Tarihi yerelden okumaya başlamak yaşadığınız yeri sevmenin de başlangıcı olabilir.
3 Mayıs 2021 Pazartesi
2 Mayıs 2021 Pazar
ARASTAMIZIN HAL-İ PÜRMELALİ
Akın Güre
Güzel Arasta'mızın yeni kiracısını öğrendikten sonra içim bir tuhaf oldu. Bilmiyorum, çoğunluk ne düşünüyor ama benim kalbim kırık. İki yönden üzüntülüyüm: Arasta bu kentin Osmanlı'ya uzanan tarihinden kalan bir kültür varlığı. Bu topraklardan başlayarak batıya açılmaya çalışan yeni bir kültürün, başka bir medeniyetin eşik noktasına kondurulmuş, bu coğrafyaya ait hikayenin simgesi sayılan bir hatıra anıtın sonu böyle mi olmalıydı? İkincisi, bu duruma seyirci kalan, bu yapının ifade ettiklerine, taşıdığı anlama ilgisiz kalan, duyarsız, umursamaz zihniyete duyduğum kızgınlık.
Bu sahipsizlik, boşvermişlik bu kentin tarihine duyarsızlık nasıl içimizde kök salmış, nasıl yarleşmiş olmalı ki yıllardır tekrar eden benzer alışkanlıklarla şehir kimliğinden kopmuş, çirkinleştirilmiş, ruhunu kaybetmiştir. Hiç mi önemi yok bütün bunların?
Kırklareli tarihini bilmeden, anlamadan, kültürüne sahip çıkmadan değerlerini birer birer gözden çıkartan bu hoyrat tutuma nasıl öfkelenmez insan?
Şimdi avunuyoruz: Arasta tarihi ruhuyla alakasız çok kötü bir değişikliğe uğrayabilirdi, hiç olmazsa bu olmadı diyebiliriz.
Ben de diyorum bunu konuştuğum dostlara, ama içim buruk. Çünkü Arasta gibi bir kültür varlığını sadece kazanca dönüştürecek bir fırsat olarak gören zihniyeti içime sindiremiyorum.
Burasını boş bırakmasak da değerlendirme tarzımızla, toplumsal içeriği olan amaçlarla onun başlı başına bir değer taşıyan varlığını gölgelemeden bir kullanım biçimine sokmak son derece önemliydi. Tersini yapmak ancak kültürüne, tarihine gerçekten sahip çıkmayan toplumlarda yaşanabilir.
Böyle olmasının sorumluluğunu düşünürken çuvaldızı kendimize batırmalıyız. Elbette bu kentin yönetimi için ön saflarda kalmaya çalışanlara bu sözüm önce. Hepsi sorumludurlar bu sonuçtan. Ama sadece onlar değil, bütün sivil toplum da sorumludur. İçlerinden çok azı cesaretle adımlar atıp Arasta'ya sahip çıkmıştır. Konunun aydınlatılmasında büyük emeği geçenlere teşekkür ederim.
Bu ayıp gelecek kuşaklara kötü bir miras olarak geçmez inşallah diyerek avutuyorum kendimi.
1 Mayıs 2021 Cumartesi
BİR DEVİR KAPANDI “ KIRKLARELİ ARASTASI”
Ünal Başkur
Kırklareli’nin Kapalı Çarşısı ARASTA;
26 Mayıs 2020 tarihinde bir yangın geçirmiş, sonrasında yapılan onarım ardından 27 Nisan 2021 günü ihale edilmişti.
Öncesinde,11 ayrı dükkan olarak ticari işlevini sürdüren ARASTA, bu kez tek işletmeciye kiraya verildi.
Ulusal bir firmanın Kırklareli’de temsilciliğini yapan bir işletmeci, bundan sonraki süreçte ARASTA’nın yeni kiracısı olacak.
İhaleyi duymamız ardından konuyu Kırklarelililer ile paylaşarak kaygılarımızı dile getirmiştik.
Öncelikli kaygılarımız içerisinde;
-askıya çıkan ihale bildiriminde fonksiyon değişikliğinden bahis ediliyordu!
Kaygımız ARASTA’nın yemek sektöründe kullanılabilirliği idi!”Özellikle Akın GÜRE beyin kişisel girişimleri ve Sayın Ahmet RODOPMAN’ın kamuoyu yaratmaları öncülüğü sonrasında ,Vakıflar Bölge Müdürlüğü duyarlılık göstererek bu nitelikte bir fonksiyon değişikliğine gidilmeyeceğine dair bir açıklamada bulundular. Bu konuda girişimde bulunanlara ve Edirne Vakıflar Bölge Müdürümüze teşekkürü bir borç bilirim.”
-Yıllardır ARASTA’da ticari yaşamlarını sürdüren esnafımızın mağdur olmaları,
-ARASTA’ya ilişkin anılarımızın ve bir tarihin yok olacağı idi.
Evet ARASTA artık bildiğimiz ve pek çok anımızı barındıran tarihi özelliği ile ticari işlevini sürdüremeyecek!
Ve doğal olarakta burada “KEŞKE”ler devreye giriyor!
Keşke ARASTA;
*Tarihi geçmişinin ışığında kendini günümüze uydurarak ticari işlevini sürdürebilse idi!
*İçindeki var olan işletmeciler günümüze kendilerini adapte edebilse ve bu tip bir değişim gündeme gelmese idi!
*Bu kentin kurumları,süreci sahiplenerek Kırklareli Halkının yaşanmışlıkları adına sürecin bir taraflarında yer alabilse idi!
Evet; inanıyorum daha pek çok Keşke ekleyeceksinizdir!
Ancak unutulmaması gerekiyor ki yaşam devam ediyor!
Şu an elimizdeki tek teselli;
bundan sonra Kırklareli ARASTA’sı kaygılarımızın başında yer alan , olumsuz bir işlev değişikliği ile yaşamını sürdürmeyecek!
Bu da işin züğürt tesellisi herhalde!!!
Kırklareli Halkı adına sahiplenip te kaygılarını dile getirenlere ne mutlu!
Kentin sakini değil de sahibi olan,sınırlı sayıdaki kişiye de binlerce Teşekkürler...
ESKİ ESERLERE SAYGININ YAŞANAN ÖRNEĞİ
Ahmet Rodopman
Gündemde 16. Yüzyıldan kalan tarihi Bedesten’ in ne olup, olmayacağı tartışılırken, daha 5-6 yıl önce yine şehrimizde yaşanmış, eski eserlere duyulan saygının gereği yapılan takdir edilmesi gereken bir restorasyon çalışmasından söz etmek istiyorum.
Çoğumuz hatırlarız çocukluğumuzda Namazgah Caddesinden yukarı doğru çıkarken sağda ki çeşmeyi geçince hemen sol tarafımızda gördüğümüz, harap, metruk, yıkılmak üzere olan bir tarihi bina vardı. Hatta hava karardığında önünden koşarak geçerdik. Sanki içinden cinler , hayaletler çıkacakta bizi yakalayacak sanısı ile korkardık. O zamanlar büyüklerimiz eski bir bina olan o yerin önünden geçerken üstümüze yıkılacağını söylerlerdi. İçinden ağaçlar çıkmış, çatısı yıkılmış bu terk edilmiş yapıya yaklaşmaktan ürkerdik.
İlk resmimiz, 35 yıl kadar önce benim çektiğim resmidir. Sonraki yıllarda daha da fazla harap olan bu binanın envanterlerde, 19. Yüzyıl yani, 1800 lü yıllarda yapıldığı belirtilmektedir. Kendi yaşantılarımızda da karşılaştığımız şekilde bazı kişilerin yaşamlarında şanslı, bazıları ise şansız olabildikleri gibi binalarında şanslılarının olabileceğini söyleyebiliriz. Bu binamız uzun süre kendi kaderine bırakılmış olmasına karşın şansı sonradan gülenlerden diyebiliriz. Buradaki şans sadece binanın değil Kırklareli’mizin de şansı olmuş ve şehrimiz, duyarlı mal sahibi Prof. Dr. Gültaç Özbay sayesinde çok güzel ve modern bir Sanat Galerisi kazanmış oldu. (2. Resim)
Önce bu yapıdan biraz söz edecek olursak; Şehrimizin kuzeydoğu bölümünde Yayla Mahallesi, Namazgah Caddesi üzerinde bulunmaktadır. Girişi Namazgah Caddesindendir. Duvarları tuğla hatıllı moloz taştır. Pencere ve kapı kemerleri tuğladır. Ön cephe, zemin katta, üstü basık kemerli geniş bir kapı ve her iki yanında iki dairesel pencere, birinci katında ise iki sütunla bölünmüş orta gözü daha geniş üç gözlü bir pencere açıklığı ve onun da üzerinde bir dairesel pencereden oluşmaktadır. İki kat arasında sıva işi profilli kat silmesi ve saçak altında tuğla çıkıntılı bir silme ile sonlanmaktadır. Bina köşeleri taş çıkıntılıdır. Cephe tamamen sıvalıdır. Arka cephede üst kotta geniş dikdörtgen bir pencere bulunmaktadır. Yan cepheleri sağır ve bitişiktir. Çatısı iki yöne meyilli beşik çatıdır. Duvardaki döşeme kirişi izlerinden iki katlı olduğu anlaşılmaktadır. Böyle bir tarihi binayı yok olmaktan kurtarıp halkımızın hizmetine sunan Prof. Dr Gültaç Özbay’ ı tanımak ve hatırlamak gerekiyor sanırım.
Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi, Kardioloji Bölümü Öğretim Üyeliğinden 2005 yılında emekli olan Özbay, 01.06.1938 Kırklareli doğumludur. Kırklareli Ortaokulu sonrası parasız devlet yatılı eğitim sınavını kazanan Özbay, İstanbul Kandilli Kız Lisesi’nde eğitimini sürdürmüştür. 1956 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne giren Özbay, 1962 yılında mezun olmuştur. 1963 yılında Cerrahpaşa İç Hastalıkları Kliniğine asistan, 1968 yılında uzman olmuştur. 1968-1971 yılları arasında Siyamı Hersek Hastanesi’nde kardiyoloji yüksek ihtisası yapan Özbay, 1976 yılında yeniden Cerrahpaşa’da göreve başlamıştır.
O tarihte kurulan Cerrahpaşa Hastanesi’ne bağlı Edirne Tıp Fakültesi kadrosuna doçentlik sınavını kazanarak geçen Özbay, 1980 yılında YÖK tarafından kurulan Edirne Tıp Fakültesi İç Hastalıkları ve Kardiyoloji bölümüne geçmiştir. Özbay, İç Hastalıkları Bölümünü kurduktan sonra Profesör olmuştur. 1990 yılında da Kardiyoloji Ana Bilim Dalını kuran Özbay, kardiyoloji branşında da Profesörlük almıştır. Özbay, 01.06.2005 yılında emekli olana kadar bu bölümde çok sayıda hastaya hizmet vermiştir.2015 yılında, Profesör Gültaç Özbay tarafından sergi evi olmak üzere Kırklareli Belediyesi’ne hibe edilen tarihi bina Kırklareli Valiliği İl Özel İdaresi tarafından restore edildikten sonra “Prof. Dr. Gültaç Özbay Sanat Galerisi” olarak Kırklareli halkının hizmetine sunulmuştur.2017 yılında ise Prof. Dr. Gültaç Özbay’ ın ismi düzenlenen törenle TÜ Tıp Fakültesi Derslik Bloğu D Amfisine verilmiştir.
Emeklilik günlerini yaşayan değerli hemşerimiz Prof. Dr. Gültaç Özbay, hayatını mesleğine adayıp, adeta nefes nefese yaşadığı hekimlik hayatında karşılaştığı olaylar ve gelişmeleri, deneyimlerini, insan ekseninde ele aldığı ‘’Nefes nefese ‘’ adlı bir başucu anı kitabı olarak da bizlere yazıp, sunmuştur. Tekrar, tekrar minnettarlığımızı sunar, uzun ve huzurlu bir ömür dileriz.
Bugün, bütün Kırklareli’ liler gelecekte de çocuklarımız, torunlarımız hatta gelecek tüm kuşaklar, bu Sanat Galerisinin önünden geçerken, içine girip,resim sergisini izlerken, konser dinlerken, Prof Dr. Gültaç Özbay’ a minnet ve şükranlarını sunacak, saygı ile anacaktır. Satıp milyonlarca lira para kazanması varken, Kırklareli’ nin kültürüne katkı için özveride bulunup bağışlaması saygıya ve övgüye değer bir davranıştır.
Günümüzde Kırklareli’miz başka tarihi eserin geleceğinin belirlenmesi noktasında bir sınav vermektedir. Bir kişi düşünün ki, babasından kalan değerli bir yeri Kırklareli Halkına bağışlarken, Vakıflar İdaresi, Kırklareli halkını yok sayıp, gözbebeğimiz Arasta’ mızı bizlere sormadan ve hakkında bir bilgi vermeden ne olacağı belirsiz bir şekilde kiralamaya çalışıyor. Bu kiralama işleminde hangi kurumlar yetkilidir, ne yapılacağı belirlenmemiş olan bu tarihi yapıda, yapılacak işlemlerin düzeltilmesi imkansız hataların yapılmasından tedirginlik duyan her Kırklareli’ linin bir kez daha düşünüp, yapılanları ve yaşananları sorgulamasının gerektiğini düşünmekteyim.
23 NİSAN NASIL ÇOCUK BAYRAMI OLDU?
Akın Güre
Bu gün 23 Nisan 1920'de açılan, Millet Egemenliğinin temsil edildiği Millet Meclisimizin kuruluşunu andığımız büyük bir bayramdır. Bu bayram 1921 yılından itibaren Milli Bayram olarak kutlanmaya başlanır. 1927 yılından itibaren yardıma muhtaç çocukların durumlarına dikkati çekmek amacıyla kabul edilen Çocuk Haftasının Milli Bayram'la birleştirilerek kutlanması daha sonraları 1935 yılında olur. Bunda Kırklareli'nden yetişen Dr. Fuad Umay’ın büyük payı vardır. Başkanlığını yaptığı Himaye-i Etfal Cemiyeti Çocuk Bayramı Haftası şenliklerinde çocuklar için yardım pulları çıkartır, bağışlar toplanmasını sağlar. Bayram daha sonra, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı olarak kutlanmaya başlanacaktır.
Himaye-i Etfal Cemiyeti Reisi Dr. Fuad Bey, bu günün Çocuk Haftasına dönüştürülmesinin amacını şöyle anlatır:
“Milletin dayanağı vatan yavrularının sağlık ve hayatlarını ve memlekete faydalı birer insan olabilmelerini temin maksadıyla Milli Mücadele’nin en hareketli zamanlarında Ankara’da kurulmuş olan Himaye-i Etfal Cemiyeti büyük ve kutsi bir emelde muvaffak olabilmek için gayret sarf etmektedir. Bütün çalışmasını ulu himayeci Gazi Hazretleri’nden, muhterem hükümetten ve şefkatli halkımızdan gördüğü maddi ve manevi yardımlarına dayandırmakta olan Cemiyet, çalışmasında muvaffak olabilmek için halkımızın çocukla alakasını arttırmak amacıyla 23 Nisan Çocuk Bayramı’nı ihdas etmiş ve üç dört seneden beri vatanın her tarafından pek güzel suretle kutlanan Çocuk Bayramı’ndan cesaret alarak bu bayramı “Çocuk Haftası”namıyla yedi güne yaymıştır."
Çocukluk ve gençlik yıllarının bir bölümü Kırklareli'nde geçmiş değerli tarihçi Mehmet Ö. Alkan bu konuda yazdıkları şöyledir:
“1935 yılında TBMM’nin açılış günü olarak 23 Nisan’a ilk kez bir isim verilmiş ve “Ulusal Egemenlik” bayramı olarak adlandırılmıştır. Bu tarihten itibaren iki farklı bayram bir yandan TBMM’nin açılışı “Ulusal Egemenlik Bayramı” olarak kutlanmış, diğer yandan Çocuk Esirgeme Kurumu’nun kurum günü olan “Çocuk Bayramı” aynı gün kutlanmaya devam etmiştir. Bununla birlikte 1935 yılından itibaren iki bayram “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” şeklinde fiili olarak birlikte anılmaya başlanmıştır.” (Mehmet Ö. Alkan, 23 Nisan'ın Gayri Resmi Tarihi. Toplumsal Tarih Dergisi, Nisan 2011)
Egemenliğimizi kazandıran büyük kurtarıcımız Mustafa Kemal Atatürk'ü saygıyla anarken, bu günün çocukların korunması adına anlamlı bir kutlamaya dönüşmesini sağlayan Dr. Fuad Umay'a da şükranlarımızı sunuyoruz.
ESKİ BİR RAMAZAN GÜNÜ CANLANDI HAFIZAMDA
Ahmet Rodopman
Geçen gece uyku kaçmıştı. Geç saatte yatıp, uzunca bir süre de kitap okumama karşın uyuyamıyordum. Derken uzaklardan bir gürültü gelmeye başladı. Gittikçe artan sesten, bize doğru yaklaştığını anladım. Ramazan olduğu için davul olabileceğini düşündüm ancak alışık olduğum davul sesi ile bir benzerliği yoktu. Ses yaklaştıkça, gürültünün davuldan geldiğini ancak anlayabildim. Oktay Akbal bir öyküsünde ‘’Önce ekmekler bozuldu, sonra her şey’’ diye bir cümle kullandığını anımsadım. Demek ki dedim ‘’Bozulmalar davul sesine kadar gelmiş ! ‘’ . Sahur zamanının geldiğini hatırlatmak için yapılan gürültü giderek arttı, pencerede beklemeye başladım yakınımızdan geçerken görebilmek için. Bizin sokaktan değil de, yandaki sokaktan geçtiğini sesin gittikçe azalmasından anladım. Ve tekrar yatağıma yatım.
Uyumaya çalışırken,60 yıl gerilere gittim bir anda. 6, 7 yaşlarında iken Ramazan aylarının Ocak veya Şubat aylarına rastladığını hatırlıyorum. Kırklareli’ nin gece yarısı soğukları. Suların bile donduğu, hatta kar yağışı nedeni ile zaman, zaman elektriklerin de kesildiği günlerdeydi. Yatarken de annem mutfakta yemek yapıyordu. Sahurda uyandığımda da yine mutfakla odamız arasında koşturup duruyordu. Aklıma gelmiyor değildi, annem hiç uyumadan nasıl dayanıyor bütün gün oruçlu olarak, evin bütün işlerini yapmaya. Hele şimdiki gibi bulaşık makineleri, çamaşır makineleri dört gözlü ocaklar, elektrikli fırınlar yoktu. Tek göz gaz ocağında ve sobanın üstünde pişirilerek yapılan yemekler hazırlanacaktı. Rahmetli babam 130 kilo civarında idi. Pilavsız, böreksiz, tatlısız, çorbasız bir gün geçirmezdik. Hatta söylediğimde çoğu arkadaşım inanmazlardı. Bizim evde iki günde bir çeşit çeşit börek yapılırdı. Hem de hep iki ayrı tepsi. Bazen Gençlik Sinemasının karşı köşesindeki fırına götürür piştikten sonra da getirirdik ablamla . Bazen de annem peçka sobamızın fırınında pişirirdi. Hele soğuk havalarda , yerler de buz turmuş sa, derenin üzerinde ki daracık köprüden geçmek apayrı bir heyecan fırtınası yaşatırdı bize gidip , gelirken. Rahmetli anacığım tek başına 4 çocuk, ikisi de kendileri, 6 kişilik sofralar kurar, kaldırılırdı. Ramazan aylarında en sevdiğim saatlerdi sahur saatleri. Uykulu, uykulu yenen yemekler, Sabah ezanı ile birlikte oruç niyeti ile içilen bir bardak su ile kesilen sahur yemeği . Öyle tatlı gelirdi ki yemekten sonra okul vaktine kadar uyumak. Ama çok zor gelirdi sıcak yataktan çıkıp uykumu alamadan okula gitmek. Ancak açıkça söylemeliyim ki her şey bir yana hafızamda en canlı şekli ile, davulcunun beklenmesi kalmıştır. O zaman ki davulcularda davulcu idi hani. Sanki dili vardı da davulun konuşturuyor gibiydi. Birde güzel sesle söylenen ramazan manileri. En güzellerini de ramazanı 15 . günü para topladıkları zaman söylerlerdi. Genellikle geceleri sokaklar karanlık olduğu için davulcunun yanında bir elinde bir torba, diğerinde de fener ile bir kişi daha dolaşırdı. Bazı gecelerde bekçi amcalar katılırdı bu kervana. Hele bir de kar yağmaya başladı mı, doyulmazdı seyretmenin keyfine. Kimsenin olmadığı sokaklarda, bembeyaz gecenin ayazında, karşımız da ki caminin minaresinin şerefesinden yayılan ışıkların altında seyrettiğim o tabloyu unutamadım hala. O yıllarda Hayat Dergilerinin arka kapağında belki hatırlayanlarınız vardır. Tarif ettiğim bu manzaranın çok güzel bir resmi vardı. Eski hayat dergilerinde bulabilirsem buraya aktarırım. Bütün gün oynayıp, zıplayıp yorulduğumdan güç bela iftar saatini bekler, artık oruç tutmak için sahura kalkmayacağımı söyler, ama yine sahurda ki telaşa dayanamaz davulun sesini uzaktan duyunca bile kalkar bu ritüeli doyasıya yaşardım. İyi ki yaşamışım. O yıllarda ki ne açlığı, ne tokluğu, ne uykusuzluğu hatırlayamıyorum da, ama gözlerimin önünden gitmiyor, karşı sokaktan maniler söyleyerek gelen Ramazan davulcusunun görüntüsü. Bir de unutulması olanaksız olan iftar topunun atılmasını bekleme anları vardı. Mahalle arkadaşları çoğu gece ramazan topunun atıldığı Kırklar Tepesine seyretmek için giderler, top patlayınca da , canhıraş bir koşturmaca ile yokuştan aşağıya inerler, aileleri oruçlarını açıp, yemeğe başlamak üzere iken eve yetişirlerdi. Babam genellikle işyerinden gelirken evimizin karşısında ki Kadı Camisine uğrar ayak üstü orucunu açar, Akşam Namazını kılıp hızlıca eve gelirdi. Softa hazırlanmış, sofrada herkes yerini almış, sadece annem koşuşturuyor mutfakla yemek masası arasında, sofranın görüntüsü, açlığımızın dayanılmazlığını arttırırdı. Genellikle annem babamın gelmesini bekler, biz çocuklarsa bardaklarda hazırlanmış suları, dualarla yudum, yudum içerek, oruçlarımızı açardık. Açardık diyorum çünkü, annem oruç bozma sözcüğünü hiç sevmezdi. ‘’Oruç kutsaldır, Bozulmaz ‘’derdi. Bu arada babam gelir, çorba ile başlanıp, yemeğe, ardından o gün ne hazırlanmışsa ardı ardına gelirdi sofraya, tatlı veya meyve ile de iftar faslı biterdi. Çaylar içilir, annem hariç herkese bir rehavet gelir, bu arada radyodan ajans dinlenerek, haberler ile ilgili konuşmalar yapılırdı. Annem bulaşıkları yıkamak ve sahur için yemekleri hazırlamak için mutfağa koşturur, biz çocuklar da derslerimizi yapmak için kitap ve defterlerimizle kucaklaşırdık.
Uykumuzu alalım diye annem beni ve küçük ablamı erken yatırırdı . Haftada bir veya iki defa babam beni de yatsı namazına götürürdü. Camimizin hocası Kırklareli’ nin efsane hocası Abbas Hoca idi. Abbas Hoca olduğu için de diğer mahallelerden de Teravi Namazını kılmak için insanlar gelirler, genellikle cami dolardı. Abbas hoca ile babamın arası çok iyi, sohbetleri çok güzeldi idi. Hatta, Abbas Hoca bu camide imam olduğu için bu evi satın aldığını bile söyler dururdu. Benimde isimi doğduğumda koyduğu için, beni de çok sever vakit namazlarına koşturarak gelirken sokakta bile görünce ‘’Ahmet, Allaha emanet’’ diye seslenir, gülümseyerek hızlıca giderdi rahmetli.
Bu belirlenmiş hareketler ve davranışlar (ritüeller) ramazan ayı boyunca tekrarlanır, arada bazı geceler iftara misafirlerimiz gelirdi. O zaman telaş ve koşturmaca daha fazla olur, Biz çocuklara ayrı masa veya yer sofrası kurulurdu. Annemin işi iki kat artsa da, babam, iftar yemekleri kalabalıkla yendiğinde daha büyük sevap kazanılır diye, haftada bir tanıdıkları çağırırdı. Annem bundan çok hoşnut olmasa da sesini çıkarmaz katlanırdı. Ve büyük bir heyecanla 11 ay beklediğimiz ramazan ayı, bir koşturma işçinde çabucak geçer bayram hazırlıkları başlardı. Şimdi düşünüyor ve anlam veremiyorum, onca telaş ve heyecan dolu yorgunlukla geçen günlerin bittiğine sevinileceğine neden üzülürdü annem diye? Bayram hazırlıkları ise bambaşka bir durumdu. Sevinç, heyecan, merak hepsi birbirine karışır, anne ve babamız için belki değil ama, biz çocuklar için tarifsiz bir coşkulu bekleyişti
Ramazan davulla gelip davulla giderdi. Davulcuların son ziyaretleri bayram namazından sonra babalar evlerine dönünce başlar, bu sefer davula daha farklı vurulur, maniler bayramı anımsatıcı mısralarla düzülür, bahşişlerini alırlar, genellikle evlerde yapılan börek, bayram tatlısı gibi yiyecekler davulcu ile birlikte gezen, ellinde, sepeti,zembili veya torbası olan kişiye verilir, bayram kutlamaları yapılır ve bir daha ki ramazana kadar iyilikler, sağlıklar dilenip, içeri girilir. Bayram günü bizim evin dış kapısı kapatılmazdı. Avlu dediğimiz girişte bir hol vardı, gelenleri orada karşılardık. Anneciğim az işi varmış gibi bayramda gelecekler içinde önceden hazırlıklar yapardı. Kimine şeker, kimine para, kimine mendil, kimine tülbent verirdi. İşte böyle bir ramazan daha geçti gözlerimin önünden. Bu arada gece de bitti. Sabah ezanı okunurken henüz daha gözlerimi yummamıştım bile. Ama hatıraları anmak rahmetli babacığımı, anneciğimi saygı ve minnetle yad etmek uyumaktan çok daha iyi gelmişti bana. Tabii birde yazmakta olduğum Davul ve davulcu konusunu da daha bir beynim de şekillendirmiş olmamın mutluluğu ile yeni bir güne başlamış oluyordum.
18 Nisan 2021 Pazar
KÖY ENSTİTÜLERİ GERÇEĞİ VE KEPİRTEPE ÖRNEĞİ(4)
Akın Güre
Bundan 81 yıl önce 17 Nisan 1940 yılında kabul edilen 3803 sayılı kanunla kurulan Köy Enstitüleri her yıl hatırlanıyor, anmalar yapılıyor. Köy Enstitüsü davası Cumhuriyet Devrimleri bağlamında değerlendirilecek bir kurtuluş mücadelesiydi. Birilerinin sandığı gibi ne salt bir eğitim girişimiydi ne de birilerinin eleştirdiği gibi köylerin şehirlerden soyutlanmasını sağlayacak hayattan kopuk bir tasarımdı. Bu nedenle Köy Enstitüleri konusuna girdiğinizde tarihin en can alıcı yönlerini anlatan olaylarıyla karşılaşırsınız. Bu öylesine bir dönemdir ki, tarihin kahramanları üstlendikleri görevlerle dönemin ruhunu size yansıtırlar. Geleceği dokuyan sihirli elleriyle size örnek olacak izler bırakırlar. Köy Enstitüleri merkezine bireyin oturtulduğu bir kurtuluş davasıdır. Adının köyle eşleşmiş olması ait olduğu dönemin üretim biçimlerinin karakteriyle bir anlam kazanır, ancak ileriye açılan bir gözle baktığınızda bu özellikler ülke insanını daha özgür, güçlü ve egemen kılacak özgünlüğü ile sizi zamanın ötesine taşır. Köy Enstitülerinin hala örnek teşkil edecek girişimler olduğunu konuşuyor, tartışıyorsak, bu onun ruhundaki sağlam ilkelerin, yaratıcı yaklaşımların olmasındandır.
Köy Enstitüsü deyince diğer önemli mesele Köy Enstitülerinin kapanışına yol açan nedenlerin doğru bilinmesidir. Çünkü bu konuya girdiğinizde bu kez ekilmek istenen tohumların yeşermesini engelleyen koşullarla yüzleşmek zorunda kalırız. Bunlar bilinmeden Köy Enstitüleri deneyimindeki başarısızlığın asıl nedenlerini doğru kavramak zorlaşır. Tarihi doğru kavradığınızda ise bugün takılıp kaldığınız yerden kurtulmanız kolaylaşır. Tarih bu güne bakışımızı da belirler. Bu nedenle Köy Enstitüleri üzerine yazmaya başladığınızda aslında ülke tarihi hakkında konuşursunuz.
Bu girişten sonra okuyacaklarınıza 1946 yılına dönerek başlamak istiyorum. Bu yıl tarihimizde önemli bir kırılma anıdır: 1945 baharında Almanya'nın teslim olması ile başlayan sona gelişle İkinci Dünya Savaşının Dünyanın büyük bölümünü ilgilendiren kısmı bitmiştir. Barışa doğru bir adımdır bu ama dünyanın iki rakip, hatta düşman diyebileceğimiz kampa ayrılmasıyla sonuçlanmıştır. Bir yanda başında ABD'nin bulunduğu serbest girişimci Batılı güçler, diğer yanda ise savaşın kazanılmasında önemli pay sahibi olan, Batıyla birlikte savaşmış Komünist blokun temsilcisi Sovyetler Birliği bulunmaktadır. Bu olgunlaşan yeni şartlar dış politika alanında ülkeyi kritik bir eşiğe getirir ve Türkiye önemli bir tercihte bulunarak ait olduğu ve güveneceği bloğu Batı olarak seçer. Bu sırada Yunanistan'da merkezi güçlerle Komünist Demokratik Ordu arasında iç savaş süregitmektedir.
Gelelim ikinci kırılmaya: Ülkede Tek Parti dönemi kapanır ve serbestiyetçi, muhafazakar, dindar kesimlerin desteğini almış toprak zenginlerine ve kapitalist güçlere dayanan Demokrat Parti, CHP'den koparak siyasi hayatta çok partili rejime geçilmesini sağlar. İkinci Dünya Harbi'nin sona ermesinden ABD'nin önderliğinde alınan kararlarda otoriter rejimlere yönelik eleştirilerden Türkiye'deki Tek Parti rejimi de nasibini alır. İsmet İnönü, savaş sonrasının ekonomik sıkıntıları ve iktidarda kalabilmenin çaresizlikleri içindendir ve kendi partisi içindeki muhafazakarların da isteklerine boyun eğmek zorundadır. Partide, ilerici, Kemalist çevrelere karşı sesleri savaş sonrası yükselen, kendilerini Anadolucu olarak tanıtan gruptan gelen eleştirilerin ağırlığı artmıştır. İşte bu kesimler dünyada ve ülkede esen yeni rüzgarlardan cesaret alarak İnönü'ye baskılarını yoğunlaştırırlar. Bu kişiler Hasan Ali Yücel'in Milli Eğitim Bakanlığından, İsmail Hakkı Tonguç'un radikal söylemlerinden rahatsızdırlar ve bu ikisine karşı bir süredir kararlı bir muhalefet hareketi başlatmışlardır. Buradan şu sonucu rahatlıkla çıkartabiliriz: Köy Enstitülerinin ilkelerine ve yöntemlerine karşı çıkışlar önce CHP içinde filizlenmiş ve özgünlüğünü kaybedeceği öğretmen okullarına dönüşme süreci bu kesimlerce başlatılmıştır.
Demokrat partinin güçlenerek çıktığı 1950 seçimlerinden sonra Köy Enstitülerini tamamen kapatmasına kadar geçen sürede CHP'de yerlerini sağlama almış çevreler paylarına düşen görevi başarıyla tamamlamışlardır. Anadolucu diye geçen bu grup önce Hasan Ali Yücel'in bakanlıktan ayrılmasını sağlarlalar. Yeni Milli Eğitim Bakanı Şemsettin Sirer Tonguç'a başından beri karşı duran bir kişidir. Bu konuda Sirer'in yanına aldığı destekçisi ise yine el üstünde tutulan başka bir eğitimci olan Halil Fikret Kanat’tır. Adeta Tonguç'un yapmaya çalıştıklarını engellemek üzere bir karşı tez savunucusu olarak kaşımıza çıkar Kanat. Yazdığı kitabı Milliyet İdeali ve Topyekün Milli Terbiye adını taşımaktadır ve Anadolucu grup tarafından hayranlıkla karşılanmıştır. Aslında yapılmak istenen Almanya'da Nasyonal Sosyalizm artığı görüşlerin tekrarından başka bir şey değildir. Amerikalı araştırmacı Kirby yazdığı kitabında(Türkiye'de Köy Enstitüleri, Fay Kirby,1962) onun eğitim konularında kullandığı bütün kavramların Nazi fikirlerinden esinlenmiş olduğunu söyler. Örneğin, yazdığı kitabın adında geçen "Topyekün" ifadesinin bile bir Nazi dili olduğunu hatırlatır. Kanat ve dolayısıyla Milli Eğitim Bakanı Sirer, Nasyonal Sosyalizmden beslenen bir eğitim modelinin peşinden giderler ancak insanları yanıltacak şekilde kullandıkları kavramları Kemalizm ile bağdaştırarak farklılıklarının üstünü örtmeye çalışırlar. İşte Köy Enstitülerinden rahatsızlık duyanların zihniyetleri böyle kişilerce temsil edilmekte ve bu zamanın siyasi dengeleri açısından kabul görmektedir.
1943 yılında yapılan İkinci Maarif Şurası Kemalist ilericilerle onlara karşı çıkan Anadolucu görüşten yana olanlar arasındaki çekişmelere sahne olur. Anadolucular Türkçülüğe sahip çakarlarken aslında Hasan Ali Yücel'in savunduğu çağdaş, ilerici fikirleri ırkçı bir inkarla çürütmeye çalışırlar. O yıllarda Sovyet Rusya topraklarında ilerleyen Almanya ordusunun zaferleri gözlerini büyülemiştir. Almanya'nın başarısı savaş yılları boyunca Türkiye'de ırkçı çevrelerin hayranlığı ile karşılık bulacaktır. Sovyetlerin mağlubiyetini görme sevinci ülke içindeki komünistleri ezme arzusunu kamçılar. İnönü döneminde başarılı bir dış politika ile içerdeki beklentilerin tersine Almanya yanında savaşa girmeyerek çok doğru hareket etmiştir ama içerde Köy Enstitüleri gibi Atatürk döneminin devamı sayılacak devrim niteliğindeki adımları tehdit olarak kabul eden kesimlere de göz yumulmuştur.
Fakat Avrupa'da savaşın bitmesine yakın zamanlarda Sovyet cephesinde Türkiye'yi ilgilendiren bir tavır değişikliği olur. Elbette bu Sovyetler Birliği'nin savaş sonrası kendisini düşünerek almak istediği bir güç mevzilenmesinden kaynaklanan bir karardır: 1945 yılının Mart ayında Sovyet yönetimi 1925 yılında imzalanmış olan Türk Sovyet tarafsızlık ve saldırmazlık paktını yenilemeyeceğini Türkiye'ye bildirir. Hatta bununla yetinmeyerek Kars ve Ardahan üzerinde yeni isteklerde bulunur, Türkiye'nin egemenlik hakları için hayati önemi olan Montrö anlaşmasının gözden geçirilmesini ister. Japonları attığı atom bombasıyla dize getiren ABD askeri üstünlüğünü kanıtlamıştır, buna karşılık Sovyetler Birliği Doğu Avrupa’da kendine bağlı devletler kurarak bir tampon bölge oluşturur. Bütün bu gelişmeler ABD'nin komünist bloku kendisine en tehlikeli düşman olarak görmesine yol açar ve bu tür hesapların sonucunda Truman Doktrini ilan edilir. Başkan Truman 1947 Mart ayında açıkladığı doktrini açıklar. Buna göre ABD, komünizm baskısı altında bulunan devletlere askeri ve mali yardımda bulunacaktır. Burada kastedilen iki ülke, Türkiye ve Yunanistan'dır. Türkiye'ye 100 milyon, Yunanistan'a 300 milyon dolar yardım yapılır.
Sovyetler Birliği'nden gelen istekler son derece ürkütücüdür. Kars ve Ardahan'dan sonra Boğazlar ‘da askeri üs kurulması da istenince İnönü ABD’den askeri destek ister. ABD Truman Doktrini uyarınca bu desteği seve seve vermeye hazırdır. Ancak bunun karşılığında Türkiye'de başlayan çok partili hayatın yerleşmesi için serbest seçimlere dayalı demokratik düzenin yerleşmesi, kalkınma planlarından vazgeçilmesi, Köy Enstitüleri gibi komünizmi çağrıştıran uygulamalardan kaçınılması istenir.
İşte Köy Enstitülerini kuruluşunu hazırlayan ihtiyaçlardan yola çıkarak Atatürk'ün yeni bir toplum yaratma ülküsüyle önderlik ettiği eğitim hamlesinin sonunu hazırlayacak gelişmeler savaşın sona ermesiyle başlayan anlattığımız bu olaylarla bağlantılı olarak yaşanır.
Çok partili hayata geçişten sonra CHP içinde artık muhafazakar kanadın sesi daha güçlü çıkar. Bu güçlenme 1960 yılına kadar devam edecektir. Köy Enstitülerine sahip çıkan kurucu rol oynamış ilerici aydınlara yönelmiş bir tasfiye süreci başlar. Partinin lideri olarak İsmet İnönü bu gelişmelere engel olamayacaktır, daha doğrusu suskun kalmayı siyasetin kuralları gereği tercih edecektir. Oysa aynı İnönü çok partili yapıya geçerken Demokrat Partiyi kuran çevrelerle eğitim seferberliğinin devam edeceğinin güvencesini ister. Celal Bayar bu isteğe karşılık, "Bilakis buna devam edeceğiz," yanıtını verir. İkinci soru dinle ilgilidir ve İnönü, "Dinle oynayacak mısınız? diye sorduğunda aldığı cevap "Hayır, laiklik dinsizlik demek değildir" olacaktır.
Öte yandan çok partili hayata geçişle birlikte ülkede demokratik özgürlükler üzerinde baskıların artmaya başladığını da görürüz. Güçlenmek isteyen sol muhalefeti susturmaya yönelik baskılar bu yeni dönemde her iki partiyi serbestlik konusunda aynı çizgide buluşturacaktır. Karşılarındaki muhalefeti sindirmek için iki partide aynı görüşler hakimdir. Sonuçta Vatan ve Tan gazeteleri kapatılacak, işçi hareketlerini destekleyen sol aydınlar tutuklanacaklardır. Görüldüğü gibi iki parti de "güdük bir demokrasi" oyunun sürdürme konusunda tam bir işbirliği içindedirler.
Köy Enstitülerinin kurulmasına sahip çıkan Hasan Ali Yücel ve bu hareketin fikir babası olan İsmail Hakkı Tonguç artık hedef tahtasına oturtulmuşlardır. İlk yapılacak iş köy enstitüleri kurucu ve yöneticilerini işbaşından uzaklaştırmaktır. İlk önce 5 Ağustos 1946'da Hasan Ali Yücel Milli Eğitim Bakanlığından istifa ederek ayrılır, ardından 21 Eylül 1946 tarihinde Tonguç İlköğretim Genel Müdürlüğünden Talim Terbiye Kurulu Üyeliğine alınır. Fakat bu yeterli görülmez, 2 Nisan 1949’da Ankara Atatürk Lisesi Resim-Elişleri Öğretmenliğine atanır. Tonguç'a okulda hazırlanmakta olan bir öğrenci piyesi için sahne dekorlarını boyamak görevi verilir. O itiraz etmez ve seve seve bu görevi yerine getirir. Tonguç’un yaşamı boyunca inandığı ilke, her uygulamanın hangi seviyede olursa olsun eşit değerde olmasıdır. Tonguç için önemli olan iştir. İşin her türlüsünü severek yapmaya hazırdır. Elleri boya içinde resimler ve kitaplarla dolu olarak derslere girer, öğrencileri ile kaynaşır. O kibirli öğretmenlere hiç benzemiyordur. Her fırsatı sonuna kadar kullanarak insanlar arasında düşüncelerini yaymayı sağlayacak bir becerisi vardır. Resim İş öğretmenliği yapan Tonguç'la Köy Enstitülerini çoğaltmak için köy köy koşturan Tonguç arasında hiç bir fark yoktur. Bakanlıktakiler onu öğretmen olarak tayin etmekle huzursuz olmuşlardır, sonunda Demokrat Partinin iktidara gelmesinden kısa bir süre önce Kayseri Lisesi resim öğretmenliğine tayin edilir.
Demokrat Parti 14 Mayıs 1950'de büyük farkla seçimi kazanıp iktidara gelince Milli Eğitim Bakanı Tevfik ileri olmuştur. Hemen ardından Tonguç ve daha 8 öğretmen bakanlık emrine alınırlar. Yeni Sabah gazetesinde çıkan haber manşete "Sol temayüllü hocalar bakanlık emrine alındı" yazmakta ve haberin altında Bakan Tevfik İleri’nin demeci verilmektedir: "Bu şahıslar solcu olarak tanınmıştır. Çocuklarımızın zehirlenmesine müsaade edemezdik. Hatta İsmail Hakkı Tonguç’un emekliye ayrılmasına iki ay vardı. Ben onu vekalet emrine almakla efkârı umumiye karşısında solcu olup olmadığının hesabını vermesini münasip gördüm."
Tonguç 5 Aralık 1950’de, Bakanlık, bakanlık emrine alınma nedenini öğrenmek ister ve Danıştay'a başvurur. Açılan karşılıklı davalar 16 Aralık 1954’e kadar sürer. Gerçekte Tonguç’un maddi durumu iyi değildir. Bakanlık emrine alındığı yıllarda yapımında bizzat çalıştığı 25 yıllık küçük bağını ve bağ evini satmak zorunda kalır.
Tonguç 1946 - 1960 yılları arasında devletin güvenlik örgütler tarafından sürekli olarak takip edilir , hatta oğlu Engin Tonguç yazdığı kitabında (Devrim Açısından Köy Enstitüleri ve Tonguç, Ant Yayınları) aynı soyadı taşıyan bütün yakınlarının izlendiğini anlatır. Bütün hayatı boyunca tek bir olaya karışmamış olan ilk öğretim müfettişi kardeşi bile yıllarca izlenir, oğlu Dr. Engin Tonguç'un uzmanlık eğitimi için yurt dışına çıkması engellenir. Yıllar sonra bile turist olarak yurt dışına çıkmak istediğinde pasaport verilmez. Oğlu pasaport almak için uğraşırken 3 yıl önce ölmüş babasının dosyalarının hala takip edilmekte olduğunu öğrenince adeta isyan edercesine " Babam, 3 yıl önce öldü, bunu öğrenip de kayıtlarınıza işleyemediniz mi" demekten kendimi alamaz! Hasan Ali Yücel'in yerine Milli Eğitim Bakanı olan Şemsettin Sirer'in Tonguç’a söylediği "senin çoluk çocuğunla birlikte belini kıracağım" sözü gerçek olmuştur.
İsmail Hakkı Tonguç ölümünden 12 gün önce 14 yıldır gidemediği Hasanoğlan Köy Enstitüsünü görmeye gider. Bir zamanlar çalılardan geçilmeyen sırtta şimdi ağaçlar yükselmektedir. Enstitüyü dağıtmışlar, ama ağaçları yok edememişlerdir. Orada hayatında iki şeyden pişmanlık duyduğunu söyler. Birisi açtığı Köy Enstitüleri'nin sayısını 20'sen 60'a çıkaramamış olmasıdır. Diğeri ise daha fazla kız öğrenciyi okutamamış olmasıdır.
İsmail Hakkı Tonguç 23 Haziran 1960 günü öldü. Oğlunun anlattığına göre, ileride oluşan üzücü olayları göremediği için mutlu ölmüştü...
(Devam Edecek)
8 Nisan 2021 Perşembe
SABAHATTİN ALİ'NİN ROMAN VE HİKÂYELERİ ÜZERİNE
Meriç Gök
İlk
şiirinin Balıkesir’de çıkan Çağlayan dergisinde 1925 yılında yayınlanmış olduğu
göz önüne alındığında Sabahattin Ali’nin tüm edebi verimleri, hepi topu 22-23
yıl süren bir yazarlık hayatının içine yerleşmiştir. Neler vardır, bu yapıtlar
içinde?
Dağlar ve Rüzgâr: (1934) Şiirler.
Sabahattin
Ali’nin şiirleri ‘halk şiiri’ tarzında yazılmış şiirlerdir ve bunlardan bir
kısmı “Leylim Ley”, “Aldırma Gönül” “Geçmiyor Günler” gibi günümüzde geniş
halk kitleleri tarafından çok sevilen şarkıların da sözleridir. Sabahattin Ali ilk baskısı 1934 yılında
yapılan bu kitaptan sonra bir daha, kitap haline getirecek biçimde şiire
dönmemiştir.
Değirmen: (1935) 16 hikâye. Sabahattin
Ali’nin bu ilk hikâyelerinde romantizmin etkisi çok belirgindir.
Kağnı-Ses: (1936-1937) 18 hikâye. Başta iki
ayrı kitap halinde yayımlanan bu hikâyeler daha sonra tek kitap olarak
yayımlanır.
Yeni Dünya (1943) 13 hikâye. Bu
kitabını, romanlarına geçmeden hikâyelerini tamamlamak için kronolojik
sıralamayı bozma pahasına buraya alarak kısaca hikâyeciliğini ele alalım.
Bu yıllarda cezaevleri de dâhil Anadolu’nun
değişik il ve ilçelerindeki deneyim ve gözlemlerini giderek daha yetkin biçimde
yansıttığı hikâyelerdir bunlar. Son dönem ürünlerinde Hasanboğuldu ve Sulfata’ da
olduğu gibi hâlâ romantizmin etkisi tümüyle kalkmasa da özellikle Yeni Dünya’daki hikâyeleri, döneminin
Anadolu’sunda toplumsal hayatın, toplumsal gerçekliğin bir ‘mimesis’idir.
Nâzım
Hikmet, döneminin birçok genç yazarına olduğu gibi Sabahattin Ali’nin de hikâye
ve roman yazarlığında gelişmesine büyük emek vermiştir. Nâzım’ın Resimli Ay’
yıllarında Sabahattin’e verdiği desteği Sabiha Sertel anlatıyor:
“
Sabahaddin Ali, Almanya’dan yeni gelmişti. Bir gün “Resimli Ay”da yayımlanmak
üzere bir hikâye getirdi. Nâzım’la uzun boylu sanat ve edebiyat üzerine
konuştular. Nâzım hikâyeyi okuduktan sonra:
— Bu çocukta iş var, dedi.
Bundan sonra Sabahaddin’in getirdiği hikâyeleri dikkatle
okur, Sabahaddin’le tartışırdı. Onun yazılarını romantik buluyor, ona daha
realist hikâyeler yazmayı öğüt veriyordu. Sabahaddin Ali Almanya’da ilerici
edebiyatla temas etmiş, sosyalist eğilimleri olan bir gençti. Fakat kafasında sosyalizm
henüz belirli bir şekil almamıştı. Nâzım onu yalnız sanata değil, sosyalizme de
çekmeye çalışıyordu. Sabahaddin’i roman yazmaya teşvik eden Nâzım Hikmet oldu.”
Şimdi Sabiha’nın gözlem ve değerlendirmelerine daha
sonra tekrar dönmek üzere ara verip Nâzım’ın hapishaneden, mektupları
aracılığıyla Sabahattin’e verdiği desteğe geçiyorum.
“Edebiyatımızın bugünkü şartları seni öyle bir yere
getirmiş ki, rehberlik etmeğe ve bunun mesuliyetlerini yüklenmeğe mecbursun.
Verimlisin, bu sana rehberliğinde en büyük yardımcıdır.” Tarihi yazılmamış bu mektubunda Sabahattin’i
yüreklendirmeye devam ediyor:
“Bak konkre konuşuyorum: Hikâye ve romanda sen vardın, senden sonra kemal Tahir var, sonra Orhan Kemal var, Suat Derviş var. Kemal Tahir’le Orhan Kemal biri daha ileride, biri henüz civciv, fakat dehşetli vaatlerle dolu bir civciv, biri yazdıklarını neşretmek imkânsızlığı içinde, ötekisinde bu imkân henüz belirmiş. Suat Derviş’e gelince galiba artık yazmıyor, velhasıl büyük Türk hikâye ve romanının tek bayrağı bilfiil sensin. Bugünkü durumda bu böyle. Bunun zorluklarını mesuliyetlerini gayet iyi anlıyorum. Fakat sana her zaman o kadar güvendim ve o kadar güveniyorum ki bu zorlukları, yüklendiğin ağır yükün altından kalkarak yeneceğine inanıyorum. Romanını doğacak çocuğumu bekler gibi bekliyorum.” ( Filiz Ali – Atilla Özkırımlı, Sabahattin Ali, İstanbul 1979, s.187.)
Bir başka mektubunda, Mayıs 1943 tarihli mektubunda,
Nâzım bu kez Yeni Dünya’yı okumuş
olarak yazıyor ve son derece isabetli şekilde Sabahattin’in gerçekçiliğinin
sınırlarına işaret ediyor:
“Yeni Dünya’da
birbirinden güzel ve sana layık birçok hikâyeler var. Yalnız, bilmem bir şeye
dikkat ediyor musun, bizim edebiyata, aşağı yukarı bütün tabakalarıyla köylü
girmeğe başladı, bunda senin hizmetin büyüktür. Lumpen proleter de bilhassa
şiirde bol bol giriyor. Fakat henüz sahici proleter girmedi. Hâlbuki Türkiye
realitesinde sahici proleter, sanayi amelesinin orta tabakası, ne lumpen, ne
kara amele, ne de ustabaşı kaymak tabakası, sahici Türk proleteri bir vakıadır.
Ve gerek karakter, gerekse istikbal insanı olarak en enteresan tiptir, en
üzerinde durmağa değer insandır. İşte Yeni Dünya’da öyle bir tek insan yok. Bu
meselenin üzerinde duruşum senin eserlerin için değil, fakat bilhassa birçok şairler
ve bazı hikâyeciler için sahici millet, sahici halk edebiyatı denince lumpen
proleter muhitinin yahut en fazla fakir ve orta köylü muhitinin verilmesi
zehabına düşülmüş ve bu suretle de bir küçük burjuva anarşist temayülün alıp
yürümesinden dolayıdır.”
Evet, Sabahattin Ali’nin hikâye kişileri arasında Anadolu’nun yoksul köylüleri, öğretmen ve küçük memurlar ( Kağnı, Asfalt Yol, Bir Skandal, Ses, Bir Konferans ), o dönemin küçük kasabalarında bir tür örtük fuhşun kurbanı düşkün kadınlar ( Gramofon Avrat, Hanende Melek, Yeni Dünya, Arap Hayri, Bir Mesleğin Başlangıcı, Selam), çıkarcı doktorlar (Sulfata, Böbrek, Cankurtaran), adi ve siyasi suçlardan hapishanelerde ‘yatan’ mahkûmlar (Kafakâğıdı, Bir Şaka, Kanal, Kazlar, Bir Firar, Katil Osman, Çaydanlık),iş bulma umuduyla büyük şehre giden işsizler (Kamyon) vardır; fakat işçi (proleter) yoktur; bizde ilk kez işkenceyi (Kurtla Kuzu ) ve bir muhbiri (Düşman) anlatan hikâyeleri bir yana bırakıldığında, Çernişevski’nin Yeni İnsanı da yoktur.
Bununla birlikte özellikle Sinop cezaevinde yazdığı
hikâyelerinde cezaevinin çok zor koşullarında yaşayan mahkûmların acılarını,
umutlarını ve duygularını, özgürlüğe duydukları kavurucu özlemi büyük bir
ustalıkla anlatır.
“Uzun zamanlar deniz kenarında ve surlar içindeki bir
hapishanede kaldım. Kalın duvarlara vuran suların sesi taş odalarda çınlar ve
uzak yolculuklara çağırırdı. Tüylerinden sular damlayarak surların arkasından
yükseliveren deniz kuşları demir parmaklıklara hayretle gözlerini kırparak
bakarlar ve hemen uzaklaşırlardı.”
Olağanüstü bir anlatım; deniz kuşları da orada bir
şeylerin yolunda olmadığının farkındadırlar…
Ve sonra böyle denizin dibinde, adına cezaevi denen
ancak bir orta çağ zindanından farksız olan bu yerde tutsaklığın ne denli zor
olduğunu anlatan şu bölüm:
“Bir mahpusu dünya ile hiç alâkası olmayan bir zindana
kapamak ona en büyük iyiliği yapmaktır. Onu en çok yere vuran şey, hürriyetin
elle tutulacak kadar yakınında bulunmak, aynı zamanda ondan ne kadar uzak
olduğunu bilmektir. On adım ötede en büyük hürriyetlere götüren denizi dinlemek
ve sonra aradaki kalın kale duvarlarına gözleri dikerek bakmaya, denizi yalnız
muhayyilede görmeye mecbur kalmak az azap mıdır?”
Sabahattin’in hikâyeleri toplumsal gerçekliği bütün
çıplaklığıyla ortaya koyar. Hikâyelerinin süssüz ve yalın dili hemen dikkati
çeker. Sıcak, içten ve inandırıcı oldukları için okuyanı daha başında saran
hikâyelerdir bunlar.1935 yılında yazdığı Kağnı
adlı öyküsü şöyle başlar:
“Bir tarla meselesi yüzünden Savrukların Hüseyin,
Arkbaşında Sarı Mehmet’i vurdu.” Bu kadar yalındır işte anlatımı. Oğlunun
cesedinin başında duran yaşlı kadını anlatımı da oldukça sinematografiktir:
“ Kahvedekiler yavaş yavaş çıktılar. Kocakarı oğlunun
başucuna gidip oturdu. Bir eliyle sinekleri kovmaya, öteki eliyle ihtiyarlıktan
ve hastalıktan bir nohut kadar ufalmış olan gözlerini silmeye başladı. Bir
hastanın başını bekliyor gibiydi. Elini ağır ağır sallayarak sinekleri kovalıyordu.
Bir ihtiyar, kısık sesiyle bağırarak çocukları evlerine gönderdi. Diğerleri de
yavaş yavaş dağıldılar. Birkaç delikanlı cenazeyi alıp evine götürdüler. Akşama
doğru her şey eski haline gelmişti. Sanki uzun bir hastalıktan sonra eceliyle
ölmüş kadar sükûnetle ölü yıkandı ve gömüldü. …”
Sabahattin Ali’nin hikâyeciliğinin döneminin içindeki
yeri belli başlı ayırt edici özellikleri şunlardır. Öncelikle, Cumhuriyet’le
birlikte ulus imal/inşa etme sürecinde yazarlara, dolayısıyla edebiyata verilen
misyon/görev kapsamında Refik Halit, Falih Rıfkı, Halide Edip, Yakup Kadri,
Reşat Nuri vb.nin üstlendiği ve ‘Onuncu Yıldönümü’ ile doruğuna varan “milli
edebiyat”/”memleket hikâyeciliği” oluşturma sürecine asla katılmamıştır,
Sabahattin Ali.
Günümüzden yaklaşık
seksen-doksan yıl önce yazılmış olmalarına karşın, bütün bir kitapta sadece birkaç kelimesine
bugünün Türkçesinde karşılık bulmak gerekiyor. Süslü anlatımdan, o dönemde
olumlu-olumsuz “edebiyat yapma” denilen biçemden hep uzak durur.
Mübadele sorununu, bir köyün değişimi üzerinden öyküleştiren ilk yazarımızdır, Sabahattin Ali (Çirkince-1947). Anlatıcı-yazarın, köye yaptığı — mübadele öncesi ve sonrası— iki ayrı ziyaretle, yakın geçmişin bu trajik olayı sorgulanır. Türkiye’de egemen inanç olan Sünniliğe göre daha özgür bir yaşam sürdüklerini düşündüğü Alevilere ve Alevi köylerine hikâyelerinde ilk kez yer veren yazarımız da odur.(Sulfata, Hasan Boğuldu- 1942).
Kuyucaklı Yusuf: (1937) “1903 senesi
sonbaharında ve yağmurlu bir gecede Aydın’ın Nazilli kazasına yakın Kuyucak
köyünü eşkıyalar bastılar ve bir karı kocayı öldürdüler.” Böyle başlar Sabahattin
Ali’nin bu ilk romanı. Bu baskında sağ ve yetim kalan Yusuf’u, Kaymakam
Salâhaddin Bey evlatlık alır. Salâhaddin Bey’in esasen sevgisiz biri olan karısı
bundan hiç hoşlanmaz ve tüm roman boyunca Yusuf’u bir türlü sevmez. Roman bu
olaydan sonra Salâhaddin Bey’in tayin olduğu Edremit’te geçer ve Yusuf ile
Salâhaddin Bey’in kızı Muazzez birlikte büyür ve iki genç olur.
Kuyucaklı Yusuf, sömürü ve baskının
kaynağını göstermedeki yetersizliğine karşın farklı toplumsal kesimlerden gelen
eşraf, bürokrat, küçük memur, küçük çiftçi, tarım işçisi gibi roman kişilerinin
bir kasabadaki hayatlarını toplumsal gerçekliği içinde ele almasıyla edebiyatımızın ilk taşra/kasaba
romanı sayılabilir. Romanda olay örgüsü, romanın başkişisi Yusuf’un çevresinde
gelişir ve Yusuf’un, iyi niyetli Kaymakam Salâhaddin’in çevresini saran
yozlaşmış bir eşraf kesimiyle hesaplaşması ve bunun trajik sonucu anlatılır.
Yusuf,
okul eğitimiyle ilişkisini ilkokuldan sonra keser. Okul ona göre değildir,
sadece okuma yazma öğrenmesi yeterli olmuştur.
“Yusuf,
ilk defa Edremit’te mektebe gitti. Fakat bu mektep devri pek uzun sürmedi.”
(…)
“
Mektep onu sıkıyordu. İlk zamanlarda, yani okuma öğreninceye kadar, devam eden
merak ve alakası pek çabuk kayboldu. Bir sürü “kıvır zıvır” bilgi sahibi olmak
için o “bey çocukları” ile düşüp kalkamayacağını söylüyordu.”
Kendisinden
15 yaş küçük karısı, kötü (üvey)anne Şahinde’ye karşı iyi (üvey)baba olan
Kaymakam Salâhaddin Bey, tüm çabasına
rağmen Yusuf’u okumaya ikna edemez.
“Böylece
küçük Yusuf, bir sur harabesi üzerinde çıkan bir yabani incir ağacı gibi, biraz
sıkıntılı ve şekilsiz, fakat serbest ve istediği gibi, büyüyor, gelişiyordu.”
Kaymakam Salâhaddin Bey’in köyden geldiği
için şehirlere bir türlü alışamayan bir çocuk olarak gördüğü romanın “asil
vahşi”si Yusuf, böylece Muazzez ile birlikte büyür ve yetişir. Tek yakın
arkadaşı Ali’dir, ancak onunla da saatlerce yan yana oturup bir şey konuşmaz. Zaten
Yusuf, çok gerekli ve zorunlu olmadıkça konuşmaz.
Sabahattin
Ali, romantizmin yer yer yoğun etkisi bulunan bu romanında toplumsal ilişkileri
içinde, gelenek görenekleriyle kasaba yaşamını oldukça gerçekçi betimler.
Kaymakam Salâhaddin Bey ve Yusuf sıkıcı kasaba yaşamından bunaldıklarında
kasaba dışına, doğaya giderler. Orada huzur bulurlar.
İlk
gençliklerinden beri birbirlerini seven Yusuf ile Muazzez, Şahinde Hanım’ın
karşı çıkmasına rağmen sonunda Salâhaddin Bey’in desteğiyle evlenirler. Yusuf’a
kaymakamlıkta bir görev verilir. Salâhaddin Bey’in ölümünden sonra göreve
başlayan yeni kaymakam, Yusuf’u kasabadan uzaklaştırmak için vergi tahsildarı
olarak köylere yollanır. Yusuf’ kasaba dışında kaldığı günleri fırsat bilen
Şahinde, Muazzez’i kasabanın yeni kaymakamı ile eşrafının yozlaşmış ortamına
sokar. Bu durumu öğrenen Yusuf, evi basar ve karanlıkta açtığı ateşle
yaraladığı Muazzezi atının terkisine alıp kaçar.
“Hiçbir
şey düşünmüyor, sadece kaçmak, hayatının en korkunç devirlerini geçirdiği bu
yerlerden mümkün olduğu kadar çabuk uzaklaşmak istiyordu. Nereye olursa olsun!
Dağbaşlarına, kimsesiz ormanlara veya kalabalık şehirlere!... Yalnız adamakıllı
uzak ve kimsenin onu bulamayacağı bir yere!..”
Yusuf’un
kasabadan kaçıp gidebileceği iki yer vardır, ya ormanın cangılı, ya da büyük
şehrin cangılı. Aslında her iki durumda da tek bir yer vardır: Kimsenin onu
göremeyeceği bir cangıl.
Roman Gibi’de Sabiha Sertel anlatıyor:
“Kuyucaklı Yusuf” Resimli Ay matbaasında
basılıyordu. Nâzım hergün makinaların başında eserin basılmasını seyrederdi.
İlk nüsha çıktığı gün sevinçle odaya geldi. Baskıyı hepimize gösterdi,
gözlerinde adeta, bu romancıyı ben yarattım, der gibi bir ifade vardı.”
Nâzım’a
göre Kuyucaklı Yusuf, Sabahattin
Ali’nin en ustaca romanıdır. İçimizdeki
Şeytan’ın 1955 Rusça baskısı için yazdığı ve kitabın sonunda yayınlanan
sunuş yazısında şöyle diyor:
“Sabahattin’in
bazı hikâyeleri Rusçaya çevrildi. “İçimizdeki Şeytan” Rusçaya çevrilen ilk
romanıdır. Gönül isterdi ki Sabahattin’in bütün hikâyeleri, en ustaca romanı
olan “Kuyucaklı Yusuf” da Rusçaya
çevrilsin. Sabahattin sağ olsaydı ona sorsaydınız, size şu karşılığı verecekti:
“Tolstoy’un ve Lenin’in diline …” Bunu öyle laf olsun diye yazmıyorum. Bir gün
bana kendisi aynen böyle dedi: “Halide Edip hanımefendiyi Rusçaya çevirmişler…
(Gözlüklerin arkasından önce alayla, sonra kederle yüzüme baktı.) Bir gün beni
de çevirirler mi dersin? (Gözlüklerinin arkasından yüzüme sevinçle bakıyordu.)
Boru mu bu? Geleceğin en büyük diline çevrilmek, yüz milyonlarca insanın seni
okuması, halkını ve seni sevmesi ..” (Filiz Ali-Atilla Özkırımlı, Sabahattin Ali, Cem yayınevi, İstanbul 1979,
s.14)
Bir
taşra/kasaba romanı olan Kuyucaklı Yusuf’tan
sonra bu kez bir kent/aydın romanı yazar Sabahattin Ali. İçimizdeki Şeytan’ın başlıca üç kahramanı vardır: Ömer, Macide ve
Bedri. Macide’nin Balıkesir’deki lise öğrenciliğinin anlatıldığı iki kısa bölüm
dışında romanın geçtiği yer İstanbul’dur. Üniversitede devamsız bir öğrenci
olan Ömer, bir akrabasının yardımıyla Postanede küçük bir memuriyet bulmuş,
ancak işine pek düzenli gitmeyen, aylaklık yapmayı seven bir gençtir. Bir gün
arkadaşı Nihat ile vapurda bir genç kız görür ve ona âşık olur. Bu kız, yani
Macide orta öğrenimini Balıkesir’de yaparken müziğe olan yeteneği müzik
öğretmeni Bedri tarafından saptanıp desteklenir. Bu arada Macide öğretmeni
Bedri’ye duygusal bakımdan da ilgi duyar. Liseyi bitiren Macide konservatuarda
okumak için İstanbul’a gelmiş ve akrabası olan bir ailenin yanında kalarak
müzik eğitimini sürdürmektedir. Bu aile, Ömer’in de akrabası olduğundan Macide
ile Ömer uzaktan akraba çıkarlar. Ömer uzun süredir görmediği akrabalarını
görmeye gittiğinde tekrar Macide ile karşılaşır ve ertesi günü sabah ona okula
kadar yürüyerek eşlik eder. Belirli bir süre günlerini, gecenin ilerleyen
saatlerine kadar birlikte geçiren âşık çift, Macide’nin babasının ölümü üzerine
para yardımı alamaması yüzünden kaldığı evde sorunlar çıkınca birlikte yaşamaya
karar verir.
Ömer’in
ırkçı-Turancı çevresini zamanla Macide de tanır. Bu arada öğretmenliği bırakıp
İstanbul’da müzisyen olarak çalışan ve Ömer’in de tanıdığı olan Bedri ile tesadüfen
karşılaşmaları sonucu üçlü artık sık sık beraber olur. Ömer çalıştığı yerde
kasadan kaynına yardım için para alan muhasebeciden şantajla büyük miktarda
para alıp bunu yayın işlerinde kullanmaları için Nihat ve arkadaşlarına verir.
Bir süre sonra Ömer’in de içinde bulunduğu bu grup tutuklanarak cezaevine
konur. (S. Ali’nin 1944 yılında açılacak olan ve A. Türkeş, N. Atsız, Z. Velidi
Togan, R.Türkkan ve F.Tevetoğlu’nun da sanık olarak yargılandığı ‘Irkçılık-Turancılık
Davası’nı öngörebildiği anlaşılıyor.) Ömer, bu gelişmelerden sonra artık Macide
ile ilişkisini bitirmeye karar verir. Tahliye edileceği gün Bedri’yle
görüşmesinde bunu ona söyler:
“Denilebilir
ki: Genç kadın sensiz ne yapsın? Nereye gitsin? Bunu senin demeyeceğine eminim…
Sen hepsini halledeceksin… Nasıl isterseniz öyle yapın… İstersen onu al, bir
kardeş gibi yanında tut, istersen onunla evlen… Beni dünyada mevcut farz
etmeyin… Tamamıyla ayrı yollara ve ayrı dünyalara gideceğiz… Ben bir molozdan
bir adam yapmaya çalışacağım…”
Bedri,
bu konuşmadan sonra tahliye olan Ömer’in sözlerini Macide’ye iletir:
“Beni
hiç aramayın!.. Ne sen, ne Macide… dedi. Yalnız kalmak, yeni bir hayatı denemek
istiyor… Kendini iki kişinin mesuliyetini yüklenecek kadar kuvvetli
hissetmiyor!..” (İçimizdeki Şeytan, YKY, s. 252, 253.)
“Büsbütün
başka bir hayat isteyen” Ömer, fiziksel dış görünümünden ruhsal gelgitlerine ve
bir dönem (1926-27 ve yılları) Türk Ocağı’nda Nihal Atsız ve çevresiyle
arkadaşlığına kadar birçok özelliğini Sabahattin Ali’den alır.
Macide’nin
Sabahattin Ali’nin âşık olduğu kadınların yanı sıra daha çok eşi Aliye’ye
benzediğini kızı Filiz Ali de belirtir. Yine Bedri’de de kendisi de birkaç yıl
öğretmenlik yapan ve bu arada bir öğrencisine de âşık olan Sabahattin’i görmek
mümkün. Ömer’in ırkçı-Turancı görüşleri nedeniyle başı derde giren yakın
çevresindeki kişilerin de gerçek hayatta Peyami Safa, Nihal Atsız, Zeki Velidi
Togan vb. oldukları açıktır. Ancak bunların romanda inandırıcı karakterler
olmamaları, büyük ölçüde karton tipler olarak kalmaları ve ayrıca olay
örgüsünde, özellikle Ömer, Macide ve Bedri üçgenindeki olayların gelişiminde
varlıklarının gerekliliğinin ikna edici biçimde ortaya konulamaması
eleştirilebilir.
Ancak
edebi bakımdan tüm bu yetersizliklerine rağmen İçimizdeki Şeytan edebiyatımızda ilk kez kötülüğün kaynağı olarak Mephistopheles’in ya da eski Yunan’daki
adıyla daimon’un ele alındığı
romandır. Bunda Sabahattin Ali’nin, Goethe’yi, üstelik Almancasından okumuş
olmasının elbette büyük payı vardır. Bilindiği gibi Goethe’nin Faust’unda Mephistopheles, ilk kez artık şeytanın, klasik metinlerde olduğu
gibi dinsel bir günah unsuru olarak
değil, bir edebi figür, “sanatkâr” şeytan olarak alınmıştır.
Antik
Yunan’ın, ‘Daimon’um beni buna itti”(Sokrates) dedirten daimon’u, Kilise tarafından devralınarak
Orta Çağ Hıristiyanlığı literatura’sındaki
şeytan/iblis figürüne dönüştürülmüştür. ( Öte yandan İslam mitolojisinde ve
Kur’an’da da şeytan/iblis, Âdem’e, dolayısıyla Allah’a isyan eden ve kötülüğün
kaynağı olan ruhsal bir varlıktır. Dolayısıyla romanın başkahramanı Ömer’in
üzerindeki ‘etkisi’nin veya onun hatalı davranışlarının sorumluluğunu, en
azından bir süre ona yüklemesinin yadırganacak bir yanı yoktur.) Goethe de
Hıristiyanlığın bu geleneksel şeytan imgesini Faust’unda Mephistopheles figürü
ile dinselliğinden arındırarak dünyasallaştırır. Faust, “İki ruh yaşıyor
içimde” der. Romanda Faust’un izini
sürelim:
“Ömer
içinde birdenbire sevince benzer bir şey parladığını hissetti ve gene bir anda
bu histen dolayı müthiş bir utanma duydu.
Bu ölümü (Macide’nin henüz habersiz olduğu babasının ölümü) kendisine
yardım edecek bir hadise olarak telakki etmenin pek dürüst bir şey olmadığını
düşündü. Fkat içimizde, bizim “ahlak” tarafımızda hiçbir şekilde münasebete
geçmeyerek hadiseleri muhakeme eden, neticeler çıkaran ve tedbirler alan bir
“hesabi” tarafımız vardı ve lafta değilse bile fiilde daima o galip çıkıyor ve
onun dediği oluyordu.” (İçimizdeki Şeytan,
s.23)
Sabahattin
Ali, yapıtının, ona adını verecek kadar önemli bulduğu temel izleklerinden daimon’u daha romanının başında
tanımlıyor. Ancak bu roman için yazılmış “önsöz”, “takdim”/”sunuş” vb. yazılar
da dâhil, bizim ikincil edebiyatımızda, daimon’un bir izlek olarak ilk kez Sabahattin Ali tarafından ele alınmış olmasının,
Goethe’nin Faust’unun onun üzerindeki etkisiyle de irtibatlandırılarak üzerinde
yeterince durulmuş değildir.
Ömer
arkadaşı Nihat’la konuşuyor:
“Değil…
değil… fakat şu muhakkak ki bugün olduğum gibi olmak da istemiyorum. Büsbütün
başka bir hayat, daha az gülünç ve daha çok manalı bir hayat istiyorum. Belki
bunu arayıp bulmak da mümkün… Fakat içimde öyle bir şeytan var ki… bana her
zaman istediğimden büsbütün başka şeyler yaptırıyor. Onun elinden kurtulmaya
çalışmak boş… Yalnız ben değil, hepimiz onun elinde bir oyuncağız… Senin
dünyaya hâkimiyet planların bile eminim ki onun mahsulü…”
Ömer,
arkadaşı Hitlerci Nihat’ın “dünyaya hâkimiyet planları”nın sorumluluğunu da daimon’a yüklüyor. Ömer, arkadaşlarıyla
bir meyhanede buluştuğu bir gün cebinden bilinen dergisini çıkarıp okumaya
başlar ve birden gözleri parlayarak elindeki dergiyi masaya vurur ve;
“Bakınız…
Bakınız” der, “Burada bir şiir var… Beni deli eden şeyleri ne kadar açık söylüyor.
Siz beni anlamıyorsunuz… Eminim ki bunu yazan beni anlayacaktır…”
Anlatıcı
bunun tanınmış şairlerden birinin “Şeytan”
adlı şiiri olduğunu söyler. Sonra Ömer şiirin birkaç mısrasını okur:
Onu ben çocukluğumdan,
İlk rüyalardan tanırım.
Yalnız yürüdüğüm zaman
Odur arkamdaki adım.
Onun korkusu, içimde
Ürkek bir dünya yaratan…
Sonra Ömer haykırırcasına tekrarlar:
“Evet,
evet onun korkusu… İçimde bu ürkek dünyayı yaratan onun korkusu… Ben bu
değilim… Ben başka bir şeyler olacağım… Yalnız bu korku olmasa… Hiçbir şeyi bana
tam ve iyi yaptırmayacağına emin olduğum bu şeytandan korkmasam…”
Ancak
romanın başkahramanı Ömer sonunda
Mephistopheles’inden, Goethe’nin anladığı anlamdaki “şeytan”dan kurtulur. Geldiği noktayı, bir bakıma tüm hayatının
muhasebesiyle, Bedri’ye anlatıyor:
“İsteyip
istemediğimi doğru dürüst bilmediğim, fakat neticesi aleyhime çıkarsa
istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiillerimin daimi bir mesulünü
bulmuştum: Buna içimdeki şeytan diyordum; müdafaasını üzerime almaktan
korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde,
haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve
ihtimama layık görüyordum. Hâlbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim
gururumuzun, salaklığımızın uydurması… İçimizdeki şeytan pek de kurnazca
olmayan bir kaçamak yolu… İçimizde şeytan yok… İçimizde aciz var… Tembellik
var… İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey:
hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var.. Hiçbir şey üzerinde düşünmeye, hatta
bir parçacık durmaya alışmayan gevşek beyinlerimizle kullanmaya lüzum
görmeyerek nihayet zamanla kaybettiğimiz biçare irademizle hayatta dümensiz bir
sandal gibi dört tarafa savruluyor ve devrildiğimiz zaman kabahati meçhul
kuvvetlerde, insan iradesinin üstündeki tesirlerde arıyoruz.”
İçimizdeki Şeytan’ı okuduktan sonra
Nâzım, Mayıs 1943’te Bursa cezaevinden Sabahattin’e romanını “zevkle” okuduğunu
yazıyor:
“
Bana Yurt ve Dünya ve Yürüyüş’ten başka — çünkü onları alıyorum — Ankara’da ve
İstanbul’da çıkan mecmuaları okuduktan sonar yollarsan pek memnun olurum. İçimizdeki
Şeytan’ı ve hattâ o satılmış vatan hainlerinden birinin broşürünü (Atsız’ın
“İçimizdeki Şeytanlar” yazısı olan broşürü kastediyor.) bile okudum. Senin
kitabını zevkle onunkini tiksinti ve merhametle.”
Kürk Mantolu Madonna: (1943) İlk
yayımlandığında “uzun hikâye” veya “novella” olarak tasarladığı ve böyle de
nitelediği fakat daha çok ekonomik kaygılarla tefrika olarak yayımlayan
gazeteye yetiştirebilmek için sıkışık bir zaman süresi içinde yazmış olduğu bu
son romanı, günümüzde onun en tanınan yapıtıdır.
Kürk Mantolu Madonna iki ayrı anlatıdan
oluşur: Bunlardan ilki, Ankara’nın bir
kenar semtinde oturan ve bir işyerinde Almanca tercümanı olarak çalışan Raif
Efendi’nin, iş arkadaşı olan yazar/anlatıcı tarafından “Şimdiye kadar tesadüf
ettiğim insanlardan bir tanesi benim üzerimde belki en büyük tesiri yapmıştır.”
cümlesiyle anlatılmaya başlayan hikâyesidir.
Diğeri de bir Dostoyevski tipini andıran, ölmek üzere
olan Raif Efendi’nin anlatıcıdan sobada yakmasını istediği, çalışma masasının
çekmecesinde bulunan siyah kaplı bir defterde anlatılan 30’lu yılların savaş
öncesi Almanya’sında bir üniversite öğrencisiyken Maria Puder ile yaşadığı
aşkın hikâyesidir. Toplam anlatıda ikinci hikâye birincinin dört katı daha
uzundur. Bununla birlikte kısa olan bu birinci bölümde, savaş yıllarının
başkent Ankara’sında baldızı, kocası ve iki kayınbiraderiyle birlikte oturan
Raif Efendi ile yakın çevresindeki bu insanların, modernleşmeyle birlikte artan
tüketim hırsları ve birbirlerine yabancılaşmaları ve Raif Efendi’nin yalnızlığı
oldukça etkili biçimde anlatılır.
İkinci
anlatıda genç Raif’i Almanya’da öğrenci olarak görürüz. Berlin’de bir resim
sergisinde görüp hayran kaldığı portrenin sahibi olan Maria Puder ile tanışır.
Maria belirli geceler bir eğlence yerinde şarkı söyleyerek geçimini sağlayan
genç bir kadındır. Almanya’da öğrenim için bulunan bir yabancı genç ile artık
Hitler’in ayak seslerinin duyulmaya başladığı bir ülkede bir Yahudi kızı arasında
büyük bir aşk yaşanır. Ancak babasının ölüm haberi üzerine Türkiye’ye dönen
Raif, bir süre sonra Maria’dan hiç haber alamaz. Ailesinin ısrarıyla evlenen ve
çoluk çocuğa karışan Raif, gerçeği yıllar sonra Ankara’da karşılaştığı
Maria’nın bir yakınından öğrenecektir. Raif Efendi’nin Ulus’ta heykele çıkan
yolda Maria’nın yakını bir Alman’a rastladığı bu sahne, her ne kadar roman
gerçekliğinden uzaklaşsa da o yıllarda Ankara’da tercüman olarak çalışmakta
olan Sabahattin’in gerçekliğine yaklaşır.
Raif
Efendi’nin Berlin’deki yaşamının anlatıldığı ikinci bölüm birçok bakımdan
edebiyatımızda bir ilki oluşturur: Bilindiği gibi Almanya, Max Frisch’in “Biz
işgücü çağırdık ama insanlar geldi.” dediği 1960 sonrası işçi göçüyle birlikte
Türk edebiyatında yer almaya başlamıştır. Ancak bundan çok daha önce henüz
İkinci Dünya Savaşı sırasında yazılmış olan Kürk
Mantolu Madonna’da Potsdam ve Berlin olay örgüsünde önemli bir yer
tutar ve böylece Almanya ilk kez Sabahattin Ali’nin bu uzun öyküsüyle Türk
edebiyatına girmiş olur.
Kürk
Mantolu Madonna, Sabahattin Ali’den umulan ‘toplumcu gerçekçilik’ zemininde bir
yapıt beklentisini karşılamadığından döneminde eleştiriyle karşılanır. Bunlardan
birini, Nâzım’ın Mayıs 1943 tarihli mektubundan aktarıyorum:
“Gelgelelim
senin iki kitaba ve son hazırladığın romana. Kürk Mantolu Madonna, ben bu
kitabı hem sevdim hem de kızdım. Evvela niçin kızdığımı söyleyeyim. Kitabın
birinci kısmı bir harikadır. Bu kısmın kendi yolunda inkişafı yani bir küçük
burjuva ailesinin iç yüzünü tahlili öyle bir haşmetle genişlemek istidadında
ki, insan buradan ikinci kısma geçerken elinde olmayarak: yazık olmuş, bu çok
orijinal, çok mükemmel başlangıç ve imkân boşuna harcanmış, keşke bu başlangıç
harcanmasaydı, diyor. Ben başlangıcı okurken yani Berlin’e kadar olan pasajı,
senin benim anladığım manadaki realizmine hayran oldum. Beni dinlersen o
başlangıcı almak ve kahramanın ölümünü kısaca tekrarlamak suretiyle o ailenin
efradı ve eşhasının hayatları etrafında bir ikinci cilt, ayrı bir roman
yapabilirsin, böylelikle de dinlemeğe başladığımız harikalı musiki birdenbire
kesilmiş olmaz.”
Çok
büyük bir şair olan Nâzım’ın aynı zamanda büyük bir eleştirmen de olduğu
görülüyor, bu mektupta. Romanın iki kısmının birbirine bağlanmasında sorun
görüyor. Birinci kısmın devamını, müziğin kesilmemesini istiyor.
Sabahattin
Ali’nin yakın dostlarından Mediha Esenel anlatıyor:
“Son
zamanlarda yazdıklarından “Kürk Mantolu Madonna” arkadaşları tarafından, “fazla
romantik, anlamsız bir yapıt olarak eleştirildi. Şöyle yanıtladığını
anımsıyorum. “ Ne yapayım, bu eser benim kafamın içinde yıllar öncesinden
hazırlanmıştı, yazıya dökmemek imkânsızdı.”( Filiz Ali-Atilla Özkırımlı, Sabahattin Ali, s.83.)
(Devam edecek)
5 Nisan 2021 Pazartesi
HALK BİLİMİ – YOK OLAN MESLEK ve ZANAATLAR- SÜPÜRGE ve SÜPÜRGECİLİK
SABAHATTİN ALİ'NİN ÖLDÜRÜLMESİ
Meriç Gök
Yaşamından çok ölümü hakkında konuşulup yazılan, ancak ölümüyle ilgili birçok soruya, karşılık, en azından kesin bir karşılık verilemeyen bir yazarımızdır, Sabahattin Ali. Ölüm tarihiyle, daha doğrusu öldürüldüğü tarihle başlayabiliriz bu sorulara. Hangi tarihte öldürüldü? Aylar sonra kemikleri üzerinden Dr. Cevdet Tan tarafından yapılan bir “otopsi”nin raporu ile emniyet ve savcılıkta alınan/verilen kırık dökük ifade ve tanıklıklara göre belirlenmiş bir 1948 yılının “2 Nisan”ı vardır, sadece ortada. Otopsi, denince anılan doktorun yaptığı, maktulün gerçekte ölüm nedeninin saptanması anlamında bir otopsi değil, sadece eldeki bir çuval kemiğin cinsiyet, yaş, boy gibi özelliklerinin tespiti ve bunların — kime de değil, fakat — nasıl bir kişiye ait olduğunun teşhis edilmesi işlemidir. !6 Haziran’da bulunan fakat kimliği tespit edilemeyen (?) cesede Hükümet tabibi tarafından yapılan adli muayenede “ölüm sebebinin fennen tayinine imkân olmayıp Adli tahkikatla meydana çıkabileceği” rapor ediliyor. Sabahattin Ali’nin öldürüldüğü haberi, sınır köyündeki cesedi 16 Haziran 1948’de bulunmuş ve üstelik teşhis edilmiş olduğu halde, kamuoyuna ilk kez 12 Ocak 1949 tarihinde (öldürüldüğü ileri sürülen tarihten yaklaşık dokuz buçuk ay sonra, cesedin teşhisinden de yaklaşık altı- yedi ay sonra) gazeteler vasıtasıyla adeta ilân edilir. 1948 Mayıs’ında, İstanbul savcılığında, altın çerçeveli gözlüğü, yeşil mürekkepli dolma kalemi, Puşkin’in kana bulanmış Almanca bir kitabı ve giysileri, Aziz Nesin’e teşhis ettirilir– buna ayrıntısıyla birazdan değineceğim. İstanbul savcılığının bu teşhis işlemine rağmen Sabahattin’in öldürülmüş olduğu hâlâ kamuoyuna açıklanmaz. Öldürüldüğü yer? Aylar sonra cesedi, Kırklareli’nin Bulgaristan sınırına yakın bir yerde (Sazara), bir dere yatağında bulunmuş olduğuna göre öldürüldüğü yer, gerçekten orası mıydı, yoksa başka bir yerde öldürülüp oraya mı bırakılmıştı, meçhul. Peki, kim(ler) öldürmüştü? Yine S. Ali’nin öldürüldüğü tarihten aylar sonra, kaçakçılık suçundan gözaltına alınan eski bir astsubay ve eski bir sabıkalı olan Ali Ertekin, emniyetteki sorgusunda, suçlandığı fiiller dışında, ayrıca Sabahattin Ali’yi de öldürdüğünü “itiraf” etmiştir. Yani ortada cinayeti gören ve kendisini suçlayan biri yokken, Sabahattin Ali’nin cesedi bulunup katili araştırılmıyor veya aranmıyorken olay, sorgudaki bu “itiraf”la açığa (?) çıkıyor. Sanık, “milli duyguları galeyana geldiği” için S. Ali’yi başını taşla ezerek öldürdüğünü söylüyor. Bunu, kendisi için verilecek cezada hafifletici bir neden olacağı düşüncesiyle söylüyor daha doğrusu söyletiliyor. Ancak burada son derece tuhaf bir şey daha oluyor. Bu cinayet “itirafı” üzerine sanık, adliyeye sevk edilmiyor; tersine ileride kendisinden yararlanmak üzere Milli Emniyet (yani o zamanki MİT) tarafından serbest bırakılıyor.
Resmi tez bu. Fakat bu hikâyeye inanmak için
hiçbir neden yok. Bir kere “milli hisleri galeyana gelerek” cinayeti işlediğini
söyleyen kişi, astsubayken orduya ait silahları çalıp sattığı için yargılanmış
ve bu suçundan dolayı hapis cezası verilmiş eski bir mahkûm. Yani öyle pek
“milli duyguları” yüksek biri değil; böyle biri olmadığı da zaten kimi
tanıkların ifadelerinden ve ilk tahkikatı yapan sorgu yargıcı Hüseyin Tarhan’ın
mahkeme kararındaki yorumlarından da açıkça anlaşılıyor. Sorgu yargıcı, sanığın
bu cinayeti, Sabahattin Ali’nin üzerindeki para ve kıymetli eşyanın gaspı
amacıyla işlediğini düşünmektedir. Bu arada, yargıcın bu ilk karar metninde adli metinlerin o bilinen soğukluğu göz
önüne alındığında yer yer, okuru bir hayli şaşırtan son derece edebi bir dil kullanmış olduğu dikkati
çekmektedir. Örneğin, karar metninde Sabahattin Ali ile cinayeti üstlenen kişinin kamyondan ayrılıp
sınıra doğru gidişleri şöyle anlatılıyor:
“
Vakit akşam, ortalık kararmaya başlamış, gecenin sessizliğinde iki yolcu
telaşlı ve çekingen adımlarla Üsküp ile Yündolan köyleri arasında Sazara
istikametinde ilerliyorlardı.”
“…evvelden
temin ettiği sopayı Bulgaristan’a kaçmak için sabırsızlıkla geceyi bekleyen
Sabahattin Ali’nin başına indirdi. Darbeler birbirini takip etti. Sabahattin
birden Bulgaristan yollarının kapandığını anladı ve hayalleri ile beraber
nefesi de söndü.”
Bir
yargıcın adli metni değil, adeta bir romancı ya da hikâyecinin metniyle karşı
karşıyayız. Maktulün büyük hikâyeci Sabahattin Ali olmasının, yargıç
Tarhan’ı etkilediği anlaşılıyor. Devam edelim.
Bir
takım pazarlıkların ve bu bağlamda özellikle kısa bir süre sonra af yasasının çıkacağının
“çıtlatılmış” olmasının da cinayetin, adı geçen kişiye yükletilmesini kolaylaştırıcı bir etkisi olduğu düşünülebilir.
Böylece Emniyet’in mutat diliyle bir dosya kapatılmıştır. Öte yandan Sabahattin
Ali’nin sorguda gizli istihbarat elemanları tarafından öldürülmeyip sınırda
“güvenlik güçleri” ile bir kaçakçı grubu arasında çıkan bir çatışmada, o dönemin
deyişiyle “müsademede” vurularak
öldürüldüğü de öne sürülen bir diğer görüştür. Bu savı ilk olarak Yalçın Küçük,
Edebiyat Cephesi dergisinde (1-31
Temmuz 1980) yazmış ve bunu daha sonra Bilim
ve Edebiyat (1985) ve yine aynı yıl yayımlanan Aydın Üzerine Tezler 3 adlı bir hayli hacimli yapıtlarında yinelemiştir.
Çok dayanaksız bir iddia. Böyle olsaydı, Emniyet için bu, Sabahattin Ali’nin en
ideal ölümü olurdu ve anında açıklanırdı. Seksenli
yılların bu tartışmasına yaşadıklarının ve bildiklerinin tümünü hâlâ yazarak
ödeyemediğinden dolayı kendini çok borçlu hissettiğini belirterek başlayan uzun
bir yazısıyla Aziz Nesin de katılmıştır. Sabahattin Ali’nin kişiliği ve
öldürülmesi üzerine Sabiha Sertel’in Roman
Gibi’si ve Zekeriya Sertel’in Hatırladıklarım
adlı anı kitapları ile Aziz Nesin’in ölümünden sonra yarım kalan dosyalardan
Ali Nesin’in hazırladığı Birlikte
Yaşadıklarım Birlikte Öldüklerim adlı anı-portre kitabında bulunan çok
değerli bir yazı dışında maalesef ciddi bir kaynak yoktur. Filiz Ali’nin Filiz Hiç Üzülmesin’inde ise Sabahattin
Ali, ancak on yaşlarında bir çocuğun, baba-kız ilişkisi içinde
hatırlayabildikleriyle sınırlı anlatılır.
Kendi kuşağında bu kadar çok insanı, üstelik
içlerinde birçok yazar, ressam, akademisyen olan bunca aydını yakından tanıyan
biri için neden bu kadar az kaynak var? Türk aydını, Sabahattin Ali cinayetiyle
korkutulmuştur. Ve aslında S. Ali’nin öldürülmesindeki amaç da tam olarak
budur. Hatta o kadar korkutulmuştur ki İstanbul’a cenazesinin getirileceği
söylenen gün, bu yakın çevresinin bir “provokasyon” endişesiyle dışarı çıkmaya
dahi korktuğunu Sabiha Sertel anlatır. Aziz Nesin, çıkardığı haftalık Başdan adlı derginin 18 Ocak 1949 tarihli Sabahattin Ali özel
sayısında birçok yazardan yazı istediği halde aralarında Rıfat Ilgaz’ın da
bulunduğu dört kişi dışında kimseden yazı gelmez. O kadar korkutulmuştur ki,
haklarında hiçbir yasaklama kararı olmamasına karşın yapıtları — 1966 yılında
basılan Yeni Dünya dışında —
1969-70’e kadar neredeyse tam 20 yıl Türkiye’de basılmaz.
Uydurma
“sanık” ifadelerine dayalı hikâyesiyle cinayet, kulaktan kulağa, tıpkı yazılı
kültür öncesi sözlü kültür aktarımlarında olduğu gibi öldürülme biçimine sürekli
bir şeyler katılarak anlatılır. Bu anlatımlarda cinayet aleti kimi zaman sopa
veya odun kimi zaman taş oluyor — bu,
Filiz Ali’de, Sabiha Sertel ve Zekeriya Sertel’de odun veya sopadır.
Sabahattin’in başının taşla ezilmesiyle cinayet kasıtlı biçimde daha bir hunharlaştırılır.
“Emniyet” kurgulu anlatıda öldürülme anında Sabahattin Ali’ye kitap okutturularak
sanki oraya sınırı kaçmak için gelen biri değil de piknik yapan birine
dönüştürülür. Ancak büyük
hikâyecimizin öldürülmesine dair bu hikâyelerde dikkati çeken bazı yönler
vardır: Bir yandan bu anlatı, M. Kemal Atatürk’e ait olup olmadığı tartışmalı
olan o, “yılanın başı” metaforuna gönderme yapılan ünlü “Komünizmin başı,
görüldüğü yerde ezilmelidir.” sözünü akla getirirken, öte yandan buna eklenen
okunmakta olan kitapla, her türlü muhalif aydın kimlikli tavrı, “yıkıcı neşriyatla” ilişkilendirerek kitabı
ve kitap okumayı “zararlı” bulan dönemin egemen düşüncesini yansıtmaktadır. Bu
düşünce o kadar etkilidir ki, karısı Aliye, Sabahattin’in evdeki kitaplarını
satarak bunlardan “kurtulacağını” söylemek zorunda kalmıştır. ( Osmanlı ve
Cumhuriyet boyunca kitabın ve kitap okumanın öyküsünü, kitap okurunun gördüğü
baskıları, yazımını bugünlerde bitirdiğim ve yakında yayımlanacak olan “Okumanın Büyülü Dünyası” adlı kitabımda
geniş şekilde ele aldım.)
Onun siyasal görüşlerine gelince, kendisi kesinlikle komünist olmadığı halde, Hitler
gibi alnına perçem düşüren Nihal Atsız’ın başını çektiği ırkçı-faşist
kesimlerce komünist olarak görülen bir aydındır. Burada, birazdan tekrar değineceğim
N. Atsız’ın, 1 Nisan 1944 tarihli Orhun dergisinde
yayınlanan, dönemin faşizan başbakanı Şükrü Saraçoğlu’na hitaben yazdığı, S. Ali’yi ve dönemin önde gelen aydınlarını devlet
görevinden atılması için ihbar eden açık mektubu hatırlanmalı. Ancak 40’lı
yılların revaçta olan anti-komünizmi sadece ırkçı-Turancı akımla sınırlı
değildir. Sözgelimi iktidardaki CHP’nin tek parti rejiminin önde gelen yönetici
kadrolarının “sağ ve sol cereyanlara
karşı” gelenekselleşmiş hassasiyetinde de bunu görmek mümkün. Bu kesimin zaman
zaman (1950’den sonra da DP’nin) sözcülüğünü yapan Vatan gazetesinin başyazarı
Ahmet Emin Yalman, 19 Ocak 1949 tarihli yazısında başta S. Ali’nin yazarlığını,
kendi deyişiyle “fikri meziyetlerini”, övdükten sonra, dönemin egemen bakışını
da yansıtan şu satırlara yer veriyor:
“Neden
böyle? Çünkü kızıl barbarlığın tehdidine ve tezvirlerine maruz bulunan Türk
milleti beka gayesini her şeyin üstünde tutmaktadır. Bugün milletimiz için
Sabahattin Ali’nin bariz vasfı fikri meziyetleri değil, her nasılsa kızıl hastalığına
tutulmuş, Türk cemiyetine karşı gelmiş, bilerek, bilmeyerek düşman kundaklama
emellerine hizmet etmiş, diğer kıymetli fikir adamlarını baştan çıkararak
hastalığın sirayetine yol açmış bir adam olmasıdır.”
Ne
kadar bildik bir dil, değil mi? Yetmiş yıl önce yazılmış olmasına karşın sanki
bugün yazılmış gibi. S. Ali, yazar olarak ne kadar değerli olursa olsun, “kızıl hastalığı”na yakalanmış bir
hastadır. Peki, iyileşmiyorsa, ne yapmalı? Hapishanelerde yıllarca yatırıldıktan sonra ‘hasta’ hâlâ
iyileşmiyorsa ne yapmalı? Yapılacak şey, Sabahattin Ali’yi öldürerek ve 12 Ocak
1949’da başlayan, bir merkezden yapıldığı açık olan medya bombardımanı
yayınlarla ve mutlaka öldürülme biçimine vurguyla halka, fakat özellikle de ‘ilgilileri’ne adeta ilan edilerek
duyurulmuş ve gösterilmiştir.
Aziz
Nesin anlatıyor:
1948
Mayısının bir günü evime gelen polis savcılıktan istendiğimi söyledi. Gittim.
Savcı bir paket içinden ince altın çerçeveli bir gözlük çıkardı. Gözlüğün
çerçevesi ve camları kırıktı.
— Bu gözlüğün kimin olduğunu biliyor musunuz? dedi.
Hemen tanımıştım
Sabahattin Ali’nin gözlüğü… İşin içyüzünü anlayamadığım için, belki
yanılabilirim diye,
— Bilmiyorum… dedim.
Savcı
bu sefer paketten bir dolma kalem çıkardı:
— Bu dolmakalem kimin biliyor musunuz?
— Bilmiyorum,.9
Kana
bulanmış Puşkin’in Almanca bir kitabını, sonra yeşil mürekkeple yazılmış bir
defter
gösterdi. El yazısını
görünce,
— Bu yazı
Sabahattin Ali’nin… dedim, hep yeşil mürekkep kıllanırdı, el yazısını da
tanırım
Savcı, açık
kahverengi, damalı spor kumaştan ceket ve golf pantolonu gösterdi. Elbise kan
içindeydi. Çok iyi bildiğim Sabahattin’in elbisesiydi.
— Sabahattin’in elbisesi… dedim.
Savcı ağladığımı görünce açıkladı:
Bulgaristan sınırında köylüler bir ceset bulmuşlar, üstünden bunlar
çıkmış Sabahattin Ali’nin olduğu tahmin edildi. Yakın arkadaşlarına eşyalarını
gösterip soruyoruz.
“Yakın arkadaşlar”a,Türkiye Sosyalist Partisi genel başkanı
Esat Adil ile karı-koca Cimcozlar’a da aynı gün bu eşyalar sorulmuştur.
Aziz Nesin’in ifadesiyle Mayıs 1948’de özel eşyaları
gösterilen, ilk sorgu yargıcı Tarhan’a göre Haziran 1948’de bulunan ve
otopsi(!) sonucu Nisan başlarında öldürüldüğü tahmin edilmekle birlikte kimliği
teşhis edilemeyen (?) bir cesedin kimliğinin açıklanması için 1949 yılının 12
Ocak’ına kadar aylarca beklendiği anlaşılıyor. Peki aylarca niçin beklenmiş
olabilir? Çok açık: Birincisi ve en önemlisi, cesedin, artık üzerinde ölüm
nedeninin saptanamayacak bir hale gelmesi. İkincisi, bu birincisi olurken,
cinayeti üstlenecek birinin bulunması. Ve son olarak, bu ikisi olduktan sonra
da kamuoyuna açıklamak için siyasal bakımdan en uygun zamanın gelmesi. İşte tüm
bunların nihayet oluştuğuna kanaat getiren çete, 12 Ocak 1949’da tek merkezden
hazırlayıp yaydığı ‘haberler’le, aylar önce öldürdüğü yazarın ardından bir kez
daha saldırıya geçer. Aziz Nesin anlatıyor:
“O
günlerin birçok – hemen hepsi – fıkra yazarı, başyazarı, gazetecisi, Sabahattin
Ali’ye iğrenç biçimde sövmeye başladı. Sabahattin Ali’ye sövme yarışı,
yurtseverlik gösterisi biçimine girmişti. Bu ağır iğrenç sövgüleri yazanların
içinde, Sabahattin’le arkadaşlık etmiş olanlar da vardı. Öyle bir yılgınlık
dönemiydi ki, Türk edebiyatının övüncü olan bir yazara yapılan bu saldırılara
hiç kimse karşı çıkamıyor, cevap veremiyordu. Öyle kapkaranlık bir dönemdi ki, dinsel
ve ulusal geleneklerimizi de çiğneyerek bir ölünün arkasından sövenlere cevap
vermek, büyük tehlikeleri göze almak olurdu. Durum dayanılır gibi değildi.” (
Aziz Nesin, Birlikte Yaşadıklarım
Birlikte öldüklerim, s.335.)
Sabahattin’in
karısı Aliye’nin tanıklığı dönemin havasının ne denli boğucu ve aydınların ne
denli korku dolu olduğunu göstermesi bakımından önemlidir:
“Bir
gün Cevdet Kudretler beni evlerine çağırdılar. “Rasih Nuri İleri, sana
Sabahattin’den bir mektup getirmiş, hemen oku” dediler. Korku içinde idiler.
Beni odada yalnız bıraktılar. Mektupta şunlar yazılı idi.
“ Sevgili karıcığım, bu mektubu aldığın zaman
ben İtalya, Fransa veya Londra’da olacağım. Filiz’in okulu biter bitmez sizi
yanıma aldıracağım. Mehmet Ali Aybar ve Mahmut Dikerdem sizinle ilgilenecek.
Size İş Bankasında şu numaralı hesabımla para gönderiyorum. Rauf Çallılar da
size matbaa parasından gönderecek. Sen benim tutumlu karıcığımsındır, idare
etmeğe çalışırsın. Filiz’i ve seni hasretle binlerce defa kucaklar, dudaklarından
öperim.”
Mektup
hiç eksiksiz aklımda kaldı. Cevdet mektubu aldı, hemen sobaya atıp yaktılar ve
bana da bugüne kadar mektupta ne yazdığını sormadılar. Hâlâ hayret ederim. O
sırada Ankara’da çok terör vardı, ben ki sade bir kadınım, tanıdıklar, birkaç
ahbap hariç, bana selam vermeye korkuyorlardı… Mehmet Ali ve Mahmut da beni
arayıp sormadılar. Ankara’nın o günkü havası onlara da tesir etmiştir. Haklı
buluyorum. Türkiye o dönemdeki gibi korku havasına bir daha hiçbir zaman
gelmemiştir.”
Sadece biraz daha soluk alabileceği bir yere
gitmek düşüncesiyle sınırdan kaçmak isterken organize bir kötülük şebekesi
tarafından katledilen Sabahattin Ali’nin karısına yazdığı son mektubu, içinde
ne yazdığını dahi bilmeyen ve daha sonra da bilmek istemeyen ‘yakın dostu’
tarafından, okunur okunmaz sobaya atılıp yakılıyor. Herkes korkuyor, çok
korkuyor. İşte Sabahattin böyle bir ortamda kaçmaya çalışmıştı? Herkes gibi o
da korkuyor. Üçüncü kez hapse girmekten korktuğu için kaçıyor. Bu, temelsiz bir
korku değildir. Önünde, on yıldan beri cezaevinde yatan Nâzım örneği var ve
kaçma planları yaptığı son aylarda yakınlarına sık sık” Beni Nâzım gibi
hapishanelerde çürütemeyecekler!” diyor. Markopaşa’dan dolayı Üsküdar
Cezaevinde tutukluyken karısı ve kızıyla birlikte ziyaretine gelen Sabiha
Sertel anlatıyor:
“
Dergide (Markopaşa) yazdığı yazılar yüzünden Sabahaddin aleyhine savcılık
tarafından çeşitli davalar açılmıştı. Sabahaddin’i tevkif ettiler. Üsküdar
hapishanesinde yatıyordu. İkide bir ziyaretine gidiyorduk. Bir gün arkadaşlar,
karısı Aliye ile kızı Filiz’in babasını görmek üzere İstanbul’a gelmek
istediklerini, paraları ve gidecek yerleri olmadığını, bizde misafir kalıp
kalamayacaklarını sordular. Memnuniyetle kabul ettik.
Aliye
ile Filiz geldiler. Bir gün Sabahaddin’i ziyaret için beraberce hapishaneye
gittik. Sabahaddin bizi hapishane müdürünün odası yanında, küçük bir odada
karşıladı. Filiz’in boynuna sarıldı, çocuk gibi ağlamaya başladı. Babasının
ağladığını gören Filiz de ağlıyordu. Karısı, kızı alıp dışarı çıkardı. Yalnız
kalınca sordum.
-Sabahaddin
bu ne ha? Senin gibi bir adama ağlamak yaraşır mı?
Eğildi
ve yavaşça kulağıma fısıldadı:
-Bunlar
beni, Nâzım Hikmet gibi hapishanelerde çürütecekler. Aleyhime açılmış daha beş
dava var. Ben kaçmaya karar verdim. (…) Kaçacağım.” ( Sabiha Sertel, Roman Gibi, Demokrasi Mücadelesinde Bir
Kadın, Belge Yayınları, İkinci Baskı: 1987, s.366.)
Başka yakın dostları da Sabahattin’in o
dönemde (1947; 1948’in ilk ayları) ağladığına tanıklık ediyor. Öyle
anlaşılıyor, sinirleri iyice bozulmuştur. On beş yıl önce Sinop cezaevinde “ağladığın duyulmasın” diyen
Sabahattin’in bu kez ‘ağladığı duyuluyor’. Ülkede 1930’ların ikinci yarısından
itibaren başlayıp 1960’a kadar süren aydınlar üzerindeki baskıcı-boğucu hava,
1940’larda iyice ağırlaşır. Ülkede oluşturulan bu iklimin başlıca kilometre
taşlarını şöyle sıralayabiliriz:
1934
yılının 21 Haziran ile 4 Temmuz’u arasında Edirne, Kırklareli, Çanakkale ve
Tekirdağ’da yaşanan ve Trakya pogromu olarak nitelenen Yahudilere yönelik
kitlesel yağma ve şiddet. 1938 donanma ve Harp Okulu ve Donanma Davalarında,
daha çok Hitler Almanya’sının Türkiye’ye karşı izleyeceği politikayı yumuşatmak/yatıştırmak
için Nâzım Hikmet, Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Kemal Tahir, Kerim Korcan ve
arkadaşlarına onlarca yıl hapis cezası verilir. 1943 Varlık Vergisi; bu vergi azınlıklara
karşı ekonomik ve toplumsal bir baskı aracı olarak çıkarılmış ve ( kesilen
parayı ödeyemeyen Rum, Ermeni ve Yahudileri taş ocaklarında zorla çalıştırma
dâhil) acımasızca uygulanmıştır. 4 Aralık 1945’te yüzlerce ırkçı-faşist
tarafından Tan matbaasına düzenlenen örgütlü saldırı. 2 Nisan 1948’de
Sabahattin Ali’nin öldürülmesi. TKP’lilerin topluca tutuklanıp işkenceden
geçirilmesi-‘1951 TKP tevkifatı’
olarak anılan toplu davada 187 komünist aydın tutuklanmıştır. Ve son olarak
‘6-7 Eylül Olayları’ (1955) olarak anılan başta İstanbul olmak üzere tüm yurtta
Rumların, Ermeni ve Yahudilerin ev ve işyerlerine yapılan yağma, tecavüz ve
öldürme olayları. (Bu, devlet aygıtı
içindeki örgütlü çete tarafından yönlendirilen saldırının ardından da mutat
‘komünist tevkifatı’ kapsamında yüzlerce aydın tutuklanır.)
4 Aralık 1945 günü yapılan saldırı, bu
baskıcı politikanın bir kırılma noktasıdır. Savaş boyunca anti-faşist bir yayın
politikası izlemiş olan Sertel çiftinin matbaası saldırıdan bir gün sonra
İkinci Dünya savaşı yıllarında devlet eliyle zengin olacakların adlarını
açıklayacağı günün arifesinde saldırıya uğramıştır. Stalin’in ünlü sorusunu
soralım: Bu, bir tesadüf müdür?... Nâzım, Bursa cezaevinde haber aldığı bu
saldırı üzerine o ünlü dizelerini yazar:
Onlar ümidin düşmanıdır sevgilim
Akar suyun
Meyva çağında ağacın
Serpilip gelişen hayatın düşmanı…
Sana düşman
Bana düşman
Vatan ki bu insanların evidir
Sevgilim onlar vatana düşman
Ülkenin
içinde bulunduğu ve uzun yıllar süren bu boğucu hava, birçok aydının salt
canını kurtarmak için yurdundan ayrılmasına yol açmıştır. S. Ali’nin öldürülmesinden
birkaç sene sonra ( 17 Haziran 1951) Nâzım İstanbul boğazında bindiği bir
gemiyle Bulgaristan’a kaçar ve oradan da Sovyetler Birliğine geçer. Sertel
çifti, 9 Eylül 1950’de havayoluyla bir daha dönmemek üzere Paris’e kaçar.
Önemli hikâyecilerimizden Fahri Erdinç 1949 yılında iki arkadaşıyla birlikte
Edirne üzerinden Bulgaristan’a kaçar. Olağanüstü güzel insanlardan, bu iki
kardeşi tanıyan herkesin, Vedat Türkali’nin ifadesiyle ‘sevgiyle, saygıyla” söz
ettiği Ermeni İhmalyan kardeşlerden büyüğü olan Vartan, 1944 ve 1946 yıllarında
“tabutluklar”ıyla da ünlü San(a)saryan
handa sorgulanır ve aylarca tutuklu kalır (aynı yıllarda Aziz Nesin ve Sabahattin
Ali de bu ünlü işkence yerinde kalmıştır -bu mekânın bilinen konuklarından
sadece birkaçını anmakla yetiniyorum: Vedat Türkali, Mihri Belli, Ruhi Su,
Ahmet Arif, Attila İlhan); 1948 Temmuz’unda vapurla Marsilya’ya kaçar,
Fransa’da sekiz yıl kaldıktan sonra, 1956’da Budapeşte’ye, birkaç yıl sonra da
Sovyetler Birliği’ne gider. Kardeşi ressam Jak ise İstanbul’daki 1944-47
yılları arasındaki üç yıl tutukluluğun ardından 1949 yılında pasaportsuz olarak
Suriye üzerinden Beyrut’a geçer; birkaç yıl burada kaldıktan sonra belirli
süreler Polonya ve Çin’de kalır ve 1961’de Sovyetler Birliğine gider.
İşte Sabahattin Ali’nin yukarıda andığım birçok
aydın gibi, bir biçimde canını kurtarmak ve korkusuz bir yaşam kurmak umuduyla 31
Mart 1948’de İstanbul’dan bir kamyonla sınıra doğru yaptığı bu yolculuk, ne
yazık ki, devlet aygıtının içinde çöreklenmiş faşist katillerin alçakça
işledikleri bir cinayet sonucunda henüz 41 yaşında ve en verimli döneminde olan
bu çok kıymetli yazarımızın sonsuzluğa doğru çıktığı son yolculuğu olur.
KIRKLARELİ BELEDİYE TEŞKİLATININ KURULUŞU 1870-2024
ARIL Barış Toptaş – Kırklar BARIŞ TOPTAŞ İçindekiler Tablosu Kırklareli Adının Tarihçesi 1 Kırklareli’de İdari Yapılanma...
-
Hasan ÇALIKUŞU Bazı vatan evlatları vardır ki, onları tanımak ve aziz hatıralarını karşısında saygıyla anmak gerekir. Bu kahraman kişilerd...
-
ARIL Barış Toptaş – Kırklar BARIŞ TOPTAŞ İçindekiler Tablosu Kırklareli Adının Tarihçesi 1 Kırklareli’de İdari Yapılanma...









