10 Mayıs 2021 Pazartesi

Kaygusuz Vize’li Alaeddin’den Gazanfer Dedeye, Vize’de Bayramiyye Melami Zaviyesi ve Şeyh Bali Türbesine Tarihsel Bir Bakış

 Barış Toptaş

Hacı Bayram-ı Veli tarafından Halvetiyye ve Nakşibendiye'nin Ekberi sufi düşünce tarzı altında harmanlanarak birleştirilmesi ile kurulmuş bir tasavvuf yolu olan Bayramiyye tarikatı içerisinde, sonradan bir kol olarak ortaya çıkan Melamiyye-i Bayramiyye tarikatı, Hacı Bayrım-ı Veli’nin müritlerinden Bıçakçı Ömer Dede (Şeyh Emir Sıkkini) tarafından kurulmuştur.

Vize İlçesinde bir dönem oldukça etkili olan bu tarikatın Vize’deki ilk Şeyhi, döneminin Melamiyye-i Bayramiyye kutbu, Hayrabolulu Şeyh Ahmed-i Sarban Efendinin öğrencisi Kaygusuz Vize’li Alaeddin olarak ta bilinen Alaeddin Ali Efendidir. Alaeddin Ali Efendi önce Aksaraylı Pir Ali’ye, daha sonra oğlu ve halifesi İsmail Ma’şuki’ye,intisap etmiştir. Son olarak Hocası Ahmed-i Sarban’ın yanında tasavvuf yoluna sülûk etmiş ve Ahmed-i Sarban Efendiden icazet alarak halifeleri arasına girmiştir. Ahmed-i Sarban Efendinin vefatından sonra, Vize’deki Zaviyesinde uzun süre kendisine intisap edenlerin yol göstericisi olmuştur.

Kaygusuz Alaeddin’in tasavvuf silsilesi içerisinde önemli bir yeri bulunmaktadır. Hacı Bayram-ı Veli'den itibaren tasavvufi silsilesi ise şu şekildedir:

1. Hacı Bayram-ı Veli, 

2. Şeyh Ömer-i Sıkkini (Bıçakçı Dede), 

3. Şeyh Bünyamin-i Ayaşi 

4. Pir Ali (Aksarayi), 

5. İsmail Ma’şuki, 

6. Ahmed-i Sarban, 

7. Vize’li Alaeddin Ali 

Yunus tarzını benimseyen ve bu tarzı mükemmel bir şekilde tasarruf edecek derecede güçlü bir halk şairi olan Vize’li Alaeddin Efendinin “Kaygusuz” mahlası ile yazdığı birçok şiiri bulunmaktadır. Ancak şiirlerinden birçoğu Şeyhi Ahmed-i Sarban’ın ve mahlası dolayısıyla da Kaygusuz Abdal’ın şiirleriyle karıştırılmıştır. Divan şiiri, tasavvuf, tarikatlar ve mezhepler üzerine yaptığı çalışmalarla ve 1927’yılından itibaren uzun yıllar İlkokullarda okutulan “Yurt Bilgisi” kitabının yazarı Abdülbaki Gölpınarlı, 1933 yılında bastırmış olduğu “Kaygusuz Vize’li Alaeddin” isimli kitabında, Kaygusuz mahlası ile yazılan şiirleri altı madde de incelemiş, ispatlayıcı örnekler ile açıklayarak bu yanlışlığı düzeltmiştir. Kaygusuz mahlasının Vizeli Alaeddin Ali’ye ait olduğunu gözler önüne sermiştir.

Şiirlerinde her iki vezni de kullanan Vizeli Alaeddin, daha çok piri Hacı Bayram-ı Velî gibi hece veznini tercih etmiş, mensubu olduğu yolun gelenekselleşmesini sağlamış ve kendinden sonra gelen şairlere örnek olmuştur. Çeşitli gazete ve dergilerde dağınık halde bulunan şiirleri Abdülbaki Gölpınarlı tarafından toplanarak, ilk olarak “Kaygusuz Vize'li Alaeddin Hayatı ve Şiirleri)” adıyla 1933 yılında basılmıştır. Söz konusu kitabın 2018 Yılında  Kapı yayın evi tarafından tekrar baskısı yapılmış olup, bunun dışında başka eser bulunmamaktadır. Örnek olması amacıyla aşağıda Kaygusuz Vize’li Alaeddin’e ait “Şükür Hakk'ın Keremine” adlı  şiire yer verilmiştir.

Şükür Hakk'ın keremine

Ben bende buldum imanı

Hak bir kapu açtı bana

Ben bende buldum imanı


Hakk'ın kapusun açayım

Âleme nurun saçayım

Küfrüm yok neden kaçayım

Ben bende buldum imanı


Hak nazar eyledi bana

Dopdolu olam cihana

Mazhar düştüm ol sultana

Ben bende buldum imanı


Hakk'ın lütfu rahmetiyle

Habibinin şefkatiyle

Evliyanın himmetiyle

Ben bende buldum imanı


Yaradılmışa oldur yar

Kalmadı arada ağyar

Kaygusuz'um ne kaygum var

Ben bende buldum imanı

Vizeli Alaeddin Efendi 1562 (Hicri 970) yılında vefat etmiş, cenazesi zaviyesine ait Hazireye defnedilmiştir. Bugün ne Zaviyenin ne de mezarının yeri bilinmemektedir. 

Abdülbaki Gölpınarlı, Vize’de uzun yıllar Hükümet Doktorluğu yapmış olan Cemalettin Arifi Bey’e bu Zaviyenin yerini sormuş, aramış fakat ne eserini, ne de kendisini bilen birine ulaşamadığını belirtmiştir. 

Abdülbaki Gölpınarlı, Kaygusuz Alaeddin’in Vize’deki Zaviyesinde sırayla;

  • Vize’li Kaygusuz Alaeddin,

  • Halifesi Gazanfer Dede, 

  • Onun Halifesi Vize’li Bali Efendi, 

  • Bali’nin oğlu Şeyh Hasan, 

  • Şeyh Hasan’ın oğlu Şeyh Mehmed’in

Şeyh olduklarını, Şeyh Mehmed’ten sonra kimlerin şeyh olduğu hakkında herhangi bir bilginin olmadığını belirterek bunun sebebinin de Zaviyenin, Hamzaviler aleyhindeki tenkil hareketlerinin birinde Devlet tarafından kapatılmış veya yıktırılmış olabileceğinden bahsetmiştir.

Şeyh Alaeddin’in vefatından sonra Zaviyenin başına kardeşi Gazanfer Efendi geçmiştir. Deri tabaklama işi yapan Gazanfer Efendi, zamanla bu işi bırakarak ağabeyi Alaeddin Efendinin yanında tasavvuf yoluna girmiş, Zaviyesinin Vize’de etkinliğini sürdürmüştür. 1566 yılında (Hicri 974) vefat eden Gazanfer Efendinin cenazesi yine Zaviye Haziresine defnedilmiştir. Cenaze Namazını ise damadı ve iki halifesinden biri olan Haşimi Seyyid Osman Efendi kıldırmıştır.

Gazanfer Efendi’nin vefatı ile Vize’deki Zaviyenin başına halifesi Vize’li Şeyh Bali  Efendi geçmiştir. Bu tarihten sonra Vize’deki  Zaviyenin adının sürekli olarak onun adı ile anılmıştır. Günümüzde Vize’de yaşayan halk söz konusu Zaviye ve Türbeden onun adı ile bahsetmekte,  Zaviyeye ait Osmanlı Arşiv belgelerinde onun adı kullanılmıştır. Şeyh Bali’nin hangi tarihte vefat ettiği ve mezarının nerede olduğu halen bilinmemektedir. 

Gazanfer Efendinin damadı ve diğer halifesi olan Haşimi Seyyid Osman ise, gördüğü bir rüya üzerine Vize’ye gelmiş, Şeyh Alaeddin Ali Efendi ve Şeyh Gazanfer Efendi’nin Zaviyesinde uzun bir süre bulunarak tasavvuf yolunun edeplerini öğrenmek için gayret göstermiştir. Bu sure zarfında Şeyh Gazanfer Efendinin kızıyla evlenmiştir. Şeyh Gazanfer Efendinin vefatı ile Vize’den ayrılan Haşimi Seyyid Osman İstanbul’a giderek Hoca Nureddinzade’nin Dergahında misafir kalmıştır. Daha sonra  Hoca Nureddinzade’den icazet alan Haşimi Seyyid Osman Efendi, Kasımpaşa’da kendi dergahını kurmuş, burada Hak taliplerine ve ilim öğrenmek isteyenlere ders vermiştir. Haşimi Seyyid Osman Efendinin manzum bir Tarikatnamesi vardır. Şiirlerinde Haşimi mahlasını kullanmıştır. Haşimi Emir Osman Efendi, Gazanfer Dede hakkında şu methiyeyi söylemiştir:

Cümle evliyanın serveri

Pirim Gazanfer Sultan’dır

İçlerinde din rehberi

Pirim Gazanfer Sultan’dır

Arşullah’ı seyran kılan

Meydanında selvan uran

Hakk’a canın kurban kılan

Pirim Gazanfer Sultan’dır

Üçler yediler önünde

Baş u can vermiş yolunda

Muhammed mehdi dilinde

Pirim Gazanfer Sultan’dır

Haşimi der ey Taliban

Gece gündüz eylen figan

Derdinize derman olan

Pirim Gazanfer Sultan’dır.


Haşimi Seyyid Osman ve Vize’li Şeyh Bali ile Vize’deki Zaviyede çocukluk yıllarında  görüştüğünü belirten Sarı Abdullah Efendi, Haşimi Seyyid Osman’ı orta boylu, güzel yüzlü ve uzun saçlı olarak, Şeyh Bali Efendiyi ise uzun boylu olarak tarif etmiş, Şeyh Bali Efendinin yol gösterici kimliğinden bahsetmiştir. 

Vize’de ise, Şeyh Bali Efendinin vefatı ile yerine oğlu ve halifesi Şeyh Hasan Efendi, onun da vefatı ile Şeyh Mehmed geçmiştir. Abdülbaki Gölpınarlı’nın da bahsettiği üzere, Şeyh Mehmed’ten sonra Zaviyenin başında kimin olduğu ve Zaviyenin yeri ve mevcut durumu hakkında çok fazla bilgi bulunmamaktadır.

Bütün bu bilgilerin dışında, bugün Vize'de Şeyh Bali Türbesi olarak bilinen yer ve yakın çevresinde yapmış olduğum yüzey araştırmaları,  Şeyh Bali soyundan gelen bazı  kişilerin vermiş oldukları beyanlar ile Osmanlı ve Tapu Arşiv Belgeleri üzerinde yapmış olduğum araştırmalar sonucunda, bazı bilgilere ulaşılabilmiştir. 

Şeyh Bali Türbesi : Bugün, Vize İlçesi, Kale Mahallesi, Türbe Sokak üzerinde 199 ada, 12 parsel numaralı taşınmaz üzerinde bulunan, halk arasında Şeyh Bali Türbesi olarak bilinen yapı ve hazire, tapu kütüğünde “mezarlık” olarak kayıtlı olup, Kadastro Tutanağında başka bir açıklayıcı bilgi bulunmamaktadır. 

Foto 1. Şeyh Bali Türbesi ve Haziresi, 2005 Yılı


Söz konusu alan, Kırklareli Kültür Envanteri içerisinde “Şeyh Bali Türbesi ve Mezarlığı” adı ile korunması gerekli kültür varlığı olarak tescilli olup, tescil kaydında tarihsel başka bir bilgi bulunmamaktadır.Türbe girişinde yer alan briket ve beton kullanılmak suretiyle inşa edilen, herhangi bir mimari değeri olmayan mezar yapısının ön kısmında iki çubuk demir ve üzerinde dört çubuk demir korumanın arkasında metal bir şamdan bulunmakta, şamdanın üzerinde metal malzeme kullanılarak “Şeyh Bali Hz. Türbesi” yazmaktadır. 

Foto 2. Şeyh Bali Türbesi ve Haziresi


Foto 3. Şeyh Bali Türbesi ve Haziresi


Foto 4. Şeyh Bali Türbesi ve Haziresi, 2005 Yılı

Bazı vatandaşlarca zaman zaman şamdan üzerinde mum yakılmak suretiyle dua edildiği görülen mezar yapısının 1960’lı yılların sonunda İlçede yaşayan bir vatandaşın rüyasında Şeyh Bali’yi görmesi nedeniyle inşa ettirildiği halk arasında söylenmekte ancak, kimin yaptırdığı bilinmemektedir.

Foto 5. Şeyh Bali Türbesi

Bugün mezarlık alanı içerisindeki mezar taşlarının 9çok azı ayakta durmaktadır. Çoğu devrilmiş veya tahrip edilmiş olmakla beraber yaklaşık 25-30 civarında menhir şeklinde yazıtsız mezar taşı bulunmaktadır. 

Foto 6. Şeyh Bali Türbesi ve Haziresi


Foto 7. Şeyh Bali Türbesi ve Haziresi

Alan içerisinde üzerinde yazıt bulunan ancak, dikili olmayan, gelişigüzel bir şekilde türbe olarak sonradan inşa edilen mezar yapısı içerisine konmuş dört adet mezar taşı ve parçalanmış bazı mezar taşları bulunmaktadır. Büyük ölçüde tahrip edilmiş bu taşların söz konusu mezarlığa ait olup olmadıkları ise bir muammadır. Zira Türbe-Mezarlığın hemen üst tarafında yer alan, Hatice Sultan Vakfına ait tarihi İmarethane yapısının ön kısmında, geçmişte başka bir Türbe ve Müslüman mezarlığı bulunduğu, dört sütünce üzerinde duran türbenin yıkılmış olduğu, Balkan Savaşları esnasında Vize’yi ziyaret eden Bulgar Ulusal Müze Müdürü Bogdan Filov’un 1912 yılında çekmiş olduğu fotoğraf ve alana ilişkin notlarından ve Osmanlı Arşivi belgelerinden anlaşılmaktadır.

Foto 8. Bogdan Filov-1912 / Hüseyin Mevsim / Balkan Savaşı Günlükleri

Arkada Hatice Sultan Vakfına Ait İmarethane, Önde Türbe ve Mezarlık


Ayrıca, 1959 yılında Vize Ortaokulunda tarih ve coğrafya öğretmeni olarak görev yapan Kadri Öztürk, Kale Mahallesinde bulunan “İmaret ve Şeyh Gazanfer Efendi Ziyaretgahının” önemli Türk eserleri arasında yer aldığından bahsetmiştir. Kadri Öztürk’ün imaret ve ziyaretgahtan birlikte bahsediyor olmasından Gazanfer Efendi Ziyaretgahı olarak bahsettiği yerin bu iki yerin biri birine çok yakın olması münasebetiyle  muhtemelen Şeyh Bali Türbesi olabileceği düşünülmektedir. 

Şeyh Bali Türbesi içerisinde yer alan ve gelişigüzel bir şekilde türbe girişinde toplanan mezar taşlarının üzerindeki Osmanlıca yazıtların incelenmesi sonucunda;

1. Mezar taşında, “Bu dünyadan göçüp giden Cemilzade Ahmet Ağa, Ruhuna Fatiha” yazmaktadır. Bugün Kale Mahallesi, Hamam Sokak üzerinde bulunan, 16. Yy.’da  Ferhat Bey tarafından yaptırılan, Ferhat Bey Çeşmesinin 1838 yılına ait onarım kitabesinde, söz konusu çeşmenin Cemilzade Mahmut Ağanın oğlu Ahmet Ağa tarafından tamir ettirildiği belirtilmektedir. Mezar taşının bu şahsa ait olduğu düşünülmektedir.

2. Mezar taşında, “Merhum ve manfur Yedek Süleyman Paşa Acem Feran İbni Süleyman ruhu için Allah rızası için Fatiha”  yazmaktadır. 

3. Mezar taşında, “İbni İbrahim’den olma  Seyyid Molla Muhammed Tayyip, Hicri 1161” yazmaktadır.

4. Mezar taşında ise, “Seyyide Esma Hatun ruhuna Fatiha Hicri 1159” yazmaktadır. Bu mezar taşının antik tiyatro yakınında bulunan, Esma Hanım Çeşmesini yaptıran Esma Hanıma ait olduğu tahmin edilmektedir. Seyyid Molla Muhammed Tayip ve Seyyide Esma Hatun’un ölüm tarihlerinden aynı dönemde yaşadıkları anlaşılmaktadır. Ayrıca, Osmanlı Arşiv belgelerinde Şeyh Bali Zaviyesi Şeyhlerinin de “Seyyid” olması nedeniyle, bu zatların Zaviye eşrafından olma olasılıkları bulunmaktadır.

Foto 9. Cemilzade Ahmet Ağa’ya ait Mezar Taşı.


 Foto 10. Yedek Süleyman Paşa’ya ait Mezar Taşı.


Foto 11. Şeyh Bali Türbesinde Çeşitli Mezar Taşlarına ait Parçalar.

 Ancak, yukarıda da açıklandığı üzere söz konusu mezarlığın içerisinde geçmişte bir türbe olup olmadığı hakkında kesin bir bilgi olmaması, mezarlık içerisinde türbe yapısının sonradan inşa edilmesi, içerisindeki dikili mezar taşlarının yazıtsız olması ve tahrip edilmiş olarak bir kenara konmuş olarak bulunan bazı mezar taşı parçalarında bulunan yazıtlarda da Zaviye Şeyhlerinin adlarının geçmemesi nedeniyle, söz konusu mezarlığın Şeyh Bali Zaviyesine ait olup olmadığı konusunda tereddütler oluşturmaktadır.

Foto 12. Şeyh Bali Türbesinde Çeşitli Mezar Taşlarına ait Parçalar.


Foto 13. Çeşitli Mezar Taşlarına ait Parçalar.

Diğer taraftan bugün İmarethane yapısı kısmen ayakta durmakta ancak, söz konusu alan çok uzun yıllar önce yerleşime açıldığından imarethanenin önünde bulunan türbe ve mezarlığa ait tek bir kalıntı dahi bulunmamaktadır. Bu nedenle, bahse konu mezar taşlarının bu mezarlıktan Şeyh Bali Türbesine nakledilmiş olma olasılığı da bulunmaktadır.

Foto 14. Machiel Kiel-1970 Yılı / Hatice Sultan Vakfına Ait İmarethane


Foto 15. Hatice Sultan Vakfına Ait İmarethane


Foto 16. Hatice Sultan Vakfına Ait İmarethane

Yukarıda açıklanan bilgilerin dışında, Şeyh Bali Türbesi ve yakın çevresine ait kadastro ve sokak haritalarının incelenmesi sonucunda ise, faydalı olabilecek birçok bilgiye ulaşılmıştır.

Harita 1. Google Earth Fiziki Haritası

Şeyh Bali Türbesi olarak bilinen mezarlığın bulunduğu sokağın “Türbe Sokak” olduğu, Türbe Sokağın batı kısmında “Tabakhane Sokak” ile kesiştiği, Tabakhane Sokağının da kuzeyinde “Şeyh Bali Sokak” ile kesiştiği, Şeyh Bali Sokağının da batı kısmında bir çıkmaz sokak olan “Tekke Sokak”a ayrıldığı haritası üzerinde net bir şekilde görülmektedir. Vize Belediyesi Fen İşleri Müdürü Hakan Yılmaz ile yaptığım şifai görüşme sonucunda, bahse konu sokak isimlerinin 1980 yılı öncesine ait olduğunu ancak, veriliş tarihlerinin bilinmediği gibi kayıtlara ilişkin herhangi bir belgeye de ulaşılamadığı bilgisini vermiştir.

Bununla beraber, bu bilgiler Şeyh Bali Soyundan gelen ve bugün Kırklareli’de yaşayan Ayşe Devecioğlu (Genç) ile paylaşılmış, kendisi Şeyh Bali Sokağının girişinde ve Tekke Sokağına bitişik bulunan ancak, bugün başka bir şahsa ait olan arazinin öncesinde (yukarıda haritasında işaretli, 374 ada, 10 parsel) dedesi Hulusi Bali’ye ait olduğunu, üzerinde eski ahşap ve kerpiç karışımı iki katlı küçük bir ev olduğunu ancak yapının uzun yıllar önce yıkıldığını, karşısında Tekke Sokağın girişinde bulunan (374 ada, 3 parsel) yerin ise, öncesinde dedesinin kardeşi Sunuhi Bali’ye ait olduğunu, dedesi Hulusi Bali’nin İstanbul’da Medrese eğitimi aldıktan sonra Vize’de ve özellikle Müsellim Köyünde çiftçilikle uğraştığını, aynı zamanda Hafızlık yaptığını belirtmiş, Şeyh Bali Türbesi yakınındaki İmarethane binası ile ilgili olarak ta, Hulusi Bali’nin babası Tahir Bali ve yakın eşrafı tarafından burada  fakir ve muhtaç insanlara yemek verdikleri bilgisini vermiştir.

Foto 17. Hulusi Bali.

Ayrıca, Hulusi Bali’nin kızı olan rahmetli Hamdiye Genç, vefatından önce Şeyh Bali Efendi’den herhangi bir eşya ve değerli bir eser kalıp kalmadığı yönündeki soruma, dedesi Tahir Bali’den bir el yazması Kuran-ı Kerim ve üzeri işlemeli bir bastonun kaldığını, tam tarihini hatırlamamakla birlikte bunların (1940-1950 yılları arası) jandarmalar tarafından ellerinden alındığını ve bir daha da geri verilmediği bilgisi verilmiştir.

Foto 18. Ortada Oturan Hulusi Bali, En Solunda Kardeşi Sunuhi Bali. Tekke Sokakta Bulunan Evlerinin Önünde. 


Gerek yukarıdaki haritada belirtilen “Şey Bali Sokak ve Tekke Sokak” sokak isimleri, gerekse aynı soydan gelen Rahmetli Hamdiye Genç ve kızı Ayşe Genç’in vermiş olduğu bilgiler ışığında, Şeyh Bali soyundan gelen Hulusi Bali ve Sunuhi Bali’ye ait meskenlerin geçmişte bu sokaklar üzerinde bulunması, yine Şeyh Bali Sokağının güneyinden geçen sokağın adının Tabakhane Sokak olması ve Zaviye Şeyhlerinden Gazanfer Dedenin bir dönem deri tabaklama işi ile de uğraşmış olması, Vizeli Kaygusuz Alaeddin, sonrasında Gazanfer Dede ve Şeyh Bali’ye ait Zaviyenin geçmişte bu alan üzerinde olduğu varsayımını oldukça güçlendirmektedir.

Foto 19. Dawkins, Bay Richard McGillivray-1906 Yılı/Atina Üniversitesi Tiyatro Çalışmaları Bölümü Dergisi, S.16/1, 

Arka planda, Hulusi Bali’ye ait Ev.


Foto 20. Vize-2003 Yılı / Gazi Mahallesine Ait Hava Fotoğrafı.


    Şeyh Bali ve Tekke Sokak üzerinde yapmış olduğum yüzey araştırmaları sonucunda ise, Zaviyenin bu alanda olduğunu gösterebilecek bir unsura rastlanılamamıştır. Zira Hulusi Bali’ye ait ev mülkiyetin el değiştirmesi nedeniyle yıkılmış yerine yeni bir yapı inşa edilmiştir.

    Bunun dışında, Tekke Sokağın bitimindeki alan üzerinde Roma dönemine ait bazı unsurlara rastlanılmıştır. Google Earth’ün 2016 yılına ait uydu fotoğrafında ise, otların kuruması nedeniyle, büyük bir yapı veya bahçe duvarına ait temel kalıntıları net bir şekilde görülmektedir. Zeminde yer yer ve kısmen gözüken kalıntının ne olduğu ve dönemi ancak yapılacak bilimsel kazılar sonrasında ortaya çıkarılabilecektir.

Foto 21. Roma Dönemine Ait Sütun Parçası.


Foto 20. Google Earth 2016 Yılı Uydu Fotoğrafı.


Foto 22. Temel Kalıntıları



Foto 23. Yıkılan Yapıya Ait Kesme Taş Parçaları.



Şeyh Bali Zaviyesine ait, Osmanlı Arşiv Belgeleri ve diğer yazılı kaynakların incelenmesi sonucunda da bir takım bilgilere ulaşılmıştır.

Bugün Vize’deki Gazi Mahallesinin geçmişteki adı Seyyid Kasım Mahallesidir. Seyyid Kasım Mahallesi Vize’nin en eski mahallelerinden olup, Şeyh Bali Zaviyesi ve etrafında kurulmuştur. 

Seyit Kasım Mahallesine ait 19. Yy. dönemi Temettuat Defterlerinin incelenmesi sonucunda, defterde kayıtlı bulunan 28 ve 29 numaralı hanelerde yaşayan hane reislerinin Şeyh Bali Zaviyesinde görevli zaviyedar oldukları bilgisi yer almaktadır 

Harita 2. Vize Yerleşim Haritası/Vize Belediyesi

Şemsettin Sami, Vize’de iki tekke bulunduğundan bahsetmiştir. Ancak, çeşitli kaynaklarda Vize’de Haydarhane Zaviyesi, Çiledar Derviş Zaviyesi, Ahmetbaba Zaviyesi ve Nasuh Dede Zaviyelerinin bulunduğu bilgisi yer almaktadır. Ahmetbaba Zaviyesinin bugün Pınarhisar İlçesine bağlı Erenler Köyünde bulunan Binbir Oklu Ahmet Baba Türbesi ile bağlantılı olabileceği düşünülmektedir. Nasuh Dede Zaviyesinin ise bugün neresi olduğunu tespit edemediğimiz geçmişte Kara-karlı Köyünde bulunduğu, bağlı olduğu aynı isimli vakıftan anlaşılmaktadır. Haydarhane Zaviyesinin ise kesin olarak Vize Merkezinde bulunduğu gerek aynı isimli vakıf gerekse Tapu kayıtlarından anlaşılmaktadır. Yeri hakkında kesin bir bilgi bulunmamakla beraber, bugün Namık Kemal Mahallesi (geçmişte Manavlar Mahallesi) sınırları içerisinde bulunan, Gazi Mahallesi (geçmişte Seyit Kasım Mahallesi) ile ortak kullanılan mezarlığın bulunduğu alan “Haydarhane” mevkii olarak tapu kayıtlarına geçmiş olup, söz konusu mezarlık Şeyh Bali Sokağına yaklaşık 650 metre yakınlıktadır. Çiledar Derviş Zaviyesinin yeri ile ilgili olarak ise hiçbir bilgiye ulaşılamamıştır.

Osmanlı Arşiv Belgelerini tarihsel sırası ile incelediğimizde;

Hicri 10-11-1107 tarihinde (Miladi 1695), Valide Sultan’ın arabaları soyan ve yakalanamayan eşkıya Rüstem isimli şahsın, Vize’de Şeyh Mehmed tarafından Zaviyede saklandığı yönündeki ihbar nedeniyle, durum Padişahın ve sarayın güvenliğinden sorumlu olan Bostancıbaşıya bildirilmiş, Şeyh Mehmed ise tahkikat için Ordu-yı Hümayına gönderilmiştir. 

Kaygusuz Alaeddin’in 1560, Halifesi ve kardeşi Gazanfer Efendinin ise 1564 yılında vefat ettiğini bilmekteyiz. Ancak, 1564 yılında Zaviyenin başına Şeyh Bali’nin geçtiğini bilmemize rağmen kendisi ile birlikte, kedisinden sonra Zaviyenin başına geçen  Şeyh Hasan ve Şeyh Mehmed’in vefat tarihleri bilinmemektedir. Dolayısı ile 1564-1695 yılları arasında 131 yıl gibi çok uzun bir süreç olması nedeniyle, Zaviyenin bugüne kadar bilinen son Şeyhi Şeyh Hasan’ın Halifesi Şeyh Mehmed ile yukarıda bahsi geçen Şeyh Mehmed’in aynı kişi olması teorik olarak mümkün görünse de uzak bir ihtimaldir.

Hicri 24-06-1118 tarihinde (Miladi 1706), Şeyh es-Seyyid Mehmed tarafından verilen talepname ile, kendisinin Vize ve Vize’ye bağlı Horzum ve Ömer Bey Mezralarının meşru Zaviyadarı olduğundan bahsederek bazı kişilerin haksız ve yersiz bir şekilde kendisine bağlı olan Horzum ve Ömer Bey Mezraları Zaviyedarlığına müdahale ettiğini belirtmiş, gerekli tahkikatın yapılarak bu kişilerin men edilmesi istenilmiştir. Hicri 28-06-1118 tarihinde ise, talebi uygun görülerek Şeyh es-Seyyid Mehmed'in Vize'deki Horzum ve Ömer Bey Mezraları Zaviyedarlığına müdahale eden şahıslar bundan men edilmiştir.   

Yukarıda belirtildiği üzere, Zaviyenin başında yine Şeyh Mehmed’in bulunduğu, bununla beraber Horzum ve Ömer Bey Mezraları Zaviyelerinin kendisine bağlı olduğu anlaşılmaktadır. 19-20 Yy. dönemine ait çeşitli haritalar incelenmiş ancak bu iki mezranın adına rastlanılamamıştır. Bu iki mezranın bugün nerede olduğu, isim değişikliğine uğrayıp uğramadıkları da bilinmemektedir. 

Belge 1. Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivleri/Şeyh es-Seyyid Mehmed'in Vize'deki Horzum ve Ömer Bey mezraalarının zaviyedarlığına müdahale eden şahısların bundan menedildiğine ilişkin belge.

    Hicri 06-12-1133 tarihine ait belgeden (Miladi 1720), Vize ve Vize’ye bağlı Horzum ve Ömer Bey Mezraları Zaviyedarı Şeyh Seyyid Mehmed’in vefatından sonra yerine oğlu Seyyid Ahmet’in geçmesi gerekirken, Seyyid Ahmet’in yaşının küçük olması nedeniyle, rüşd sahibi oluncaya kadar yerine vekaleten Es-Seyyid Hüseyin’in getirildiği, Es-Seyyid Hüseyin’in de bu görevi yapacak yeterliliğe sahip olmaması nedeniyle, yerine Zaviye eşrafından Es-Seyyid Muhammed’in vekalaten getirildiği anlaşılmaktadır.

Es-Seyyid Muhammed’in aynı yıl içerisinde vefatı ile,  Seyyid Ahmet’in yaşının küçük olması nedeniyle bu kez Zaviye eşrafından Es-Seyyid Hasan vekaleten getirilmiştir.

Hicri 09-12-1226 tarihine ait belgeden (Miladi 1810), Vize ve Vize’ye bağlı Horzum ve Ömer Bey Mezraları Zaviyedarı Es-Seyyid Ahmet’in oğlu Es-Seyyid Muhammed ve onun oğlu Es-Seyyid Şeyh Bali’nin vefat etmesi nedeniyle, oğulları Es-Seyyid Mehmet ve Es-Seyyid İbrahim’in birlikte Zaviyenin başına geçtikleri, Es-Seyyid İbrahim’inde vefatı ile oğulları Es-Seyyid Muhammed Tahir ve Es-Seyyid Muhammed Ragıb’ın Zaviyenin başına geçtikleri anlaşılmaktadır. 

Hicri 20-07-1235 tarihinde (Miladi 1819), Es-Seyyid Mehmet’in vefatı ile yerine oğlu ve Halifesi Es Seyyid Selim Zaviyenin başına geçmiştir.

Bu bilgiden anlaşılacağı üzere, Es Seyyid Mehmet’in tekrar Zaviyenin başına geçtiği görülmektedir.

Şeyh Bali Zaviyesi Vakfına ait, Hicri 29-12-1271 (Miladi 1854) Varidat ve Masarifat Muhasebe kayıtlarında Vakfın;

Hicri 1270 senesinde, 3827 Kuruş geliri, 3340 Kuruş Gideri olduğu,

Hicri 1271 senesinde, 5232 Kuruş geliri, 3460 Kuruş Gideri olduğu,

Ayrıca, kayıtlarda Halife Mehmet, Halife Abdullah ve Halife İbrahim’in oluşan gelir farklarından pay aldıkları görülmektedir. Halife Mehmet’in gördüğü iş nedeniyle aldığı payın yüksekliği olması ve konumu nedeniyle Zaviye Şeyhi olduğu düşünülmektedir.

    Hicri 23-07-1316 (Miladi 1898), tarihli belge ise, Şeyh Bali Zaviyesi Şeyhi Tahir Efendi tarafından Edirne Vilayeti Vekâlet-i Celîlesine çekilen telgrafta, Vize Kaymakamının hasmı olan Dimitri’yi koruyarak hukukunun mahvedildiği şikayeti üzerine, konu hakkı tahkikat başlatıldığı anlaşılmaktadır.

    Zaviye Şeyhi Tahir Efendinin, yaşadığı dönem itibari ile Rahmetli Hulusi ve Sunuhi Bali’nin babaları, Hamdiye Genç’in ise dedesi olduğu tahmin edilmektedir. 

Belge 2. Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivleri/ Şeyh Tahir Efendi tarafından verilen şikayet dilekçesi.


Şeyh Bali Zaviyesi Vakfına ait, Hicri 11-11-1317 (Miladi 1899) Varidat ve Masarifat Muhasebe kayıtlarında  Şeyh Bali Zaviyesi Vakfı Mütevellisi olarak Mehmet Tahir Efendi’nin adı geçmektedir. Hicri 11-09-1315 tarihli kayıtlara ilişkin cetvel aşağıda gösterilmiştir.

Miktar-ı Vâridât

Envâ-ı Vâridât

Miktar-ı medfû‘ât

Nev-i medfû‘ât ve cihât-ı hayrât

Tarih-i berât-ı şerif

Mülâhazât

17625

Aşar bedeli

15300

Masârif-i it‘âmiye





335

Masarif-i müteferrika





15635

Yekün 





17625

Ber vech-i bâlâ vâridât





15623

Ber vech-i bâlâ masârifât





1990






497.20

Aaş-ı muharrer ve harc-ı muhasebe





1492.20

Ber mûcib-i mukâbil kadîm zâviyedârca taksim olunan

Bu bilgiden de anlaşılacağı üzere, Zaviye ve Vakfının 1899 yılı itibari ile resmi olarak faaliyetlerine devam ettiği bilinen son Şeyhin  Mehmet Tahir Efendi olduğu görülmektedir. Mehmet Tahir Efendinin bu görevi hangi tarihe kadar sürdürdüğü bilinmemektedir. 13 Aralık 1925 tarihli 677 sayılı Kanun ile Tekke ve Zaviyeler kapatıldığından Zaviyenin bu tarihe kadar faaliyetine devam etmesi ihtimaller dahilindedir. 

Belge 3.Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivleri/Şeyh Bali Zaviyesi Vakfı Varidat ve Masarifat Muhasebe Kayıtları


Belge 4.Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivleri/Şeyh Bali Zaviyesi Vakfı Varidat ve Masarifat Muhasebe Kayıtları


Sonuç olarak, yukarıda paylaşılan tüm bu bilgilerden de anlaşılacağı üzere, Şeyh Bali Zaviyesinin geçmişte adı Seyyid Kasım Mahallesi olan bugünkü Gazi Mahallesi’nde, yukarıda haritasında işaretli alan içerisinde bulunduğu, Zaviyenin adının Şeyh Bali Efendiden itibaren aynı isimle anıldığı, 1899 yılı itibari ile Zaviye ve Vakfının faaliyetine devam ettiği, büyük ihtimal 1925 tarihli 677 sayılı Kanun ile kapandığı, Zaviyenin son bilinen Şeyhinin Mehmet Tahir Efendi olduğu, nedeni bilinmemekle birlikte Zaviyenin bir şekilde yıkıldığı ancak, bu alanın yine aynı soydan gelen Mehmet Tahir Efendinin oğulları Hulusi ve Sunuhi Bali ile vefatları ile varisleri tarafından mesken olarak kullanımının günümüze kadar devam ettiği anlaşılmaktadır.

Öte yandan Şeyh Bali Türbesi ile Hatice Sultan Vakfına ait İmarethanenin Zaviye ile ilişkisinin bulunup bulunmadığı ise halen teyide muhtaç halde olup  tam olarak tespit edilememiştir. 

Ayrıca elde edilen ve yukarıda paylaşılan veriler ışığında, tamamı tespit edilememekle birlikte Vize’li Kaygusuz Alaeddin tarafından kurulan Zaviyede sırası ile, 

  • Vize’li Kaygusuz Alaeddin, vefat H. 970

  • Halifesi Gazanfer Dede, vefat H. 974

  • Onun Halifesi Vize’li Bali Efendi, vefat ?

  • Bali’nin oğlu Şeyh Hasan vefat ? 

  • Şeyh Hasan’ın oğlu Şeyh es-Seyyid Mehmed vefat H.1133 

  • Şeyh es-Seyyid Mehmed’in oğlu Es Seyyid Şeyh Ahmet adına (yaşının küçüklüğü ned.) vekaleten Es-Seyyid Hüseyin görev yılı H.1133

  • Es Seyyid Şeyh Ahmet adına vekaleten Es-Seyyid Muhammed vefat H.1133

  • Es Seyyid Şeyh Ahmet adına vekaleten Es-Seyyid Hasan görev yılı H.1133

  • Es-Seyyid Şeyh Ahmet 

  • Es-Seyyid Şeyh Ahmet oğlu Es-Şeyh Seyyid Muhammed

  • Es-Şeyh Seyyid Muhammed oğlu Es-Seyyid Şeyh Bali

  • Es-Seyyid Şeyh Bali oğulları Es-Seyyid Mehmet ve Es-Seyyid İbrahim

  • Es-Seyyid İbrahim’in oğulları Es-Seyyid Muhammed Tahir ve Es-Seyyid Muhammed Ragıb

  • Es-Seyyid Şeyh Mehmet vefat H.1235

  • Es-Seyyid Şeyh Mehmet oğlu Es Seyyid Selim 

  • Halife Mehmet, H.1271

  • Şeyh Mehmet Tahir Efendi, görev H.1316-?


Zaviye Şeyhi oldukları  gerek Osmanlı Arşiv belgeleri gerekse  diğer yazılı kaynaklardan anlaşılmaktadır.


2 Mayıs 2021 Pazar

ARASTAMIZIN HAL-İ PÜRMELALİ

Akın Güre 


Güzel Arasta'mızın yeni kiracısını öğrendikten sonra içim bir tuhaf oldu. Bilmiyorum, çoğunluk ne düşünüyor ama benim kalbim kırık. İki yönden üzüntülüyüm: Arasta bu kentin Osmanlı'ya uzanan tarihinden kalan bir kültür varlığı. Bu topraklardan başlayarak batıya açılmaya çalışan yeni bir kültürün, başka bir medeniyetin eşik noktasına kondurulmuş, bu coğrafyaya ait  hikayenin simgesi sayılan  bir hatıra anıtın sonu böyle mi olmalıydı? İkincisi, bu duruma seyirci kalan, bu yapının ifade ettiklerine, taşıdığı anlama ilgisiz kalan, duyarsız, umursamaz zihniyete duyduğum kızgınlık.

Bu sahipsizlik, boşvermişlik bu kentin tarihine duyarsızlık nasıl içimizde kök salmış, nasıl yarleşmiş olmalı ki yıllardır tekrar eden benzer alışkanlıklarla şehir kimliğinden kopmuş, çirkinleştirilmiş, ruhunu kaybetmiştir. Hiç mi önemi yok bütün bunların?

Kırklareli tarihini bilmeden, anlamadan, kültürüne sahip çıkmadan değerlerini birer birer gözden çıkartan bu hoyrat tutuma nasıl öfkelenmez insan?

Şimdi avunuyoruz: Arasta   tarihi ruhuyla alakasız çok kötü bir değişikliğe uğrayabilirdi, hiç olmazsa bu olmadı diyebiliriz.

Ben de diyorum bunu konuştuğum dostlara, ama içim buruk. Çünkü Arasta gibi bir kültür varlığını sadece kazanca dönüştürecek bir fırsat olarak gören zihniyeti  içime sindiremiyorum.

Burasını boş bırakmasak da değerlendirme tarzımızla, toplumsal içeriği olan amaçlarla onun başlı başına bir değer taşıyan varlığını gölgelemeden  bir kullanım biçimine sokmak son derece önemliydi. Tersini yapmak  ancak kültürüne, tarihine gerçekten sahip çıkmayan toplumlarda yaşanabilir.

Böyle olmasının sorumluluğunu düşünürken çuvaldızı kendimize batırmalıyız. Elbette bu kentin yönetimi için ön saflarda kalmaya çalışanlara bu sözüm önce.  Hepsi sorumludurlar bu sonuçtan.  Ama sadece onlar değil, bütün sivil toplum da sorumludur. İçlerinden çok azı cesaretle adımlar atıp Arasta'ya sahip çıkmıştır. Konunun aydınlatılmasında büyük emeği geçenlere teşekkür ederim.

Bu ayıp gelecek kuşaklara kötü bir miras olarak geçmez inşallah diyerek avutuyorum kendimi.


1 Mayıs 2021 Cumartesi

KIRKLARELİ TABLETLERİ



BİR DEVİR KAPANDI “ KIRKLARELİ ARASTASI”


Ünal Başkur


Kırklareli’nin Kapalı Çarşısı ARASTA;

26 Mayıs 2020 tarihinde bir yangın geçirmiş, sonrasında yapılan onarım ardından 27 Nisan 2021 günü ihale edilmişti.



Öncesinde,11 ayrı dükkan olarak ticari işlevini sürdüren ARASTA, bu kez tek işletmeciye kiraya verildi.

Ulusal bir firmanın Kırklareli’de temsilciliğini yapan bir işletmeci, bundan sonraki süreçte ARASTA’nın yeni kiracısı olacak.

İhaleyi duymamız ardından konuyu Kırklarelililer ile paylaşarak kaygılarımızı dile getirmiştik.

Öncelikli kaygılarımız içerisinde;

-askıya çıkan ihale bildiriminde fonksiyon değişikliğinden bahis ediliyordu!

Kaygımız ARASTA’nın yemek sektöründe kullanılabilirliği idi!”Özellikle Akın GÜRE beyin kişisel girişimleri ve Sayın Ahmet RODOPMAN’ın kamuoyu yaratmaları öncülüğü sonrasında ,Vakıflar Bölge Müdürlüğü duyarlılık göstererek bu nitelikte bir fonksiyon değişikliğine gidilmeyeceğine dair bir açıklamada bulundular. Bu konuda girişimde bulunanlara ve Edirne Vakıflar Bölge Müdürümüze teşekkürü bir borç bilirim.”

-Yıllardır ARASTA’da ticari yaşamlarını sürdüren esnafımızın mağdur olmaları,

-ARASTA’ya ilişkin anılarımızın ve bir tarihin yok olacağı idi.

Evet ARASTA artık bildiğimiz ve pek çok anımızı barındıran tarihi özelliği ile ticari işlevini sürdüremeyecek!

Ve doğal olarakta burada “KEŞKE”ler devreye giriyor!

Keşke ARASTA;

*Tarihi geçmişinin ışığında kendini günümüze uydurarak ticari işlevini sürdürebilse idi!

*İçindeki var olan işletmeciler günümüze kendilerini adapte edebilse ve bu tip bir değişim gündeme gelmese idi!

*Bu kentin kurumları,süreci sahiplenerek Kırklareli Halkının yaşanmışlıkları adına sürecin bir taraflarında yer alabilse idi!

Evet; inanıyorum daha pek çok Keşke ekleyeceksinizdir!

Ancak unutulmaması gerekiyor ki yaşam devam ediyor!

Şu an elimizdeki tek teselli;

bundan sonra Kırklareli ARASTA’sı kaygılarımızın başında yer alan , olumsuz bir işlev değişikliği ile yaşamını sürdürmeyecek!

Bu da işin züğürt tesellisi herhalde!!!

Kırklareli Halkı adına sahiplenip te kaygılarını dile getirenlere ne mutlu!

Kentin sakini değil de sahibi olan,sınırlı sayıdaki kişiye de binlerce Teşekkürler...

ESKİ ESERLERE SAYGININ YAŞANAN ÖRNEĞİ

 Ahmet Rodopman 


Gündemde 16. Yüzyıldan kalan tarihi Bedesten’ in ne olup, olmayacağı tartışılırken, daha 5-6 yıl önce yine şehrimizde yaşanmış, eski eserlere duyulan saygının gereği yapılan takdir edilmesi gereken bir restorasyon çalışmasından söz etmek istiyorum.

Çoğumuz hatırlarız çocukluğumuzda Namazgah Caddesinden yukarı doğru çıkarken sağda ki çeşmeyi geçince hemen sol tarafımızda gördüğümüz, harap, metruk, yıkılmak üzere olan bir tarihi bina vardı. Hatta hava karardığında önünden koşarak geçerdik. Sanki içinden cinler , hayaletler çıkacakta bizi yakalayacak sanısı ile korkardık. O zamanlar büyüklerimiz eski bir bina olan o yerin önünden geçerken üstümüze yıkılacağını söylerlerdi. İçinden ağaçlar çıkmış, çatısı yıkılmış bu terk edilmiş yapıya yaklaşmaktan ürkerdik.

İlk resmimiz, 35 yıl kadar önce benim çektiğim resmidir. Sonraki yıllarda daha da fazla harap olan bu binanın envanterlerde, 19. Yüzyıl yani, 1800 lü yıllarda yapıldığı belirtilmektedir. Kendi yaşantılarımızda da  karşılaştığımız şekilde bazı kişilerin yaşamlarında şanslı, bazıları ise şansız olabildikleri gibi binalarında şanslılarının olabileceğini söyleyebiliriz. Bu binamız uzun süre kendi kaderine bırakılmış olmasına karşın şansı sonradan gülenlerden diyebiliriz. Buradaki şans sadece binanın değil Kırklareli’mizin de şansı olmuş ve şehrimiz, duyarlı mal sahibi Prof. Dr. Gültaç Özbay sayesinde çok güzel ve modern bir Sanat Galerisi kazanmış oldu. (2. Resim)

Önce bu yapıdan biraz söz edecek olursak;  Şehrimizin kuzeydoğu bölümünde Yayla Mahallesi, Namazgah Caddesi üzerinde bulunmaktadır. Girişi Namazgah Caddesindendir. Duvarları tuğla hatıllı moloz taştır. Pencere ve kapı kemerleri tuğladır. Ön cephe, zemin katta, üstü basık kemerli geniş bir kapı ve her iki yanında iki dairesel pencere, birinci katında ise iki sütunla bölünmüş orta gözü daha geniş üç gözlü bir pencere açıklığı ve onun da üzerinde bir dairesel pencereden oluşmaktadır. İki kat arasında sıva işi profilli kat silmesi ve saçak altında tuğla çıkıntılı bir silme ile sonlanmaktadır. Bina köşeleri taş çıkıntılıdır. Cephe tamamen sıvalıdır. Arka cephede üst kotta geniş dikdörtgen bir pencere bulunmaktadır. Yan cepheleri sağır ve bitişiktir. Çatısı iki yöne meyilli beşik çatıdır. Duvardaki döşeme kirişi izlerinden iki katlı olduğu anlaşılmaktadır. Böyle bir tarihi binayı yok olmaktan kurtarıp halkımızın hizmetine sunan Prof. Dr Gültaç Özbay’ ı tanımak ve hatırlamak gerekiyor sanırım.

Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi, Kardioloji Bölümü Öğretim Üyeliğinden 2005 yılında emekli olan Özbay, 01.06.1938 Kırklareli doğumludur. Kırklareli Ortaokulu sonrası parasız devlet yatılı eğitim sınavını kazanan Özbay, İstanbul Kandilli Kız Lisesi’nde eğitimini sürdürmüştür. 1956 yılında İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne giren Özbay, 1962 yılında mezun olmuştur. 1963 yılında Cerrahpaşa İç Hastalıkları Kliniğine asistan, 1968 yılında uzman olmuştur. 1968-1971 yılları arasında Siyamı Hersek Hastanesi’nde kardiyoloji yüksek ihtisası yapan Özbay, 1976 yılında yeniden Cerrahpaşa’da göreve başlamıştır.

O tarihte kurulan Cerrahpaşa Hastanesi’ne bağlı Edirne Tıp Fakültesi kadrosuna doçentlik sınavını kazanarak geçen Özbay, 1980 yılında YÖK tarafından kurulan Edirne Tıp Fakültesi İç Hastalıkları ve Kardiyoloji bölümüne geçmiştir. Özbay, İç Hastalıkları Bölümünü kurduktan sonra Profesör olmuştur. 1990 yılında da Kardiyoloji Ana Bilim Dalını kuran Özbay, kardiyoloji branşında da Profesörlük almıştır. Özbay, 01.06.2005 yılında emekli olana kadar bu bölümde çok sayıda hastaya hizmet vermiştir.2015 yılında, Profesör Gültaç Özbay tarafından sergi evi olmak üzere Kırklareli Belediyesi’ne hibe edilen tarihi bina Kırklareli Valiliği İl Özel İdaresi tarafından restore edildikten sonra “Prof. Dr. Gültaç Özbay Sanat Galerisi” olarak Kırklareli halkının hizmetine sunulmuştur.2017 yılında ise Prof. Dr. Gültaç Özbay’ ın ismi düzenlenen törenle TÜ Tıp Fakültesi Derslik Bloğu D Amfisine verilmiştir.

Emeklilik günlerini yaşayan değerli hemşerimiz Prof. Dr. Gültaç Özbay, hayatını mesleğine adayıp, adeta nefes nefese yaşadığı hekimlik hayatında karşılaştığı olaylar ve gelişmeleri, deneyimlerini, insan ekseninde ele aldığı ‘’Nefes nefese ‘’ adlı bir başucu anı kitabı olarak da bizlere yazıp, sunmuştur. Tekrar, tekrar minnettarlığımızı sunar, uzun ve huzurlu bir ömür dileriz.

Bugün, bütün Kırklareli’ liler gelecekte de çocuklarımız, torunlarımız hatta gelecek tüm kuşaklar, bu Sanat Galerisinin önünden geçerken, içine girip,resim sergisini izlerken, konser dinlerken, Prof Dr. Gültaç Özbay’ a minnet ve şükranlarını sunacak, saygı ile anacaktır. Satıp milyonlarca lira para kazanması varken, Kırklareli’ nin kültürüne katkı için özveride bulunup bağışlaması saygıya ve övgüye değer bir davranıştır.

Günümüzde  Kırklareli’miz  başka tarihi eserin geleceğinin belirlenmesi noktasında bir sınav vermektedir. Bir kişi düşünün ki, babasından kalan değerli bir yeri Kırklareli Halkına bağışlarken, Vakıflar İdaresi, Kırklareli halkını yok sayıp, gözbebeğimiz Arasta’ mızı bizlere sormadan ve hakkında bir bilgi vermeden ne olacağı belirsiz bir  şekilde kiralamaya çalışıyor. Bu kiralama işleminde hangi kurumlar yetkilidir, ne yapılacağı belirlenmemiş olan bu tarihi yapıda, yapılacak işlemlerin düzeltilmesi imkansız hataların yapılmasından tedirginlik duyan her Kırklareli’ linin bir kez daha düşünüp, yapılanları ve yaşananları sorgulamasının gerektiğini  düşünmekteyim.

23 NİSAN NASIL ÇOCUK BAYRAMI OLDU?

Akın Güre


Bu gün 23 Nisan 1920'de açılan, Millet Egemenliğinin temsil edildiği Millet Meclisimizin kuruluşunu andığımız büyük bir bayramdır. Bu bayram 1921 yılından itibaren Milli Bayram olarak kutlanmaya başlanır.   1927 yılından itibaren yardıma muhtaç  çocukların durumlarına dikkati çekmek amacıyla  kabul edilen   Çocuk Haftasının  Milli Bayram'la birleştirilerek kutlanması daha sonraları 1935 yılında olur. Bunda Kırklareli'nden yetişen  Dr. Fuad Umay’ın büyük payı vardır. Başkanlığını yaptığı Himaye-i Etfal Cemiyeti Çocuk Bayramı Haftası şenliklerinde  çocuklar için yardım pulları çıkartır, bağışlar toplanmasını sağlar. Bayram daha sonra, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı olarak kutlanmaya başlanacaktır. 


Himaye-i Etfal Cemiyeti Reisi Dr. Fuad Bey, bu günün Çocuk  Haftasına  dönüştürülmesinin amacını şöyle anlatır:


“Milletin dayanağı vatan yavrularının sağlık ve hayatlarını ve memlekete faydalı birer insan olabilmelerini temin maksadıyla Milli Mücadele’nin en hareketli zamanlarında Ankara’da kurulmuş olan Himaye-i Etfal Cemiyeti büyük ve kutsi bir emelde muvaffak olabilmek için gayret sarf etmektedir. Bütün çalışmasını ulu himayeci Gazi Hazretleri’nden, muhterem hükümetten ve şefkatli halkımızdan gördüğü maddi ve manevi yardımlarına dayandırmakta olan Cemiyet, çalışmasında muvaffak olabilmek için halkımızın çocukla alakasını arttırmak amacıyla 23 Nisan Çocuk Bayramı’nı ihdas etmiş ve üç dört seneden beri vatanın her tarafından pek güzel suretle kutlanan Çocuk Bayramı’ndan cesaret alarak bu bayramı “Çocuk Haftası”namıyla yedi güne yaymıştır."


Çocukluk ve gençlik yıllarının bir bölümü Kırklareli'nde geçmiş değerli tarihçi Mehmet Ö. Alkan bu konuda yazdıkları şöyledir:

“1935 yılında TBMM’nin açılış günü olarak 23 Nisan’a ilk kez bir isim verilmiş ve “Ulusal Egemenlik” bayramı olarak adlandırılmıştır. Bu tarihten itibaren iki farklı bayram bir yandan TBMM’nin açılışı “Ulusal Egemenlik Bayramı” olarak kutlanmış, diğer yandan Çocuk Esirgeme Kurumu’nun kurum günü olan “Çocuk Bayramı” aynı gün kutlanmaya devam etmiştir. Bununla birlikte 1935 yılından itibaren iki bayram “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” şeklinde fiili olarak birlikte anılmaya başlanmıştır.” (Mehmet Ö. Alkan, 23 Nisan'ın Gayri Resmi Tarihi. Toplumsal  Tarih Dergisi, Nisan 2011)

Egemenliğimizi kazandıran büyük kurtarıcımız Mustafa Kemal Atatürk'ü saygıyla anarken, bu günün çocukların korunması  adına anlamlı bir  kutlamaya dönüşmesini sağlayan Dr. Fuad Umay'a da şükranlarımızı sunuyoruz.

ESKİ BİR RAMAZAN GÜNÜ CANLANDI HAFIZAMDA

 Ahmet Rodopman


Geçen gece uyku kaçmıştı. Geç saatte yatıp, uzunca bir süre de kitap okumama karşın uyuyamıyordum. Derken uzaklardan bir gürültü gelmeye başladı. Gittikçe artan sesten, bize doğru yaklaştığını anladım. Ramazan olduğu için davul olabileceğini düşündüm ancak alışık olduğum davul sesi ile bir benzerliği yoktu. Ses yaklaştıkça, gürültünün davuldan geldiğini ancak anlayabildim.  Oktay Akbal bir öyküsünde ‘’Önce ekmekler bozuldu, sonra her şey’’ diye bir cümle kullandığını anımsadım. Demek ki dedim ‘’Bozulmalar davul sesine kadar gelmiş ! ‘’ . Sahur zamanının geldiğini  hatırlatmak için yapılan gürültü giderek arttı, pencerede beklemeye başladım yakınımızdan geçerken görebilmek için. Bizin sokaktan değil de, yandaki sokaktan geçtiğini sesin gittikçe azalmasından anladım. Ve tekrar yatağıma yatım.

Uyumaya çalışırken,60 yıl gerilere gittim bir anda. 6, 7 yaşlarında iken Ramazan aylarının Ocak veya Şubat aylarına rastladığını hatırlıyorum. Kırklareli’ nin gece yarısı soğukları. Suların bile donduğu, hatta kar yağışı nedeni ile zaman,  zaman elektriklerin de kesildiği günlerdeydi. Yatarken de annem mutfakta yemek yapıyordu. Sahurda uyandığımda da yine mutfakla odamız arasında koşturup duruyordu. Aklıma gelmiyor değildi, annem hiç uyumadan nasıl dayanıyor bütün gün oruçlu olarak, evin bütün işlerini yapmaya. Hele şimdiki gibi bulaşık makineleri, çamaşır makineleri dört gözlü ocaklar, elektrikli fırınlar yoktu. Tek göz gaz ocağında ve sobanın üstünde pişirilerek yapılan yemekler hazırlanacaktı. Rahmetli babam 130 kilo civarında idi. Pilavsız, böreksiz, tatlısız, çorbasız bir gün geçirmezdik. Hatta söylediğimde çoğu arkadaşım inanmazlardı. Bizim evde iki günde bir çeşit çeşit börek yapılırdı. Hem de hep iki ayrı tepsi. Bazen Gençlik Sinemasının karşı köşesindeki fırına götürür piştikten sonra da getirirdik ablamla . Bazen de annem peçka sobamızın fırınında pişirirdi.  Hele soğuk havalarda , yerler de buz turmuş sa, derenin üzerinde ki daracık köprüden geçmek apayrı bir heyecan fırtınası yaşatırdı bize gidip , gelirken. Rahmetli anacığım tek başına 4 çocuk, ikisi de kendileri, 6 kişilik sofralar kurar, kaldırılırdı. Ramazan aylarında en sevdiğim saatlerdi sahur saatleri. Uykulu, uykulu yenen yemekler, Sabah ezanı ile birlikte oruç niyeti ile içilen bir bardak su ile kesilen sahur yemeği . Öyle tatlı gelirdi ki yemekten sonra okul vaktine kadar uyumak. Ama çok zor gelirdi sıcak yataktan çıkıp uykumu alamadan  okula gitmek. Ancak açıkça söylemeliyim ki her şey bir yana hafızamda en canlı şekli ile, davulcunun beklenmesi kalmıştır.  O zaman ki davulcularda davulcu idi hani. Sanki dili vardı da davulun konuşturuyor gibiydi. Birde güzel sesle söylenen ramazan manileri. En güzellerini de ramazanı 15 . günü para topladıkları zaman söylerlerdi. Genellikle geceleri sokaklar karanlık olduğu için davulcunun yanında bir elinde bir torba, diğerinde de fener ile bir kişi daha dolaşırdı. Bazı gecelerde bekçi amcalar katılırdı bu kervana. Hele bir de kar yağmaya başladı mı, doyulmazdı seyretmenin keyfine. Kimsenin olmadığı sokaklarda, bembeyaz gecenin ayazında, karşımız da ki caminin minaresinin şerefesinden yayılan ışıkların altında seyrettiğim o tabloyu unutamadım hala. O yıllarda Hayat Dergilerinin arka kapağında belki hatırlayanlarınız vardır. Tarif ettiğim bu manzaranın çok güzel bir resmi vardı. Eski hayat dergilerinde bulabilirsem buraya aktarırım. Bütün gün oynayıp, zıplayıp yorulduğumdan güç bela iftar saatini bekler, artık oruç tutmak için sahura kalkmayacağımı söyler, ama yine sahurda ki telaşa dayanamaz davulun sesini uzaktan duyunca bile kalkar bu ritüeli  doyasıya yaşardım. İyi ki yaşamışım. O yıllarda ki  ne açlığı, ne tokluğu, ne uykusuzluğu  hatırlayamıyorum da,  ama gözlerimin önünden gitmiyor, karşı sokaktan maniler söyleyerek gelen Ramazan davulcusunun görüntüsü. Bir de unutulması olanaksız olan iftar topunun atılmasını  bekleme anları vardı. Mahalle arkadaşları çoğu gece ramazan topunun atıldığı Kırklar Tepesine  seyretmek için giderler, top patlayınca da , canhıraş bir    koşturmaca ile yokuştan aşağıya inerler, aileleri oruçlarını açıp, yemeğe başlamak üzere iken eve yetişirlerdi. Babam genellikle işyerinden gelirken evimizin karşısında ki Kadı Camisine uğrar ayak üstü orucunu açar, Akşam Namazını kılıp hızlıca eve gelirdi. Softa hazırlanmış, sofrada herkes yerini almış, sadece annem koşuşturuyor mutfakla yemek masası arasında, sofranın görüntüsü, açlığımızın dayanılmazlığını  arttırırdı. Genellikle annem babamın gelmesini  bekler, biz çocuklarsa bardaklarda hazırlanmış suları, dualarla yudum, yudum içerek,  oruçlarımızı açardık. Açardık diyorum çünkü, annem oruç bozma sözcüğünü hiç sevmezdi. ‘’Oruç kutsaldır, Bozulmaz ‘’derdi. Bu arada babam gelir, çorba ile başlanıp, yemeğe,  ardından o gün ne hazırlanmışsa  ardı ardına gelirdi sofraya, tatlı veya meyve ile de iftar faslı biterdi.  Çaylar içilir, annem hariç herkese bir rehavet gelir, bu arada radyodan ajans dinlenerek, haberler ile ilgili konuşmalar yapılırdı. Annem bulaşıkları yıkamak ve sahur için yemekleri hazırlamak için mutfağa koşturur, biz çocuklar da derslerimizi yapmak için kitap ve defterlerimizle kucaklaşırdık.  

Uykumuzu alalım diye annem beni ve küçük ablamı erken yatırırdı . Haftada bir veya iki defa babam beni de yatsı namazına götürürdü. Camimizin hocası Kırklareli’ nin efsane hocası Abbas Hoca idi.  Abbas Hoca olduğu için de diğer mahallelerden de Teravi Namazını kılmak için insanlar gelirler, genellikle cami dolardı. Abbas hoca ile babamın arası çok iyi, sohbetleri  çok güzeldi idi. Hatta, Abbas Hoca bu camide imam olduğu için bu evi satın aldığını bile söyler dururdu. Benimde isimi doğduğumda koyduğu için, beni de çok sever vakit namazlarına koşturarak gelirken sokakta bile görünce ‘’Ahmet, Allaha emanet’’ diye seslenir, gülümseyerek hızlıca giderdi rahmetli.

Bu belirlenmiş hareketler ve davranışlar (ritüeller) ramazan ayı boyunca tekrarlanır, arada bazı geceler iftara misafirlerimiz gelirdi. O zaman telaş ve koşturmaca daha fazla olur, Biz çocuklara ayrı masa veya yer sofrası kurulurdu. Annemin işi iki kat artsa da, babam, iftar yemekleri kalabalıkla yendiğinde daha büyük sevap kazanılır diye, haftada bir tanıdıkları çağırırdı. Annem bundan çok hoşnut olmasa da sesini çıkarmaz katlanırdı. Ve büyük bir heyecanla 11 ay beklediğimiz ramazan ayı, bir koşturma işçinde çabucak geçer bayram hazırlıkları başlardı. Şimdi düşünüyor ve anlam veremiyorum, onca telaş ve heyecan dolu yorgunlukla geçen günlerin bittiğine sevinileceğine neden üzülürdü annem diye? Bayram hazırlıkları ise bambaşka bir durumdu. Sevinç, heyecan, merak hepsi birbirine karışır, anne ve babamız için belki değil ama, biz çocuklar için tarifsiz bir  coşkulu bekleyişti

Ramazan davulla gelip davulla giderdi. Davulcuların son ziyaretleri bayram namazından sonra babalar evlerine dönünce başlar, bu sefer davula daha farklı vurulur, maniler bayramı anımsatıcı mısralarla düzülür, bahşişlerini alırlar, genellikle evlerde yapılan börek, bayram tatlısı gibi yiyecekler davulcu ile birlikte gezen, ellinde, sepeti,zembili veya torbası olan kişiye verilir, bayram kutlamaları yapılır ve bir daha ki ramazana kadar iyilikler, sağlıklar dilenip, içeri girilir. Bayram günü bizim evin dış kapısı kapatılmazdı. Avlu dediğimiz girişte bir hol vardı, gelenleri orada karşılardık. Anneciğim az işi varmış gibi bayramda gelecekler içinde önceden hazırlıklar yapardı. Kimine şeker, kimine para, kimine mendil, kimine  tülbent verirdi. İşte böyle bir ramazan daha geçti gözlerimin önünden. Bu arada gece de bitti. Sabah ezanı okunurken henüz daha gözlerimi yummamıştım bile. Ama hatıraları anmak rahmetli babacığımı, anneciğimi saygı ve minnetle yad etmek uyumaktan çok daha iyi gelmişti bana. Tabii birde yazmakta olduğum Davul ve davulcu konusunu da daha bir beynim de şekillendirmiş olmamın mutluluğu ile yeni bir güne başlamış oluyordum.


18 Nisan 2021 Pazar

KÖY ENSTİTÜLERİ GERÇEĞİ VE KEPİRTEPE ÖRNEĞİ(4)


Akın Güre 


Bundan 81 yıl önce 17 Nisan 1940 yılında kabul edilen 3803 sayılı kanunla kurulan Köy Enstitüleri  her yıl hatırlanıyor, anmalar yapılıyor. Köy Enstitüsü davası  Cumhuriyet Devrimleri bağlamında değerlendirilecek bir kurtuluş mücadelesiydi. Birilerinin sandığı gibi ne salt bir eğitim girişimiydi ne de birilerinin eleştirdiği gibi  köylerin   şehirlerden soyutlanmasını sağlayacak  hayattan kopuk bir tasarımdı. Bu nedenle Köy Enstitüleri konusuna girdiğinizde tarihin en can alıcı yönlerini anlatan  olaylarıyla karşılaşırsınız. Bu öylesine bir dönemdir ki, tarihin kahramanları üstlendikleri görevlerle dönemin ruhunu size yansıtırlar. Geleceği dokuyan sihirli elleriyle size örnek olacak izler bırakırlar.  Köy Enstitüleri merkezine bireyin oturtulduğu  bir kurtuluş davasıdır. Adının köyle eşleşmiş olması ait olduğu dönemin üretim biçimlerinin karakteriyle bir anlam kazanır, ancak ileriye açılan bir gözle baktığınızda bu özellikler ülke insanını daha  özgür, güçlü ve egemen kılacak özgünlüğü ile sizi zamanın ötesine taşır. Köy Enstitülerinin hala örnek teşkil edecek girişimler olduğunu konuşuyor, tartışıyorsak, bu onun ruhundaki  sağlam ilkelerin, yaratıcı yaklaşımların olmasındandır. 

Köy Enstitüsü deyince diğer önemli  mesele Köy Enstitülerinin kapanışına yol açan nedenlerin  doğru bilinmesidir. Çünkü bu konuya girdiğinizde bu kez ekilmek istenen tohumların yeşermesini engelleyen koşullarla yüzleşmek zorunda kalırız. Bunlar bilinmeden Köy Enstitüleri deneyimindeki başarısızlığın asıl nedenlerini doğru kavramak zorlaşır. Tarihi doğru kavradığınızda ise  bugün takılıp kaldığınız yerden kurtulmanız kolaylaşır. Tarih bu güne bakışımızı da belirler.  Bu nedenle Köy Enstitüleri üzerine yazmaya başladığınızda aslında  ülke tarihi hakkında konuşursunuz.  

Bu  girişten sonra  okuyacaklarınıza 1946 yılına dönerek başlamak istiyorum. Bu yıl tarihimizde önemli bir kırılma anıdır: 1945 baharında Almanya'nın teslim olması ile başlayan sona gelişle İkinci Dünya Savaşının Dünyanın büyük bölümünü ilgilendiren kısmı bitmiştir. Barışa doğru bir adımdır bu ama dünyanın iki rakip, hatta düşman diyebileceğimiz kampa ayrılmasıyla sonuçlanmıştır. Bir yanda başında ABD'nin bulunduğu serbest girişimci Batılı güçler, diğer yanda ise savaşın kazanılmasında önemli pay sahibi olan, Batıyla birlikte savaşmış Komünist blokun temsilcisi Sovyetler Birliği bulunmaktadır. Bu olgunlaşan yeni şartlar dış politika alanında ülkeyi kritik bir eşiğe getirir ve Türkiye önemli bir tercihte bulunarak ait olduğu ve güveneceği bloğu Batı olarak seçer. Bu sırada Yunanistan'da merkezi güçlerle Komünist Demokratik Ordu arasında iç savaş süregitmektedir. 

Gelelim ikinci kırılmaya: Ülkede Tek Parti dönemi kapanır ve serbestiyetçi, muhafazakar, dindar kesimlerin desteğini almış toprak zenginlerine ve kapitalist güçlere dayanan Demokrat Parti, CHP'den koparak siyasi hayatta çok partili rejime geçilmesini sağlar. İkinci Dünya Harbi'nin sona ermesinden ABD'nin önderliğinde alınan kararlarda otoriter rejimlere yönelik eleştirilerden Türkiye'deki Tek Parti rejimi de nasibini alır. İsmet İnönü, savaş sonrasının ekonomik sıkıntıları ve iktidarda kalabilmenin çaresizlikleri içindendir ve kendi partisi içindeki muhafazakarların da isteklerine boyun eğmek zorundadır. Partide, ilerici, Kemalist çevrelere karşı sesleri savaş sonrası yükselen,  kendilerini Anadolucu olarak tanıtan gruptan gelen eleştirilerin ağırlığı artmıştır. İşte bu kesimler dünyada ve ülkede esen yeni rüzgarlardan cesaret alarak İnönü'ye baskılarını yoğunlaştırırlar. Bu kişiler Hasan Ali Yücel'in Milli Eğitim Bakanlığından, İsmail Hakkı Tonguç'un radikal söylemlerinden rahatsızdırlar ve bu ikisine karşı bir süredir kararlı bir muhalefet hareketi başlatmışlardır. Buradan şu sonucu rahatlıkla çıkartabiliriz: Köy Enstitülerinin ilkelerine ve yöntemlerine karşı çıkışlar önce CHP içinde filizlenmiş ve özgünlüğünü kaybedeceği öğretmen okullarına dönüşme süreci bu kesimlerce başlatılmıştır. 

Demokrat partinin güçlenerek çıktığı 1950 seçimlerinden sonra Köy Enstitülerini tamamen kapatmasına  kadar geçen sürede CHP'de yerlerini sağlama almış çevreler paylarına düşen görevi başarıyla tamamlamışlardır. Anadolucu diye geçen bu grup önce Hasan Ali Yücel'in bakanlıktan ayrılmasını sağlarlalar. Yeni Milli Eğitim Bakanı Şemsettin Sirer Tonguç'a başından beri karşı duran bir kişidir. Bu konuda Sirer'in yanına aldığı destekçisi ise yine el üstünde tutulan başka bir eğitimci olan Halil Fikret Kanat’tır. Adeta Tonguç'un yapmaya çalıştıklarını engellemek üzere bir karşı tez savunucusu olarak kaşımıza çıkar Kanat. Yazdığı kitabı Milliyet İdeali ve Topyekün Milli Terbiye adını taşımaktadır ve Anadolucu grup tarafından hayranlıkla karşılanmıştır. Aslında yapılmak istenen Almanya'da Nasyonal Sosyalizm artığı görüşlerin tekrarından başka bir şey değildir. Amerikalı araştırmacı Kirby yazdığı kitabında(Türkiye'de Köy Enstitüleri, Fay Kirby,1962) onun eğitim konularında kullandığı bütün kavramların Nazi fikirlerinden esinlenmiş olduğunu söyler. Örneğin, yazdığı kitabın adında geçen "Topyekün" ifadesinin bile bir Nazi dili olduğunu hatırlatır. Kanat ve dolayısıyla Milli Eğitim Bakanı Sirer, Nasyonal Sosyalizmden beslenen bir eğitim modelinin peşinden giderler ancak insanları yanıltacak şekilde kullandıkları kavramları Kemalizm ile bağdaştırarak farklılıklarının üstünü örtmeye çalışırlar. İşte Köy Enstitülerinden rahatsızlık duyanların zihniyetleri böyle kişilerce temsil edilmekte ve bu zamanın siyasi dengeleri açısından kabul görmektedir. 

1943 yılında yapılan İkinci Maarif Şurası Kemalist ilericilerle onlara karşı çıkan Anadolucu görüşten yana olanlar arasındaki çekişmelere sahne olur. Anadolucular Türkçülüğe sahip çakarlarken aslında Hasan  Ali Yücel'in savunduğu çağdaş, ilerici fikirleri ırkçı bir inkarla çürütmeye çalışırlar. O yıllarda Sovyet Rusya topraklarında ilerleyen Almanya ordusunun zaferleri gözlerini büyülemiştir. Almanya'nın  başarısı savaş yılları boyunca Türkiye'de ırkçı çevrelerin hayranlığı ile karşılık bulacaktır. Sovyetlerin mağlubiyetini görme sevinci ülke içindeki komünistleri  ezme arzusunu kamçılar. İnönü döneminde başarılı bir dış politika ile içerdeki beklentilerin tersine Almanya yanında savaşa girmeyerek çok doğru hareket etmiştir ama içerde Köy Enstitüleri gibi Atatürk döneminin devamı sayılacak devrim niteliğindeki adımları tehdit olarak kabul eden kesimlere de göz yumulmuştur. 

Fakat Avrupa'da savaşın bitmesine yakın zamanlarda Sovyet cephesinde Türkiye'yi ilgilendiren bir tavır değişikliği olur.  Elbette bu Sovyetler Birliği'nin savaş sonrası kendisini düşünerek almak istediği bir güç mevzilenmesinden kaynaklanan bir karardır: 1945 yılının Mart ayında Sovyet yönetimi 1925 yılında imzalanmış olan Türk Sovyet tarafsızlık ve saldırmazlık paktını yenilemeyeceğini Türkiye'ye bildirir. Hatta bununla yetinmeyerek Kars ve Ardahan üzerinde yeni isteklerde bulunur, Türkiye'nin egemenlik hakları için hayati önemi olan Montrö anlaşmasının gözden geçirilmesini ister. Japonları attığı atom bombasıyla dize getiren ABD askeri üstünlüğünü kanıtlamıştır, buna karşılık Sovyetler Birliği  Doğu Avrupa’da kendine bağlı devletler kurarak bir tampon bölge oluşturur. Bütün bu gelişmeler ABD'nin komünist bloku kendisine en tehlikeli düşman olarak görmesine yol açar ve  bu tür hesapların sonucunda Truman Doktrini ilan edilir. Başkan Truman 1947 Mart ayında açıkladığı doktrini açıklar. Buna göre ABD, komünizm baskısı altında bulunan devletlere askeri ve mali yardımda bulunacaktır. Burada kastedilen iki ülke, Türkiye ve Yunanistan'dır. Türkiye'ye 100 milyon, Yunanistan'a 300 milyon dolar yardım yapılır. 

Sovyetler Birliği'nden gelen istekler son derece ürkütücüdür. Kars ve Ardahan'dan sonra Boğazlar ‘da askeri üs kurulması da istenince İnönü ABD’den askeri destek ister. ABD Truman Doktrini uyarınca bu desteği seve seve vermeye hazırdır. Ancak bunun karşılığında Türkiye'de başlayan çok partili hayatın yerleşmesi için serbest seçimlere dayalı demokratik düzenin yerleşmesi, kalkınma planlarından vazgeçilmesi, Köy Enstitüleri gibi komünizmi çağrıştıran uygulamalardan kaçınılması istenir. 

İşte Köy Enstitülerini kuruluşunu hazırlayan ihtiyaçlardan yola çıkarak Atatürk'ün yeni bir toplum yaratma ülküsüyle önderlik ettiği eğitim hamlesinin sonunu hazırlayacak gelişmeler savaşın sona ermesiyle başlayan anlattığımız bu olaylarla bağlantılı olarak yaşanır. 

Çok partili hayata geçişten sonra   CHP  içinde artık muhafazakar kanadın sesi daha güçlü çıkar.  Bu güçlenme 1960 yılına kadar devam edecektir. Köy Enstitülerine sahip çıkan kurucu rol oynamış ilerici aydınlara yönelmiş bir tasfiye süreci başlar. Partinin lideri olarak İsmet İnönü bu gelişmelere engel olamayacaktır, daha doğrusu suskun kalmayı  siyasetin kuralları gereği tercih edecektir. Oysa aynı İnönü çok partili yapıya geçerken Demokrat Partiyi kuran çevrelerle eğitim seferberliğinin devam edeceğinin güvencesini ister. Celal Bayar bu isteğe karşılık, "Bilakis buna devam edeceğiz," yanıtını verir. İkinci soru dinle ilgilidir ve İnönü, "Dinle oynayacak mısınız? diye sorduğunda aldığı cevap "Hayır, laiklik dinsizlik demek değildir" olacaktır. 

Öte yandan çok partili hayata geçişle birlikte ülkede demokratik özgürlükler üzerinde baskıların artmaya başladığını da görürüz. Güçlenmek isteyen sol muhalefeti susturmaya yönelik baskılar bu yeni dönemde her iki partiyi serbestlik konusunda aynı çizgide buluşturacaktır. Karşılarındaki muhalefeti sindirmek için  iki partide aynı görüşler hakimdir. Sonuçta Vatan ve Tan gazeteleri kapatılacak, işçi hareketlerini destekleyen sol aydınlar tutuklanacaklardır. Görüldüğü gibi iki parti de "güdük bir demokrasi" oyunun sürdürme konusunda tam bir işbirliği içindedirler.

Köy Enstitülerinin kurulmasına sahip çıkan Hasan Ali Yücel ve bu hareketin fikir babası olan İsmail Hakkı Tonguç artık hedef tahtasına oturtulmuşlardır. İlk yapılacak iş köy enstitüleri kurucu ve yöneticilerini işbaşından uzaklaştırmaktır. İlk önce 5 Ağustos 1946'da Hasan Ali Yücel Milli Eğitim Bakanlığından istifa ederek ayrılır, ardından 21 Eylül 1946 tarihinde Tonguç İlköğretim Genel Müdürlüğünden Talim Terbiye Kurulu Üyeliğine alınır.  Fakat bu yeterli görülmez, 2 Nisan 1949’da Ankara Atatürk Lisesi Resim-Elişleri Öğretmenliğine atanır. Tonguç'a okulda   hazırlanmakta olan bir öğrenci piyesi için sahne dekorlarını boyamak görevi verilir. O itiraz etmez ve seve seve bu görevi yerine getirir. Tonguç’un yaşamı boyunca inandığı ilke, her uygulamanın hangi seviyede olursa olsun eşit değerde olmasıdır. Tonguç için önemli olan iştir. İşin her türlüsünü severek yapmaya hazırdır. Elleri boya içinde resimler ve kitaplarla dolu olarak derslere girer, öğrencileri ile  kaynaşır. O kibirli öğretmenlere hiç benzemiyordur. Her fırsatı sonuna kadar kullanarak insanlar arasında düşüncelerini yaymayı sağlayacak bir becerisi vardır. Resim İş öğretmenliği yapan Tonguç'la Köy Enstitülerini çoğaltmak için köy köy koşturan Tonguç arasında hiç bir fark yoktur. Bakanlıktakiler onu öğretmen olarak tayin etmekle huzursuz olmuşlardır, sonunda Demokrat Partinin iktidara gelmesinden kısa bir süre önce  Kayseri Lisesi resim öğretmenliğine tayin edilir.

Demokrat Parti 14 Mayıs 1950'de  büyük farkla seçimi kazanıp  iktidara gelince Milli Eğitim Bakanı Tevfik ileri olmuştur. Hemen ardından  Tonguç ve daha 8 öğretmen bakanlık emrine alınırlar. Yeni Sabah gazetesinde çıkan haber manşete "Sol temayüllü hocalar bakanlık emrine alındı" yazmakta ve haberin altında Bakan Tevfik İleri’nin demeci verilmektedir: "Bu şahıslar solcu olarak tanınmıştır. Çocuklarımızın zehirlenmesine müsaade edemezdik. Hatta İsmail Hakkı Tonguç’un emekliye ayrılmasına iki ay vardı. Ben onu vekalet emrine almakla efkârı umumiye karşısında solcu olup olmadığının hesabını vermesini münasip gördüm."

Tonguç 5 Aralık 1950’de, Bakanlık, bakanlık emrine alınma nedenini öğrenmek ister ve Danıştay'a başvurur. Açılan karşılıklı davalar 16 Aralık 1954’e kadar sürer.  Gerçekte Tonguç’un maddi durumu iyi değildir. Bakanlık emrine alındığı yıllarda  yapımında bizzat çalıştığı 25 yıllık küçük bağını ve bağ evini satmak zorunda kalır.

Tonguç 1946 - 1960 yılları arasında devletin güvenlik örgütler tarafından sürekli olarak takip edilir , hatta oğlu Engin Tonguç yazdığı kitabında (Devrim Açısından Köy Enstitüleri ve Tonguç, Ant Yayınları) aynı soyadı taşıyan bütün yakınlarının izlendiğini anlatır. Bütün hayatı boyunca tek bir olaya karışmamış olan ilk öğretim müfettişi kardeşi bile yıllarca izlenir, oğlu Dr. Engin Tonguç'un uzmanlık eğitimi için yurt dışına çıkması engellenir. Yıllar sonra bile turist olarak yurt dışına çıkmak istediğinde pasaport verilmez. Oğlu pasaport almak için uğraşırken 3 yıl önce ölmüş babasının dosyalarının hala takip edilmekte olduğunu öğrenince adeta isyan edercesine " Babam, 3 yıl önce öldü, bunu öğrenip de kayıtlarınıza işleyemediniz mi" demekten kendimi alamaz! Hasan Ali Yücel'in yerine Milli Eğitim Bakanı olan Şemsettin Sirer'in Tonguç’a söylediği "senin çoluk çocuğunla birlikte belini kıracağım" sözü gerçek olmuştur.

İsmail Hakkı Tonguç ölümünden 12 gün önce 14 yıldır gidemediği Hasanoğlan Köy Enstitüsünü görmeye gider. Bir zamanlar çalılardan geçilmeyen sırtta şimdi ağaçlar yükselmektedir. Enstitüyü dağıtmışlar, ama ağaçları yok edememişlerdir. Orada hayatında iki şeyden pişmanlık duyduğunu söyler. Birisi açtığı Köy Enstitüleri'nin sayısını 20'sen 60'a çıkaramamış olmasıdır. Diğeri ise daha fazla kız öğrenciyi okutamamış olmasıdır.  

İsmail Hakkı Tonguç 23 Haziran 1960 günü öldü. Oğlunun anlattığına göre, ileride oluşan üzücü olayları göremediği için mutlu ölmüştü...


 

(Devam Edecek)

8 Nisan 2021 Perşembe

SABAHATTİN ALİ'NİN ROMAN VE HİKÂYELERİ ÜZERİNE

             Meriç Gök

             İlk şiirinin Balıkesir’de çıkan Çağlayan dergisinde 1925 yılında yayınlanmış olduğu göz önüne alındığında Sabahattin Ali’nin tüm edebi verimleri, hepi topu 22-23 yıl süren bir yazarlık hayatının içine yerleşmiştir. Neler vardır, bu yapıtlar içinde?

             Dağlar ve Rüzgâr: (1934) Şiirler.

             Sabahattin Ali’nin şiirleri ‘halk şiiri’ tarzında yazılmış şiirlerdir ve bunlardan bir kısmı “Leylim Ley”, “Aldırma Gönül” “Geçmiyor Günler” gibi günümüzde geniş halk kitleleri tarafından çok sevilen şarkıların da sözleridir.  Sabahattin Ali ilk baskısı 1934 yılında yapılan bu kitaptan sonra bir daha, kitap haline getirecek biçimde şiire dönmemiştir.

             Değirmen: (1935) 16 hikâye. Sabahattin Ali’nin bu ilk hikâyelerinde romantizmin etkisi çok belirgindir.

             Kağnı-Ses: (1936-1937) 18 hikâye. Başta iki ayrı kitap halinde yayımlanan bu hikâyeler daha sonra tek kitap olarak yayımlanır.

             Yeni Dünya (1943) 13 hikâye. Bu kitabını, romanlarına geçmeden hikâyelerini tamamlamak için kronolojik sıralamayı bozma pahasına buraya alarak kısaca hikâyeciliğini ele alalım.

              Bu yıllarda cezaevleri de dâhil Anadolu’nun değişik il ve ilçelerindeki deneyim ve gözlemlerini giderek daha yetkin biçimde yansıttığı hikâyelerdir bunlar. Son dönem ürünlerinde Hasanboğuldu ve Sulfata’ da olduğu gibi hâlâ romantizmin etkisi tümüyle kalkmasa da özellikle Yeni Dünya’daki hikâyeleri, döneminin Anadolu’sunda toplumsal hayatın, toplumsal gerçekliğin bir ‘mimesis’idir.

             Nâzım Hikmet, döneminin birçok genç yazarına olduğu gibi Sabahattin Ali’nin de hikâye ve roman yazarlığında gelişmesine büyük emek vermiştir. Nâzım’ın Resimli Ay’ yıllarında Sabahattin’e verdiği desteği Sabiha Sertel anlatıyor:

             “ Sabahaddin Ali, Almanya’dan yeni gelmişti. Bir gün “Resimli Ay”da yayımlanmak üzere bir hikâye getirdi. Nâzım’la uzun boylu sanat ve edebiyat üzerine konuştular. Nâzım hikâyeyi okuduktan sonra:

—    Bu çocukta iş var, dedi.

             Bundan sonra Sabahaddin’in getirdiği hikâyeleri dikkatle okur, Sabahaddin’le tartışırdı. Onun yazılarını romantik buluyor, ona daha realist hikâyeler yazmayı öğüt veriyordu. Sabahaddin Ali Almanya’da ilerici edebiyatla temas etmiş, sosyalist eğilimleri olan bir gençti. Fakat kafasında sosyalizm henüz belirli bir şekil almamıştı. Nâzım onu yalnız sanata değil, sosyalizme de çekmeye çalışıyordu. Sabahaddin’i roman yazmaya teşvik eden Nâzım Hikmet oldu.”

             Şimdi Sabiha’nın gözlem ve değerlendirmelerine daha sonra tekrar dönmek üzere ara verip Nâzım’ın hapishaneden, mektupları aracılığıyla Sabahattin’e verdiği desteğe geçiyorum.

             “Edebiyatımızın bugünkü şartları seni öyle bir yere getirmiş ki, rehberlik etmeğe ve bunun mesuliyetlerini yüklenmeğe mecbursun. Verimlisin, bu sana rehberliğinde en büyük yardımcıdır.”       Tarihi yazılmamış bu mektubunda Sabahattin’i yüreklendirmeye devam ediyor:

             “Bak konkre konuşuyorum: Hikâye ve romanda sen vardın, senden sonra kemal Tahir var, sonra Orhan Kemal var, Suat Derviş var. Kemal Tahir’le Orhan Kemal biri daha ileride, biri henüz civciv, fakat dehşetli vaatlerle dolu bir civciv, biri yazdıklarını neşretmek imkânsızlığı içinde, ötekisinde bu imkân henüz belirmiş. Suat Derviş’e gelince galiba artık yazmıyor, velhasıl büyük Türk hikâye ve romanının tek bayrağı bilfiil sensin. Bugünkü durumda bu böyle. Bunun zorluklarını mesuliyetlerini gayet iyi anlıyorum. Fakat sana her zaman o kadar güvendim ve o kadar güveniyorum ki bu zorlukları, yüklendiğin ağır yükün altından kalkarak yeneceğine inanıyorum. Romanını doğacak çocuğumu bekler gibi bekliyorum.” ( Filiz Ali – Atilla Özkırımlı, Sabahattin Ali,  İstanbul 1979, s.187.)



   Bir başka mektubunda, Mayıs 1943 tarihli mektubunda, Nâzım bu kez Yeni Dünya’yı okumuş olarak yazıyor ve son derece isabetli şekilde Sabahattin’in gerçekçiliğinin sınırlarına işaret ediyor:

             “Yeni Dünya’da birbirinden güzel ve sana layık birçok hikâyeler var. Yalnız, bilmem bir şeye dikkat ediyor musun, bizim edebiyata, aşağı yukarı bütün tabakalarıyla köylü girmeğe başladı, bunda senin hizmetin büyüktür. Lumpen proleter de bilhassa şiirde bol bol giriyor. Fakat henüz sahici proleter girmedi. Hâlbuki Türkiye realitesinde sahici proleter, sanayi amelesinin orta tabakası, ne lumpen, ne kara amele, ne de ustabaşı kaymak tabakası, sahici Türk proleteri bir vakıadır. Ve gerek karakter, gerekse istikbal insanı olarak en enteresan tiptir, en üzerinde durmağa değer insandır. İşte Yeni Dünya’da öyle bir tek insan yok. Bu meselenin üzerinde duruşum senin eserlerin için değil, fakat bilhassa birçok şairler ve bazı hikâyeciler için sahici millet, sahici halk edebiyatı denince lumpen proleter muhitinin yahut en fazla fakir ve orta köylü muhitinin verilmesi zehabına düşülmüş ve bu suretle de bir küçük burjuva anarşist temayülün alıp yürümesinden dolayıdır.”

             Evet, Sabahattin Ali’nin hikâye kişileri arasında Anadolu’nun yoksul köylüleri, öğretmen ve küçük memurlar ( Kağnı, Asfalt Yol, Bir Skandal, Ses, Bir Konferans ), o dönemin küçük kasabalarında bir tür örtük fuhşun kurbanı düşkün kadınlar ( Gramofon Avrat, Hanende Melek, Yeni Dünya, Arap Hayri, Bir Mesleğin Başlangıcı, Selam), çıkarcı doktorlar (Sulfata, Böbrek, Cankurtaran),  adi ve siyasi suçlardan hapishanelerde ‘yatan’ mahkûmlar (Kafakâğıdı, Bir Şaka, Kanal, Kazlar, Bir Firar, Katil Osman, Çaydanlık),iş bulma umuduyla büyük şehre giden işsizler (Kamyon) vardır; fakat işçi (proleter) yoktur; bizde ilk kez işkenceyi (Kurtla Kuzu ) ve bir muhbiri (Düşman) anlatan hikâyeleri bir yana bırakıldığında, Çernişevski’nin Yeni İnsanı da yoktur.

             Bununla birlikte özellikle Sinop cezaevinde yazdığı hikâyelerinde cezaevinin çok zor koşullarında yaşayan mahkûmların acılarını, umutlarını ve duygularını, özgürlüğe duydukları kavurucu özlemi büyük bir ustalıkla anlatır.  

             “Uzun zamanlar deniz kenarında ve surlar içindeki bir hapishanede kaldım. Kalın duvarlara vuran suların sesi taş odalarda çınlar ve uzak yolculuklara çağırırdı. Tüylerinden sular damlayarak surların arkasından yükseliveren deniz kuşları demir parmaklıklara hayretle gözlerini kırparak bakarlar ve hemen uzaklaşırlardı.”

             Olağanüstü bir anlatım; deniz kuşları da orada bir şeylerin yolunda olmadığının farkındadırlar…

             Ve sonra böyle denizin dibinde, adına cezaevi denen ancak bir orta çağ zindanından farksız olan bu yerde tutsaklığın ne denli zor olduğunu anlatan şu bölüm:

             “Bir mahpusu dünya ile hiç alâkası olmayan bir zindana kapamak ona en büyük iyiliği yapmaktır. Onu en çok yere vuran şey, hürriyetin elle tutulacak kadar yakınında bulunmak, aynı zamanda ondan ne kadar uzak olduğunu bilmektir. On adım ötede en büyük hürriyetlere götüren denizi dinlemek ve sonra aradaki kalın kale duvarlarına gözleri dikerek bakmaya, denizi yalnız muhayyilede görmeye mecbur kalmak az azap mıdır?”

             Sabahattin’in hikâyeleri toplumsal gerçekliği bütün çıplaklığıyla ortaya koyar. Hikâyelerinin süssüz ve yalın dili hemen dikkati çeker. Sıcak, içten ve inandırıcı oldukları için okuyanı daha başında saran hikâyelerdir bunlar.1935 yılında yazdığı Kağnı adlı öyküsü şöyle başlar:

             “Bir tarla meselesi yüzünden Savrukların Hüseyin, Arkbaşında Sarı Mehmet’i vurdu.” Bu kadar yalındır işte anlatımı. Oğlunun cesedinin başında duran yaşlı kadını anlatımı da oldukça sinematografiktir:

             “ Kahvedekiler yavaş yavaş çıktılar. Kocakarı oğlunun başucuna gidip oturdu. Bir eliyle sinekleri kovmaya, öteki eliyle ihtiyarlıktan ve hastalıktan bir nohut kadar ufalmış olan gözlerini silmeye başladı. Bir hastanın başını bekliyor gibiydi. Elini ağır ağır sallayarak sinekleri kovalıyordu. Bir ihtiyar, kısık sesiyle bağırarak çocukları evlerine gönderdi. Diğerleri de yavaş yavaş dağıldılar. Birkaç delikanlı cenazeyi alıp evine götürdüler. Akşama doğru her şey eski haline gelmişti. Sanki uzun bir hastalıktan sonra eceliyle ölmüş kadar sükûnetle ölü yıkandı ve gömüldü. …”

             Sabahattin Ali’nin hikâyeciliğinin döneminin içindeki yeri belli başlı ayırt edici özellikleri şunlardır. Öncelikle, Cumhuriyet’le birlikte ulus imal/inşa etme sürecinde yazarlara, dolayısıyla edebiyata verilen misyon/görev kapsamında Refik Halit, Falih Rıfkı, Halide Edip, Yakup Kadri, Reşat Nuri vb.nin üstlendiği ve ‘Onuncu Yıldönümü’ ile doruğuna varan “milli edebiyat”/”memleket hikâyeciliği” oluşturma sürecine asla katılmamıştır, Sabahattin Ali.

              Günümüzden yaklaşık seksen-doksan yıl önce yazılmış olmalarına karşın,  bütün bir kitapta sadece birkaç kelimesine bugünün Türkçesinde karşılık bulmak gerekiyor. Süslü anlatımdan, o dönemde olumlu-olumsuz “edebiyat yapma” denilen biçemden hep uzak durur.

              Mübadele sorununu, bir köyün değişimi üzerinden öyküleştiren ilk yazarımızdır, Sabahattin Ali (Çirkince-1947). Anlatıcı-yazarın, köye yaptığı — mübadele öncesi ve sonrası— iki ayrı ziyaretle, yakın geçmişin bu trajik olayı sorgulanır. Türkiye’de egemen inanç olan Sünniliğe göre daha özgür bir yaşam sürdüklerini düşündüğü Alevilere ve Alevi köylerine hikâyelerinde ilk kez yer veren yazarımız da odur.(Sulfata, Hasan Boğuldu- 1942).

             Kuyucaklı Yusuf: (1937) “1903 senesi sonbaharında ve yağmurlu bir gecede Aydın’ın Nazilli kazasına yakın Kuyucak köyünü eşkıyalar bastılar ve bir karı kocayı öldürdüler.” Böyle başlar Sabahattin Ali’nin bu ilk romanı. Bu baskında sağ ve yetim kalan Yusuf’u, Kaymakam Salâhaddin Bey evlatlık alır. Salâhaddin Bey’in esasen sevgisiz biri olan karısı bundan hiç hoşlanmaz ve tüm roman boyunca Yusuf’u bir türlü sevmez. Roman bu olaydan sonra Salâhaddin Bey’in tayin olduğu Edremit’te geçer ve Yusuf ile Salâhaddin Bey’in kızı Muazzez birlikte büyür ve iki genç olur.

             Kuyucaklı Yusuf, sömürü ve baskının kaynağını göstermedeki yetersizliğine karşın farklı toplumsal kesimlerden gelen eşraf, bürokrat, küçük memur, küçük çiftçi, tarım işçisi gibi roman kişilerinin bir kasabadaki hayatlarını toplumsal gerçekliği içinde  ele almasıyla edebiyatımızın ilk taşra/kasaba romanı sayılabilir. Romanda olay örgüsü, romanın başkişisi Yusuf’un çevresinde gelişir ve Yusuf’un, iyi niyetli Kaymakam Salâhaddin’in çevresini saran yozlaşmış bir eşraf kesimiyle hesaplaşması ve bunun trajik sonucu anlatılır.

             Yusuf, okul eğitimiyle ilişkisini ilkokuldan sonra keser. Okul ona göre değildir, sadece okuma yazma öğrenmesi yeterli olmuştur.

             “Yusuf, ilk defa Edremit’te mektebe gitti. Fakat bu mektep devri pek uzun sürmedi.”

             (…)

             “ Mektep onu sıkıyordu. İlk zamanlarda, yani okuma öğreninceye kadar, devam eden merak ve alakası pek çabuk kayboldu. Bir sürü “kıvır zıvır” bilgi sahibi olmak için o “bey çocukları” ile düşüp kalkamayacağını söylüyordu.”

             Kendisinden 15 yaş küçük karısı, kötü (üvey)anne Şahinde’ye karşı iyi (üvey)baba olan Kaymakam Salâhaddin Bey,  tüm çabasına rağmen Yusuf’u okumaya ikna edemez.

             “Böylece küçük Yusuf, bir sur harabesi üzerinde çıkan bir yabani incir ağacı gibi, biraz sıkıntılı ve şekilsiz, fakat serbest ve istediği gibi, büyüyor, gelişiyordu.”

               Kaymakam Salâhaddin Bey’in köyden geldiği için şehirlere bir türlü alışamayan bir çocuk olarak gördüğü romanın “asil vahşi”si Yusuf, böylece Muazzez ile birlikte büyür ve yetişir. Tek yakın arkadaşı Ali’dir, ancak onunla da saatlerce yan yana oturup bir şey konuşmaz. Zaten Yusuf, çok gerekli ve zorunlu olmadıkça konuşmaz.

             Sabahattin Ali, romantizmin yer yer yoğun etkisi bulunan bu romanında toplumsal ilişkileri içinde, gelenek görenekleriyle kasaba yaşamını oldukça gerçekçi betimler. Kaymakam Salâhaddin Bey ve Yusuf sıkıcı kasaba yaşamından bunaldıklarında kasaba dışına, doğaya giderler. Orada huzur bulurlar.

             İlk gençliklerinden beri birbirlerini seven Yusuf ile Muazzez, Şahinde Hanım’ın karşı çıkmasına rağmen sonunda Salâhaddin Bey’in desteğiyle evlenirler. Yusuf’a kaymakamlıkta bir görev verilir. Salâhaddin Bey’in ölümünden sonra göreve başlayan yeni kaymakam, Yusuf’u kasabadan uzaklaştırmak için vergi tahsildarı olarak köylere yollanır. Yusuf’ kasaba dışında kaldığı günleri fırsat bilen Şahinde, Muazzez’i kasabanın yeni kaymakamı ile eşrafının yozlaşmış ortamına sokar. Bu durumu öğrenen Yusuf, evi basar ve karanlıkta açtığı ateşle yaraladığı Muazzezi atının terkisine alıp kaçar.

             “Hiçbir şey düşünmüyor, sadece kaçmak, hayatının en korkunç devirlerini geçirdiği bu yerlerden mümkün olduğu kadar çabuk uzaklaşmak istiyordu. Nereye olursa olsun! Dağbaşlarına, kimsesiz ormanlara veya kalabalık şehirlere!... Yalnız adamakıllı uzak ve kimsenin onu bulamayacağı bir yere!..”

             Yusuf’un kasabadan kaçıp gidebileceği iki yer vardır, ya ormanın cangılı, ya da büyük şehrin cangılı. Aslında her iki durumda da tek bir yer vardır: Kimsenin onu göremeyeceği bir cangıl.

 

             Roman Gibi’de Sabiha Sertel anlatıyor:

             “Kuyucaklı Yusuf” Resimli Ay matbaasında basılıyordu. Nâzım hergün makinaların başında eserin basılmasını seyrederdi. İlk nüsha çıktığı gün sevinçle odaya geldi. Baskıyı hepimize gösterdi, gözlerinde adeta, bu romancıyı ben yarattım, der gibi bir ifade vardı.”

             Nâzım’a göre Kuyucaklı Yusuf, Sabahattin Ali’nin en ustaca romanıdır. İçimizdeki Şeytan’ın 1955 Rusça baskısı için yazdığı ve kitabın sonunda yayınlanan sunuş yazısında şöyle diyor:

             “Sabahattin’in bazı hikâyeleri Rusçaya çevrildi. “İçimizdeki Şeytan” Rusçaya çevrilen ilk romanıdır. Gönül isterdi ki Sabahattin’in bütün hikâyeleri, en ustaca romanı olan “Kuyucaklı Yusuf”  da Rusçaya çevrilsin. Sabahattin sağ olsaydı ona sorsaydınız, size şu karşılığı verecekti: “Tolstoy’un ve Lenin’in diline …” Bunu öyle laf olsun diye yazmıyorum. Bir gün bana kendisi aynen böyle dedi: “Halide Edip hanımefendiyi Rusçaya çevirmişler… (Gözlüklerin arkasından önce alayla, sonra kederle yüzüme baktı.) Bir gün beni de çevirirler mi dersin? (Gözlüklerinin arkasından yüzüme sevinçle bakıyordu.) Boru mu bu? Geleceğin en büyük diline çevrilmek, yüz milyonlarca insanın seni okuması, halkını ve seni sevmesi ..” (Filiz Ali-Atilla Özkırımlı, Sabahattin Ali, Cem yayınevi, İstanbul 1979, s.14)

 İçimizdeki Şeytan: (1940) Sabahattin Ali’nin, kimi yönleriyle edebi bakımdan son derece önemli olan ve en çok tartışılan bu romanı, kitap halinde basılmadan önce 3 Nisan 1939’dan itibaren “Ulus” gazetesinde tefrika olarak yayınlanmaya başlar. Romanın 1940 yılında kitap olarak yayımlanması, edebi olmaktan çok bir hayli hararetli siyasal tartışmaları da beraberinde getirir. Romana, başını Nihal Atsız’ın çektiği ırkçı-faşist çevreden büyük tepki gelir. Atsız, Orhun dergisinde “İçimizdeki Şeytanlar” adlı bir saldırı yazısıyla kendince bir karşılık verir. Özellikle bu romanı yüzünden Sabahattin Ali’ye yapılan saldırılar 1943-44 yıllarında iyice artar. Nihal Atsız, 1944 yılında yine ırkçı-faşist dergi Orhun’un Şubat ve Mart 1944 sayılarında “ Başvekil Saraçoğlu’na Açık Mektup” başlıklı iki ayrı mektup yayımlar ve mektuplarında Sabahattin’e çok ağır hakaretlerde bulunur. Sonunda bu nizâ/kavga halk deyişinde olduğu gibi gerçekten  “mahkemede biter”– o ân için tabii. Atsız’a, yargılama sonunda 4 ay hapis ve yüz lira para cezası verilir; ancak hapis cezası tecil edilir. Ankara’da görülen dava sırasında, mahkeme salonu ve çevresi ırkçı-Turancı faşistlerin gösteri alanına çevrilir. 3 Mayıs 1944’te yapılan duruşma sonrasındaki kitlesel olaylarda yaralananlar ve gözaltına alınanlar olur. Bundan dolayı daha sonra 3 Mayıs günü, faşist hareket tarafından gayrı-resmi “Türkçülük Bayramı” olarak kabul edilir ve “kutlanır”. 

             Bir taşra/kasaba romanı olan Kuyucaklı Yusuf’tan sonra bu kez bir kent/aydın romanı yazar Sabahattin Ali. İçimizdeki Şeytan’ın başlıca üç kahramanı vardır: Ömer, Macide ve Bedri. Macide’nin Balıkesir’deki lise öğrenciliğinin anlatıldığı iki kısa bölüm dışında romanın geçtiği yer İstanbul’dur. Üniversitede devamsız bir öğrenci olan Ömer, bir akrabasının yardımıyla Postanede küçük bir memuriyet bulmuş, ancak işine pek düzenli gitmeyen, aylaklık yapmayı seven bir gençtir. Bir gün arkadaşı Nihat ile vapurda bir genç kız görür ve ona âşık olur. Bu kız, yani Macide orta öğrenimini Balıkesir’de yaparken müziğe olan yeteneği müzik öğretmeni Bedri tarafından saptanıp desteklenir. Bu arada Macide öğretmeni Bedri’ye duygusal bakımdan da ilgi duyar. Liseyi bitiren Macide konservatuarda okumak için İstanbul’a gelmiş ve akrabası olan bir ailenin yanında kalarak müzik eğitimini sürdürmektedir. Bu aile, Ömer’in de akrabası olduğundan Macide ile Ömer uzaktan akraba çıkarlar. Ömer uzun süredir görmediği akrabalarını görmeye gittiğinde tekrar Macide ile karşılaşır ve ertesi günü sabah ona okula kadar yürüyerek eşlik eder. Belirli bir süre günlerini, gecenin ilerleyen saatlerine kadar birlikte geçiren âşık çift, Macide’nin babasının ölümü üzerine para yardımı alamaması yüzünden kaldığı evde sorunlar çıkınca birlikte yaşamaya karar verir.

             Ömer’in ırkçı-Turancı çevresini zamanla Macide de tanır. Bu arada öğretmenliği bırakıp İstanbul’da müzisyen olarak çalışan ve Ömer’in de tanıdığı olan Bedri ile tesadüfen karşılaşmaları sonucu üçlü artık sık sık beraber olur. Ömer çalıştığı yerde kasadan kaynına yardım için para alan muhasebeciden şantajla büyük miktarda para alıp bunu yayın işlerinde kullanmaları için Nihat ve arkadaşlarına verir. Bir süre sonra Ömer’in de içinde bulunduğu bu grup tutuklanarak cezaevine konur. (S. Ali’nin 1944 yılında açılacak olan ve A. Türkeş, N. Atsız, Z. Velidi Togan, R.Türkkan ve F.Tevetoğlu’nun da sanık olarak yargılandığı ‘Irkçılık-Turancılık Davası’nı öngörebildiği anlaşılıyor.) Ömer, bu gelişmelerden sonra artık Macide ile ilişkisini bitirmeye karar verir. Tahliye edileceği gün Bedri’yle görüşmesinde bunu ona söyler:

             “Denilebilir ki: Genç kadın sensiz ne yapsın? Nereye gitsin? Bunu senin demeyeceğine eminim… Sen hepsini halledeceksin… Nasıl isterseniz öyle yapın… İstersen onu al, bir kardeş gibi yanında tut, istersen onunla evlen… Beni dünyada mevcut farz etmeyin… Tamamıyla ayrı yollara ve ayrı dünyalara gideceğiz… Ben bir molozdan bir adam yapmaya çalışacağım…”

             Bedri, bu konuşmadan sonra tahliye olan Ömer’in sözlerini Macide’ye iletir:

             “Beni hiç aramayın!.. Ne sen, ne Macide… dedi. Yalnız kalmak, yeni bir hayatı denemek istiyor… Kendini iki kişinin mesuliyetini yüklenecek kadar kuvvetli hissetmiyor!..” (İçimizdeki Şeytan, YKY, s. 252, 253.)

             “Büsbütün başka bir hayat isteyen” Ömer, fiziksel dış görünümünden ruhsal gelgitlerine ve bir dönem (1926-27 ve yılları) Türk Ocağı’nda Nihal Atsız ve çevresiyle arkadaşlığına kadar birçok özelliğini Sabahattin Ali’den alır.

             Macide’nin Sabahattin Ali’nin âşık olduğu kadınların yanı sıra daha çok eşi Aliye’ye benzediğini kızı Filiz Ali de belirtir. Yine Bedri’de de kendisi de birkaç yıl öğretmenlik yapan ve bu arada bir öğrencisine de âşık olan Sabahattin’i görmek mümkün. Ömer’in ırkçı-Turancı görüşleri nedeniyle başı derde giren yakın çevresindeki kişilerin de gerçek hayatta Peyami Safa, Nihal Atsız, Zeki Velidi Togan vb. oldukları açıktır. Ancak bunların romanda inandırıcı karakterler olmamaları, büyük ölçüde karton tipler olarak kalmaları ve ayrıca olay örgüsünde, özellikle Ömer, Macide ve Bedri üçgenindeki olayların gelişiminde varlıklarının gerekliliğinin ikna edici biçimde ortaya konulamaması eleştirilebilir.

             Ancak edebi bakımdan tüm bu yetersizliklerine rağmen İçimizdeki Şeytan edebiyatımızda ilk kez kötülüğün kaynağı olarak Mephistopheles’in ya da eski Yunan’daki adıyla daimon’un ele alındığı romandır. Bunda Sabahattin Ali’nin, Goethe’yi, üstelik Almancasından okumuş olmasının elbette büyük payı vardır. Bilindiği gibi Goethe’nin Faust’unda Mephistopheles, ilk kez artık şeytanın, klasik metinlerde olduğu gibi dinsel bir günah unsuru olarak değil,  bir edebi figür, “sanatkâr” şeytan olarak alınmıştır.

               Antik Yunan’ın, ‘Daimon’um beni buna itti”(Sokrates) dedirten daimon’u, Kilise tarafından devralınarak Orta Çağ Hıristiyanlığı literatura’sındaki şeytan/iblis figürüne dönüştürülmüştür. ( Öte yandan İslam mitolojisinde ve Kur’an’da da şeytan/iblis, Âdem’e, dolayısıyla Allah’a isyan eden ve kötülüğün kaynağı olan ruhsal bir varlıktır. Dolayısıyla romanın başkahramanı Ömer’in üzerindeki ‘etkisi’nin veya onun hatalı davranışlarının sorumluluğunu, en azından bir süre ona yüklemesinin  yadırganacak bir yanı yoktur.) Goethe de Hıristiyanlığın bu geleneksel şeytan imgesini Faust’unda Mephistopheles figürü ile dinselliğinden arındırarak dünyasallaştırır. Faust, “İki ruh yaşıyor içimde” der. Romanda Faust’un izini sürelim:

             “Ömer içinde birdenbire sevince benzer bir şey parladığını hissetti ve gene bir anda bu histen dolayı müthiş bir utanma duydu.  Bu ölümü (Macide’nin henüz habersiz olduğu babasının ölümü) kendisine yardım edecek bir hadise olarak telakki etmenin pek dürüst bir şey olmadığını düşündü. Fkat içimizde, bizim “ahlak” tarafımızda hiçbir şekilde münasebete geçmeyerek hadiseleri muhakeme eden, neticeler çıkaran ve tedbirler alan bir “hesabi” tarafımız vardı ve lafta değilse bile fiilde daima o galip çıkıyor ve onun dediği oluyordu.” (İçimizdeki Şeytan, s.23)

             Sabahattin Ali, yapıtının, ona adını verecek kadar önemli bulduğu temel izleklerinden daimon’u daha romanının başında tanımlıyor. Ancak bu roman için yazılmış “önsöz”, “takdim”/”sunuş” vb. yazılar da dâhil, bizim ikincil edebiyatımızda, daimon’un bir izlek olarak ilk kez Sabahattin Ali tarafından ele alınmış olmasının, Goethe’nin Faust’unun onun üzerindeki etkisiyle de irtibatlandırılarak üzerinde yeterince durulmuş değildir.

             Ömer arkadaşı Nihat’la konuşuyor:

             “Değil… değil… fakat şu muhakkak ki bugün olduğum gibi olmak da istemiyorum. Büsbütün başka bir hayat, daha az gülünç ve daha çok manalı bir hayat istiyorum. Belki bunu arayıp bulmak da mümkün… Fakat içimde öyle bir şeytan var ki… bana her zaman istediğimden büsbütün başka şeyler yaptırıyor. Onun elinden kurtulmaya çalışmak boş… Yalnız ben değil, hepimiz onun elinde bir oyuncağız… Senin dünyaya hâkimiyet planların bile eminim ki onun mahsulü…”

             Ömer, arkadaşı Hitlerci Nihat’ın “dünyaya hâkimiyet planları”nın sorumluluğunu da daimon’a yüklüyor. Ömer, arkadaşlarıyla bir meyhanede buluştuğu bir gün cebinden bilinen dergisini çıkarıp okumaya başlar ve birden gözleri parlayarak elindeki dergiyi masaya vurur ve;

             “Bakınız… Bakınız” der, “Burada bir şiir var… Beni deli eden şeyleri ne kadar açık söylüyor. Siz beni anlamıyorsunuz… Eminim ki bunu yazan beni anlayacaktır…”

             Anlatıcı bunun tanınmış şairlerden birinin “Şeytan” adlı şiiri olduğunu söyler. Sonra Ömer şiirin birkaç mısrasını okur:

             Onu ben çocukluğumdan,

             İlk rüyalardan tanırım.

             Yalnız yürüdüğüm zaman

             Odur arkamdaki adım.

 

             Onun korkusu, içimde

             Ürkek bir dünya yaratan…

 

             Sonra Ömer haykırırcasına tekrarlar:

             “Evet, evet onun korkusu… İçimde bu ürkek dünyayı yaratan onun korkusu… Ben bu değilim… Ben başka bir şeyler olacağım… Yalnız bu korku olmasa… Hiçbir şeyi bana tam ve iyi yaptırmayacağına emin olduğum bu şeytandan korkmasam…”

             Ancak romanın başkahramanı Ömer sonunda Mephistopheles’inden, Goethe’nin anladığı anlamdaki “şeytan”dan kurtulur. Geldiği noktayı, bir bakıma tüm hayatının muhasebesiyle, Bedri’ye anlatıyor:

             “İsteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğim, fakat neticesi aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiillerimin daimi bir mesulünü bulmuştum: Buna içimdeki şeytan diyordum; müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. Hâlbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması… İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu… İçimizde şeytan yok… İçimizde aciz var… Tembellik var… İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var.. Hiçbir şey üzerinde düşünmeye, hatta bir parçacık durmaya alışmayan gevşek beyinlerimizle kullanmaya lüzum görmeyerek nihayet zamanla kaybettiğimiz biçare irademizle hayatta dümensiz bir sandal gibi dört tarafa savruluyor ve devrildiğimiz zaman kabahati meçhul kuvvetlerde, insan iradesinin üstündeki tesirlerde arıyoruz.”

             İçimizdeki Şeytan’ı okuduktan sonra Nâzım, Mayıs 1943’te Bursa cezaevinden Sabahattin’e romanını “zevkle” okuduğunu yazıyor:

             “ Bana Yurt ve Dünya ve Yürüyüş’ten başka — çünkü onları alıyorum — Ankara’da ve İstanbul’da çıkan mecmuaları okuduktan sonar yollarsan pek memnun olurum. İçimizdeki Şeytan’ı ve hattâ o satılmış vatan hainlerinden birinin broşürünü (Atsız’ın “İçimizdeki Şeytanlar” yazısı olan broşürü kastediyor.) bile okudum. Senin kitabını zevkle onunkini tiksinti ve merhametle.”

 

Nihal Atsız ve arkadaşları

             Kürk Mantolu Madonna: (1943) İlk yayımlandığında “uzun hikâye” veya “novella” olarak tasarladığı ve böyle de nitelediği fakat daha çok ekonomik kaygılarla tefrika olarak yayımlayan gazeteye yetiştirebilmek için sıkışık bir zaman süresi içinde yazmış olduğu bu son romanı, günümüzde onun en tanınan yapıtıdır.

             Kürk Mantolu Madonna iki ayrı anlatıdan oluşur:  Bunlardan ilki, Ankara’nın bir kenar semtinde oturan ve bir işyerinde Almanca tercümanı olarak çalışan Raif Efendi’nin, iş arkadaşı olan yazar/anlatıcı tarafından “Şimdiye kadar tesadüf ettiğim insanlardan bir tanesi benim üzerimde belki en büyük tesiri yapmıştır.” cümlesiyle anlatılmaya başlayan hikâyesidir.   Diğeri de  bir Dostoyevski tipini andıran, ölmek üzere olan Raif Efendi’nin anlatıcıdan sobada yakmasını istediği, çalışma masasının çekmecesinde bulunan siyah kaplı bir defterde anlatılan 30’lu yılların savaş öncesi Almanya’sında bir üniversite öğrencisiyken Maria Puder ile yaşadığı aşkın hikâyesidir. Toplam anlatıda ikinci hikâye birincinin dört katı daha uzundur. Bununla birlikte kısa olan bu birinci bölümde, savaş yıllarının başkent Ankara’sında baldızı, kocası ve iki kayınbiraderiyle birlikte oturan Raif Efendi ile yakın çevresindeki bu insanların, modernleşmeyle birlikte artan tüketim hırsları ve birbirlerine yabancılaşmaları ve Raif Efendi’nin yalnızlığı oldukça etkili biçimde anlatılır.

             İkinci anlatıda genç Raif’i Almanya’da öğrenci olarak görürüz. Berlin’de bir resim sergisinde görüp hayran kaldığı portrenin sahibi olan Maria Puder ile tanışır. Maria belirli geceler bir eğlence yerinde şarkı söyleyerek geçimini sağlayan genç bir kadındır. Almanya’da öğrenim için bulunan bir yabancı genç ile artık Hitler’in ayak seslerinin duyulmaya başladığı bir ülkede bir Yahudi kızı arasında büyük bir aşk yaşanır. Ancak babasının ölüm haberi üzerine Türkiye’ye dönen Raif, bir süre sonra Maria’dan hiç haber alamaz. Ailesinin ısrarıyla evlenen ve çoluk çocuğa karışan Raif, gerçeği yıllar sonra Ankara’da karşılaştığı Maria’nın bir yakınından öğrenecektir. Raif Efendi’nin Ulus’ta heykele çıkan yolda Maria’nın yakını bir Alman’a rastladığı bu sahne, her ne kadar roman gerçekliğinden uzaklaşsa da o yıllarda Ankara’da tercüman olarak çalışmakta olan Sabahattin’in gerçekliğine yaklaşır.

             Raif Efendi’nin Berlin’deki yaşamının anlatıldığı ikinci bölüm birçok bakımdan edebiyatımızda bir ilki oluşturur: Bilindiği gibi Almanya, Max Frisch’in “Biz işgücü çağırdık ama insanlar geldi.” dediği 1960 sonrası işçi göçüyle birlikte Türk edebiyatında yer almaya başlamıştır. Ancak bundan çok daha önce henüz İkinci Dünya Savaşı sırasında yazılmış olan Kürk Mantolu Madonna’da Potsdam ve Berlin olay örgüsünde önemli bir yer tutar ve böylece Almanya ilk kez Sabahattin Ali’nin bu uzun öyküsüyle Türk edebiyatına girmiş olur.

             Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali’den umulan ‘toplumcu gerçekçilik’ zemininde bir yapıt beklentisini karşılamadığından döneminde eleştiriyle karşılanır. Bunlardan birini, Nâzım’ın Mayıs 1943 tarihli mektubundan aktarıyorum:

             “Gelgelelim senin iki kitaba ve son hazırladığın romana. Kürk Mantolu Madonna, ben bu kitabı hem sevdim hem de kızdım. Evvela niçin kızdığımı söyleyeyim. Kitabın birinci kısmı bir harikadır. Bu kısmın kendi yolunda inkişafı yani bir küçük burjuva ailesinin iç yüzünü tahlili öyle bir haşmetle genişlemek istidadında ki, insan buradan ikinci kısma geçerken elinde olmayarak: yazık olmuş, bu çok orijinal, çok mükemmel başlangıç ve imkân boşuna harcanmış, keşke bu başlangıç harcanmasaydı, diyor. Ben başlangıcı okurken yani Berlin’e kadar olan pasajı, senin benim anladığım manadaki realizmine hayran oldum. Beni dinlersen o başlangıcı almak ve kahramanın ölümünü kısaca tekrarlamak suretiyle o ailenin efradı ve eşhasının hayatları etrafında bir ikinci cilt, ayrı bir roman yapabilirsin, böylelikle de dinlemeğe başladığımız harikalı musiki birdenbire kesilmiş olmaz.”

             Çok büyük bir şair olan Nâzım’ın aynı zamanda büyük bir eleştirmen de olduğu görülüyor, bu mektupta. Romanın iki kısmının birbirine bağlanmasında sorun görüyor. Birinci kısmın devamını, müziğin kesilmemesini istiyor.

             Sabahattin Ali’nin yakın dostlarından Mediha Esenel anlatıyor:

             “Son zamanlarda yazdıklarından “Kürk Mantolu Madonna” arkadaşları tarafından, “fazla romantik, anlamsız bir yapıt olarak eleştirildi. Şöyle yanıtladığını anımsıyorum. “ Ne yapayım, bu eser benim kafamın içinde yıllar öncesinden hazırlanmıştı, yazıya dökmemek imkânsızdı.”( Filiz Ali-Atilla Özkırımlı, Sabahattin Ali, s.83.)

(Devam edecek) 

5 Nisan 2021 Pazartesi

HALK BİLİMİ – YOK OLAN MESLEK ve ZANAATLAR- SÜPÜRGE ve SÜPÜRGECİLİK

Ahmet Rodopman 

Halk Biliminin önemli bir alanını oluşturan eski zanaatlar ve meslekler bölümünde, Kırklareli’ de yakın zamana kadar bir hayli fazla olan, fakat artık yok denecek kadar azalan Süpürge Yapımcılığına bakalım hep birlikte. Bir zamanlar evlerimizin vazgeçilmezi olan çalı, ot, el ne denirse densin süpürgeler, günümüzde çoğu evlerde kullanımdan kalktılarsa da, yine de siz, siz olun evlerinizde kullanmasanız da bir tane alın, bir kapının arkasına koyun, zor zamanda(elektrik kesilir, makineniz bozulur veya aniden misafir gelir) etrafı süpürür, kolayca dağınık görünümü düzeltirsiniz.(tabii süpürdüklerinizi halının altına saklamamak şartı ile). Bunun içinde süpürgenizin hemen yanında bir faraş bulundurmayı unutmamanız lazım. Ben evde elektrik süpürgesinin sesinden hiç hoşlanmadığım için, bir şekilde lazım olunca elime aldığım süpürgemle bir söyleşiye başlarım. İyilik, hoşluk sorularından sonra, çöpü, suyu, kırıntıyı topladığım süpürgemin bizim eve gelinceye kadar yaşadığı macerayı düşünürüm. İsterseniz bugün de bir süpürgenin öyküsünü okuyalım hep birlikte.
Süpürge deyip geçtiğimiz bu temizlik aracımız yakın zamana kadar evde, iş yerinde en büyük yardımcımızdı. Şimdilerde elektrik süpürgeleri, plastik süpürgeler, fırçalar çıkınca, emektar ot süpürgelerimiz çöpe atıldılar. Oysa yaklaşık 500 yıldır, tarımı yapılan, yapımının özel  beceri ve ustalık istediği gözde mesleklerden biri  olarak varlığını sürdürmüştür. Kırklareli’ de özellikle Karaumur Caddesi ve Zincirli kuyu Caddelerinin eski pazaryeri civarında onlarca süpürge imalathanesi bulunmaktaydı. Durmaksızın diken, kesen, toplayan çalışanlarla dolu bu dükkanların bir kısmında ahşaptan yapılmış bir balkon vardı. Her aşamasında elden ele dolaşarak, her ustanın el becerisine göre şekillenen süpürgelerin yapıldığını görürdük. Zamanla dağınık halde bulunan bu küçük imalathaneler, Devlet Hastanesinin ilerisinde Kofçaz yolu üzerinde yapılan Süpürgeciler Çarşısında toplanmışlardı. 20-30 yıl orada sürdürülen bu uğraş, burasının yıkılıp, Kapalı Pazar Yeri için inşaat yeri olarak belirlenmesinden sonra nerelere savruldular bilemiyorum. Sorduğum kadarı ile yeni eleman bulamayan ileri yaştaki ustalarda işi bırakmayı yeğlemişler. Böylece geleneksel halk zanaatlarımızdan birisi daha tarihin derinliklerine gönderilmiş oldu. Oysa süpürgenin imalat sürecini düşünecek olursak, ham maddesini kendi toprağından elde ettiğin, yapılma aşamasında  dışarıdan alınması gereken fazla bir şey istemeden, el emeği ve becerisi ile ortaya çıkan bir satış kalemi olarak düşünülebilir. Hem de kelime anlamı ile hem yerli, hem milli bir ürün. Orta okul sıralarında samimi bir arkadaşım, yaz tatillerinde dayısının süpürge imalathanesinde çalışıyordu. Bende sık sık ona gider, merakla izlerdim çalışanların hallerini. Öylesine hızlı bir şekilde işlerini yaparlar ve hemen ondan sonra yapılacak iş için yanındaki veya bir üst katındaki ustaya elindeki işi iletirlerdi ki  gözle takip etmek bile zordu. Bize o keskin bıçakları vermezlerdi, ancak süpürge tellerini boylarına göre toplar ustasına verirdik. Tamamlanan süpürgeleri de ambalajlanması için büyük balyaların yapılmasına yardım ederdik. Üretimin bir aşamasında olmanın da mutluluğunu yaşardık. O yıllarda kamyonlar dolusu süpürgenin İstanbul’ a gönderildiğini hatırlıyorum. 
Belki de pek çoğumuzun şimdiye değin hiç ilgisini çekmeyen süpürgenin tarihsel süreç içindeki öyküsünü hiç merak ettiniz mi?. Süpürge deyip geçtiğimiz bu eşyamızın öyküsü günümüzden 500 yıl kadar önce Arjantin’ den tohumlarının Avrupa’ ya getirilmesi ile başlıyor. Tohumların getirilip ekilip biçilip süpürge haline getirilmesinin öncülüğünü Avrupa’ daki Musevi tüccar ve imalatçılar yapıyorlar. Sanırım o günlerde iyi bir gelir getireceğini düşünmüşlerdir. Avrupa ‘da yayılan bu meslek Balkan Harbi sonrası göçler ile Trakya’ ya ve göçmenler ile de başta Marmara bölgesi olmak üzere Anadolu’ ya yayılmıştır. 
Fundagiller familyasından Latince Calluna vulgaris diye bilinen Süpürge Otunun tohumları çok sert olmayan iklimlerde her türlü toprakta yetişir. Funda olarak ta bilinen bu bitkinin pembe, sarı veya beyaz çiçekleri açar, tohumları aynı zamanda iyi bir kuş yemi olarak ta tüketilmektedir. Tarladan başlayıp, süpürge otunun kesilip, kurutulup, ilaçlanıp(Kükürtleme), ve kurutulmasından sonra süpürgeci dükkanlarına getirilen süpürge otları boylarına ve kalınlıklarına göre ayrılıp, yapım aşamasına geçilir. Önce süpürgenin başlangıcı olan sarma denilen işlem yapılır, daha sonra bağlanması için süpürge, diğer bir ustaya aktarılır. Bağlandıktan sonra dikim için başka çalışana verilir . En sonra da kurutulması için havalandırmaya bırakılır. Havalandırmadan sonra kesilerek tamamlanan bir dizi el emeği işlemlerinin sonucunda üretilmektedir elimizdeki, evimizdeki süpürge Böylece satışa sunulma sırası gelmiş olur.
Pek çok şeyde olduğu gibi süpürge ile ilgili efsaneler , söylenceler dilden dile dolaşmaktadır. Dünyaya gelen kız çocuklarının çeyiz sandığının hazırlanması, bebek beşiğe konurken başlarmış derler. Sandığa ilk konulan iç çamaşırı, sofra bezi, toprak ile birlikte bir de küçük el süpürgesi ilave edilmesi adettendir denilmektedir. Büyüyüp evlenince saçını süpürge yapmasın, baba evinden getirdiği süpürgeyi kullansın diye olabilir herhalde. Bir de, Cadı Süpürgesi efsanesi uydurulmuştur ki, şimdiye kadar uçanı görülmediği gibi, görülebileceğine de inanılmamaktadır. Ancak, Trakya’ da süpürge ve gelinlik kızlarla ilgili söylenceler geçmektedir. Süpürge imal edilirken el ile tutulan baş kısmının üstüne geniş kafalı bir çivi takılanlarını gelinlik yaşına gelen kızların kullanması adet edinilmiştir. Ayrıca, artık geçerliliğini yitiren, ‘’Bu evde gelinlik yaşına gelmiş kızımız var’’ anlamına gelen, dış kapıya asılan minyatür süpürgeden de söz edilmektedir. Beni en çok şaşırtan, eskiden adet  yerini bulsun diye yapılan süpürge ise, Kırklareli’ de de kısmen yapılan ama, Edirne işi adı ile satılan ‘’Aynalı Süpürge’’ diye bilinen süpürgenin kullanılma nedenidir. Genç kızın çeyizine konulan bir adet özel yapım aynalı süpürge, kızın gelin gittiği evde etrafı süpürürken, kaynanasının arkasından konuşup konuşmadığını kontrol edebilmesi için, aynadan faydalanmasını sağlamak içinmiş. Birde, annelerin  süpürgesini en sık kullanıldığı durum, yaramazlık yapan çocuklarına vurmaya kıyamadığı zaman, süpürgesini çocuğunun arkasına vurarak ona ceza veriyormuş gibi yapmasıdır.
Eskilerin sıkça kullandıkları, ‘’Tüfek icat oldu , mertlik bozuldu’’ sözünü anımsayarak, ‘’Elektrik Süpürgesi icat olundu, el süpürgesi dama atıldı’’ diyebiliriz. Ve artık evlerimizde içinde gaz olmayan Gaz lambaları sergilediğimiz gibi, süpürülmeyen süpürgeleri de nostalji köşelerimizde saklayabiliriz.

KIRKLARELİ BELEDİYE TEŞKİLATININ KURULUŞU 1870-2024

ARIL Barış Toptaş – Kırklar BARIŞ TOPTAŞ İçindekiler Tablosu Kırklareli Adının Tarihçesi 1 Kırklareli’de İdari Yapılanma...