Kırklareli’nin Bulgaristan sınırına yakın bir yerde (Sazara), bir dere yatağında bulunmuş olduğuna göre öldürüldüğü yer, gerçekten orası mıydı, yoksa başka bir yerde öldürülüp oraya mı bırakılmıştı, meçhul. Peki, kim(ler) öldürmüştü? Yine S. Ali’nin öldürüldüğü tarihten aylar sonra, kaçakçılık suçundan gözaltına alınan eski bir astsubay ve eski bir sabıkalı olan Ali Ertekin, emniyetteki sorgusunda, suçlandığı fiiller dışında, ayrıca Sabahattin Ali’yi de öldürdüğünü “itiraf” etmiştir. Yani ortada cinayeti gören ve kendisini suçlayan biri yokken, Sabahattin Ali’nin cesedi bulunup katili araştırılmıyor veya aranmıyorken olay, sorgudaki bu “itiraf”la açığa (?) çıkıyor. Sanık, “milli duyguları galeyana geldiği” için S. Ali’yi başını taşla ezerek öldürdüğünü söylüyor. Bunu, kendisi için verilecek cezada hafifletici bir neden olacağı düşüncesiyle söylüyor daha doğrusu söyletiliyor. Ancak burada son derece tuhaf bir şey daha oluyor. Bu cinayet “itirafı” üzerine sanık, adliyeye sevk edilmiyor; tersine ileride kendisinden yararlanmak üzere Milli Emniyet (yani o zamanki MİT) tarafından serbest bırakılıyor.
Resmi tez bu. Fakat bu hikâyeye inanmak için
hiçbir neden yok. Bir kere “milli hisleri galeyana gelerek” cinayeti işlediğini
söyleyen kişi, astsubayken orduya ait silahları çalıp sattığı için yargılanmış
ve bu suçundan dolayı hapis cezası verilmiş eski bir mahkûm. Yani öyle pek
“milli duyguları” yüksek biri değil; böyle biri olmadığı da zaten kimi
tanıkların ifadelerinden ve ilk tahkikatı yapan sorgu yargıcı Hüseyin Tarhan’ın
mahkeme kararındaki yorumlarından da açıkça anlaşılıyor. Sorgu yargıcı, sanığın
bu cinayeti, Sabahattin Ali’nin üzerindeki para ve kıymetli eşyanın gaspı
amacıyla işlediğini düşünmektedir. Bu arada, yargıcın bu ilk karar metninde adli metinlerin o bilinen soğukluğu göz
önüne alındığında yer yer, okuru bir hayli şaşırtan son derece edebi bir dil kullanmış olduğu dikkati
çekmektedir. Örneğin, karar metninde Sabahattin Ali ile cinayeti üstlenen kişinin kamyondan ayrılıp
sınıra doğru gidişleri şöyle anlatılıyor:
“
Vakit akşam, ortalık kararmaya başlamış, gecenin sessizliğinde iki yolcu
telaşlı ve çekingen adımlarla Üsküp ile Yündolan köyleri arasında Sazara
istikametinde ilerliyorlardı.”
“…evvelden
temin ettiği sopayı Bulgaristan’a kaçmak için sabırsızlıkla geceyi bekleyen
Sabahattin Ali’nin başına indirdi. Darbeler birbirini takip etti. Sabahattin
birden Bulgaristan yollarının kapandığını anladı ve hayalleri ile beraber
nefesi de söndü.”
Bir
yargıcın adli metni değil, adeta bir romancı ya da hikâyecinin metniyle karşı
karşıyayız. Maktulün büyük hikâyeci Sabahattin Ali olmasının, yargıç
Tarhan’ı etkilediği anlaşılıyor. Devam edelim.
Bir
takım pazarlıkların ve bu bağlamda özellikle kısa bir süre sonra af yasasının çıkacağının
“çıtlatılmış” olmasının da cinayetin, adı geçen kişiye yükletilmesini kolaylaştırıcı bir etkisi olduğu düşünülebilir.
Böylece Emniyet’in mutat diliyle bir dosya kapatılmıştır. Öte yandan Sabahattin
Ali’nin sorguda gizli istihbarat elemanları tarafından öldürülmeyip sınırda
“güvenlik güçleri” ile bir kaçakçı grubu arasında çıkan bir çatışmada, o dönemin
deyişiyle “müsademede” vurularak
öldürüldüğü de öne sürülen bir diğer görüştür. Bu savı ilk olarak Yalçın Küçük,
Edebiyat Cephesi dergisinde (1-31
Temmuz 1980) yazmış ve bunu daha sonra Bilim
ve Edebiyat (1985) ve yine aynı yıl yayımlanan Aydın Üzerine Tezler 3 adlı bir hayli hacimli yapıtlarında yinelemiştir.
Çok dayanaksız bir iddia. Böyle olsaydı, Emniyet için bu, Sabahattin Ali’nin en
ideal ölümü olurdu ve anında açıklanırdı. Seksenli
yılların bu tartışmasına yaşadıklarının ve bildiklerinin tümünü hâlâ yazarak
ödeyemediğinden dolayı kendini çok borçlu hissettiğini belirterek başlayan uzun
bir yazısıyla Aziz Nesin de katılmıştır. Sabahattin Ali’nin kişiliği ve
öldürülmesi üzerine Sabiha Sertel’in Roman
Gibi’si ve Zekeriya Sertel’in Hatırladıklarım
adlı anı kitapları ile Aziz Nesin’in ölümünden sonra yarım kalan dosyalardan
Ali Nesin’in hazırladığı Birlikte
Yaşadıklarım Birlikte Öldüklerim adlı anı-portre kitabında bulunan çok
değerli bir yazı dışında maalesef ciddi bir kaynak yoktur. Filiz Ali’nin Filiz Hiç Üzülmesin’inde ise Sabahattin
Ali, ancak on yaşlarında bir çocuğun, baba-kız ilişkisi içinde
hatırlayabildikleriyle sınırlı anlatılır.
Kendi kuşağında bu kadar çok insanı, üstelik
içlerinde birçok yazar, ressam, akademisyen olan bunca aydını yakından tanıyan
biri için neden bu kadar az kaynak var? Türk aydını, Sabahattin Ali cinayetiyle
korkutulmuştur. Ve aslında S. Ali’nin öldürülmesindeki amaç da tam olarak
budur. Hatta o kadar korkutulmuştur ki İstanbul’a cenazesinin getirileceği
söylenen gün, bu yakın çevresinin bir “provokasyon” endişesiyle dışarı çıkmaya
dahi korktuğunu Sabiha Sertel anlatır. Aziz Nesin, çıkardığı haftalık Başdan adlı derginin 18 Ocak 1949 tarihli Sabahattin Ali özel
sayısında birçok yazardan yazı istediği halde aralarında Rıfat Ilgaz’ın da
bulunduğu dört kişi dışında kimseden yazı gelmez. O kadar korkutulmuştur ki,
haklarında hiçbir yasaklama kararı olmamasına karşın yapıtları — 1966 yılında
basılan Yeni Dünya dışında —
1969-70’e kadar neredeyse tam 20 yıl Türkiye’de basılmaz.
Uydurma
“sanık” ifadelerine dayalı hikâyesiyle cinayet, kulaktan kulağa, tıpkı yazılı
kültür öncesi sözlü kültür aktarımlarında olduğu gibi öldürülme biçimine sürekli
bir şeyler katılarak anlatılır. Bu anlatımlarda cinayet aleti kimi zaman sopa
veya odun kimi zaman taş oluyor — bu,
Filiz Ali’de, Sabiha Sertel ve Zekeriya Sertel’de odun veya sopadır.
Sabahattin’in başının taşla ezilmesiyle cinayet kasıtlı biçimde daha bir hunharlaştırılır.
“Emniyet” kurgulu anlatıda öldürülme anında Sabahattin Ali’ye kitap okutturularak
sanki oraya sınırı kaçmak için gelen biri değil de piknik yapan birine
dönüştürülür. Ancak büyük
hikâyecimizin öldürülmesine dair bu hikâyelerde dikkati çeken bazı yönler
vardır: Bir yandan bu anlatı, M. Kemal Atatürk’e ait olup olmadığı tartışmalı
olan o, “yılanın başı” metaforuna gönderme yapılan ünlü “Komünizmin başı,
görüldüğü yerde ezilmelidir.” sözünü akla getirirken, öte yandan buna eklenen
okunmakta olan kitapla, her türlü muhalif aydın kimlikli tavrı, “yıkıcı neşriyatla” ilişkilendirerek kitabı
ve kitap okumayı “zararlı” bulan dönemin egemen düşüncesini yansıtmaktadır. Bu
düşünce o kadar etkilidir ki, karısı Aliye, Sabahattin’in evdeki kitaplarını
satarak bunlardan “kurtulacağını” söylemek zorunda kalmıştır. ( Osmanlı ve
Cumhuriyet boyunca kitabın ve kitap okumanın öyküsünü, kitap okurunun gördüğü
baskıları, yazımını bugünlerde bitirdiğim ve yakında yayımlanacak olan “Okumanın Büyülü Dünyası” adlı kitabımda
geniş şekilde ele aldım.)
Onun siyasal görüşlerine gelince, kendisi kesinlikle komünist olmadığı halde, Hitler
gibi alnına perçem düşüren Nihal Atsız’ın başını çektiği ırkçı-faşist
kesimlerce komünist olarak görülen bir aydındır. Burada, birazdan tekrar değineceğim
N. Atsız’ın, 1 Nisan 1944 tarihli Orhun dergisinde
yayınlanan, dönemin faşizan başbakanı Şükrü Saraçoğlu’na hitaben yazdığı, S. Ali’yi ve dönemin önde gelen aydınlarını devlet
görevinden atılması için ihbar eden açık mektubu hatırlanmalı. Ancak 40’lı
yılların revaçta olan anti-komünizmi sadece ırkçı-Turancı akımla sınırlı
değildir. Sözgelimi iktidardaki CHP’nin tek parti rejiminin önde gelen yönetici
kadrolarının “sağ ve sol cereyanlara
karşı” gelenekselleşmiş hassasiyetinde de bunu görmek mümkün. Bu kesimin zaman
zaman (1950’den sonra da DP’nin) sözcülüğünü yapan Vatan gazetesinin başyazarı
Ahmet Emin Yalman, 19 Ocak 1949 tarihli yazısında başta S. Ali’nin yazarlığını,
kendi deyişiyle “fikri meziyetlerini”, övdükten sonra, dönemin egemen bakışını
da yansıtan şu satırlara yer veriyor:
“Neden
böyle? Çünkü kızıl barbarlığın tehdidine ve tezvirlerine maruz bulunan Türk
milleti beka gayesini her şeyin üstünde tutmaktadır. Bugün milletimiz için
Sabahattin Ali’nin bariz vasfı fikri meziyetleri değil, her nasılsa kızıl hastalığına
tutulmuş, Türk cemiyetine karşı gelmiş, bilerek, bilmeyerek düşman kundaklama
emellerine hizmet etmiş, diğer kıymetli fikir adamlarını baştan çıkararak
hastalığın sirayetine yol açmış bir adam olmasıdır.”
Ne
kadar bildik bir dil, değil mi? Yetmiş yıl önce yazılmış olmasına karşın sanki
bugün yazılmış gibi. S. Ali, yazar olarak ne kadar değerli olursa olsun, “kızıl hastalığı”na yakalanmış bir
hastadır. Peki, iyileşmiyorsa, ne yapmalı? Hapishanelerde yıllarca yatırıldıktan sonra ‘hasta’ hâlâ
iyileşmiyorsa ne yapmalı? Yapılacak şey, Sabahattin Ali’yi öldürerek ve 12 Ocak
1949’da başlayan, bir merkezden yapıldığı açık olan medya bombardımanı
yayınlarla ve mutlaka öldürülme biçimine vurguyla halka, fakat özellikle de ‘ilgilileri’ne adeta ilan edilerek
duyurulmuş ve gösterilmiştir.
Aziz
Nesin anlatıyor:
1948
Mayısının bir günü evime gelen polis savcılıktan istendiğimi söyledi. Gittim.
Savcı bir paket içinden ince altın çerçeveli bir gözlük çıkardı. Gözlüğün
çerçevesi ve camları kırıktı.
— Bu gözlüğün kimin olduğunu biliyor musunuz? dedi.
Hemen tanımıştım
Sabahattin Ali’nin gözlüğü… İşin içyüzünü anlayamadığım için, belki
yanılabilirim diye,
— Bilmiyorum… dedim.
Savcı
bu sefer paketten bir dolma kalem çıkardı:
— Bu dolmakalem kimin biliyor musunuz?
— Bilmiyorum,.9
Kana
bulanmış Puşkin’in Almanca bir kitabını, sonra yeşil mürekkeple yazılmış bir
defter
gösterdi. El yazısını
görünce,
— Bu yazı
Sabahattin Ali’nin… dedim, hep yeşil mürekkep kıllanırdı, el yazısını da
tanırım
Savcı, açık
kahverengi, damalı spor kumaştan ceket ve golf pantolonu gösterdi. Elbise kan
içindeydi. Çok iyi bildiğim Sabahattin’in elbisesiydi.
— Sabahattin’in elbisesi… dedim.
Savcı ağladığımı görünce açıkladı:
Bulgaristan sınırında köylüler bir ceset bulmuşlar, üstünden bunlar
çıkmış Sabahattin Ali’nin olduğu tahmin edildi. Yakın arkadaşlarına eşyalarını
gösterip soruyoruz.
“Yakın arkadaşlar”a,Türkiye Sosyalist Partisi genel başkanı
Esat Adil ile karı-koca Cimcozlar’a da aynı gün bu eşyalar sorulmuştur.
Aziz Nesin’in ifadesiyle Mayıs 1948’de özel eşyaları
gösterilen, ilk sorgu yargıcı Tarhan’a göre Haziran 1948’de bulunan ve
otopsi(!) sonucu Nisan başlarında öldürüldüğü tahmin edilmekle birlikte kimliği
teşhis edilemeyen (?) bir cesedin kimliğinin açıklanması için 1949 yılının 12
Ocak’ına kadar aylarca beklendiği anlaşılıyor. Peki aylarca niçin beklenmiş
olabilir? Çok açık: Birincisi ve en önemlisi, cesedin, artık üzerinde ölüm
nedeninin saptanamayacak bir hale gelmesi. İkincisi, bu birincisi olurken,
cinayeti üstlenecek birinin bulunması. Ve son olarak, bu ikisi olduktan sonra
da kamuoyuna açıklamak için siyasal bakımdan en uygun zamanın gelmesi. İşte tüm
bunların nihayet oluştuğuna kanaat getiren çete, 12 Ocak 1949’da tek merkezden
hazırlayıp yaydığı ‘haberler’le, aylar önce öldürdüğü yazarın ardından bir kez
daha saldırıya geçer. Aziz Nesin anlatıyor:
“O
günlerin birçok – hemen hepsi – fıkra yazarı, başyazarı, gazetecisi, Sabahattin
Ali’ye iğrenç biçimde sövmeye başladı. Sabahattin Ali’ye sövme yarışı,
yurtseverlik gösterisi biçimine girmişti. Bu ağır iğrenç sövgüleri yazanların
içinde, Sabahattin’le arkadaşlık etmiş olanlar da vardı. Öyle bir yılgınlık
dönemiydi ki, Türk edebiyatının övüncü olan bir yazara yapılan bu saldırılara
hiç kimse karşı çıkamıyor, cevap veremiyordu. Öyle kapkaranlık bir dönemdi ki, dinsel
ve ulusal geleneklerimizi de çiğneyerek bir ölünün arkasından sövenlere cevap
vermek, büyük tehlikeleri göze almak olurdu. Durum dayanılır gibi değildi.” (
Aziz Nesin, Birlikte Yaşadıklarım
Birlikte öldüklerim, s.335.)
Sabahattin’in
karısı Aliye’nin tanıklığı dönemin havasının ne denli boğucu ve aydınların ne
denli korku dolu olduğunu göstermesi bakımından önemlidir:
“Bir
gün Cevdet Kudretler beni evlerine çağırdılar. “Rasih Nuri İleri, sana
Sabahattin’den bir mektup getirmiş, hemen oku” dediler. Korku içinde idiler.
Beni odada yalnız bıraktılar. Mektupta şunlar yazılı idi.
“ Sevgili karıcığım, bu mektubu aldığın zaman
ben İtalya, Fransa veya Londra’da olacağım. Filiz’in okulu biter bitmez sizi
yanıma aldıracağım. Mehmet Ali Aybar ve Mahmut Dikerdem sizinle ilgilenecek.
Size İş Bankasında şu numaralı hesabımla para gönderiyorum. Rauf Çallılar da
size matbaa parasından gönderecek. Sen benim tutumlu karıcığımsındır, idare
etmeğe çalışırsın. Filiz’i ve seni hasretle binlerce defa kucaklar, dudaklarından
öperim.”
Mektup
hiç eksiksiz aklımda kaldı. Cevdet mektubu aldı, hemen sobaya atıp yaktılar ve
bana da bugüne kadar mektupta ne yazdığını sormadılar. Hâlâ hayret ederim. O
sırada Ankara’da çok terör vardı, ben ki sade bir kadınım, tanıdıklar, birkaç
ahbap hariç, bana selam vermeye korkuyorlardı… Mehmet Ali ve Mahmut da beni
arayıp sormadılar. Ankara’nın o günkü havası onlara da tesir etmiştir. Haklı
buluyorum. Türkiye o dönemdeki gibi korku havasına bir daha hiçbir zaman
gelmemiştir.”
Sadece biraz daha soluk alabileceği bir yere
gitmek düşüncesiyle sınırdan kaçmak isterken organize bir kötülük şebekesi
tarafından katledilen Sabahattin Ali’nin karısına yazdığı son mektubu, içinde
ne yazdığını dahi bilmeyen ve daha sonra da bilmek istemeyen ‘yakın dostu’
tarafından, okunur okunmaz sobaya atılıp yakılıyor. Herkes korkuyor, çok
korkuyor. İşte Sabahattin böyle bir ortamda kaçmaya çalışmıştı? Herkes gibi o
da korkuyor. Üçüncü kez hapse girmekten korktuğu için kaçıyor. Bu, temelsiz bir
korku değildir. Önünde, on yıldan beri cezaevinde yatan Nâzım örneği var ve
kaçma planları yaptığı son aylarda yakınlarına sık sık” Beni Nâzım gibi
hapishanelerde çürütemeyecekler!” diyor. Markopaşa’dan dolayı Üsküdar
Cezaevinde tutukluyken karısı ve kızıyla birlikte ziyaretine gelen Sabiha
Sertel anlatıyor:
“
Dergide (Markopaşa) yazdığı yazılar yüzünden Sabahaddin aleyhine savcılık
tarafından çeşitli davalar açılmıştı. Sabahaddin’i tevkif ettiler. Üsküdar
hapishanesinde yatıyordu. İkide bir ziyaretine gidiyorduk. Bir gün arkadaşlar,
karısı Aliye ile kızı Filiz’in babasını görmek üzere İstanbul’a gelmek
istediklerini, paraları ve gidecek yerleri olmadığını, bizde misafir kalıp
kalamayacaklarını sordular. Memnuniyetle kabul ettik.
Aliye
ile Filiz geldiler. Bir gün Sabahaddin’i ziyaret için beraberce hapishaneye
gittik. Sabahaddin bizi hapishane müdürünün odası yanında, küçük bir odada
karşıladı. Filiz’in boynuna sarıldı, çocuk gibi ağlamaya başladı. Babasının
ağladığını gören Filiz de ağlıyordu. Karısı, kızı alıp dışarı çıkardı. Yalnız
kalınca sordum.
-Sabahaddin
bu ne ha? Senin gibi bir adama ağlamak yaraşır mı?
Eğildi
ve yavaşça kulağıma fısıldadı:
-Bunlar
beni, Nâzım Hikmet gibi hapishanelerde çürütecekler. Aleyhime açılmış daha beş
dava var. Ben kaçmaya karar verdim. (…) Kaçacağım.” ( Sabiha Sertel, Roman Gibi, Demokrasi Mücadelesinde Bir
Kadın, Belge Yayınları, İkinci Baskı: 1987, s.366.)
Başka yakın dostları da Sabahattin’in o
dönemde (1947; 1948’in ilk ayları) ağladığına tanıklık ediyor. Öyle
anlaşılıyor, sinirleri iyice bozulmuştur. On beş yıl önce Sinop cezaevinde “ağladığın duyulmasın” diyen
Sabahattin’in bu kez ‘ağladığı duyuluyor’. Ülkede 1930’ların ikinci yarısından
itibaren başlayıp 1960’a kadar süren aydınlar üzerindeki baskıcı-boğucu hava,
1940’larda iyice ağırlaşır. Ülkede oluşturulan bu iklimin başlıca kilometre
taşlarını şöyle sıralayabiliriz:
1934
yılının 21 Haziran ile 4 Temmuz’u arasında Edirne, Kırklareli, Çanakkale ve
Tekirdağ’da yaşanan ve Trakya pogromu olarak nitelenen Yahudilere yönelik
kitlesel yağma ve şiddet. 1938 donanma ve Harp Okulu ve Donanma Davalarında,
daha çok Hitler Almanya’sının Türkiye’ye karşı izleyeceği politikayı yumuşatmak/yatıştırmak
için Nâzım Hikmet, Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Kemal Tahir, Kerim Korcan ve
arkadaşlarına onlarca yıl hapis cezası verilir. 1943 Varlık Vergisi; bu vergi azınlıklara
karşı ekonomik ve toplumsal bir baskı aracı olarak çıkarılmış ve ( kesilen
parayı ödeyemeyen Rum, Ermeni ve Yahudileri taş ocaklarında zorla çalıştırma
dâhil) acımasızca uygulanmıştır. 4 Aralık 1945’te yüzlerce ırkçı-faşist
tarafından Tan matbaasına düzenlenen örgütlü saldırı. 2 Nisan 1948’de
Sabahattin Ali’nin öldürülmesi. TKP’lilerin topluca tutuklanıp işkenceden
geçirilmesi-‘1951 TKP tevkifatı’
olarak anılan toplu davada 187 komünist aydın tutuklanmıştır. Ve son olarak
‘6-7 Eylül Olayları’ (1955) olarak anılan başta İstanbul olmak üzere tüm yurtta
Rumların, Ermeni ve Yahudilerin ev ve işyerlerine yapılan yağma, tecavüz ve
öldürme olayları. (Bu, devlet aygıtı
içindeki örgütlü çete tarafından yönlendirilen saldırının ardından da mutat
‘komünist tevkifatı’ kapsamında yüzlerce aydın tutuklanır.)
4 Aralık 1945 günü yapılan saldırı, bu
baskıcı politikanın bir kırılma noktasıdır. Savaş boyunca anti-faşist bir yayın
politikası izlemiş olan Sertel çiftinin matbaası saldırıdan bir gün sonra
İkinci Dünya savaşı yıllarında devlet eliyle zengin olacakların adlarını
açıklayacağı günün arifesinde saldırıya uğramıştır. Stalin’in ünlü sorusunu
soralım: Bu, bir tesadüf müdür?... Nâzım, Bursa cezaevinde haber aldığı bu
saldırı üzerine o ünlü dizelerini yazar:
Onlar ümidin düşmanıdır sevgilim
Akar suyun
Meyva çağında ağacın
Serpilip gelişen hayatın düşmanı…
Sana düşman
Bana düşman
Vatan ki bu insanların evidir
Sevgilim onlar vatana düşman
Ülkenin
içinde bulunduğu ve uzun yıllar süren bu boğucu hava, birçok aydının salt
canını kurtarmak için yurdundan ayrılmasına yol açmıştır. S. Ali’nin öldürülmesinden
birkaç sene sonra ( 17 Haziran 1951) Nâzım İstanbul boğazında bindiği bir
gemiyle Bulgaristan’a kaçar ve oradan da Sovyetler Birliğine geçer. Sertel
çifti, 9 Eylül 1950’de havayoluyla bir daha dönmemek üzere Paris’e kaçar.
Önemli hikâyecilerimizden Fahri Erdinç 1949 yılında iki arkadaşıyla birlikte
Edirne üzerinden Bulgaristan’a kaçar. Olağanüstü güzel insanlardan, bu iki
kardeşi tanıyan herkesin, Vedat Türkali’nin ifadesiyle ‘sevgiyle, saygıyla” söz
ettiği Ermeni İhmalyan kardeşlerden büyüğü olan Vartan, 1944 ve 1946 yıllarında
“tabutluklar”ıyla da ünlü San(a)saryan
handa sorgulanır ve aylarca tutuklu kalır (aynı yıllarda Aziz Nesin ve Sabahattin
Ali de bu ünlü işkence yerinde kalmıştır -bu mekânın bilinen konuklarından
sadece birkaçını anmakla yetiniyorum: Vedat Türkali, Mihri Belli, Ruhi Su,
Ahmet Arif, Attila İlhan); 1948 Temmuz’unda vapurla Marsilya’ya kaçar,
Fransa’da sekiz yıl kaldıktan sonra, 1956’da Budapeşte’ye, birkaç yıl sonra da
Sovyetler Birliği’ne gider. Kardeşi ressam Jak ise İstanbul’daki 1944-47
yılları arasındaki üç yıl tutukluluğun ardından 1949 yılında pasaportsuz olarak
Suriye üzerinden Beyrut’a geçer; birkaç yıl burada kaldıktan sonra belirli
süreler Polonya ve Çin’de kalır ve 1961’de Sovyetler Birliğine gider.
İşte Sabahattin Ali’nin yukarıda andığım birçok
aydın gibi, bir biçimde canını kurtarmak ve korkusuz bir yaşam kurmak umuduyla 31
Mart 1948’de İstanbul’dan bir kamyonla sınıra doğru yaptığı bu yolculuk, ne
yazık ki, devlet aygıtının içinde çöreklenmiş faşist katillerin alçakça
işledikleri bir cinayet sonucunda henüz 41 yaşında ve en verimli döneminde olan
bu çok kıymetli yazarımızın sonsuzluğa doğru çıktığı son yolculuğu olur.
29 Mart 2021 Pazartesi
ÇAY :VAZGEÇEMEDİĞİMİZ İÇECEĞİMİZ
Ahmet Rodopman
Geçen hafta uzun uzadıya kahveyi yazınca, bu günde onun ayrılmaz arkadaşı, kan kardeşi çayı yazmak geldi içimden. Ülkemizde çay, kahveden daha sonra kullanıma girmiştir. Ancak çok daha kısa zamanda ve çok daha fazla yaygınlaşmıştır. Bunun da nedeni, Cumhuriyetimizin ilk yıllarında yapılan zirai araştırmalarla çayın ülkemizde de en iyi şekilde yetişebileceğinin bilimsel çalışmalarla kanıtlanması ve ekilip üretilmeye başlaması ile kolay ve ucuzca erişilebilir hale gelmesidir. Çayın bu kadar çok yaygınlaşması. yeni kurulan cumhuriyetimizin yeni ve vazgeçilmez bir içeceği olması nedeni iledir. Cumhuriyet öncesi yetişen kuşaklar, çaydan daha çok kahveye alışmışlar, sabah kahvaltılarında çorba, süt veya ıhlamur içtikleri için, çayın o buruk tadı, kırmızı tonlarındaki rengi, kendine özgü kokusunu ve verdiği ferahlığı geç fark etmişlerdir. 100 yıl gibi bir süreçte de toplumumuz bir çok ülkenin önüne geçerek çay üretiminde ve tüketiminde rekorlar kırmıştır. Dünyada da sudan sonra en çok tüketilen sıvı olma özelliğini sürdürmektedir.
Sabah uyanmamızdan başlayarak gece yatıncaya kadar zevkle, keyifle içtiğimiz çayın tarihçesine bakacak olursak yine 5000 yıl kadar gerilere ve uzak doğuya gitmemiz gerekecek. Çin’de ve çevresindeki yörelerde doğal olarak yetişen bir çalımsı bitki olan Camelia sinensis, ve Thea sinensis türlerinin yaprağının tesadüfen kaynayan bir su kabına düşmesiyle ortaya çıkan hoş kokulu ve güzel renkli sıcak suyun beğenilip, içilmesiyle M.Ö. 2737 yılında başlayan kullanımı günümüze değin artarak gelmiştir. 1550 li yıllarda deniz yolu ile Hollanda’ ya getirilmiştir. İngiltere’ nin Uzak Doğu da elde ettiği sömürgelerde çay üretiminin fazlalaşması ile de başata İngiltere olmak üzere tüm Avrupa’ ya yayılmıştır. Günümüzde de devam eden 1860 lı yıllarda İngiltere’de başlayan ‘’Saat 5 te çay içme modası’’ ile de iyice yaygınlaşmıştır.
Ülkemizde çayın yaygın olarak kullanılmaya başlanılmasından sonra büyük miktarlarda uzak doğudan getirilmesinin güç ve pahalı olması nedeniyle yurdumuzda yetiştirilmesi düşünülmüştür. İlk olarak 1885 yılında Çin’ den getirtilen fidanlar Bursa’ da ekilmiş fakat iyi sonuç alınamamıştır. 1890 lı yıllarda bir iki defa daha yine Bursa’ da yapılan yetiştirme çalışmaları sonuçsuz kalınca çalışmalara ara verilmiştir. Her şeyin olduğu gibi çay tarımının da belirli bilimsel disiplin içerisinde yapılması gerektiğine inanan Halkalı Ziraat Okulu mezunu Ali Rıza Erten 1917 yılında yaptığı incelemeler sonucunda çayın en iyi yetişeceği bölgelerin doğu Karadeniz’ de Aras Nehrinin 180 kilometre batısına kadar olan kısmında olacağını saptamıştır. Bu bölgenin yağış ve toprak bakımından elverişli olabileceğini belirtmiştir. Ancak araya savaşların girmesi ile çalışmalar ilerleyememiştir. Yeni Türkiye Cumhuriyetinin kurulması ile birlikte, pek çok konuya el atıldığı gibi çay yetiştiriciliği de önemsenmiştir.
1923 yılında yeni Türk Devletinin programında onca büyük sorunların çözümü varken bile çay üretimi konusu üzerinde ciddiyetle durulmuştur. Özellikle Rize’ de çay üretiminin desteklenmesi konusunda özel yasalar çıkarılmış, Tarım Bakanlığı uzmanlarından olan Zihni Derin, çay üretimi ile ilgili olarak görevlendirilmiştir. Rusya ile kurulan özel ilişkiler ile özellikle benzer iklim koşullarında olan Tiflis ve Batum civarından çay tohumları getirtilmiştir. Eskiden beri Trabzon’un kırsal kesiminde doğal olarak yetişen, çay bitkisine benzer yabani çalılardan da elde edilen içecekler yerine, özel olarak üretilen yerli çay yetiştirilmeye başlanmıştır. Tohumdan yetiştirilen çay bitkisi 10-15 yıl sonra ekonomik olarak ürün vermeye başladığından, ilk ürünler 1930 lu yılların başlarında alınmaya başlamıştır. Laboratuvar incelemeleri olumlu sonuçlar vermeye başlaması ile birlikte Sovyetler Birliğinden özel hazırlanmış çay tohumları ve çay fidanları getirtilerek belirlenen bölgelerdeki üreticilere ücretsiz dağıtılıp, tarlalarına çay ekenlerin zarar etmemesi için de Ziraat Bankası tarafından faizsiz kredi verilmeye başlanmıştır.Çayın Babası olarak bölgede tanınan Zihni Derin, başta kendisi olmak üzere tüm ekibi ile birlikte dağ, bayır demeden bütün üretim bölgelerini dolaşıp, bilime uygun şekilde bitkilerin yetiştirilmesi için büyük emek vermiştir. Yaklaşık 15 yıl sonunda artık ürün alınacak hale gelmiştir. 1938 yılında ilk olarak kayda değer bir yerli çay kesilebilmiştir. İlk yıl üretim 135 kilo yaş çay yaprağı olup, ondanda ilkel üretim şekli ile 30 kilo içmek için kullanılabilecek kuru çay elde edilebilmiştir. Bu büyük başarının heyecanı ile Ankara’ ya gönderilen yerli üretim bu ilk çayın Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk tarafından içilip değerlendirilmesi çok istenilmiş ise de ne yazık ki, ömrü vefa etmediği için yetiştirilememiştir. Oysa, ilk günden başlayarak çay üretiminin sürekli destekleyicisi, takipçisi olan Atamız kim bilir ne büyük bir mutluluk yaşardı, yurdunun bu başarısı karşısında. Başta Rize’ liler ve çay üretimi nedeni ile ekmek paralarını kazananlar olmak üzere, bütün Türk Milleti olarak ellerine her çay bardağını aldıklarında, bu başarıya imza atanların verdikleri mücadeleyi saygı ile anmaları gerekir düşüncesindeyim.
Yurdumuzda da , dünyada da sudan sonra en çok kullanılan sıvı olarak nitelendirilen çayın günümüzde pek çok farklı şekil ve kokularda satışa sunulmuş paketleri bulunmakla birlikte, genellikle üç ana grupta toplanmaktadır.
Siyah Çay: Tam fermente edilmiş çay. Genellikle evlerimizde kullandığımız çay
Oolong Çay: Yarı fermente edilmiş Çay.
Yeşil Çay: Fermantasyona uğramamış, doğal hali ile kurutulup satışa sunulmuş çay.
Gerek yetiştirilmesi, gerek toplanması, gerekse işlenip, paketlenip soframıza gelmesi aşamalarında 2.000.000 kadar kişinin el emeği, alın teri, beklentisi, ekmek parası olan bu, olmazsa olmazımız olan içeceğimizin, evimizde, iş yerimizde, lokantada, kahvede tüketirken sağlığımıza yararını veya zararını düşünenlerimiz mutlaka vardır. Bunları çoğumuz basında sık sık görebildiğimiz için burada uzun uzadıya yazmayacağız. Ancak usulüne göre hazırlanmış çayın insan organizmasına zarardan çok yararlı etkileri olduğunu yapılan kapsamlı bilimsel çalışmalarla gösterilmiştir. Çay yapraklarında kafein, tein, teofillin, teobromin alkolitleri, tanen, uçucu yağ ve az da olsa B vitamini bulunur. Tutkunluk derecesinde çay içme isteği yaratan, çayın içerdiği kafein ve tein adlı maddelerdir. Bu maddelerin büyük bir kısmının etkisini içtiğimiz çay miktarına göre algılayamayız belki ama her birinin kendine özgü organizmaya etkilerinin olduğunun bilincinde olarak günlük içtiğiniz çay miktarını denetlemeniz faydalı olacağını hatırlatmak isteriz. Bir çay bardağında 40 miligram civarında etkili madde olduğunu düşünülürse, bir günde 5-6 çay bardağından fazla çayın içilmemesine özen göstrilmelidir.
İlaç değil de keyif veya sıcak bir içecek olarak içmeye alıştığımız çayın şimdiye kadar yapılan bilimsel çalışmalarda vücudumuzda yapabileceği olumlu ve olumsuz etkileri kısaca sıralayacak olursak, şöyle bir liste yapabiliriz.
Çayın bilinen yararları;Çay kalp sağlığı için faydalı olabilir. İnme Riskini Azaltmaya Yardımcı Olabilir. Çay bağırsak sağlığını iyileştirebilir. Çay kan şekeri seviyesini düşürebilir. Çayda bulunan bileşenler kanser hücreleri üzerinde etkili olabilir. Odaklanmayı Arttırabilir.
Çayın zararlı olabileceği bildirilen durumlar ise; Demir emilimini azaltması, Artan kaygı, stres ve huzursuzluk ve azalan uyku kalitesi. Baş ağrısı. Hamilelik komplikasyonları. Aç karnına alınması halinde sindirim sistemi üzerindeki olumsuz etkileri.
Toplumumuzda çay demlemesini bilmeyen var mı diye bir soru sormak geliyor mu aklınıza? Bence yediden yetmişe yurdumuzda çay demlemeyi istemediği için yapmayan olabilirde, bilmeyen olamaz. Öylesine güncel yaşantımıza girmiş bir içecek ki, en ilkel şeklini bile en olumsuz şartlarda yapabilecek hale gelmişizdir. Bir ateş, bir kap, bir tutam çay eh bir de ince belli bir cam bardak olursa, değmeyin çay keyfimize. Ancak çay tiryakiler böyle yapılmış bir çaydan asla zevk almayacaklarını söylüyorlar. Ben tutkulu bir çay tiryakisi olmasam da, o kadar çok çay demleme ve içme şekillerini gördüm ki yazsam bir çay kılavuzu olabilir. Bizim işyerimizde, askerliğinde komutan çaycısı olan bir arkadaşımız çay demlemeyi öylesine önemsemişti ki, dakikasından önce gidip kendi çayımızı bile almaya müsaade etmezdi. Çayında güzel olma hakkı vardır derdi. Gerçektende ne yapar yapar bize harika çaylar getirirdi. Demliğin ucunu kağıtla tıkar, çayı önce elekte eler öyle yapardı. Ama onun yaptığı çay gibisini içmedim diyebilirim. Birde Kırklareli’ de dükkan komşumuz kahveci Yaşar Ağabeyin çayını ve kahvesini unutamam. O küçücük dükkanında yaptığı çayı, kahveyi, isteyen esnafa üç telli askısı ile koşturarak yetiştirirken o çay nasıl o kadar güzel olabiliyordu hala anlayabilmiş değilim.
Çay için söylenecekleri, yazılacakları bitirebilmek olası değil. Ancak bu yazımı sonlandırırken, çay meraklılarına Sovyet Akademisyen Prof. Dr. Saleh Sultanov yazdığı, ‘’NASIL GENÇ KALINIR, 100 YIL YAŞANIR’’ adlı kitabında Kafkas’ larda çayın yapılma şeklini sizinle paylaşmadan edemeyeceğim. Ben denedim, alıştığımızdan farklı geldi ama beğendim. Tabii keyifli bir çay içebilmek için bir saat kadar zamanı verebilecekler için anlamlı olur sanırım.
Çay içmeyi bilmek demek, öncelikle ne zaman içilmesi ve nasıl demlenmesi gerektiğini bilmek anlamına geliyor. Kafkasya’da çay yemeklerden önce içiliyor. Sebebi de gayet basit aslında. Çayın içindeki ‘tein’ maddesi, midenin çeşitli salgılarını harekete geçiriyor ve bu da sindirimi kolaylaştırıyor. Sindirimin kolaylaşması ise hem midenin yorulmasını önlüyor, hem de yemeklerin iyi hazmedilmesini sağlıyor. Yine çayın içinde bulunan ve en az ‘tein’ kadar önemli olan ‘tanen’ maddesi ise sindirim sırasında zararlı maddeleri ayrıştırıyor. Midenin en az kalp kadar hayati bir organ olduğunu da biliyorsunuz herhalde. Hakkında şiirler yazılan, şarkılar bestelenen çay bitkisi için ne denilse az aslında. Söz gelişi, biraz önce sözünü ettiğimiz ‘tein’in ‘tanen’le bileşim içerisinde olması, neredeyse bilimsel bir mucize. Çünkü bu bileşme sonucu ortaya çıkan saf ‘tein’in kuvvet verici ve uyarıcı etkisi, sinir sisteminin faaliyetini daha ölçülü ve daha sürekli kılmasına yarıyor. Ayrıca bu bileşme, organizmanın enerjisini muhafaza etmesini de sağlıyor. ‘Tanen’, tek başına bağırsaklar için de hayli önemli bir madde. Bağırsak hücrelerinin tahrip olmasını engellediği gibi, fazla tuz ve su kaybını da önlüyor. Sadece bu kadar da değil. Çay, her açıdan son derece zengin bir bitki. İçinde vitamin de var, mineral tuz, alkolitler gibi maddeler de. Öte yandan, B grubu vitaminlerle, C vitamini ve nikotin asidi açısından da son derece zengin bir kaynak. Ayrıca, damar sertliğini önleyici P vitamini içerdiği de artık herkes tarafından biliniyor. Demir tuzu, magnezyum, manganez ve sodyum gibi mineraller, bakır, fluor, iyot ve aminoasit gibi temel elemanlar da çabası. Sporcular için de ayrı bir önemi var çayın. Antrenman veya müsabaka öncesi içilen usulüne uygun demlenmiş bir bardak şekersiz çay, sporcuya enerji vermekle kalmıyor, kendini daha diri hissetmesini de sağlıyor. Aynı zamanda zihni bir uyarıcı olan çayın afrodizyak etkisi de var elbette. Zihinle birlikte bedeni de canlandırdığı için, cinsel performans katsayısını gözle görülür bir biçimde artırıyor. Bir kez daha tekrarlayalım: Bütün bu bilgiler, Kafkas usulü demlenen çay için geçerli. Çayı doğru-dürüst demlemeyi bilmez veya sallama çaylarla yetinirseniz, fayda yerine zarar görmeniz kaçınılmazdır. Oysa, Kafkas kurallarına göre demleyeceğiniz çaydan yedi-sekiz bardak içseniz bile bir zararını görmezsiniz. Aksine, sinirleriniz yatışır ve dilerseniz mışıl mışıl bir uyku çekersiniz.
Peki Kafkasyalı Profesörün önerdiği şekilde çay nasıl demlenmeli ? Önce küçük bir teknik bilgi: Demlik muhakkak porselen olmalı. Demliğin altındaki su kabının o kadar önemi yok, ama demlik mutlaka porselen olmalı. Tozu alınmış çayı (Yeşil çay daha makbuldür), adam başına bir tatlı kaşığı hesabıyla porselen demliğe koyun. Arkasından, akşamdan kaynatılıp sabaha kadar dinlendirilmiş suyu da yarısını geçecek şekilde demliğe doldurun. Peki ama neden akşamdan kaynatılıp dinlendirilmiş su tavsiye ediliyor? Bunun da sebebi gayet basit: Bir gece önce kaynatılıp dinlendirilen su yumuşar ve suyu sertleştiren maddeler dibe çöküyor. Bir sonraki aşama ise, porselen demliği, daha önceden ocağa konulmuş ve içindeki su kaynamaya başlamış çaydanlığın üzerine yerleştirmekten ibaret. Böylece, porselen demlik kaynayan suyla beraber ısınacak ve içindeki çay yavaş yavaş demlenmeye başlayacaktır. Porselen demliğin kaynayan kabın üzerinde 15-20 dakika kalması yeterlidir. Bu sürede, demlikteki çayın sıcaklığı 45-50 dereceyi bulacaktır. Arkasından, demliği indiriyorsunuz ve üzerini bir havluyla örterek beş-on dakika dinlenmeye bırakıyorsunuz. Aman dikkat, suyun kaynatıldığı kabın içini kaplayan kirece benzer tabakayı sakın kazımayın, aksine itina ile korumaya çalışın. Çünkü, kaynayan su sabaha kadar bekletildiği için suyun içindeki zararlı maddeler dibe çöküyor. Kirece benzeyen beyaz tabaka, filtre görevi yaparak bu maddelerin tutulmasını sağlıyor. Böylelikle su yumuşaklığını koruyor. Unutmayın, su ne kadar yumuşarsa, çayın tadı, kokusu ve lezzeti o kadar güzel olur.Çayınız artık hazırdır.Türkiye’de benimsediğimiz yöntemin aksine, bardağa önce kaynamış su koymanız gerekiyor. Yani, bilinen alışkanlığınızı tam tersine çevireceksiniz. Suyun üzerine de, istenilen ölçüde dem ekleyeceksiniz. Çünkü kaynamış suyun demin üzerine konması, demin sıcaklığının birdenbire artmasına neden oluyor. Bu da, çayın içindeki faydalı elemanların parçalanıp dağılmasına yol açıyor. Aman dikkat, içeceğiniz çayın sıcaklığı hiçbir zaman 60 derecenin üzerine çıkmamalı.Şeker konusunda da ciddi bir uyarımız var. Mümkünse çayınızı şekersiz için. Eğer şekersiz içemiyorsanız, ülkemizde ‘kıtlama’ denilen tarzı tercih etmenizi öneriyoruz. Doğrudan çaya karıştırılan şeker, çaydaki kimi faydalı maddeleri yok ettiği için sakıncalı bulunuyor. Küçük bir uyarı daha: Demlediğiniz çayı, en fazla yarım saatlik bir süre içinde bitirmeniz gerekiyor. Zira yarım saatten fazla bekletilen dem ağırlaşıyor ve faydalı eleman bakımından fakirleşiyor. Afiyet olsun.
KAYNAKÇA:
1 - ÇAY’IN KARADENİZ BÖLGESİ İÇİN ÖNEMİ VE TARİHİ SEYRİ, Dündar ALİKILIÇ. Karadeniz İncelemeleri Dergisi, 2016.
2 – HERKESİN VAZGEÇEMEDİĞİ BİR DROG : ÇAY. Prof. Dr. Ayşegül Demirhan aydemir. Doğa ve sağlık Dergisi. 2008.İst.
3 - TÜRKİYE’ DE BİTKİLER İLE TEDAVİ. Prof. Dr. Turhan Baytop.1984 . İstanbul
4- https://indigodergisi.com/2019/01/cay-kahve-faydali-mi-bilimsel-calismalar/
5- Sultanov'a Göre Nasıl Genç Kalınır 100 Yıl Yaşanır. Ertuğrul Akbay.İstanbul
6 - http://cay.idari.erdogan.edu.tr/Files/ckFiles/cay-idari-erdogan-edu-tr/cay_calisma.pdf
KIRKLARELİ TARİHİNDE ÖRNEK BİR AYDIN GAZETECİ: ALİ RIZA DURSUNKAYA
Akın Güre
Ali Rıza Dursunkaya 1890 yılında Amasya'da doğmuştur. Babası 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşında Artvin’den Amasya'ya göç eden Kamil Efendi, annesi yine Artvinli Neyire Hanımdır. Babası Kamil Efendi suvari jandarma yüzbaşı olarak Kırklareli'ye tayin edilir. Ali Rıza Dursunkaya o sıralarda 4-5 yaşlarındadır. Ortaokulu Kırklareli'nde, Liseyi Edirne İdadisinde bitirdikten sonra yüksek öğretim için Darülfünun Edebiyat Bölümüne girer, fakat son sınıfta babası vefat edince okulunu bırakmak zorunda kalır ve ailesinin bulunduğu Babaeski'ye döner. Gönüllü olarak askere gider ve gümüş harp madalyası ile taltif edilir. Sonrasında Kırkilise İhtiyat Zabitan Teavün Cemiyeti Reisliği görevine atanır. Trakya-Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti üyesi olur. 1920 yılında Trakya’da Yunan işgali başladığında diğer cemiyet arkadaşları ile birlikte Bulgararistan'a geçer. Kırcaali Kazası Mekatib-i İslamiye Müdürlüğü, Rodop Kazası İslam Öğretmenleri için açılan Kurs Müdürlüğü gibi görevleri Bulgaristan'da bulunduğu dönemde yapar. Kırklareli'nin Yunan İşgalinden kurtarılmasından sonra ülkesine döner, İlköğretim Müfettişliği görevine tayin edilir. 1925 yılında resmi görevinden ayrılarak gazeteciliğe başlar. O zamanki adıyla "Kırklareli" gazetesini çıkartır. Gazete bu adla 30 Kasım 1927 tarihine kadar yayın hayatına devam eder. Bu tarihte resmi vilayet gazetesi çıkmaya başlayınca Kırklareli adı bu gazeteye devredilir ve 163. sayıdan itibaren Trakyada Yeşilyurt olarak yayınlanmaya başlar. Trakyada Yeşilyurt Cumhuriyetin kuruluşundan sonra yayın hayatına giren ilk dört gazeteden birisidir. Ama daha önemlisi Trakya'da ilk kurulan gazetedir. Edirne Vilayeti'nin satılığa çıkardığı matbaa makineleri alınarak yayınlanan gazete Ali Rıza Dursunkaya'nın 15 Şubat 1957 yılında vefatından sonra da kız kardeşinin eşi Rıza Tagal tarafından uzun yıllar basılmaya devam eder.
Ali Rıza Dursunkaya Kırklareli tarihinin unutulmazları arasına girmiş biridir, yaşadığı kentin kültür, sanat ve tarih alanında yaptığı hizmetler örnek alınacak değerdedir. Toplumsal tarihimizin sosyal, kültürel, siyasi değerlendirmelerini içeren yazıları ve kitapları günümüz araştırmacılarının vazgeçilmez başvuru kaynaklarıdır. Çıkardığı gazete Kırklareli Üniversitesi tez çalışmalarına konu olmuştur.
Ali Rıza Dursunkaya'nın en önemli yanı araştırıcı, sorumluluk sahibi, cesur, ülkesinin müreffeh bir yaşam seviyesine ulaşmasını isteyen fedakar bir aydın kimliğine sahip olmasıdır.
Çıkardığı gazetede siyaset ve güncel habercilik kadar kültür ve sanat yazılarına, edebi eserlere de yer vermiş olması bu aydın kimliğinin değerinin anlaşılması için önemlidir. Bu türde katkıda bulunan 100 civarında araştırmacı, yazar ve şair gazetede amatörce bir heyecanla yazmışlardır. Sanat, folklor incelemeleri, tarihsel olayların değerlendirilmesi, şiir ve hikayeler, arkeoloji, eğitim,sağlık, spor ve deneme türündeki bu yazıların kentin kültür hayatına getirdiği zenginlik günümüzle mukayese edildiğinde takdir edilecek düzeydedir.
Gazetedeki siyasi yazıların büyük çoğunluğu başyazar Ali Rıza Dursunkaya tarafından kaleme alınmıştır. Ama onun gazetesinde tefrika edilen en önemli kaynak eseri hiç şüphesiz "Kırklareli Vilayetini Tarih, Coğrayfa, Kültür ve Eski Eserleri Yönünden Tetkik" adını taşıyan 2 ciltlik kitabıdır. Eserin birinci cildi 1948 yılında Yeşilyurt matbaasında 185 sayfa olarak basılmıştır. Kırklareli'nin Tarih öncesi çağlardan başlayarak geçmişini anlatan eser jeolojik ve coğrafi yapısı ile çevremizi tanıtan değerli bilgilere sahiptir. Kentin zirai kaynakları, faaliyetlerinin anlatıldığı bölümler yakın zamana kadar unutulmaya yüz tutmuş konuları ele almasıyla ilgi çeker. Artık eski ağırlığını kaybetmiş, tütüncülük, şeker pancarı ziraati, ipekböceği yetiştiriciliği ve elbette bağcılık kitapta büyük ilgiyle okunan konulardır. Peynircilik ve hayvancılık terihinin anlatıldığı sayfalar ise günümüzdeki durumu anlamak isteyenler için önemli ipuçları vermektedir. Birinci cildin bunlar kadar önemli ele aldığı diğer bir konu da kitabın 124. sayfasından itibaren başlayan "Kırkkilisenin Geçirdiği muhtelif idari şekillerle Nahiye Müdürü, Kaymakam, Mutasarrıf ve Valileri" başlığıyla anlatılır. Bu türde bilgileri bulabileceğimiz yegane kaynaklardan biri kabul edilen Ali Rıza Dursunkaya'nın bu kkitabı araştırmacıların hep ilgisini çekmiştir. Özellikle Kırklareli yakın tarihinde mutasarrıflık ve valilik yapmış olan şahsiyetlerin tanıtımı için gösterilen gayret takdir kadar büyük bir teşekkürü de hak etmektedir.
Kitabın ikinci cildi daha sonra yazılmış sanılsa da kapağındaki basım yılı 1947’dir. Basıldığı yer yine Yaşilyurt Basımevi'dir. Eserin bu cildinde “Vilayetin Kültür ve Eğitim işleri” başlığı altında Meşrutiyet öncesinden başlayarak tarihsel gelişim anlatılır. Daha sonra da yazar, okullar, öğretmenler, öğrenci sayıları konusunda oldukça detaylı bilgiler verir. Kitabın bence en önemli konularının başında gelen Halkevleri'nin anlatıldığı bölüm benim de yazılarımda yararlandığım kaynaklardan biri olmuştur. Bu konuyu işlerken Mustafa Kemal Atatürk'ün Kırklareli'ne gelişinin de anlatılması çok önemlidir. Sanırım bir çok araştırıcı bu ziyaret hakkında ilk bilgileri Ali Rıza Dursunkaya'dan öğrenmişlerdir. Kitabın 53. sayfasında bu ziyaret sırasında Atatürk'ün vatandaşlarla sohbetlerinde dile getirilen şikayetler ve bunlardan Gazi'nin muzdarip olduğunu belli eden yüz ifadesinin anlatılması oldukça ilginçtir. Konuşan halktan birisinin bilhassa nüfus dairesinde köylüye gösterilen zorluklardan ve bazı dairelerdeki yolsuzluklardan şikayet etmesi, Gazi'nin bu şikayetler üzerine müfettişlerin devreye sokulması için emir verdiğinin aktarılması son derece çarpıcı bilgilerdir. Yine aynı bölümde Gazi'nin Kırklareli'ye gelişinin arkasında yatan yakın siyasal gelişmelerin ve olayların etkili olduğunun işaretini veren, Cumhuriyet Devrimlerinin korunması bağlamında Serebest Fıkra konusuna değinilmesinin hatırlatılması bence çok önemlidir. Halkevleri üzerine yazdığım bir yazıda bu konuya Atatürk'ün Kırklareli ziyaretini anlatarak girmemin de sebebi buydu.
Kitabın bu cildinde yine çarpıcı konular arka arkaya anlatılır. Örneğin mezarlıklar, camiler, vakıflar, mescidler, dergahlar, çeşmeler, parklar ile ilgili son derec orjinal bilgiler edinirsiniz kitap boyunca. Yine benim ilgimi çok çeken konular şehirde faaliyet gösteren kurumların tarihini öğreneceniz sayfalarda okuduklarım olmuştur. Örneğin Çocuk Esirgeme Kurumu'nun kurucusu olan Dr. Fuad Umay hakkıda ilk bilgileri bulabileceğiniz bölümler de bu cildin konuları arasındadır. Kırklareli' hakkında tarihsel anlamda geriye yönelik toplumsal dokuyu oluşturan, doktorlar, avukatlar, eczacılar, musiki cemiyeti, sinemacılık, askeri gazino, askeri kışlalar ve binalar, Kırklareli Hapishanesi, sonradan kaybolan İsmet İnönü büstü, bankalar, vakıflar idarasi, gazete ve matbaalar, Kırklarleli'nde ilk sanayi kuruluşları olan fabrikalar gibi zengin bir içerik sizi kitabın bu cildinde karşılar.
Kitabın sonlarına doğru, 228. sayfasından itibareren 1877 Rus Harbi, Balkan Harbi ve Birinci Dünya Harbinin sonuçları anlatılır ve Mondros Mütarekesi ile başlayan işgal günlerinin ıstırapları, halkın uğradığı zulüm ve haksızlıklardan bahsedilir. Bu bölümdeki yine bana çok çarpıcı gelen bir hadise de şudur:
Kırklareli Mütareke yıllarında Damat Ferit Paşanın sedareti zamanında Edirne Vilayetine bağlı sancaklardan biriydi. 5 Şubat 1919 tarihinde Kırklareli'ne mutassarrıf olarak tayin edilen Yanyalı Vassaf, Ali Rıza Bey'in ifadesiyle, Türk milletine zulüm yapmaktan zevk alacak kadar kötü bir idarecidir. Damat Ferit taraftarı olan, ondan aldığı destekle 30 Ekim 1918 de imzalanan müütarekeden sonra işgal güçlerinden yana görünebilmek için fırsat kollayan biridir. Örneğin, bir palikaryanın elinden Yunan bayrağını aldı diye tutuklanan polis Galip Efendiyi hemen görevden alır, şikayete gelen Metropolid'den özür diler.
O günlerde her gün bir Türkün evi basılmakta, sözü geçen, ileri görüşlü kişiler sürgün edilmekte veya hapsedilmektedir. Kırklareli'nin imtiyazlı bir bölgesi sayılan Yayla meydanında toplanan rum kalabalıklar işgale hazırlanan Yunan askerleri lehine karşılama törenleri yapmakta, şimdi Faik Üstün İlkokulu diye bildiğimiz Rum Mektebinde gece yarılarına kadar süren eğlenceler tertip edilmektedir. İstanbul Hükümetine bağlı yerel yönetim ve memurları bu olaylardan hiç rahatsızlık duymuyorlardır. Yunan askerleri Edirne'den Hadımköy'e kadar demiryolu boyunca yayılmışlardır. Bu arada harpten yeni dönmüş yedek subaylardan oluşan İhtiyat Zabitleri Teavün(yardımlaşma) Cemiyetinin bir şubesi de Kırklareli'nde kurulmuştur. Yukarıda da belirttiğimiz gibi Ali Rıza Dursunkaya bu cemiyetin başkanıdır. Şehirde güvenilebilir, mücadele edecek güçler sınırlıdır. Mütarekeden hemen sonra kurulan Trakya-Paşaeli cemiyeti ile işgale karşı hukuk mücadelesi başlamıştır. Şükrü Naili(Gökberk) Beyin 3-4 yüz kişi kalmış 49. tümeni ve 50-60 kadar yedek subayın kurduğu Teavün Cemiyeti dışında başkaca bir askeri dayanak kalmamış gibidir. Mutasarrıflık makamı ise yine Ali Rıza Dursunkaya'nın ifadesiyle, uzlaşma yanlısı Hürriyet ve İtilaf klubüne dönmüş vaziyettedir. Vassaf bey bu partinin o kadar etkisi altındadır ki kendi gözlerinde İttihatçı yuvasına dönüşmüş sayılan Yayla'daki Darüleytam öğrencilerini sokağa atmıştır. Darüleytam da elbette kapatılmıştır.
Görüldüğü gibi ülkenin işgali söz konusu iken bile, siyasi görüş ayrılıkları yüzünden işgal altındaki İsanbul Hükümetininden cesaret alan zihniyet, toplumsal düşmanlıkları körüklercesine hareket etmeye devam ediyordur. Bütün bu gelişmelerden etkilenen Türk kesiminde isyan ruhu günden güne güçlenmektedir. İhtiyat Zabitleri arasında böyle bir ruhla canlanan kararlılık günden güne güçlenir. Yaptıkları gizli bir toplantıda yapılanlardan tahammül güçlerinin kalmadığını Sadarete bir telgraf çekmeye karar verirler. Yunan ordusunun henüz şehiri işgal etmemiştir. Telgraf 20 Kasım 1919 tarihini taşır. Telgrafın çekildiği tarihten bir gün sonra Damat Ferit kabinesi düşecek ve sedarete Ali Rıza Paşa geçecektir. Bu telgrafın altında İhtiyat Zabitan Teavün Cemiyeti başkanı Ali Rıza Dursunkaya, katip Aziz Alagüneli, delege Hayri beyin imzaları vardır. Telgrafda şunlar yazılıdır:
"Trakyanın geçirdiği en nazik bir devirde Kırkkiliseye musallat edilen Mutasarrıf Vassaf adlı adamı derhal kaldırmadığınız takdirde silaha sarılarak işi halledeceğimizi arz ederiz."
Bu telgrafı o tarihte şehirde bulunan Şükrü Naili beye gösterdiklerinde gözleri dolu dolu olmuş, telgrafı çeken cemiyet üyelerine başarılar dileyerek yapılan hareketi onaylamıştır.
Bu olaydan 2-3 gün sonra Mutasarrıf Vassaf’ın adamları İhtiyat Zabitlerinin peşine düşer. Evler silah arama bahanesiyle basılır, kimileri de jandarma dairesinde sorguya çekilir. Bu baskınlar sırsında mutasarrıfın oturduğu Yayla'daki Dodoplos Evinde ele geçirilen saatli bomba epey telaşa yol açar.
Bu yaşananları özellikle Ali Rıza Beyin mücadeleci, vatansever kişiliğini ve o günlerde Kırklareli'ndeki poltik durumu, toplumun yenilgi sonrası yaşadığı ıstırapları daha iyi anlayabilmek için aktarmak istedim.
Merak edenler için şunu da eklemekte fayda var. Mutasarrıf Vassaf çekilen telgraftan sonra gönderilen bir mülkiye müfettişinin yaptığı soruşturma gereğince görevden alınır ve mutasarrıf bir gece jandarma koruması altında İstanbul'a kaçar.
Buraya kadar anlattıklarım sanırım Ali Rıza Dursunkaya hakkında ilk defa bir şeyler okuyanlar için fikir verici olmuştur. Ali Rıza Dursunkaya ülkesi ve yaşadığı şehir için bütün tehlikelere ve zorluklara karşı koyarak mücadele etmesini bilmiş, Cumhuriyet devrimlerinin yerleşmesi, korunması için bir aydın gazeteci ve yazar kimliğiyle önemli hizmetler vermiş, eserler bırakmış bir şahsiyettir.
Ali Rıza Dursunkaya için anlatılacak çok konu vardır. Onun yaşadığı kente yaptığı hizmetleri anlayabilmek bu günün sorunlarına çözüm ararken bizlere yol gösterici olmayı da sağlar. Bu bir zihniyet sorunu ve aynı zamanda aydın olma sorumluluğudur. Geleceği görebilmek, bağnazlık, dar görüşlülük kıskacını kırabilmek, korunacak değerleri ve doğruları özgürce savunmak bu aydın kimliğinin vazgeçilmez şartlarıdır ve bunlar Ali Rıza Dursunkaya'yı anlatan özelliklerdir.
Bunlardan birisi de onun tarihe ve kültür birikimine olan bilinçli yaklaşımını gösteren bir duyarlılıktır ki tarihi anıtlarımızdan olan Çifte Hamamların yıktırılmasına karşı verdiği mücadeleyle ilgilidir.
Ali Rıza Dursunkaya şehirde çok az kalan tarihi eserlerin, anıt sayılacak kültür varlıklarının heba edilemesine, bakımsız halde bırakılmasına isyan eder. Bu konuda hala çok mesafe kat ettiğimiz söylenemez aslında. İşte, yakınlarda yine bir ihmal neticesi yanmasına engel olamadığımız güzelim Arasata'mızın hali son bir örnektir. Bu olayların benzerleri daha önceleri de yaşanmıştır. Bir çok tarihi eser niteliğinde bina yanıp, yok edilmiş, tarihi kimliği hiçe sayılarak kaderine terk edilmiştir. Şu anda Müze olarak kullanılan eski Belediye Binası istimlak bahane edilerek yıkılmaktan son anda rahmetli Nazif Karaçam’ın çabalarıyla kurtulmuş, ondan yıllar sonra Vali Faik Üstün İlkokulu binası ise yanmaktan kurtulamamıştır. Bunlar hep aynı zihniyetin kurbanı sayılacak kötü örneklerdir. Bu gün bile hala sahipsiz halde kaderine terk edilmiş, muhteşem güzelliğiyle kentimizi simgeleyen değerde anıt binalarımız yok mu? İşte Kocahıdır İlkokulu binası bunlardan biridir.
Ali Rıza Dursunkaya hakkında anlatılacaklardan birisi de bu konuyla ilgilidir ve aslında hala benzer duyarsızlığın eskiden kalma kötü bir alışkanlık olarak içimize yerleştiğini açıklamaktadır.
Evet, Ali Rıza Dursunkaya'nın itirazı bunadır. Trakya'da Yeşilyurt gazetesindeki bir makalesinde 20-25 yıl önce yaşanan bir hadiseyi anlatır. O vakitler Hükümet Konağı binası Yayla'dadır. Demek ki 1940'lı yılların başıdır. Zamanın belediye başkanına Yayla'ya bağlanmak üzere Necdet Bayer’in dükkanının önünden başlayarak Arasta ile Kadınlar Hamamı içinden geçecek bir yol teklif edilir. Teklife Belediye yönetimince de sıcak bakılmaktadır, kuruldan geçerek onaylanır. Ali Rıza Dursunkaya Parti İdare heyetinde olmasına rağmen Belediye’deki toplantıya çağrılmamıştır. Haberi öğrenir öğrenmez Vilayet Makamına çıkar ve itirazını iletir. Hemen Ankara'yla yazışmalar başlar. Sonunda Milli Eğitim Bakanlığı'ndan gelen emirle Hamamın yıkılması durdurulur.
Bu olay da göstermektedir ki Ali Rıza Dursunkaya gerektiğinde birlikte çalıştığı partili arkadaşları ile bile ters düşmeyi göze alacak kadar inandığı yolda yürümekten vazgeçmeyen cesur, ilkelerine bağlı bir kimliğe sahiptir.
Kırklareli böylesine değerli bir aydınıyla ne kadar övünse yeridir.
28 Mart 2021 Pazar
KIRKLARELİ’ DE ESKİ MART DOKUZU KUTLAMALARI
Ahmet Rodopman
Bu yıl 21 Mart’ ı Pandemi Yasakları nedeniyle evlerimizde kalarak geçirdik. Gerçi sokağa çıkma yasakları olmasaydı da Kırklareli’ de 60 - 70 yıl öncelerinde kutlanıldığı gibi baharın gelişi bayram havasıyla kutlanmamaya başlamıştı çoktan beri. Onun için akşama kadar bekleyeyim bu konuda yazacak arkadaşların yazılarına ekleyecek bir şey kaldıysa yazayım diye yazmayı geciktirdim. Gördüm ki benin anımsadığım 1960 lı yılların başlarında hala geleneğin sürdürüldüğü kutlamalara ister baharın başlangıcı densin, isterse Nevruz hepsi kabulümüz, değinen arkadaşımız olmamış. Bende bir yıl uzun zaman, kim ölür, kim kalır diyerek arşivimden bir seçki yaparak ve çocukluğumuzda yaşadığımız Mart dokuzlarını yad etmek için bir şeyler yazmak istedim. Ancak önce Kırklareli’ nin hafızasını yazdıkları ile günümüze kadar getiren merhum üstat Nazif Karaçam’ ın, 28.03.2017 tarihinde Anadolu Ajansından Muhabir Özgün Tiran ile yaptığı söyleşisinde eski mart dokuz' larını anlatmış, bizleri o günlere götürmüştü. Hep birlikte rahmetli Nazif Karaçam’ ın vefatından yaklaşık bir yıl önce yaptığı söyleşiyi okuyalım.
‘Mart dokuzu’ unutuldu. ‘’ Trakya’ nın nevruzu’’ olarak da adlandırılan, insanların yeşil alanlara gidip kutlama yapma geleneği ‘’Mart dokuzu unutuldu.
Trakya'da, insanların yanlarına yiyeceklerini alarak yeşil alanlarda bir araya gelmeleri geleneği olan "Mart dokuzu", unutulan kültür değerleri arasında yerini aldı.
Bölgede "Kültür çınarı" olarak anılan 87 yaşındaki kültür araştırmacısı ve yazar Nazif Karaçam, Anadolu Ajansı muhabirine yaptığı açıklamada, Trakya'dan Anadolu'ya yayılan "Mart dokuzu" geleneğinin kaynağında da unutulduğunu söyledi.
"Gelenekler değişen zamana uymalı"
MÖ 6. yüzyıla dayanan, 50-60 yıl öncesine kadar devam eden kutlamaların zamana yenildiğini ifade eden Karaçam, geçmişte insanların Kaynarca'ya giderek bu geleneği yaşattığını dile getirdi.
Karaçam, geleneklerin değişen zamana uyması gerektiğini vurgulayarak, "Özelliği kalmadıysa, günümüze uyum sağlayamıyorsa o gelenek kaybolur. Bu da kaybolmakta olan tarihe mal olmuş bir gelenek. Eskiden 'Mart dokuzu' nda, nevruzda insanlar kırlara açılıyordu ama şimdi böyle bir şey kalmadı. Önceden poğaçalar yaparak, yumurta kaynatarak gelenek kutlanırmış artık bunların hiçbiri yok. O zamanlarda kutlama yapılan alanda yeşillikler vardı şimdi ise apartmanlar var. Kırlara açılma da kayboldu." diye konuştu.
"Bu gelenek yaşatılamıyor"
Kırklareli Kültür ve Turizm Müdürü Necmi Asan da "Mart dokuzu" geleneğinin yaşatılamadığını söyledi.
"Mart dokuzu"nun 21 Mart'tan sonra kutlandığını ve bundan sonra bölgede havaların iyileşeceğinin düşünüldüğünü dile getiren Asan, "Vatandaşlar, ikindi ile akşam saatleri arasında kutlamaların yapılacağı il merkezindeki Çamlık bölgesinde kurabiye, poğaça ve diğer yiyeceklerini yanlarına alarak toplanıyordu. Bu gelenek artık unutuldu." diye konuştu.
Necmi Asan, geçmiş dönemde, piknik alanlarında bir araya gelen çocukların uçurtma uçurduklarını, genç kızların ip atladığını, istop, körebe, ip çekme, yakar topu gibi oyunlar oynandığını da anlattı.
"Mart dokuzunu dört gözle beklerdik"
Vatandaşlardan 85 yaşındaki Emine Özeklioğlu ise "Mart dokuzu" gibi gelenekleri özlediklerini söyledi.
"Mart dokuzu" geldiğinde börekler, çörekler yapılarak komşular, eş dost ve akrabalar ile pikniğe gidildiğini ifade eden Özeklioğlu, o günlerin ayrı bir güzelliği olduğunu vurguladı.
"Mart dokuzu" ile ilgili birçok anısının olduğunu dile getiren Özeklioğlu, "Mart dokuzunu dört gözle beklerdik. O gün piknik yapardık doyasıya eğlenirdik. Artık günümüzde böyle eğlenceler kalmadı. Bu eğlencelerin yerini teknoloji almış durumda. Keşke o günler geri gelse. Bu tür gelenekleri kelimelerle anlatmak gerçekten çok zor. Keşke herkes o günleri bizler gibi yaşayabilse." diye konuştu.
Pekii bu duruma Kırklareli Kültür Varlıkları Envanterinde neler yazılmış diye bakıp yazılanları okuyalım;
<< Nevruz, Kırklareli’nde Mart Dokuzu ismiyle bilinmekte ve 22 Mart tarihinde kutlanmaktadır. Mart Dokuzu’yla birlikte havaların iyileşeceğine inanılmaktadır. Mart Dokuzu kutlamaları için birkaç gün önceden kurabiye, poğaça yapılır. 22 Mart tarihinde ikindi ile akşam saatleri arasında kutlamanın yapıldığı İl merkezindeki Çamlık bölgesinde kurabiye, poğaça ve diğer yiyeceklerini alan halk toplanır. Kutlama yerinde çocuklar uçurtma uçurur, genç kızlar ip atlar, salıncaklarda sallanılır, istop, körebe, ip çekme, yakar topu vb. gibi oyunlar oynanır. Akşam ezanı sıralarında, herkes evine gitmek üzere kutlama alanından ayrılır.>>
Kırklareli geleneğinde Hidrellez eğlenceleri nasıl ki Asil Beyli Deresi veya Şeytan Deresi’nde yapılıyorsa Mart Dokuzu kutlamaları da Namazgah Tepesinde yapıla gelmekteydi . Bilindiği gibi Namazgah açık alanda namaz kılınan yere verilen addır. Kırklareli de de Kırklar Tepesi ve Yayla Tepesinden sonra üçüncü yükselti olan, Yayla tepesinin kuzey doğusunda kalan tepelik alana Namazgah Denilmiştir. Cumhuriyet Meydanından başlayıp Gençlik Sinemasının önünden geçerek Eski Vali konağının ilerisine kadar giden bu caddeye Namazgah Caddesi isminin verilmesi de buradaki meydanlık arazide Yağmur Dualarının yapılması, toplu Bayram Namazlarının kılınması için kullanılmasından ötürüdür. Uzun süre boş olarak bırakılan bu bölge 1950 ve 1960 lı yıllardan itibaren Çam ağaçlarının dikilerek, şehrin kuzeyinde bir ağaçlık alan oluşturulmaya başlanmıştır. Bizler ilk okul sıralarında her sene Aralık ,Şubat ayları arasında a okulca toplu olarak gider, asker ağabeylerin yardımları ile küçücük çam fidanlarını dikerdik. Şimdi orada hala kaldılarsa çamların50-60 yıllık olduğunu düşünürsek o yıllarda yapılan ağaçlandırma çalışmalarının ne deli yararlı olduğunu anlayabiliriz. Mart dokuzlarında da buraya gidilip gezilir, yenir içilir, genç kızlar ,genç erkeklerle bakışır, tanışır beklide evliliğe gidecek adımlarını atarlardı. Biz çocuklar için ise bulunmaz bir nimetti. Bütün bir kışı evde ve okul sıralarında geçirdikten sonra, doğanın yenileşip çiçeklerin fışkırmasını hayretle karşılar koşar, top oynar , annelerimizden azar işitir gece olmadan yine bütün konu komşu evlerimize dönerdik.
Mart dokuzu kutlamalarına gidileceğini, bizim mütevazi mahallemizde annelerimizin bir kaç gün önceden başlayan telaşlarından anlardık, bize son günü söylenen gezme hazırlıkları götürüleceklerin ortaklaşa belirlenmesinin ardından sobamızın fırınında pişirilen böreklerden, poğaçalardan anlaşılırdı. Ekmek içi kuru köfteler, ekmek arası teze soğan ve beyaz peynir. Lokmalar ve simitler derken götürülecekler le göç yolculuğuna çıkanlara nazire toplanırdı taşınacaklar. Görev dağılımında anneler kimin ne getireceğini önceden belirledikleri için pek aksilik yaşanmazdı. Bence her annenin işi zordu ve niye bu kadar eziyete giriştiklerini anlamazdım. Ancak o zamanın kadınlarının yaptığı bu fedakarlıkları arkalarından gelen kızları ve gelinleri yapmadıkları veya yapamadıkları için bu gelenekte azalıp, unutulmuş oldu. Sadece anılarda kaldı o unutulmayan Mart Dokuzu gezmeleri. Oysa şimdi gözlerimin önüne geliyor, cumbur cemaat dere mahallesinden çıkıp namazgaha ulaşmamız bir macera filmi gibiydi. Elde sepetler, torbalar, yerlere serilecek kilimler, çocuklar, kızlar, anneler. Belki de bu taşra kentinin insanlarının nadir sosyalleşme molalarıydı ki bu denli önemli sayılırdı. Onca işleri arasında birde mart dokuzu yorgunluğu. Ama herkes mutluydu. Bazen 15-20 kişiyi bulan bu kafiledekiler giderken de gelirken de en güzel günlerinden birini geçirmenin keyfini yaşıyorlardı. En çok yorulanlar Karadenizli komşularımız olurdu. Aygaz tüplerini, çaydanlıkları, suları, bardakları,kaşıkları, çatalları taşırlar, gelirken de toplayıp yüklenirlerdi. Kimseni eli boş kalmaz, mutlaka bir şeyler götürüp getirirdi. Bilemezdik ki yıllarca sonra buruk birer hoş anı olacaklarmış yaşantımızda, özlemle anılan. Bu yaz Kırklareli ye gittiğimde uğradığım mahallemize. Hüzün ile setrettim sokağımızı. Çünkü her şey değişmiş sadece sokak kalmıştı eski haliyle. Evlerin çoğu eskimiş ve yıkılmış. İnsanlarında bir çoğu Hakkın rahmetine kavuşmuş, kalan bizim gibi birkaç kişide çil yavrusu gibi yurdumun dört bir yanına dağılmıştı. Bana o günleri anımsattığı için, yaşayan, yaşamayan tüm tanıdıklarımın ve dostlarımın yeniden doğanın canlanışı olan ilk baharın bu başlangıç günlerini, ister Mart Dokuzu, ister Nevruz sayıp hatırlattıkları için candan kutlar, sağlıkla nice bahar günlerine ulaşmayı dilerim.
21 Mart 2021 Pazar
KAHVE ÜZERİNE TARİHİ BİR SÖYLEŞİ
14 Mart 2021 Pazar
KIRKLARELİ‘ DE KUŞ GÖÇLERİ
11 Mart 2021 Perşembe
HALK BİLİM (FOLKLOR) -ANNELERİMİZİN ÇEYİZ SANDIKLARI
KIRKLARELİ BELEDİYE TEŞKİLATININ KURULUŞU 1870-2024
ARIL Barış Toptaş – Kırklar BARIŞ TOPTAŞ İçindekiler Tablosu Kırklareli Adının Tarihçesi 1 Kırklareli’de İdari Yapılanma...
-
Ahmet Rodopman Mustafa Necati Uğural’ ın onca uğraş vermesi...
-
Hasan ÇALIKUŞU Bazı vatan evlatları vardır ki, onları tanımak ve aziz hatıralarını karşısında saygıyla anmak gerekir. Bu kahraman kişilerd...


