5 Nisan 2021 Pazartesi

SABAHATTİN ALİ'NİN ÖLDÜRÜLMESİ


Meriç Gök

Yaşamından çok ölümü hakkında konuşulup yazılan, ancak ölümüyle ilgili birçok soruya, karşılık, en azından kesin bir karşılık verilemeyen bir yazarımızdır, Sabahattin Ali. Ölüm tarihiyle, daha doğrusu öldürüldüğü tarihle başlayabiliriz bu sorulara. Hangi tarihte öldürüldü? Aylar sonra kemikleri üzerinden Dr. Cevdet Tan tarafından yapılan bir “otopsi”nin raporu ile emniyet ve savcılıkta alınan/verilen kırık dökük ifade ve tanıklıklara göre belirlenmiş bir 1948 yılının “2 Nisan”ı vardır, sadece ortada. Otopsi, denince anılan doktorun yaptığı, maktulün gerçekte ölüm nedeninin saptanması anlamında bir otopsi değil, sadece eldeki bir çuval kemiğin cinsiyet, yaş, boy gibi özelliklerinin tespiti ve bunların — kime de değil, fakat — nasıl bir kişiye ait olduğunun teşhis edilmesi işlemidir. !6 Haziran’da bulunan fakat kimliği tespit edilemeyen (?) cesede Hükümet tabibi tarafından yapılan adli muayenede “ölüm sebebinin fennen tayinine imkân olmayıp Adli tahkikatla meydana çıkabileceği” rapor ediliyor. Sabahattin Ali’nin öldürüldüğü haberi, sınır köyündeki cesedi 16 Haziran 1948’de bulunmuş ve üstelik teşhis edilmiş olduğu halde, kamuoyuna ilk kez 12 Ocak 1949 tarihinde  (öldürüldüğü ileri sürülen tarihten yaklaşık dokuz buçuk ay sonra, cesedin teşhisinden de yaklaşık altı- yedi ay sonra) gazeteler vasıtasıyla adeta ilân edilir. 1948 Mayıs’ında, İstanbul savcılığında, altın çerçeveli gözlüğü, yeşil mürekkepli dolma kalemi, Puşkin’in kana bulanmış Almanca bir kitabı ve giysileri, Aziz Nesin’e teşhis ettirilir– buna ayrıntısıyla birazdan değineceğim. İstanbul savcılığının bu teşhis işlemine rağmen Sabahattin’in öldürülmüş olduğu hâlâ kamuoyuna açıklanmaz. Öldürüldüğü yer? Aylar sonra cesedi, Kırklareli’nin Bulgaristan sınırına yakın bir yerde (Sazara), bir dere yatağında bulunmuş olduğuna göre öldürüldüğü yer, gerçekten orası mıydı, yoksa başka bir yerde öldürülüp oraya mı bırakılmıştı, meçhul. Peki, kim(ler) öldürmüştü? Yine S. Ali’nin öldürüldüğü tarihten aylar sonra, kaçakçılık suçundan gözaltına alınan eski bir astsubay ve eski bir sabıkalı olan Ali Ertekin, emniyetteki sorgusunda, suçlandığı fiiller dışında, ayrıca Sabahattin Ali’yi de öldürdüğünü “itiraf” etmiştir. Yani ortada cinayeti gören ve kendisini suçlayan biri yokken, Sabahattin Ali’nin cesedi bulunup katili araştırılmıyor veya aranmıyorken olay, sorgudaki bu “itiraf”la açığa (?) çıkıyor. Sanık, “milli duyguları galeyana geldiği” için S. Ali’yi başını taşla ezerek öldürdüğünü söylüyor. Bunu, kendisi için verilecek cezada hafifletici bir neden olacağı düşüncesiyle söylüyor daha doğrusu söyletiliyor. Ancak burada son derece tuhaf bir şey daha oluyor. Bu cinayet “itirafı” üzerine sanık, adliyeye sevk edilmiyor; tersine ileride kendisinden yararlanmak üzere Milli Emniyet (yani o zamanki MİT)  tarafından serbest bırakılıyor.

              Resmi tez bu. Fakat bu hikâyeye inanmak için hiçbir neden yok. Bir kere “milli hisleri galeyana gelerek” cinayeti işlediğini söyleyen kişi, astsubayken orduya ait silahları çalıp sattığı için yargılanmış ve bu suçundan dolayı hapis cezası verilmiş eski bir mahkûm. Yani öyle pek “milli duyguları” yüksek biri değil; böyle biri olmadığı da zaten kimi tanıkların ifadelerinden ve ilk tahkikatı yapan sorgu yargıcı Hüseyin Tarhan’ın mahkeme kararındaki yorumlarından da açıkça anlaşılıyor. Sorgu yargıcı, sanığın bu cinayeti, Sabahattin Ali’nin üzerindeki para ve kıymetli eşyanın gaspı amacıyla işlediğini düşünmektedir. Bu arada, yargıcın bu ilk karar metninde adli metinlerin o bilinen soğukluğu göz önüne alındığında yer yer, okuru bir hayli şaşırtan son derece edebi bir dil kullanmış olduğu dikkati çekmektedir. Örneğin, karar metninde Sabahattin Ali ile cinayeti üstlenen kişinin kamyondan ayrılıp sınıra doğru gidişleri şöyle anlatılıyor:

             “ Vakit akşam, ortalık kararmaya başlamış, gecenin sessizliğinde iki yolcu telaşlı ve çekingen adımlarla Üsküp ile Yündolan köyleri arasında Sazara istikametinde ilerliyorlardı.”

             “…evvelden temin ettiği sopayı Bulgaristan’a kaçmak için sabırsızlıkla geceyi bekleyen Sabahattin Ali’nin başına indirdi. Darbeler birbirini takip etti. Sabahattin birden Bulgaristan yollarının kapandığını anladı ve hayalleri ile beraber nefesi de söndü.”

             Bir yargıcın adli metni değil, adeta bir romancı ya da hikâyecinin metniyle karşı karşıyayız. Maktulün büyük hikâyeci Sabahattin Ali olmasının, yargıç Tarhan’ı etkilediği anlaşılıyor. Devam edelim.

              

             Bir takım pazarlıkların ve bu bağlamda özellikle kısa bir süre sonra af yasasının çıkacağının “çıtlatılmış” olmasının da cinayetin, adı geçen kişiye yükletilmesini kolaylaştırıcı bir etkisi olduğu düşünülebilir. Böylece Emniyet’in mutat diliyle bir dosya kapatılmıştır. Öte yandan Sabahattin Ali’nin sorguda gizli istihbarat elemanları tarafından öldürülmeyip sınırda “güvenlik güçleri” ile bir kaçakçı grubu arasında çıkan bir çatışmada, o dönemin deyişiyle  “müsademede” vurularak öldürüldüğü de öne sürülen bir diğer görüştür. Bu savı ilk olarak Yalçın Küçük, Edebiyat Cephesi dergisinde (1-31 Temmuz 1980) yazmış ve bunu daha sonra Bilim ve Edebiyat (1985) ve yine aynı yıl yayımlanan Aydın Üzerine Tezler 3 adlı bir hayli hacimli yapıtlarında yinelemiştir. Çok dayanaksız bir iddia. Böyle olsaydı, Emniyet için bu, Sabahattin Ali’nin en ideal ölümü olurdu ve anında açıklanırdı.        Seksenli yılların bu tartışmasına yaşadıklarının ve bildiklerinin tümünü hâlâ yazarak ödeyemediğinden dolayı kendini çok borçlu hissettiğini belirterek başlayan uzun bir yazısıyla Aziz Nesin de katılmıştır. Sabahattin Ali’nin kişiliği ve öldürülmesi üzerine Sabiha Sertel’in Roman Gibi’si ve Zekeriya Sertel’in Hatırladıklarım adlı anı kitapları ile Aziz Nesin’in ölümünden sonra yarım kalan dosyalardan Ali Nesin’in hazırladığı Birlikte Yaşadıklarım Birlikte Öldüklerim adlı anı-portre kitabında bulunan çok değerli bir yazı dışında maalesef ciddi bir kaynak yoktur. Filiz Ali’nin Filiz Hiç Üzülmesin’inde ise Sabahattin Ali, ancak on yaşlarında bir çocuğun, baba-kız ilişkisi içinde hatırlayabildikleriyle sınırlı anlatılır.

              Kendi kuşağında bu kadar çok insanı, üstelik içlerinde birçok yazar, ressam, akademisyen olan bunca aydını yakından tanıyan biri için neden bu kadar az kaynak var? Türk aydını, Sabahattin Ali cinayetiyle korkutulmuştur. Ve aslında S. Ali’nin öldürülmesindeki amaç da tam olarak budur. Hatta o kadar korkutulmuştur ki İstanbul’a cenazesinin getirileceği söylenen gün, bu yakın çevresinin bir “provokasyon” endişesiyle dışarı çıkmaya dahi korktuğunu Sabiha Sertel anlatır. Aziz Nesin,  çıkardığı haftalık Başdan adlı derginin 18 Ocak 1949 tarihli Sabahattin Ali özel sayısında birçok yazardan yazı istediği halde aralarında Rıfat Ilgaz’ın da bulunduğu dört kişi dışında kimseden yazı gelmez. O kadar korkutulmuştur ki, haklarında hiçbir yasaklama kararı olmamasına karşın yapıtları — 1966 yılında basılan Yeni Dünya dışında — 1969-70’e kadar neredeyse tam 20 yıl Türkiye’de basılmaz.

             Uydurma “sanık” ifadelerine dayalı hikâyesiyle cinayet, kulaktan kulağa, tıpkı yazılı kültür öncesi sözlü kültür aktarımlarında olduğu gibi öldürülme biçimine sürekli bir şeyler katılarak anlatılır. Bu anlatımlarda cinayet aleti kimi zaman sopa veya odun kimi zaman taş oluyor  — bu, Filiz Ali’de, Sabiha Sertel ve Zekeriya Sertel’de odun veya sopadır. Sabahattin’in başının taşla ezilmesiyle cinayet kasıtlı biçimde daha bir hunharlaştırılır. “Emniyet” kurgulu anlatıda öldürülme anında Sabahattin Ali’ye kitap okutturularak sanki oraya sınırı kaçmak için gelen biri değil de piknik yapan birine dönüştürülür.     Ancak büyük hikâyecimizin öldürülmesine dair bu hikâyelerde dikkati çeken bazı yönler vardır: Bir yandan bu anlatı, M. Kemal Atatürk’e ait olup olmadığı tartışmalı olan o, “yılanın başı” metaforuna gönderme yapılan ünlü “Komünizmin başı, görüldüğü yerde ezilmelidir.” sözünü akla getirirken, öte yandan buna eklenen okunmakta olan kitapla, her türlü muhalif aydın kimlikli tavrı,  “yıkıcı neşriyatla” ilişkilendirerek kitabı ve kitap okumayı “zararlı” bulan dönemin egemen düşüncesini yansıtmaktadır. Bu düşünce o kadar etkilidir ki, karısı Aliye, Sabahattin’in evdeki kitaplarını satarak bunlardan “kurtulacağını” söylemek zorunda kalmıştır. ( Osmanlı ve Cumhuriyet boyunca kitabın ve kitap okumanın öyküsünü, kitap okurunun gördüğü baskıları, yazımını bugünlerde bitirdiğim ve yakında yayımlanacak olan “Okumanın Büyülü Dünyası” adlı kitabımda geniş şekilde ele aldım.)

              Onun siyasal görüşlerine gelince,  kendisi kesinlikle komünist olmadığı halde, Hitler gibi alnına perçem düşüren Nihal Atsız’ın başını çektiği ırkçı-faşist kesimlerce komünist olarak görülen bir aydındır. Burada, birazdan tekrar değineceğim N. Atsız’ın, 1 Nisan 1944 tarihli Orhun dergisinde yayınlanan, dönemin faşizan başbakanı Şükrü Saraçoğlu’na hitaben yazdığı,  S. Ali’yi ve dönemin önde gelen aydınlarını devlet görevinden atılması için ihbar eden açık mektubu hatırlanmalı. Ancak 40’lı yılların revaçta olan anti-komünizmi sadece ırkçı-Turancı akımla sınırlı değildir. Sözgelimi iktidardaki CHP’nin tek parti rejiminin önde gelen yönetici kadrolarının  “sağ ve sol cereyanlara karşı” gelenekselleşmiş hassasiyetinde de bunu görmek mümkün. Bu kesimin zaman zaman (1950’den sonra da DP’nin) sözcülüğünü yapan Vatan gazetesinin başyazarı Ahmet Emin Yalman, 19 Ocak 1949 tarihli yazısında başta S. Ali’nin yazarlığını, kendi deyişiyle “fikri meziyetlerini”, övdükten sonra, dönemin egemen bakışını da yansıtan şu satırlara yer veriyor:

             “Neden böyle? Çünkü kızıl barbarlığın tehdidine ve tezvirlerine maruz bulunan Türk milleti beka gayesini her şeyin üstünde tutmaktadır. Bugün milletimiz için Sabahattin Ali’nin bariz vasfı fikri meziyetleri değil, her nasılsa kızıl hastalığına tutulmuş, Türk cemiyetine karşı gelmiş, bilerek, bilmeyerek düşman kundaklama emellerine hizmet etmiş, diğer kıymetli fikir adamlarını baştan çıkararak hastalığın sirayetine yol açmış bir adam olmasıdır.”

             Ne kadar bildik bir dil, değil mi? Yetmiş yıl önce yazılmış olmasına karşın sanki bugün yazılmış gibi. S. Ali, yazar olarak ne kadar değerli olursa olsun, “kızıl hastalığı”na yakalanmış bir hastadır. Peki, iyileşmiyorsa, ne yapmalı? Hapishanelerde yıllarca yatırıldıktan sonra ‘hasta’ hâlâ iyileşmiyorsa ne yapmalı? Yapılacak şey, Sabahattin Ali’yi öldürerek ve 12 Ocak 1949’da başlayan, bir merkezden yapıldığı açık olan medya bombardımanı yayınlarla ve mutlaka öldürülme biçimine vurguyla halka, fakat özellikle de ‘ilgilileri’ne adeta ilan edilerek duyurulmuş ve gösterilmiştir.

             Aziz Nesin anlatıyor:

             1948 Mayısının bir günü evime gelen polis savcılıktan istendiğimi söyledi. Gittim. Savcı bir paket içinden ince altın çerçeveli bir gözlük çıkardı. Gözlüğün çerçevesi ve camları kırıktı.

—    Bu gözlüğün kimin olduğunu biliyor musunuz? dedi.

              Hemen tanımıştım Sabahattin Ali’nin gözlüğü… İşin içyüzünü anlayamadığım için, belki yanılabilirim diye,

      —   Bilmiyorum… dedim.

      Savcı bu sefer paketten bir dolma kalem çıkardı:

—    Bu dolmakalem kimin biliyor musunuz?

—    Bilmiyorum,.9

Kana bulanmış Puşkin’in Almanca bir kitabını, sonra yeşil mürekkeple yazılmış bir defter

gösterdi. El yazısını görünce,

—    Bu  yazı Sabahattin Ali’nin… dedim, hep yeşil mürekkep kıllanırdı, el yazısını da tanırım

                   Savcı, açık kahverengi, damalı spor kumaştan ceket ve golf pantolonu gösterdi. Elbise kan içindeydi. Çok iyi bildiğim Sabahattin’in elbisesiydi.

—    Sabahattin’in elbisesi… dedim.

Savcı ağladığımı görünce açıkladı:

             Bulgaristan sınırında köylüler bir ceset bulmuşlar, üstünden bunlar çıkmış Sabahattin Ali’nin olduğu tahmin edildi. Yakın arkadaşlarına eşyalarını gösterip soruyoruz.

             “Yakın arkadaşlar”a,Türkiye Sosyalist Partisi genel başkanı Esat Adil ile karı-koca Cimcozlar’a da aynı gün bu eşyalar sorulmuştur.

             Aziz Nesin’in ifadesiyle Mayıs 1948’de özel eşyaları gösterilen, ilk sorgu yargıcı Tarhan’a göre Haziran 1948’de bulunan ve otopsi(!) sonucu Nisan başlarında öldürüldüğü tahmin edilmekle birlikte kimliği teşhis edilemeyen (?) bir cesedin kimliğinin açıklanması için 1949 yılının 12 Ocak’ına kadar aylarca beklendiği anlaşılıyor. Peki aylarca niçin beklenmiş olabilir? Çok açık: Birincisi ve en önemlisi, cesedin, artık üzerinde ölüm nedeninin saptanamayacak bir hale gelmesi. İkincisi, bu birincisi olurken, cinayeti üstlenecek birinin bulunması. Ve son olarak, bu ikisi olduktan sonra da kamuoyuna açıklamak için siyasal bakımdan en uygun zamanın gelmesi. İşte tüm bunların nihayet oluştuğuna kanaat getiren çete, 12 Ocak 1949’da tek merkezden hazırlayıp yaydığı ‘haberler’le, aylar önce öldürdüğü yazarın ardından bir kez daha saldırıya geçer. Aziz Nesin anlatıyor:

             “O günlerin birçok – hemen hepsi – fıkra yazarı, başyazarı, gazetecisi, Sabahattin Ali’ye iğrenç biçimde sövmeye başladı. Sabahattin Ali’ye sövme yarışı, yurtseverlik gösterisi biçimine girmişti. Bu ağır iğrenç sövgüleri yazanların içinde, Sabahattin’le arkadaşlık etmiş olanlar da vardı. Öyle bir yılgınlık dönemiydi ki, Türk edebiyatının övüncü olan bir yazara yapılan bu saldırılara hiç kimse karşı çıkamıyor, cevap veremiyordu. Öyle kapkaranlık bir dönemdi ki, dinsel ve ulusal geleneklerimizi de çiğneyerek bir ölünün arkasından sövenlere cevap vermek, büyük tehlikeleri göze almak olurdu. Durum dayanılır gibi değildi.” ( Aziz Nesin, Birlikte Yaşadıklarım Birlikte öldüklerim, s.335.)

             Sabahattin’in karısı Aliye’nin tanıklığı dönemin havasının ne denli boğucu ve aydınların ne denli korku dolu olduğunu göstermesi bakımından önemlidir:

             “Bir gün Cevdet Kudretler beni evlerine çağırdılar. “Rasih Nuri İleri, sana Sabahattin’den bir mektup getirmiş, hemen oku” dediler. Korku içinde idiler. Beni odada yalnız bıraktılar. Mektupta şunlar yazılı idi.

              “ Sevgili karıcığım, bu mektubu aldığın zaman ben İtalya, Fransa veya Londra’da olacağım. Filiz’in okulu biter bitmez sizi yanıma aldıracağım. Mehmet Ali Aybar ve Mahmut Dikerdem sizinle ilgilenecek. Size İş Bankasında şu numaralı hesabımla para gönderiyorum. Rauf Çallılar da size matbaa parasından gönderecek. Sen benim tutumlu karıcığımsındır, idare etmeğe çalışırsın. Filiz’i ve seni hasretle binlerce defa kucaklar, dudaklarından öperim.”

             Mektup hiç eksiksiz aklımda kaldı. Cevdet mektubu aldı, hemen sobaya atıp yaktılar ve bana da bugüne kadar mektupta ne yazdığını sormadılar. Hâlâ hayret ederim. O sırada Ankara’da çok terör vardı, ben ki sade bir kadınım, tanıdıklar, birkaç ahbap hariç, bana selam vermeye korkuyorlardı… Mehmet Ali ve Mahmut da beni arayıp sormadılar. Ankara’nın o günkü havası onlara da tesir etmiştir. Haklı buluyorum. Türkiye o dönemdeki gibi korku havasına bir daha hiçbir zaman gelmemiştir.”

 

            

              Sadece biraz daha soluk alabileceği bir yere gitmek düşüncesiyle sınırdan kaçmak isterken organize bir kötülük şebekesi tarafından katledilen Sabahattin Ali’nin karısına yazdığı son mektubu, içinde ne yazdığını dahi bilmeyen ve daha sonra da bilmek istemeyen ‘yakın dostu’ tarafından, okunur okunmaz sobaya atılıp yakılıyor. Herkes korkuyor, çok korkuyor. İşte Sabahattin böyle bir ortamda kaçmaya çalışmıştı? Herkes gibi o da korkuyor. Üçüncü kez hapse girmekten korktuğu için kaçıyor. Bu, temelsiz bir korku değildir. Önünde, on yıldan beri cezaevinde yatan Nâzım örneği var ve kaçma planları yaptığı son aylarda yakınlarına sık sık” Beni Nâzım gibi hapishanelerde çürütemeyecekler!” diyor. Markopaşa’dan dolayı Üsküdar Cezaevinde tutukluyken karısı ve kızıyla birlikte ziyaretine gelen Sabiha Sertel anlatıyor:

             “ Dergide (Markopaşa) yazdığı yazılar yüzünden Sabahaddin aleyhine savcılık tarafından çeşitli davalar açılmıştı. Sabahaddin’i tevkif ettiler. Üsküdar hapishanesinde yatıyordu. İkide bir ziyaretine gidiyorduk. Bir gün arkadaşlar, karısı Aliye ile kızı Filiz’in babasını görmek üzere İstanbul’a gelmek istediklerini, paraları ve gidecek yerleri olmadığını, bizde misafir kalıp kalamayacaklarını sordular. Memnuniyetle kabul ettik.

             Aliye ile Filiz geldiler. Bir gün Sabahaddin’i ziyaret için beraberce hapishaneye gittik. Sabahaddin bizi hapishane müdürünün odası yanında, küçük bir odada karşıladı. Filiz’in boynuna sarıldı, çocuk gibi ağlamaya başladı. Babasının ağladığını gören Filiz de ağlıyordu. Karısı, kızı alıp dışarı çıkardı. Yalnız kalınca sordum.

             -Sabahaddin bu ne ha? Senin gibi bir adama ağlamak yaraşır mı?

             Eğildi ve yavaşça kulağıma fısıldadı:

             -Bunlar beni, Nâzım Hikmet gibi hapishanelerde çürütecekler. Aleyhime açılmış daha beş dava var. Ben kaçmaya karar verdim. (…) Kaçacağım.” ( Sabiha Sertel, Roman Gibi, Demokrasi Mücadelesinde Bir Kadın, Belge Yayınları, İkinci Baskı: 1987, s.366.)

               Başka yakın dostları da Sabahattin’in o dönemde (1947; 1948’in ilk ayları) ağladığına tanıklık ediyor. Öyle anlaşılıyor, sinirleri iyice bozulmuştur. On beş yıl önce Sinop cezaevinde “ağladığın duyulmasın” diyen Sabahattin’in bu kez ‘ağladığı duyuluyor’. Ülkede 1930’ların ikinci yarısından itibaren başlayıp 1960’a kadar süren aydınlar üzerindeki baskıcı-boğucu hava, 1940’larda iyice ağırlaşır. Ülkede oluşturulan bu iklimin başlıca kilometre taşlarını şöyle sıralayabiliriz:

             1934 yılının 21 Haziran ile 4 Temmuz’u arasında Edirne, Kırklareli, Çanakkale ve Tekirdağ’da yaşanan ve Trakya pogromu olarak nitelenen Yahudilere yönelik kitlesel yağma ve şiddet. 1938 donanma ve Harp Okulu ve Donanma Davalarında, daha çok Hitler Almanya’sının Türkiye’ye karşı izleyeceği politikayı yumuşatmak/yatıştırmak için Nâzım Hikmet, Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Kemal Tahir, Kerim Korcan ve arkadaşlarına onlarca yıl hapis cezası verilir. 1943 Varlık Vergisi; bu vergi azınlıklara karşı ekonomik ve toplumsal bir baskı aracı olarak çıkarılmış ve ( kesilen parayı ödeyemeyen Rum, Ermeni ve Yahudileri taş ocaklarında zorla çalıştırma dâhil)  acımasızca uygulanmıştır.  4 Aralık 1945’te yüzlerce ırkçı-faşist tarafından Tan matbaasına düzenlenen örgütlü saldırı. 2 Nisan 1948’de Sabahattin Ali’nin öldürülmesi. TKP’lilerin topluca tutuklanıp işkenceden geçirilmesi-‘1951 TKP tevkifatı’ olarak anılan toplu davada 187 komünist aydın tutuklanmıştır. Ve son olarak ‘6-7 Eylül Olayları’ (1955) olarak anılan başta İstanbul olmak üzere tüm yurtta Rumların, Ermeni ve Yahudilerin ev ve işyerlerine yapılan yağma, tecavüz ve öldürme olayları.  (Bu, devlet aygıtı içindeki örgütlü çete tarafından yönlendirilen saldırının ardından da mutat ‘komünist tevkifatı’ kapsamında yüzlerce aydın tutuklanır.)

               4 Aralık 1945 günü yapılan saldırı, bu baskıcı politikanın bir kırılma noktasıdır. Savaş boyunca anti-faşist bir yayın politikası izlemiş olan Sertel çiftinin matbaası saldırıdan bir gün sonra İkinci Dünya savaşı yıllarında devlet eliyle zengin olacakların adlarını açıklayacağı günün arifesinde saldırıya uğramıştır. Stalin’in ünlü sorusunu soralım: Bu, bir tesadüf müdür?... Nâzım, Bursa cezaevinde haber aldığı bu saldırı üzerine o ünlü dizelerini yazar:

             Onlar ümidin düşmanıdır sevgilim

             Akar suyun

             Meyva çağında ağacın

             Serpilip gelişen hayatın düşmanı…

             Sana düşman

             Bana düşman

             Vatan ki bu insanların evidir

             Sevgilim onlar vatana düşman

             Ülkenin içinde bulunduğu ve uzun yıllar süren bu boğucu hava, birçok aydının salt canını kurtarmak için yurdundan ayrılmasına yol açmıştır. S. Ali’nin öldürülmesinden birkaç sene sonra ( 17 Haziran 1951) Nâzım İstanbul boğazında bindiği bir gemiyle Bulgaristan’a kaçar ve oradan da Sovyetler Birliğine geçer. Sertel çifti, 9 Eylül 1950’de havayoluyla bir daha dönmemek üzere Paris’e kaçar. Önemli hikâyecilerimizden Fahri Erdinç 1949 yılında iki arkadaşıyla birlikte Edirne üzerinden Bulgaristan’a kaçar. Olağanüstü güzel insanlardan, bu iki kardeşi tanıyan herkesin, Vedat Türkali’nin ifadesiyle ‘sevgiyle, saygıyla” söz ettiği Ermeni İhmalyan kardeşlerden büyüğü olan Vartan, 1944 ve 1946 yıllarında “tabutluklar”ıyla da ünlü San(a)saryan handa sorgulanır ve aylarca tutuklu kalır (aynı yıllarda Aziz Nesin ve Sabahattin Ali de bu ünlü işkence yerinde kalmıştır -bu mekânın bilinen konuklarından sadece birkaçını anmakla yetiniyorum: Vedat Türkali, Mihri Belli, Ruhi Su, Ahmet Arif, Attila İlhan); 1948 Temmuz’unda vapurla Marsilya’ya kaçar, Fransa’da sekiz yıl kaldıktan sonra, 1956’da Budapeşte’ye, birkaç yıl sonra da Sovyetler Birliği’ne gider. Kardeşi ressam Jak ise İstanbul’daki 1944-47 yılları arasındaki üç yıl tutukluluğun ardından 1949 yılında pasaportsuz olarak Suriye üzerinden Beyrut’a geçer; birkaç yıl burada kaldıktan sonra belirli süreler Polonya ve Çin’de kalır ve 1961’de Sovyetler Birliğine gider.

              İşte Sabahattin Ali’nin yukarıda andığım birçok aydın gibi, bir biçimde canını kurtarmak ve korkusuz bir yaşam kurmak umuduyla 31 Mart 1948’de İstanbul’dan bir kamyonla sınıra doğru yaptığı bu yolculuk, ne yazık ki, devlet aygıtının içinde çöreklenmiş faşist katillerin alçakça işledikleri bir cinayet sonucunda henüz 41 yaşında ve en verimli döneminde olan bu çok kıymetli yazarımızın sonsuzluğa doğru çıktığı son yolculuğu olur.  

29 Mart 2021 Pazartesi

ÇAY :VAZGEÇEMEDİĞİMİZ İÇECEĞİMİZ

 Ahmet Rodopman 


Geçen hafta uzun uzadıya kahveyi yazınca, bu günde onun ayrılmaz arkadaşı, kan kardeşi çayı yazmak geldi içimden.  Ülkemizde çay, kahveden daha sonra  kullanıma girmiştir. Ancak çok daha kısa zamanda  ve çok daha fazla yaygınlaşmıştır. Bunun da nedeni, Cumhuriyetimizin ilk yıllarında yapılan zirai araştırmalarla çayın ülkemizde de en iyi şekilde yetişebileceğinin bilimsel çalışmalarla kanıtlanması ve ekilip üretilmeye başlaması ile kolay ve ucuzca erişilebilir hale gelmesidir. Çayın bu kadar çok yaygınlaşması. yeni kurulan cumhuriyetimizin yeni ve vazgeçilmez bir içeceği olması nedeni iledir.  Cumhuriyet öncesi yetişen kuşaklar, çaydan daha çok kahveye alışmışlar, sabah kahvaltılarında çorba, süt veya ıhlamur içtikleri için, çayın o buruk tadı, kırmızı tonlarındaki rengi, kendine özgü kokusunu ve verdiği ferahlığı geç fark etmişlerdir. 100 yıl gibi bir süreçte de toplumumuz bir çok ülkenin önüne geçerek çay üretiminde ve tüketiminde rekorlar kırmıştır. Dünyada da sudan sonra en çok tüketilen sıvı olma özelliğini sürdürmektedir.

Sabah uyanmamızdan başlayarak gece yatıncaya kadar zevkle, keyifle içtiğimiz çayın tarihçesine bakacak olursak yine 5000 yıl kadar gerilere ve uzak doğuya gitmemiz gerekecek. Çin’de ve  çevresindeki yörelerde doğal olarak yetişen bir çalımsı bitki olan Camelia sinensis, ve Thea sinensis türlerinin yaprağının tesadüfen kaynayan bir su kabına düşmesiyle ortaya çıkan hoş kokulu ve güzel renkli sıcak suyun beğenilip, içilmesiyle M.Ö. 2737 yılında başlayan kullanımı günümüze değin artarak gelmiştir. 1550 li yıllarda deniz yolu ile Hollanda’ ya getirilmiştir. İngiltere’ nin Uzak Doğu da elde ettiği sömürgelerde çay üretiminin fazlalaşması ile de başata İngiltere olmak üzere tüm Avrupa’ ya yayılmıştır. Günümüzde de devam eden 1860 lı yıllarda İngiltere’de başlayan ‘’Saat 5 te çay içme modası’’ ile de iyice yaygınlaşmıştır.

Ülkemizde çayın yaygın olarak kullanılmaya başlanılmasından sonra büyük miktarlarda uzak doğudan getirilmesinin güç ve pahalı olması nedeniyle yurdumuzda yetiştirilmesi düşünülmüştür. İlk olarak 1885 yılında Çin’ den getirtilen fidanlar  Bursa’ da ekilmiş fakat iyi sonuç alınamamıştır. 1890 lı yıllarda bir iki defa daha yine Bursa’ da yapılan yetiştirme çalışmaları sonuçsuz kalınca çalışmalara ara verilmiştir. Her şeyin olduğu gibi çay tarımının da belirli bilimsel disiplin içerisinde yapılması gerektiğine inanan Halkalı Ziraat Okulu mezunu Ali Rıza Erten 1917 yılında yaptığı incelemeler sonucunda çayın en iyi yetişeceği bölgelerin doğu Karadeniz’ de Aras Nehrinin 180 kilometre batısına kadar olan  kısmında olacağını saptamıştır. Bu bölgenin yağış ve toprak  bakımından elverişli olabileceğini belirtmiştir. Ancak araya  savaşların girmesi ile çalışmalar ilerleyememiştir. Yeni Türkiye Cumhuriyetinin kurulması ile birlikte, pek çok konuya el atıldığı gibi çay yetiştiriciliği de önemsenmiştir.

1923 yılında yeni Türk Devletinin programında onca büyük sorunların çözümü varken bile çay üretimi konusu üzerinde ciddiyetle durulmuştur. Özellikle Rize’ de çay üretiminin desteklenmesi konusunda özel yasalar çıkarılmış, Tarım Bakanlığı uzmanlarından olan Zihni Derin, çay üretimi ile ilgili olarak görevlendirilmiştir. Rusya ile kurulan özel ilişkiler ile özellikle benzer iklim koşullarında olan Tiflis ve Batum civarından çay tohumları getirtilmiştir. Eskiden beri Trabzon’un kırsal kesiminde doğal olarak yetişen, çay bitkisine benzer yabani çalılardan da elde edilen içecekler yerine, özel olarak üretilen yerli çay yetiştirilmeye başlanmıştır. Tohumdan yetiştirilen çay bitkisi 10-15 yıl sonra ekonomik olarak ürün vermeye başladığından, ilk ürünler 1930 lu yılların başlarında alınmaya başlamıştır. Laboratuvar incelemeleri olumlu sonuçlar vermeye başlaması ile birlikte Sovyetler Birliğinden özel hazırlanmış çay tohumları ve çay fidanları getirtilerek belirlenen bölgelerdeki üreticilere ücretsiz dağıtılıp, tarlalarına çay ekenlerin zarar etmemesi için de Ziraat Bankası tarafından faizsiz kredi verilmeye başlanmıştır.Çayın Babası olarak bölgede tanınan Zihni Derin, başta kendisi olmak üzere tüm ekibi ile birlikte dağ, bayır demeden bütün üretim bölgelerini dolaşıp, bilime uygun şekilde bitkilerin yetiştirilmesi  için büyük emek vermiştir. Yaklaşık 15 yıl sonunda artık ürün alınacak hale gelmiştir. 1938 yılında ilk olarak kayda değer bir yerli çay kesilebilmiştir. İlk yıl üretim   135 kilo yaş çay yaprağı olup, ondanda ilkel üretim şekli ile 30 kilo içmek için kullanılabilecek kuru çay elde edilebilmiştir. Bu büyük başarının heyecanı ile Ankara’ ya gönderilen yerli üretim bu ilk çayın Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk tarafından içilip değerlendirilmesi çok istenilmiş ise de ne yazık ki, ömrü vefa etmediği için yetiştirilememiştir. Oysa, ilk günden başlayarak çay üretiminin sürekli destekleyicisi, takipçisi olan Atamız kim bilir ne büyük bir mutluluk yaşardı, yurdunun bu başarısı karşısında. Başta Rize’ liler ve çay üretimi nedeni ile ekmek paralarını kazananlar  olmak üzere, bütün Türk Milleti olarak ellerine her çay bardağını aldıklarında, bu başarıya imza atanların verdikleri mücadeleyi saygı ile anmaları gerekir düşüncesindeyim. 

Yurdumuzda da , dünyada da sudan sonra en çok kullanılan sıvı olarak nitelendirilen çayın günümüzde pek çok farklı  şekil ve kokularda satışa sunulmuş paketleri bulunmakla birlikte, genellikle üç ana grupta toplanmaktadır.

Siyah Çay:  Tam fermente edilmiş çay. Genellikle evlerimizde kullandığımız çay

Oolong Çay: Yarı fermente edilmiş Çay.

Yeşil Çay: Fermantasyona uğramamış, doğal hali ile kurutulup satışa sunulmuş çay.

Gerek yetiştirilmesi, gerek toplanması, gerekse işlenip, paketlenip soframıza gelmesi aşamalarında 2.000.000 kadar kişinin el emeği, alın teri, beklentisi, ekmek parası olan bu, olmazsa olmazımız olan içeceğimizin, evimizde, iş yerimizde, lokantada, kahvede tüketirken sağlığımıza yararını veya zararını düşünenlerimiz mutlaka vardır. Bunları çoğumuz basında sık sık görebildiğimiz için burada uzun uzadıya yazmayacağız. Ancak usulüne göre hazırlanmış çayın insan organizmasına zarardan çok yararlı etkileri olduğunu yapılan kapsamlı bilimsel çalışmalarla gösterilmiştir. Çay yapraklarında kafein, tein, teofillin, teobromin alkolitleri, tanen, uçucu yağ ve az da olsa B vitamini bulunur. Tutkunluk derecesinde çay içme isteği yaratan, çayın içerdiği kafein ve tein adlı maddelerdir. Bu maddelerin büyük bir kısmının etkisini içtiğimiz çay miktarına göre algılayamayız belki ama her birinin kendine özgü organizmaya etkilerinin olduğunun bilincinde olarak günlük içtiğiniz çay miktarını denetlemeniz faydalı olacağını hatırlatmak isteriz. Bir çay bardağında 40 miligram civarında etkili madde olduğunu düşünülürse, bir günde 5-6 çay bardağından fazla çayın içilmemesine özen göstrilmelidir.  

İlaç değil de keyif veya sıcak bir içecek olarak içmeye alıştığımız çayın şimdiye kadar yapılan bilimsel çalışmalarda vücudumuzda yapabileceği olumlu ve olumsuz etkileri kısaca sıralayacak olursak, şöyle bir  liste yapabiliriz. 

Çayın bilinen yararları;Çay kalp sağlığı için faydalı olabilir. İnme Riskini Azaltmaya Yardımcı Olabilir. Çay bağırsak sağlığını iyileştirebilir. Çay kan şekeri seviyesini düşürebilir. Çayda bulunan bileşenler kanser hücreleri üzerinde etkili olabilir. Odaklanmayı Arttırabilir. 

Çayın zararlı olabileceği bildirilen durumlar ise; Demir emilimini azaltması, Artan kaygı, stres ve huzursuzluk ve azalan uyku kalitesi. Baş ağrısı. Hamilelik komplikasyonları. Aç karnına alınması halinde sindirim sistemi üzerindeki olumsuz etkileri. 

Toplumumuzda çay demlemesini bilmeyen var mı diye bir soru sormak geliyor mu aklınıza? Bence yediden yetmişe yurdumuzda çay demlemeyi istemediği için yapmayan olabilirde, bilmeyen olamaz. Öylesine güncel yaşantımıza girmiş bir içecek ki, en ilkel şeklini bile en olumsuz şartlarda yapabilecek hale gelmişizdir. Bir ateş, bir kap, bir tutam çay eh bir de ince belli bir cam bardak olursa, değmeyin çay keyfimize. Ancak çay tiryakiler böyle yapılmış bir çaydan asla zevk almayacaklarını söylüyorlar. Ben tutkulu bir çay tiryakisi olmasam da, o kadar çok çay demleme ve içme şekillerini gördüm ki yazsam bir çay kılavuzu olabilir. Bizim işyerimizde, askerliğinde komutan çaycısı olan bir arkadaşımız çay demlemeyi öylesine önemsemişti ki, dakikasından önce  gidip kendi çayımızı bile almaya müsaade etmezdi. Çayında güzel olma hakkı vardır derdi. Gerçektende ne yapar yapar bize harika çaylar getirirdi. Demliğin ucunu kağıtla tıkar, çayı önce elekte eler öyle yapardı. Ama onun yaptığı çay gibisini içmedim diyebilirim. Birde Kırklareli’ de dükkan komşumuz kahveci Yaşar Ağabeyin çayını ve kahvesini unutamam. O küçücük dükkanında yaptığı çayı, kahveyi, isteyen esnafa üç telli askısı ile koşturarak yetiştirirken o çay nasıl o kadar güzel olabiliyordu hala anlayabilmiş değilim.

Çay için söylenecekleri, yazılacakları bitirebilmek olası değil. Ancak bu yazımı sonlandırırken, çay meraklılarına Sovyet Akademisyen Prof. Dr. Saleh Sultanov  yazdığı, ‘’NASIL GENÇ KALINIR, 100 YIL YAŞANIR’’ adlı kitabında Kafkas’ larda çayın yapılma şeklini sizinle paylaşmadan edemeyeceğim. Ben denedim, alıştığımızdan farklı geldi ama beğendim. Tabii keyifli bir çay içebilmek için bir saat kadar zamanı verebilecekler için anlamlı olur sanırım.

Çay içmeyi bilmek demek, öncelikle ne zaman içilmesi ve nasıl demlenmesi gerektiğini bilmek anlamına geliyor. Kafkasya’da çay yemeklerden önce içiliyor. Sebebi de gayet basit aslında. Çayın içindeki ‘tein’ maddesi, midenin çeşitli salgılarını harekete geçiriyor ve bu da sindirimi kolaylaştırıyor. Sindirimin kolaylaşması ise hem midenin yorulmasını önlüyor, hem de yemeklerin iyi hazmedilmesini sağlıyor. Yine çayın içinde bulunan ve en az ‘tein’ kadar önemli olan ‘tanen’ maddesi ise sindirim sırasında zararlı maddeleri ayrıştırıyor. Midenin en az kalp kadar hayati bir organ olduğunu da biliyorsunuz herhalde. Hakkında şiirler yazılan, şarkılar bestelenen çay bitkisi için ne denilse az aslında. Söz gelişi, biraz önce sözünü ettiğimiz ‘tein’in ‘tanen’le bileşim içerisinde olması, neredeyse bilimsel bir mucize. Çünkü bu bileşme sonucu ortaya çıkan saf ‘tein’in kuvvet verici ve uyarıcı etkisi, sinir sisteminin faaliyetini daha ölçülü ve daha sürekli kılmasına yarıyor. Ayrıca bu bileşme, organizmanın enerjisini muhafaza etmesini de sağlıyor. ‘Tanen’, tek başına bağırsaklar için de hayli önemli bir madde. Bağırsak hücrelerinin tahrip olmasını engellediği gibi, fazla tuz ve su kaybını da önlüyor. Sadece bu kadar da değil. Çay, her açıdan son derece zengin bir bitki. İçinde vitamin de var, mineral tuz, alkolitler  gibi maddeler de. Öte yandan, B grubu vitaminlerle, C vitamini ve nikotin asidi açısından da son derece zengin bir kaynak. Ayrıca, damar sertliğini önleyici P vitamini içerdiği de artık herkes tarafından biliniyor. Demir tuzu, magnezyum, manganez ve sodyum gibi mineraller, bakır, fluor, iyot ve aminoasit gibi temel elemanlar da çabası. Sporcular için de ayrı bir önemi var çayın. Antrenman veya müsabaka öncesi içilen usulüne uygun demlenmiş bir bardak şekersiz çay, sporcuya enerji vermekle kalmıyor, kendini daha diri hissetmesini de sağlıyor. Aynı zamanda zihni bir uyarıcı olan çayın afrodizyak etkisi de var elbette. Zihinle birlikte bedeni de canlandırdığı için, cinsel performans katsayısını gözle görülür bir biçimde artırıyor. Bir kez daha tekrarlayalım: Bütün bu bilgiler, Kafkas usulü demlenen çay için geçerli. Çayı doğru-dürüst demlemeyi bilmez veya sallama çaylarla yetinirseniz, fayda yerine zarar görmeniz kaçınılmazdır. Oysa, Kafkas kurallarına göre demleyeceğiniz çaydan yedi-sekiz bardak içseniz bile bir zararını görmezsiniz. Aksine, sinirleriniz yatışır ve dilerseniz mışıl mışıl bir uyku çekersiniz.

Peki Kafkasyalı Profesörün önerdiği şekilde çay nasıl demlenmeli ? Önce küçük bir teknik bilgi: Demlik muhakkak porselen olmalı. Demliğin altındaki su kabının o kadar önemi yok, ama demlik mutlaka porselen olmalı. Tozu alınmış çayı (Yeşil çay daha makbuldür), adam başına bir tatlı kaşığı hesabıyla porselen demliğe koyun. Arkasından, akşamdan kaynatılıp sabaha kadar dinlendirilmiş suyu da yarısını geçecek şekilde demliğe doldurun. Peki ama neden akşamdan kaynatılıp dinlendirilmiş su tavsiye ediliyor? Bunun da sebebi gayet basit: Bir gece önce kaynatılıp dinlendirilen su yumuşar ve suyu sertleştiren maddeler dibe çöküyor. Bir sonraki aşama ise, porselen demliği, daha önceden ocağa konulmuş ve içindeki su kaynamaya başlamış çaydanlığın üzerine yerleştirmekten ibaret. Böylece, porselen demlik kaynayan suyla beraber ısınacak ve içindeki çay yavaş yavaş demlenmeye başlayacaktır. Porselen demliğin kaynayan kabın üzerinde 15-20 dakika kalması yeterlidir. Bu sürede, demlikteki çayın sıcaklığı 45-50 dereceyi bulacaktır. Arkasından, demliği indiriyorsunuz ve üzerini bir havluyla örterek beş-on dakika dinlenmeye bırakıyorsunuz. Aman dikkat, suyun kaynatıldığı kabın içini kaplayan kirece benzer tabakayı sakın kazımayın, aksine itina ile korumaya çalışın. Çünkü, kaynayan su sabaha kadar bekletildiği için suyun içindeki zararlı maddeler dibe çöküyor. Kirece benzeyen beyaz tabaka, filtre görevi yaparak bu maddelerin tutulmasını sağlıyor. Böylelikle su yumuşaklığını koruyor. Unutmayın, su ne kadar yumuşarsa, çayın tadı, kokusu ve lezzeti o kadar güzel olur.Çayınız artık hazırdır.Türkiye’de benimsediğimiz yöntemin aksine, bardağa önce kaynamış su koymanız gerekiyor. Yani, bilinen alışkanlığınızı tam tersine çevireceksiniz. Suyun üzerine de, istenilen ölçüde dem ekleyeceksiniz. Çünkü kaynamış suyun demin üzerine konması, demin sıcaklığının birdenbire artmasına neden oluyor. Bu da, çayın içindeki faydalı elemanların parçalanıp dağılmasına yol açıyor. Aman dikkat, içeceğiniz çayın sıcaklığı hiçbir zaman 60 derecenin üzerine çıkmamalı.Şeker konusunda da ciddi bir uyarımız var. Mümkünse çayınızı şekersiz için. Eğer şekersiz içemiyorsanız, ülkemizde ‘kıtlama’ denilen tarzı tercih etmenizi öneriyoruz. Doğrudan çaya karıştırılan şeker, çaydaki kimi faydalı maddeleri yok ettiği için sakıncalı bulunuyor. Küçük bir uyarı daha: Demlediğiniz çayı, en fazla yarım saatlik bir süre içinde bitirmeniz gerekiyor. Zira yarım saatten fazla bekletilen dem ağırlaşıyor ve faydalı eleman bakımından fakirleşiyor. Afiyet olsun.

KAYNAKÇA:

1 - ÇAY’IN KARADENİZ BÖLGESİ İÇİN ÖNEMİ VE TARİHİ SEYRİ, Dündar ALİKILIÇ. Karadeniz İncelemeleri Dergisi, 2016.

2 – HERKESİN VAZGEÇEMEDİĞİ BİR DROG : ÇAY. Prof. Dr. Ayşegül Demirhan aydemir. Doğa ve sağlık Dergisi. 2008.İst.

3 - TÜRKİYE’ DE BİTKİLER İLE TEDAVİ. Prof. Dr. Turhan Baytop.1984 . İstanbul

4-  https://indigodergisi.com/2019/01/cay-kahve-faydali-mi-bilimsel-calismalar/

5- Sultanov'a Göre Nasıl Genç Kalınır 100 Yıl Yaşanır. Ertuğrul Akbay.İstanbul

6 - http://cay.idari.erdogan.edu.tr/Files/ckFiles/cay-idari-erdogan-edu-tr/cay_calisma.pdf

KIRKLARELİ TARİHİNDE ÖRNEK BİR AYDIN GAZETECİ: ALİ RIZA DURSUNKAYA


 

Akın Güre

Ali Rıza Dursunkaya 1890 yılında Amasya'da doğmuştur.  Babası   1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşında Artvin’den Amasya'ya göç eden  Kamil Efendi, annesi yine Artvinli Neyire Hanımdır. Babası  Kamil Efendi suvari jandarma yüzbaşı olarak   Kırklareli'ye tayin edilir. Ali Rıza Dursunkaya o sıralarda 4-5 yaşlarındadır. Ortaokulu Kırklareli'nde, Liseyi Edirne İdadisinde  bitirdikten sonra  yüksek öğretim için Darülfünun Edebiyat Bölümüne girer, fakat son sınıfta babası vefat edince okulunu bırakmak zorunda kalır ve ailesinin bulunduğu Babaeski'ye döner.  Gönüllü olarak askere gider ve gümüş harp madalyası ile taltif edilir. Sonrasında Kırkilise İhtiyat Zabitan Teavün Cemiyeti Reisliği görevine atanır. Trakya-Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti üyesi olur. 1920 yılında  Trakya’da Yunan işgali başladığında diğer cemiyet arkadaşları ile birlikte  Bulgararistan'a geçer. Kırcaali Kazası Mekatib-i İslamiye Müdürlüğü,  Rodop Kazası İslam Öğretmenleri için açılan Kurs Müdürlüğü gibi görevleri Bulgaristan'da bulunduğu dönemde yapar. Kırklareli'nin Yunan İşgalinden kurtarılmasından sonra ülkesine döner, İlköğretim Müfettişliği görevine tayin edilir. 1925 yılında resmi görevinden ayrılarak gazeteciliğe başlar. O zamanki adıyla "Kırklareli" gazetesini çıkartır. Gazete bu adla 30 Kasım 1927 tarihine  kadar yayın hayatına devam eder. Bu tarihte  resmi vilayet gazetesi çıkmaya başlayınca Kırklareli  adı bu gazeteye devredilir ve 163. sayıdan itibaren Trakyada Yeşilyurt olarak yayınlanmaya başlar. Trakyada Yeşilyurt  Cumhuriyetin kuruluşundan sonra yayın hayatına giren ilk dört gazeteden birisidir. Ama daha önemlisi Trakya'da ilk kurulan gazetedir. Edirne Vilayeti'nin satılığa çıkardığı matbaa makineleri  alınarak yayınlanan  gazete Ali Rıza Dursunkaya'nın 15 Şubat 1957 yılında vefatından sonra da kız kardeşinin eşi Rıza Tagal tarafından uzun yıllar basılmaya devam eder. 

Ali Rıza Dursunkaya Kırklareli tarihinin unutulmazları arasına girmiş biridir, yaşadığı kentin kültür, sanat ve tarih alanında yaptığı hizmetler örnek alınacak değerdedir. Toplumsal tarihimizin sosyal, kültürel, siyasi değerlendirmelerini içeren  yazıları ve kitapları günümüz araştırmacılarının vazgeçilmez başvuru kaynaklarıdır. Çıkardığı gazete Kırklareli Üniversitesi tez çalışmalarına konu olmuştur. 

Ali Rıza Dursunkaya'nın en önemli yanı araştırıcı, sorumluluk sahibi, cesur, ülkesinin müreffeh bir yaşam seviyesine ulaşmasını isteyen fedakar bir aydın kimliğine sahip olmasıdır. 

Çıkardığı gazetede siyaset ve güncel habercilik kadar kültür ve sanat yazılarına, edebi eserlere de yer vermiş olması bu aydın kimliğinin  değerinin anlaşılması için önemlidir. Bu türde katkıda bulunan 100 civarında araştırmacı, yazar ve şair gazetede amatörce bir heyecanla yazmışlardır. Sanat, folklor incelemeleri, tarihsel olayların değerlendirilmesi, şiir ve hikayeler, arkeoloji, eğitim,sağlık, spor ve deneme türündeki bu yazıların kentin kültür hayatına getirdiği zenginlik günümüzle mukayese edildiğinde takdir edilecek  düzeydedir. 

Gazetedeki siyasi yazıların büyük çoğunluğu başyazar Ali Rıza Dursunkaya tarafından kaleme alınmıştır. Ama onun gazetesinde tefrika edilen en önemli kaynak eseri hiç şüphesiz "Kırklareli Vilayetini Tarih, Coğrayfa, Kültür ve Eski Eserleri Yönünden Tetkik" adını taşıyan 2 ciltlik kitabıdır. Eserin birinci cildi 1948 yılında Yeşilyurt matbaasında 185 sayfa olarak basılmıştır. Kırklareli'nin Tarih öncesi çağlardan başlayarak geçmişini  anlatan  eser jeolojik ve coğrafi yapısı ile çevremizi tanıtan değerli bilgilere sahiptir. Kentin zirai kaynakları, faaliyetlerinin anlatıldığı bölümler yakın zamana kadar unutulmaya yüz tutmuş konuları ele almasıyla ilgi çeker. Artık eski ağırlığını kaybetmiş, tütüncülük,  şeker pancarı ziraati, ipekböceği yetiştiriciliği ve elbette bağcılık kitapta büyük ilgiyle okunan konulardır. Peynircilik ve hayvancılık terihinin anlatıldığı sayfalar ise günümüzdeki durumu anlamak isteyenler için önemli ipuçları vermektedir. Birinci cildin bunlar kadar önemli ele aldığı diğer bir konu da kitabın 124. sayfasından itibaren başlayan "Kırkkilisenin Geçirdiği muhtelif idari şekillerle Nahiye  Müdürü, Kaymakam, Mutasarrıf ve Valileri" başlığıyla anlatılır. Bu türde bilgileri bulabileceğimiz yegane kaynaklardan biri kabul edilen  Ali Rıza Dursunkaya'nın  bu kkitabı araştırmacıların hep ilgisini çekmiştir. Özellikle Kırklareli yakın tarihinde mutasarrıflık ve valilik yapmış olan şahsiyetlerin tanıtımı için gösterilen gayret takdir kadar büyük bir teşekkürü de hak etmektedir. 

Kitabın ikinci cildi daha sonra yazılmış sanılsa da kapağındaki basım yılı 1947’dir. Basıldığı yer yine Yaşilyurt Basımevi'dir. Eserin bu cildinde  “Vilayetin Kültür ve Eğitim  işleri” başlığı altında Meşrutiyet öncesinden başlayarak tarihsel gelişim anlatılır. Daha sonra da yazar, okullar, öğretmenler, öğrenci sayıları konusunda oldukça detaylı bilgiler verir. Kitabın bence en önemli konularının başında gelen Halkevleri'nin anlatıldığı bölüm benim de yazılarımda  yararlandığım kaynaklardan biri olmuştur. Bu konuyu işlerken Mustafa Kemal Atatürk'ün Kırklareli'ne gelişinin de anlatılması  çok önemlidir. Sanırım bir çok araştırıcı bu ziyaret hakkında ilk bilgileri Ali Rıza Dursunkaya'dan öğrenmişlerdir. Kitabın 53. sayfasında bu ziyaret sırasında Atatürk'ün vatandaşlarla sohbetlerinde  dile getirilen şikayetler ve bunlardan Gazi'nin muzdarip olduğunu belli eden yüz ifadesinin anlatılması oldukça ilginçtir. Konuşan halktan birisinin bilhassa nüfus dairesinde köylüye gösterilen zorluklardan ve bazı dairelerdeki yolsuzluklardan şikayet etmesi, Gazi'nin bu şikayetler üzerine müfettişlerin devreye sokulması için emir verdiğinin aktarılması son derece çarpıcı bilgilerdir. Yine aynı bölümde Gazi'nin Kırklareli'ye gelişinin arkasında yatan yakın siyasal gelişmelerin ve olayların etkili olduğunun işaretini veren, Cumhuriyet Devrimlerinin korunması bağlamında Serebest Fıkra konusuna değinilmesinin hatırlatılması  bence çok önemlidir. Halkevleri üzerine yazdığım bir yazıda bu konuya Atatürk'ün Kırklareli ziyaretini anlatarak girmemin de sebebi buydu. 

Kitabın bu cildinde yine çarpıcı konular arka arkaya anlatılır. Örneğin mezarlıklar, camiler, vakıflar, mescidler, dergahlar, çeşmeler, parklar ile ilgili son derec orjinal bilgiler edinirsiniz kitap boyunca. Yine benim ilgimi çok çeken konular şehirde faaliyet gösteren kurumların tarihini öğreneceniz sayfalarda okuduklarım olmuştur. Örneğin Çocuk Esirgeme Kurumu'nun kurucusu olan  Dr. Fuad Umay hakkıda ilk bilgileri bulabileceğiniz bölümler de bu cildin konuları arasındadır. Kırklareli' hakkında tarihsel anlamda geriye yönelik  toplumsal dokuyu oluşturan, doktorlar, avukatlar, eczacılar, musiki cemiyeti, sinemacılık, askeri gazino, askeri kışlalar ve binalar, Kırklareli Hapishanesi, sonradan kaybolan İsmet İnönü büstü, bankalar, vakıflar idarasi, gazete ve matbaalar, Kırklarleli'nde ilk sanayi kuruluşları olan fabrikalar gibi zengin bir içerik sizi kitabın bu cildinde karşılar. 

Kitabın sonlarına doğru, 228. sayfasından  itibareren 1877 Rus Harbi, Balkan Harbi ve Birinci Dünya Harbinin sonuçları anlatılır ve Mondros Mütarekesi ile başlayan  işgal günlerinin ıstırapları, halkın uğradığı zulüm ve haksızlıklardan bahsedilir. Bu bölümdeki yine bana çok çarpıcı gelen bir hadise de şudur: 

Kırklareli Mütareke yıllarında Damat Ferit Paşanın sedareti zamanında Edirne Vilayetine bağlı sancaklardan biriydi. 5 Şubat 1919 tarihinde Kırklareli'ne mutassarrıf olarak tayin edilen Yanyalı Vassaf, Ali Rıza Bey'in ifadesiyle, Türk milletine zulüm yapmaktan zevk alacak kadar kötü bir idarecidir. Damat Ferit taraftarı olan,  ondan aldığı destekle  30 Ekim 1918 de imzalanan müütarekeden sonra  işgal güçlerinden yana görünebilmek için  fırsat kollayan biridir. Örneğin, bir palikaryanın elinden Yunan bayrağını aldı diye tutuklanan polis Galip Efendiyi hemen görevden alır, şikayete gelen Metropolid'den özür diler. 

O günlerde her gün bir Türkün evi basılmakta, sözü geçen, ileri görüşlü kişiler sürgün edilmekte veya hapsedilmektedir. Kırklareli'nin  imtiyazlı bir bölgesi sayılan Yayla meydanında toplanan rum kalabalıklar işgale hazırlanan Yunan askerleri lehine karşılama törenleri yapmakta, şimdi Faik Üstün İlkokulu diye bildiğimiz Rum Mektebinde gece yarılarına kadar süren  eğlenceler tertip edilmektedir. İstanbul Hükümetine bağlı yerel yönetim ve memurları  bu olaylardan hiç rahatsızlık duymuyorlardır. Yunan askerleri Edirne'den Hadımköy'e kadar demiryolu boyunca yayılmışlardır. Bu arada harpten yeni dönmüş yedek subaylardan oluşan  İhtiyat Zabitleri Teavün(yardımlaşma)  Cemiyetinin bir şubesi de Kırklareli'nde kurulmuştur.  Yukarıda da belirttiğimiz gibi Ali Rıza Dursunkaya bu cemiyetin başkanıdır.  Şehirde güvenilebilir, mücadele edecek güçler sınırlıdır. Mütarekeden hemen sonra kurulan  Trakya-Paşaeli cemiyeti ile  işgale karşı  hukuk mücadelesi başlamıştır. Şükrü Naili(Gökberk) Beyin 3-4 yüz kişi kalmış 49. tümeni ve 50-60 kadar yedek subayın kurduğu Teavün Cemiyeti dışında başkaca bir askeri dayanak kalmamış gibidir. Mutasarrıflık makamı ise yine Ali Rıza Dursunkaya'nın ifadesiyle, uzlaşma yanlısı Hürriyet ve İtilaf klubüne dönmüş vaziyettedir. Vassaf bey bu partinin o kadar etkisi altındadır ki kendi gözlerinde İttihatçı yuvasına dönüşmüş sayılan Yayla'daki Darüleytam öğrencilerini sokağa atmıştır. Darüleytam da elbette kapatılmıştır. 

Görüldüğü gibi ülkenin işgali söz konusu iken bile, siyasi görüş ayrılıkları  yüzünden   işgal altındaki İsanbul Hükümetininden cesaret alan  zihniyet, toplumsal düşmanlıkları körüklercesine hareket etmeye devam ediyordur. Bütün bu gelişmelerden etkilenen Türk kesiminde   isyan ruhu günden güne güçlenmektedir. İhtiyat Zabitleri arasında böyle bir ruhla canlanan kararlılık günden güne güçlenir. Yaptıkları gizli bir toplantıda yapılanlardan tahammül güçlerinin kalmadığını Sadarete bir telgraf çekmeye karar verirler. Yunan ordusunun henüz şehiri işgal etmemiştir. Telgraf 20 Kasım 1919 tarihini taşır. Telgrafın çekildiği tarihten bir gün sonra Damat Ferit kabinesi düşecek ve sedarete Ali Rıza Paşa geçecektir. Bu telgrafın altında İhtiyat Zabitan Teavün Cemiyeti  başkanı Ali Rıza Dursunkaya, katip Aziz Alagüneli, delege Hayri beyin imzaları vardır. Telgrafda şunlar yazılıdır:

"Trakyanın geçirdiği en nazik bir devirde Kırkkiliseye musallat edilen Mutasarrıf Vassaf adlı adamı derhal kaldırmadığınız takdirde silaha sarılarak işi halledeceğimizi arz ederiz."

Bu telgrafı o  tarihte şehirde bulunan Şükrü Naili beye gösterdiklerinde gözleri dolu dolu olmuş, telgrafı çeken cemiyet üyelerine başarılar dileyerek yapılan hareketi onaylamıştır. 

Bu olaydan 2-3 gün sonra Mutasarrıf Vassaf’ın adamları   İhtiyat Zabitlerinin peşine düşer. Evler silah arama bahanesiyle basılır, kimileri de jandarma dairesinde sorguya çekilir. Bu baskınlar sırsında mutasarrıfın oturduğu Yayla'daki Dodoplos Evinde ele geçirilen saatli bomba epey telaşa yol açar.

Bu yaşananları özellikle Ali Rıza Beyin mücadeleci, vatansever kişiliğini ve o günlerde Kırklareli'ndeki poltik durumu, toplumun yenilgi sonrası yaşadığı ıstırapları daha iyi  anlayabilmek için aktarmak istedim. 

Merak edenler için şunu da eklemekte fayda var. Mutasarrıf Vassaf  çekilen telgraftan sonra gönderilen bir mülkiye müfettişinin yaptığı soruşturma gereğince görevden alınır ve mutasarrıf bir gece jandarma koruması altında İstanbul'a kaçar. 

Buraya kadar anlattıklarım sanırım Ali Rıza Dursunkaya hakkında ilk defa bir şeyler okuyanlar için fikir verici olmuştur. Ali Rıza Dursunkaya ülkesi ve yaşadığı şehir için bütün tehlikelere ve zorluklara karşı koyarak mücadele etmesini bilmiş, Cumhuriyet devrimlerinin yerleşmesi, korunması için bir aydın gazeteci ve yazar kimliğiyle önemli hizmetler vermiş, eserler bırakmış bir şahsiyettir. 

Ali Rıza Dursunkaya için anlatılacak çok konu vardır. Onun yaşadığı kente yaptığı  hizmetleri anlayabilmek bu günün sorunlarına çözüm ararken bizlere yol gösterici olmayı da sağlar.  Bu bir zihniyet sorunu ve aynı zamanda aydın olma sorumluluğudur. Geleceği görebilmek, bağnazlık, dar görüşlülük kıskacını kırabilmek, korunacak değerleri ve doğruları özgürce savunmak bu aydın kimliğinin  vazgeçilmez şartlarıdır ve bunlar Ali Rıza Dursunkaya'yı anlatan özelliklerdir. 

Bunlardan birisi de onun tarihe ve kültür birikimine olan bilinçli yaklaşımını gösteren bir duyarlılıktır ki tarihi anıtlarımızdan olan Çifte Hamamların yıktırılmasına  karşı verdiği mücadeleyle ilgilidir. 

Ali Rıza Dursunkaya şehirde çok az kalan tarihi eserlerin, anıt sayılacak kültür varlıklarının heba edilemesine, bakımsız halde bırakılmasına isyan eder. Bu konuda hala çok mesafe kat ettiğimiz söylenemez aslında. İşte, yakınlarda yine bir ihmal neticesi yanmasına engel olamadığımız güzelim Arasata'mızın hali son bir örnektir. Bu olayların benzerleri daha önceleri de yaşanmıştır. Bir çok tarihi eser niteliğinde bina yanıp, yok edilmiş, tarihi kimliği hiçe sayılarak kaderine terk edilmiştir. Şu anda Müze olarak kullanılan eski Belediye Binası istimlak bahane edilerek yıkılmaktan son anda rahmetli Nazif Karaçam’ın  çabalarıyla kurtulmuş, ondan yıllar sonra Vali Faik Üstün İlkokulu binası ise yanmaktan kurtulamamıştır. Bunlar hep aynı zihniyetin kurbanı sayılacak kötü örneklerdir. Bu gün bile hala sahipsiz halde kaderine terk edilmiş, muhteşem güzelliğiyle kentimizi simgeleyen değerde anıt binalarımız yok mu? İşte Kocahıdır İlkokulu binası bunlardan biridir.  

Ali Rıza Dursunkaya hakkında anlatılacaklardan  birisi de bu konuyla ilgilidir ve aslında hala benzer duyarsızlığın eskiden kalma kötü bir alışkanlık olarak içimize yerleştiğini açıklamaktadır.

Evet, Ali Rıza Dursunkaya'nın itirazı bunadır. Trakya'da Yeşilyurt gazetesindeki bir makalesinde 20-25 yıl önce yaşanan bir hadiseyi anlatır. O vakitler Hükümet Konağı binası Yayla'dadır. Demek ki 1940'lı yılların başıdır. Zamanın belediye başkanına Yayla'ya bağlanmak üzere Necdet Bayer’in dükkanının önünden başlayarak  Arasta ile Kadınlar Hamamı içinden geçecek bir yol teklif edilir. Teklife Belediye yönetimince de sıcak bakılmaktadır, kuruldan geçerek onaylanır. Ali Rıza Dursunkaya Parti İdare heyetinde olmasına rağmen Belediye’deki  toplantıya çağrılmamıştır. Haberi öğrenir öğrenmez Vilayet Makamına çıkar ve itirazını iletir. Hemen Ankara'yla yazışmalar başlar. Sonunda Milli Eğitim Bakanlığı'ndan gelen emirle  Hamamın yıkılması durdurulur. 

Bu olay da göstermektedir ki Ali Rıza Dursunkaya gerektiğinde birlikte çalıştığı partili arkadaşları ile bile ters düşmeyi göze alacak kadar  inandığı yolda yürümekten vazgeçmeyen cesur, ilkelerine bağlı  bir kimliğe sahiptir.

Kırklareli böylesine değerli bir aydınıyla ne kadar övünse yeridir.

28 Mart 2021 Pazar

KIRKLARELİ’ DE ESKİ MART DOKUZU KUTLAMALARI


 Ahmet Rodopman 

Bu yıl 21 Mart’ ı Pandemi Yasakları nedeniyle evlerimizde kalarak geçirdik. Gerçi sokağa çıkma yasakları olmasaydı da  Kırklareli’ de 60 - 70 yıl öncelerinde kutlanıldığı gibi baharın gelişi bayram havasıyla kutlanmamaya başlamıştı çoktan beri.  Onun için akşama kadar bekleyeyim bu konuda yazacak arkadaşların yazılarına ekleyecek bir şey kaldıysa yazayım diye yazmayı geciktirdim. Gördüm ki benin anımsadığım 1960 lı yılların başlarında hala geleneğin sürdürüldüğü kutlamalara ister baharın başlangıcı densin, isterse Nevruz hepsi kabulümüz, değinen arkadaşımız olmamış. Bende bir yıl uzun zaman, kim ölür, kim kalır diyerek arşivimden bir seçki yaparak ve çocukluğumuzda yaşadığımız Mart dokuzlarını yad etmek için bir şeyler yazmak istedim. Ancak önce Kırklareli’ nin hafızasını yazdıkları ile günümüze kadar getiren merhum üstat Nazif Karaçam’ ın, 28.03.2017 tarihinde Anadolu Ajansından Muhabir Özgün Tiran ile yaptığı söyleşisinde eski mart dokuz' larını anlatmış, bizleri o günlere götürmüştü. Hep birlikte rahmetli Nazif Karaçam’ ın vefatından yaklaşık bir yıl önce yaptığı söyleşiyi okuyalım.

 ‘Mart dokuzu’ unutuldu. ‘’ Trakya’ nın nevruzu’’ olarak da adlandırılan, insanların yeşil alanlara gidip kutlama yapma geleneği ‘’Mart dokuzu unutuldu.

Trakya'da, insanların yanlarına yiyeceklerini alarak yeşil alanlarda bir araya gelmeleri geleneği olan "Mart dokuzu", unutulan kültür değerleri arasında yerini aldı.

Bölgede "Kültür çınarı" olarak anılan 87 yaşındaki kültür araştırmacısı ve yazar Nazif Karaçam, Anadolu Ajansı muhabirine yaptığı açıklamada, Trakya'dan Anadolu'ya yayılan "Mart dokuzu" geleneğinin kaynağında da unutulduğunu söyledi.

"Gelenekler değişen zamana uymalı"

MÖ 6. yüzyıla dayanan, 50-60 yıl öncesine kadar devam eden kutlamaların zamana yenildiğini ifade eden Karaçam, geçmişte insanların Kaynarca'ya giderek bu geleneği yaşattığını dile getirdi.

Karaçam, geleneklerin değişen zamana uyması gerektiğini vurgulayarak, "Özelliği kalmadıysa, günümüze uyum sağlayamıyorsa o gelenek kaybolur. Bu da kaybolmakta olan tarihe mal olmuş bir gelenek. Eskiden 'Mart dokuzu' nda, nevruzda insanlar kırlara açılıyordu ama şimdi böyle bir şey kalmadı. Önceden poğaçalar yaparak, yumurta kaynatarak gelenek kutlanırmış artık bunların hiçbiri yok. O zamanlarda kutlama yapılan alanda yeşillikler vardı şimdi ise apartmanlar var. Kırlara açılma da kayboldu." diye konuştu.

"Bu gelenek yaşatılamıyor"

Kırklareli Kültür ve Turizm Müdürü Necmi Asan da "Mart dokuzu" geleneğinin yaşatılamadığını söyledi.

"Mart dokuzu"nun 21 Mart'tan sonra kutlandığını ve bundan sonra bölgede havaların iyileşeceğinin düşünüldüğünü dile getiren Asan, "Vatandaşlar, ikindi ile akşam saatleri arasında kutlamaların yapılacağı il merkezindeki Çamlık bölgesinde kurabiye, poğaça ve diğer yiyeceklerini yanlarına alarak toplanıyordu. Bu gelenek artık unutuldu." diye konuştu.

Necmi Asan, geçmiş dönemde, piknik alanlarında bir araya gelen çocukların uçurtma uçurduklarını, genç kızların ip atladığını, istop, körebe, ip çekme, yakar topu gibi oyunlar oynandığını da anlattı.

"Mart dokuzunu dört gözle beklerdik"

Vatandaşlardan 85 yaşındaki Emine Özeklioğlu ise "Mart dokuzu" gibi gelenekleri özlediklerini söyledi.

"Mart dokuzu" geldiğinde börekler, çörekler yapılarak komşular, eş dost ve akrabalar ile pikniğe gidildiğini ifade eden Özeklioğlu, o günlerin ayrı bir güzelliği olduğunu vurguladı.

"Mart dokuzu" ile ilgili birçok anısının olduğunu dile getiren Özeklioğlu, "Mart dokuzunu dört gözle beklerdik. O gün piknik yapardık doyasıya eğlenirdik. Artık günümüzde böyle eğlenceler kalmadı. Bu eğlencelerin yerini teknoloji almış durumda. Keşke o günler geri gelse. Bu tür gelenekleri kelimelerle anlatmak gerçekten çok zor. Keşke herkes o günleri bizler gibi yaşayabilse." diye konuştu.

Pekii bu duruma Kırklareli Kültür Varlıkları Envanterinde neler yazılmış diye bakıp yazılanları okuyalım;

 << Nevruz, Kırklareli’nde Mart Dokuzu ismiyle bilinmekte ve 22 Mart tarihinde kutlanmaktadır. Mart Dokuzu’yla birlikte havaların iyileşeceğine inanılmaktadır. Mart Dokuzu kutlamaları için birkaç gün önceden kurabiye, poğaça yapılır. 22 Mart tarihinde ikindi ile akşam saatleri arasında kutlamanın yapıldığı İl merkezindeki Çamlık bölgesinde kurabiye, poğaça ve diğer yiyeceklerini alan halk toplanır. Kutlama yerinde çocuklar uçurtma uçurur, genç kızlar ip atlar, salıncaklarda sallanılır, istop, körebe, ip çekme, yakar topu vb. gibi oyunlar oynanır. Akşam ezanı sıralarında, herkes evine gitmek üzere kutlama alanından ayrılır.>>

Kırklareli geleneğinde Hidrellez eğlenceleri nasıl ki Asil Beyli Deresi veya Şeytan Deresi’nde  yapılıyorsa Mart Dokuzu kutlamaları da Namazgah Tepesinde yapıla gelmekteydi . Bilindiği gibi Namazgah açık alanda namaz kılınan yere verilen addır. Kırklareli de de Kırklar Tepesi ve Yayla Tepesinden sonra üçüncü yükselti olan, Yayla tepesinin kuzey doğusunda kalan tepelik alana  Namazgah Denilmiştir. Cumhuriyet Meydanından başlayıp Gençlik Sinemasının önünden geçerek Eski Vali konağının ilerisine kadar giden bu caddeye Namazgah Caddesi isminin verilmesi de buradaki meydanlık arazide Yağmur Dualarının yapılması, toplu Bayram Namazlarının kılınması için kullanılmasından ötürüdür. Uzun süre boş olarak bırakılan bu bölge 1950 ve 1960 lı yıllardan itibaren Çam ağaçlarının dikilerek, şehrin kuzeyinde bir ağaçlık alan oluşturulmaya başlanmıştır. Bizler ilk okul sıralarında her sene Aralık ,Şubat ayları arasında a okulca toplu olarak gider, asker ağabeylerin yardımları ile küçücük çam fidanlarını dikerdik. Şimdi orada hala kaldılarsa çamların50-60 yıllık olduğunu düşünürsek o yıllarda yapılan ağaçlandırma çalışmalarının ne deli yararlı olduğunu anlayabiliriz. Mart dokuzlarında da buraya gidilip  gezilir, yenir içilir, genç kızlar ,genç erkeklerle bakışır, tanışır beklide evliliğe gidecek adımlarını atarlardı. Biz çocuklar için ise bulunmaz bir nimetti. Bütün bir kışı evde ve okul sıralarında geçirdikten sonra, doğanın yenileşip çiçeklerin fışkırmasını hayretle karşılar koşar, top oynar , annelerimizden azar işitir gece olmadan yine bütün konu komşu evlerimize dönerdik.

Mart dokuzu kutlamalarına gidileceğini,  bizim mütevazi mahallemizde annelerimizin bir kaç gün önceden başlayan telaşlarından anlardık, bize son günü söylenen gezme hazırlıkları götürüleceklerin ortaklaşa belirlenmesinin ardından sobamızın fırınında pişirilen böreklerden, poğaçalardan anlaşılırdı. Ekmek içi kuru köfteler, ekmek arası teze soğan ve beyaz peynir. Lokmalar ve simitler derken götürülecekler le göç yolculuğuna çıkanlara nazire toplanırdı taşınacaklar. Görev dağılımında anneler kimin ne getireceğini önceden  belirledikleri için pek aksilik yaşanmazdı. Bence her annenin işi zordu ve niye bu kadar eziyete giriştiklerini anlamazdım. Ancak o zamanın kadınlarının yaptığı bu fedakarlıkları arkalarından gelen kızları ve gelinleri yapmadıkları veya yapamadıkları için bu gelenekte azalıp, unutulmuş oldu. Sadece anılarda kaldı o unutulmayan Mart Dokuzu  gezmeleri. Oysa şimdi gözlerimin önüne geliyor, cumbur cemaat dere mahallesinden çıkıp namazgaha ulaşmamız bir macera filmi gibiydi. Elde sepetler, torbalar, yerlere serilecek kilimler, çocuklar, kızlar, anneler. Belki de bu taşra kentinin insanlarının nadir sosyalleşme molalarıydı ki bu denli önemli sayılırdı. Onca işleri arasında birde mart dokuzu yorgunluğu. Ama herkes mutluydu.  Bazen 15-20 kişiyi bulan bu kafiledekiler giderken de gelirken de en güzel günlerinden birini geçirmenin keyfini yaşıyorlardı. En çok yorulanlar Karadenizli komşularımız olurdu. Aygaz tüplerini, çaydanlıkları, suları, bardakları,kaşıkları, çatalları taşırlar, gelirken de toplayıp yüklenirlerdi. Kimseni eli boş kalmaz, mutlaka bir şeyler götürüp getirirdi. Bilemezdik ki yıllarca sonra buruk birer hoş anı olacaklarmış yaşantımızda, özlemle anılan. Bu yaz Kırklareli ye gittiğimde uğradığım mahallemize. Hüzün ile setrettim sokağımızı. Çünkü her şey değişmiş sadece sokak kalmıştı eski haliyle. Evlerin çoğu eskimiş ve yıkılmış. İnsanlarında bir çoğu Hakkın rahmetine kavuşmuş, kalan bizim gibi birkaç kişide çil yavrusu gibi yurdumun dört bir yanına dağılmıştı. Bana o günleri anımsattığı için, yaşayan, yaşamayan tüm tanıdıklarımın ve dostlarımın yeniden doğanın canlanışı olan ilk baharın bu başlangıç günlerini, ister Mart Dokuzu, ister Nevruz sayıp hatırlattıkları için candan kutlar, sağlıkla nice bahar günlerine ulaşmayı dilerim.

21 Mart 2021 Pazar

KAHVE ÜZERİNE TARİHİ BİR SÖYLEŞİ

Ahmet Rodopman 

Masamın başında oturmuş çalışırken eşimin mutfakta yapmakta olduğu kahvenin kokusu geldi burnuma buram buram. Koku için, bilinen geçmişi hatırlatan en önemli etkendir derler. Birden 60 yıl gerilere gittim kahve kokuları arasında. Özellikle soğuk kış günlerinde sobanın üstünde kalın bakır tavada kavrulan  kahve çekirdeklerinin kokusu, sonra el değirmeninde öğütme süreci. Sarı metalden yapılmış, içinde oluklu bir demirin döndüğü, üstünden çekirdekleri koyup altından un gibi olmuş kahvenin alınması, o sırada duyulan kahvenin odaya yayılan o dayanılmaz rahiyası. Allah rahmet eylesin, rahmetli babaannemde, anneannemde kahve tiryakisi idiler. Bize geldiklerinde yemeklerden sonra mutlaka yeni çekilmiş kahvelerini içmek isterler, hele hava soğuk, odanın ortasında da mangal varsa. Değmeyin benim keyfime. Kahve çekirdeklerinin kavrulmasını ve bekletilip soğutulması işi annemin, sonrası benim işimdi. En sevdiğim ise ağır demir değirmende kahve çekmekti. Değirmeni çok önemli bir fabrika imiş gibi kucağıma alır, üstünden çevirerek en ince öğüteceği ayara getirip, ikiye katlanan kolunu da dört köşe demirine taktıktan sonra, başlardım çevirmeye, üst kısımdan azar azar attığın çekirdekler azalınca tekrar bir miktar daha atar, böylece değirmenin rahat çalışıp, iyi öğütmesini sağlardım. Belirli bir ritmi yakaladığımda dakikalarca çevirir , artık elim yorulunca ancak bırakırdım öğütmeyi. Değirmenin alt kısmında toplanan ince toz haline gelmiş olan kahvenin, çekirdekten un haline gelmesini çok severdim. Bunun en küçük çapta da olsa bir üretim süreci olduğunu düşünür bunu yaptığım içinde kendimle övünürdüm. Ardından dökmeden bu kıymetli ürünü cam kavanozuna alır, kalaylı bakır cezvenin içinde pişirirdim. Anneannemden öğrenmiştim kahve yapmayı. Hala da ayni şekilde yapar ve her kahve yapışımda da gözlerimin önüne gelir, rahmet dilerim büyüklerime. Anneannemin sözleri çınlar kulaklarımda.
‘’ Önce kahveyi koyacaksın cezveye, okkalı olsun diye bizim fincanlar büyükçe diye kişi başı iki tatlı kaşığı. Ardından , fincan sayısı kadar su koyarsın cezveye. Su soğuk olursa daha uzun sürer ısınması ve kahve ısınan suda daha uzun süre kaldığı için tadını, kokusunu daha çok bırakır suya. Eğer sade değil de şekerli yapacaksan kahveyi, isteğe göre fincan başına yarım çay kaşığı toz şekeri, şekerli içenler için de bir dolu çay kaşığı ilave edersin. Güzelce karıştırıp mangalın kenarından korların yanına doğru küle sokarsın.   Bir elinle cezvenin sapından tutup öbür elindeki kaşıkla sürekli karıştırarak suyun dengeli bir şekilde ısınıp kahvenin dağılmasını sağlarsın. Bu arada cezveyi korların üzerine fazla ittiysen, elin yanar  çekersin. Bir yandan da gözün ile sürekli kahveyi gözlersin. Bir süre sonra suyun ısınıp, kaynadığını anlar daha bir dikkatli seyredersin cezvede yükselmeye başlayan kahvenin köpüklerini. Kahvenin kabarıp taşma noktasına gelmeden cezveyi daha soğuk küllerin üstüne çekip bekleyeceksin ama bu arada da karıştırmaya devam edeceksin. Bu korlara sürüp, kabarınca çekme içini üç kere yaptıktan sonra, önce bir çay kaşığı ile köpüklerden alp fincanlara koyacak sonrada fincanın kenarından akıtarak kahve ile dolduracaksın. Üstü köpük köpük olan fincanını, sevdiğin kişilere, isteyerek severek yaptığın kahveyi ‘Afiyet Olsun’ diyerek bir bardak su ile birlikte sunacaksın’’ derdi.
Balkanlarda ve Trakya da kahve günlük yaşantıya olabildiğince fazla girmiştir. Hatta yaşlı Balkanlılar çay tiryakiliğinden çok daha fazla kahve tiryakiliğine sahiptirler. Zaman zaman ülkemizde yaşanan kahve yokluklarında, insanların nohut kavurup öğüttükten sonra kahve yerine içtiklerini anneannem hep söylerdi. 
Gençliğimde sabahladığım gecelerde masamın üstünde duran ispirto ocağında cezve ile kahve yapar, sigaramla birlikte oluşturduğumuz üçlünün keyfini çıkarırdım. 22 yıl önce bıraktığım sigaradan sonra artık ne kahvenin ne içkinin tadı anlamı kalmadı ağzımda. Sadece, arşivimde o yıllarda kahve ile ilgili topladığım bilgiler kaldığını anımsadım. Ve o yazılardan bir seçki yaparak sizlerle paylaşayım dedim. Belki sizlerde kahvenizi yudumlarken, içtiğiniz kahvenin asırlar öncesinden gelen tadını, lezzetini duyumsar, kahve ile ilgili bilgileri usunuz da yorumlarken içtiğiniz kahvenin tarihsel bir içecek olduğunu hatırlarsınız. 
Kahvenin yabani olarak Habeşistan’ da yetişen Rbiaceae türlerden ekimi yapılan Coffea arabica ve Coffea Liberica nın tohumlarının kurutulup, un ile karıştırılarak hamur haline getirilerek pişirip ekmek gibi yedikleri uzun yıllar öncesinden bilinmekte idi. Arapların M.S.900 yıllarda buralara gelip Kaffa bölgesinde bu bitkiyi kullananlarda görülen keyif halinden ötürü Arabistan’ a götürülüp orada yetiştirilip, tüketildiğini biliyoruz. İsminin de buradan gelip, dünya dillerinde yer ettiği sanılmaktadır. Özellikle Yemen bölgesinin iklim koşulları kahve yetiştirmeye çok elverişli olması nedeniyle  iyi nitelikte tohumlar elde edilmektedir. Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde olmasından dolayı bol miktarda Yemen’ den getirilip kullanılmıştır. Başta İstanbul olmak üzere bütün imparatorlukta ucuz ve kolay bulunması nedeniyle kısa zamanda kullanımı yaygınlaşmıştır. Türkülere konu olmuş << Kahve yemenden gelir, Bülbül çimenden gelir>> gibi başlayıp devam eden deyişler yakılıp söylenir olmuştur. 1500 lü  yılların sonuna doğru  kentinden köyüne kadar her yerde kahvehanelerde ve evlerde sıklıkla kullanılmıştır. Hatta tarihi kitaplarda yazıldığına göre, IV. Mehmet’ in padişahlığı sırada yapılan II.Viyana Kuşatmasına giden Merzifonlu Kara Mustafa Paşa deve yükleriyle kahveyi de Viyana’ ya götürmüş 1683 yılında başarılı olamayan saldırıları sonucunda bozguna uğrayarak geri çekilirken, kullanamadığı kahveleri orada bırakmıştır. Kahvelere el koyan Viyanalı akıllılar, bu çekirdeklerden değişik içecekler yapmışlar ve bu gün bile hala çekiciliğini kaybetmemiş ünlü Viyana Cafelerini oluşturmuş ve ardından bütün dünyaya yaymışlardır. 
Bizim şehrimizde de kahvenin adı, uzun bir demir tokmakla dibek denilen taş bir çanağın içinde dövülerek un haline getirilen kahvenin etrafa yayılan kokusunun iç beni diyen seslenişidir .Dibek Kahvesi olarak bildiğimiz kahve, sadece kahve çekirdekleri un haline getirilmekten öte, uçucu yağı barındıran kahve hücrelerinin,  vurma yoluyla parçalanarak içlerindeki koku ve etkili maddeleri açığa çıkartılma özelliğidir. Eskiden Şevket Dingiloğlu Parkının karşısında eski otobüs duraklarının olduğu yerde olan Dibek Kahvesi, Kırklareli kahve tiryakilerinin vazgeçemedikleri hoş bir mekandı. Kırklareli’ ye otobüsle gelenlerin, otobüsten iner inmez eğer kaldırımdaki taş dibekte kahve dövülüyorsa, söyleyecekleri ilk şey , ‘’İşte Mutlu İnsanların Kentine geldim’’olsa gerekti. Kırklareli’ den de gitmek için otobüse binerken de ‘’Bir Dibek Kahvesi içmeden gitmeyeyim’’ dediklerini hatırlar gibiyim. Şimdi Büyük Camii karşısına taşınmış olan dibek kahvesi, ayni tat ve kokusu ile hizmet vermektedir.
Bu kadar söz ettiğimiz şu kahvenin nasıl bir bitki olduğunu merak edenleriniz olmuştur elbette. Normalde 5- 8 metre yüksekliklere kadar çıkabilen ancak toplanabilme kaygısıyla 
3-5 metre de budanan ağaçlar, yılda birkaç defa beyaz çiçekler açarlar, iki üç ay içinde olgunlaşıp toplanırlar. Ancak bundan sonra hayli uğraşı isteyen kurutulup, dış kabuklarının ayrılması, içinin çıkarılması, tekrar ıslatılıp, zarlarının çıkartılması, kurutulduktan sonra 
cilalanması gibi bir dolu emek yoğun işlem gerektirir. Onun için yüzyıllar boyunca kahve planktonlarında kölelik veya köle gibi çalıştırılan işçiler sorunu hep olagelmiştir.
Peki bütün bu uğraşlar bizlerin bir fincan kahve içip oh diyebilmemiz için mi yapılıyor dersiniz? Hem öyle hem değil. Kahve çekirdekleri bir keyif verici içecek olmalarının yanında Kafein olarak bilinen bir ilaç hammaddesinin de kaynağını oluşturur. Tıbbın değişik alanlarında kullanılan ilaçların bileşimine girer. Kahve çekirdeği deyip geçmeyin, rengi bile renk skalamızda önemli bir yeri olan Kahverengine adını vermiştir. Bundan başka kavrulmuş kahve çekirdeğinin içeriğinde, % 12 sabit yağ, % 1.5 protein, % 3 şeker, % 3 Klorojenik Asit vardır. Uçucu yağ % 0.15 olup kavrulma sırasında oluşur. O güzelim kahve kokusunu da bu oluşturur. Kahve, halk arasında hem bir keyif aracı olarak hem de bazı farmakolojik özelliklerinden dolayı ilaç olarak da  kullanılan bir bitkidir. Ayrıca zihinsel ve ruhsal faaliyetleri arttırıcı, uyarıcı, antidot, açlık duygusunu giderici ve sindirimi kolaylaştırıcı etkilerinden dolayı da bir çok şekilde halk ilaçlarında kullanılmaktadır. 
‘’Bir kahvenin kırk yıl hatırı vardır’’ sözcüğünün artık ne kadar geçerli olduğunu bilemeyiz ama, gün gelir kendinizin veya bir sevdiğinizin birkaç kahve çekirdeği veya bir kaşık çekilmiş kahve ile rahatsızlığını giderirseniz dünyalar kadar iyilik etmiş olursunuz. İşte evinizde bazı durumlarda kullanabileceğiniz kahvenizin marifetleri;
-  İshal tedavisinde iki kaşık kahveye limon sıkılır ve üç saatte bir, birer kahve kaşığı az su ile yutulur.
- Bir miktar kahve mazı ile dövülür ve yenirse kabız etki verir.
- Bir miktar kahve toz edilir ve yara kurutucu olarak kesilen yaralara sürülür.
- Lohusalık sancısını kesici olarak şekerli kahve içilir.
- Baş ağrısına karşı limonlu kahve verilir.
- Baş ağrısına karşı halka halka kesilmiş ve bir yüzüne kahve ekilmiş patates dilimleri, başı ağrıyan kişinin alnına konur ve içirilir.
- Bunlar gibi nice önerilerde bulunulur. Ancak siz siz olun günde 2 fincandan fazla kahve içmemeye kendinizi alıştırın.Çünkü bir fincan kahve de yaklaşık 75 mg kadar kafein vardır.
Keyfimizi de ilacımızı da kahve ile hallettik birde kahve için söylenmiş binlerce özdeyişten bir kaçı ile bitirelim yazımızı.
Çay herkesle içilir ama kahve herkesle içilmez çünkü kahve hatır işidir, hatır bilmeyenler ile içilmez.
Kahve bazen kocaman bir yalnızlıktır ama onun içinde tüm yaşam bulunur.
Bazen kahvemi içerken uzaklara bakarım, bazense kahvemi içerken kokusundan özlem duyarım. Her yudumda özlem her telvede bolca hüzün vardır.
Sade kahve yalnızlığı, sessizliği sever, orta kahve kendi halindeliği sever, şekerli kahve aksiyon ve hareketi sever.
Ve, ‘’ Kahve bir ömre sığmaz ki bir yazıya sığsın’’ diyor ve bol köpüklü, keyifli kahveler diliyorum.

14 Mart 2021 Pazar

KIRKLARELİ‘ DE KUŞ GÖÇLERİ

Ahmet Rodopman 
Baharın gelişini Cemrelerin ardı arkasına düşmesi ve kızılcık, erik, badem ağaçlarının çiçeklenmeye başlamaları ile anlıyoruz. Çocukluğumuzda ilk bahar çiçeklerini  gördüğümüzde hep birlikte’’Gör gözüm gör, gelecek seneye de gör’’ diye bağrıştığımızı anımsıyorum. Nereden gelmiş ağzımıza dolanmış bilemiyorum. Her halde  eski insanların doğa ile bir yıllık sağlık sigortası sözleşmesi olsa gerek diye düşünüyorum şimdi. Ancak bunun ötesinde uzun, soğuk kış günlerinin bitip, özlenilen yaz günlerinin gelişinin habercisi olan bahar günleri, çocuk, yaşlı herkes için sevindirici bir işarettir.  Genellikle 21 Mart ile birlikte yaz aylarının başlaması, doğanın canlanışı, yeniden doğumu  yüzyıllar öncesinden beri değişik toplumlarda değişik isimler altında sevinç içerisinde karşılanıp NEVRUZ şenlikleri olarak kutlanmaktadır.
Baharın gelişinin, doğanın uyanışının kutlamalarına yetişebilmek için binlerce kilometre uzaklardan göçmen kuşların uçuşları da başlamıştır bu günlerde. Hatta bazı öncülerin sulak alanlara, tarlalara konduğu bile görülmektedir. 1 Eylül 2020 tarihinde ki yazımızla, ‘’Güle Güle’’ diyerek gönderdiğimiz göçmen kuşlarımıza şimdi ‘’Hoş Geldiniz’’ demeye hazırlanıyoruz.
Çocukluk merakım olan kuş göçleri, zamanla ilgi alanım, bilgilenme konum olup çıkıverdi karşıma. Çok sonraları öğrenebildim Ornitoloji diye, kuşları inceleyen Zoolojinin bir alt dalı olduğunu. Ve Kırklareli’ nin Ornitoloji dalında Türkiye’ nin oldukça önemli bir kuş göçleri yolunun üzerinde olduğunu. Günümüzde ise kuş popülasyonu azaldıkça, kuşları gözlemleyenlerin sayılarının artması farklı bir turizm alanının oluşmasını sağlamaktadır.
Günümüzden yaklaşık 200 milyon yıl önce yeryüzünde belirmeye başlayan kuş nesilleri, 50 milyon yıldan beri de bugünkü fizyonomileri ile yeryüzünün nadide canlıları arasına girmişlerdir. İklim koşullarına yiyecek, barınacak ve üreyecek yerler bulmalarına bağlı olarak yüzlerce türlere ayrışmışlardır. Yani şimdi sulak alanları yok ederek, avlayarak, tarım ilaçları ile zehirleyip öldürerek nesillerini ortadan kaldırmaya çalıştığımız kuşlar, insanoğlundan milyonlarca yıl öncesinden beri varlıklarını sürdüre gelmiş canlılardır. İnsana hiç gereksinim duymaksızın milyonlarca yıldır, ne sınır, ne yasak bilmeden dünyanın her bir köşesinde yaşam alanı bulabilen bu canlıların en önemli özelliklerinden biri de bahar göçleridir. Kuzey ve güney yarım küreler arasında yapılan bu git gel ler, kuşların beslenmesi, üremesi için gerekli olduğu kadar, gerek bitki gerekse insan toplulukları içinde bir hayli önemli olmaktadır. Özellikle son yıllarda yapılan Etnobotonik çalışmalarında, kuşlar aracılığı ile bitki tohumlarının şehirler, bölgeler hatta kıtalar arası taşınıp yeryüzüne dağılması pekte görülüp, bilinmeyen bir özellikleri olduğu anlaşılmaktadır. Bu nedenle Afrika’ da güzel bir çiçeğe konup, tohumunu yutan kuşun binlerce kilometre uçup İğneada  longoslarında mola verdiğinde, su kenarında bereketli bir toprak parçasına tohumu bırakmasıyla orada hiç görmediğimiz güzellikte bir Afrika Menekşesi’ nin kök salıp büyümesini gördüğümüzde belki şaşırırız, ama bunun bir göçmen kuşun hediyesi olduğu içimizden kaç kişinin  aklına gelmiştir acaba ? Ekolojik dengenin korunmasında ki görevleri ise saymakla bitmemektedir. İnsanlık tarihi boyunca, efsanelere, masallara konu olan, şu bahar aylarında başımızın üstünde dolaşıp duran uçan dostlarımıza ne kadar ilgi duyuluyor bilemiyorum. Ancak bilgilenim arttıkça ilgilenimin de peşi sıra geliyor ve böylece Zooloji olarak bilinen hayvanlarla ilgili bir bilim dalının alt dalı olan Ornitoloji yani Kuş Bilimi oluşmaktadır. Özellikle de bahar aylarında, göç eden özgür kuşların göç yollarını gözleyen meraklılar dürbünleri, fotoğraf makineleri ile birlikte düşüyorlar göç yollarına. 
Göçün öyle küçümsenecek bir şey olmadığını kuşlarla ilgili bazı rakamlara bakarsak bir başka mucize ile karşılaştığımızı anlayabiliriz.  Tutabilsek avuç içimizi bile dolduramayacak kadar küçük olan bülbülün 3.500 kilometre, uzun bacakları ve uzun gagası ile karikatürlere, fıkralara konu olan leyleklerin 5.000 kilometre, guguk kuşunun 6.000 kilometre uçup ilk baharda yazlık, sonbaharda ise kışlık yuvalarına ulaştıkları tespit edilmiştir. Uzun uçuş rekoru ise bir yılda 40.000 kilometre uçarak ırmak kırlangıcı tarafından kırılmıştır. Az değil her yıl bütün bir ekvator turu yapmaktadırlar. Peki bu kuşların göçleri sırasında Kaç kilometre hızla gittiklerini hiç merak edeniniz oldu mu? Ortalama hızları saatte 53 kilometre olan kuşların bazı Kartal türlerinde bu hızın kat kat üstüne çıktıkları belirlenmiştir. Kuş bilim insanları tarafından yapılan çalışmalarda, göç esnasında kuş topluluklarının ortalama 1500 metre(tüfek menzili dışı)  yüksekten uçtukları belirlenmiş, ayrıca bu kadar uzun mesafelerde kanat çırpmalarının büyük bir enerji gerektirdiği düşünülecek olursa, göç öncesi  oldukça fazla beslenerek yağ depoladıkları, bu depoladıkları yağları da enerji kaynağı olarak kullandıklarını saptamışlardır. Sadece Kırlangıçların saatte 300-400 kilometre uçarlarken sinek ve böceklerle beslenerek yere inmeden uçtukları oldukça saşırtıcı bir bilgi olarak aklımda kalmıştı. Bir diğer hayretler içinde kaldığım nokta da, kuş beyinli diye dalga geçtiğimiz göçmen kuşlar, insan oğlunun hesaplayarak bile bulamadığı ısınan havanın yükselmesine bağlı olarak oluşan termal sütunları kullanarak yükseklere çıktıkları, sonra da kanat çırpmadan 400 kilometre süzülerek yol almasının yanında, onca yolu giderlerken yönlerini nasıl bulabildikleri uzun yıllar tartışma konusu olmuştur. Alman kuşbilimcilerin buluşu bu tartışmalara son vermiştir. Kuşların beyinlerinin alt kısmında bulunan bir bölgede yoğun demir bileşiklerinin saptanması, bu bölgenin birer pusula görevi görerek, istedikleri yere gitmelerini sağladıklarını göstermiştir.. Yılda 5 milyar civarında göçmen kuşun topraklarımızın üzerinden geçtiği veya konduğu ülkemizde Avrupa’ kıtasında toplam 500 çeşit kuş yaşarken bunun 425 inin Türkiye’de bulunduğu gerçeğini de unutmamalıyız.
Göçmen kuşların bu ve bunlara benzer saymakla bitmeyen pek çok özellikleri bulunmaktadır. Ancak şimdilik bu kadarla yetinip, Kırlareli’ nin bu konudaki yeri ve önemine değinecek olursak, ardından görev ve sorumluluklarımızın da üzerinde durmamız gerekecek.  Türkiye Doğa Derneğinin yaptığı sürekli çalışmalarla ülkemizde 32 Önemli Doğa Alanı tespit edilmiştir. Bunların çok önemli iki tanesi ilimiz sınırları içinde olup, MAR011 Istranca Dağları  ve MAR014 İğneada Ormanları kodları ile belgelenmiş ve koruma altına alınmıştır. Haritamızda da görüldüğü gibi, Afrika’ dan gelip, baştan sona Anadolu’ yu gruplar halinde geçen Göçmen Kuşlardan İstanbul Boğazını aşıp, Terkos Gölü ve civarındaki sulak alanlarda mola verip İğneada Longoz Ormanlarında, suya, ağaca, ota, böceğe kavuşmaktadırlar. Kimi gruplar Longozlarda mevsimlik misafirimiz olarak kalmalarının yanı sıra büyük çoğunluğu da göçe başlarken hedefledikleri Tuna Deltasına doğru yola çıkıyorlar. Bu kollun bir bölümü de Moldova ve Ukrayna topraklarına yayılmaktadırlar. Çanakkale Boğazından geçen bir farklı kol ise Çorlu, Lüleburgaz, Babaeski üzerinden gelip, Kırklareli’ nin üzerinden geçerek, sınırlarımızı aşıp orta Avrupa topraklarında yaz aylarını geçirip, yuva ve yavru yapıp nesillerini devam ettirme  uğraşı vermektedirler. Genellikle gece uçuşları yaptıklarından belki rastlayamaya bilirsiniz ama, özellikle bahar aylarında dışarıda gezerken başınızı yukarıya kaldırırsanız, toplu halde veya v harfi şeklinde başınızın üstünden geçen göçmen kuşları görebilirsiniz. Hatta seneye de bir kez daha görmek üzere doğa ile bir yıllık yaşam sigortanızı bile yapabilirsiniz.
Neden her yıl göçmen Kuşlarının sayılarının azaldığı  konusuna gelince; biz yaştakiler çok iyi hatırlayacaktırlar, bir zamanlar Trakya’ da sulak alanlar pek çoktu. Hele derelerimizi, barajlarımızı sularını İstanbul’ a taşınması için yok etmemizin ardından, tarlalarımızın kimyasal gübre ve zehirlerle kirletilmesi. Çerkezköy gibi kirletici sanayinin Ergene Nehrini bir zehir kanalı haline getirmesi yanında havanın kirlenmesi ve ısının yükselmesi kuşların gelmemesi için başlıca nedenleri oluşturmaktadır. Hele sözü edilen Organize Sanayi Sitesi Kırklareli’ de kurulması halinde artık Trakya’ da göçmen kuşları, tarlalarda, ağaçlarda, değil de uskumruyu gördüğümüz gibi, ansiklopedilerde göreceğiz herhalde.  
Ülkemizin olduğu kadar Kırklareli’ mizin de çok önemli bir doğal mirası olan İnsan Göç Yollarının yanı sıra, Kuş Göç Yollarının da üzerinde olması şimdiye kadar pek önemsemediğimiz değerimizdir. Yetkililerimizin bu konuya eğilip, tanıtım ve turizm faaliyetlerini arttırması ile, hem isminin yaygınlaştırılması, hem de belli mevsim ve günlerde yerli ve yabancı turistlerin ziyaretleri ve konaklamaları için organizasyonların yapılmasına ön ayak olmalarının uygun olacağını düşünmekteyim.

11 Mart 2021 Perşembe

HALK BİLİM (FOLKLOR) -ANNELERİMİZİN ÇEYİZ SANDIKLARI

Ahmet Rodopman 
Şimdilerde ne kadar kaldı ? Hala devam ediyor mu çeyiz sandığı geleneği, göreneği ve özelliği bilemiyorum. Belki de yok olan veya olmaya yüz tutan pek çok güzel adet ve alışkanlıklarımızdan biri gibi o da modernleştiğimizi sanarak terk ettiğimiz unsurlardan biri olarak kalacak  hafızalarımızda. Ama annelerimizin çeyiz sandıklarının kokusu  uzun yıllar geçse de silinmeyecektir beyinlerimizin en ince kıvrımlarından. Günümüzün bilimleri kokunun en nostaljik hatırlatıcılardan biri olduğunu belirlemiştir. Çoğumuz annemizin sandığını yıllarca önce kaybetmiş olmamıza karşın, benzer bir kokusunu her hangi bir şekilde duyduğumuzda hemen anımsarız, o evi, o odayı, o sandığı. Tam olarak tanımlayamasak da,  götürür bizleri o tılsımıyla geçmişte ki o güzel günlerimize. Herkesin annesinin sandığının kokusu, kendine özeldir ve de çok güzel gelir insana. Annesini hatırlattığı için olsa gerek veya anne sıcaklığını yaşadığı o küçüklük günlerini.
Sandığın kullanımı, gerek kendi  coğrafyamızda, gerekse dünya üzerinde neredeyse insanlık tarihi kadar eskidir. M.Ö 5000 lere  değin giden bir mazisi söz konusudur. Mısır’lılarda, Sümer ve Asur’ lularda, Yunan’ lılarda, Roma, Bizans ve Osmanlı’ larda çok değişik amaçlarda kullanılmıştır. Genellikle mal ve eşya taşımada, saklama ve ev içi düzenlemelerde sıklıkla kullanıldığını görmekteyiz. Özellikle Osmanlı’ların Avrupa ile ilişkilerinin fazlalaştığı 1800 lü yıllardan itibaren bugünkü ev içi kullanımlarında karşımıza çıkmakta, o zamana kadar bohça, çuval ve denkler de tutulan kıymetli eşya veya giyeceklerin saklanıp, korunmasında ve evlerde de oturma, üstünde yemek yeme gibi değişik işlevleri olan bir aksesuar gibi değerlendirilmiştir.
Ancak sandık denilince ilk akla gelenin Çeyiz Sandığı  olacağı şüphesizdir. Çünkü kültürümüzde çok sık olarak birlikte kullanılan iki kelimedir. Evliliğin kutsandığı pek çok ülkede de bu gerçeklik sürdürülmektedir.  Düğünlerin vaz geçilemeyen bir ritüeli, renkli bir gösterisidir, gelin alayının Çeyiz Sandığını almaya gelmesi ve damat adayı ile yapılan pazarlığı. Genellikle gelinin bir yakınının sandığın üstüne oturması adetten sayıldığından, damat tarafı makul bir para vererek gönlünü almaya çalışır. Bu, tarafların hoş görüsü ile kısa zamanda tatlıya bağlanarak, sandık, gelin ve gelinin diğer çeyizleri yüklenilerek, davul, zurna, ağıtlar ve alkışlar eşliğinde damat evine doğru yola çıkılır. Gelin yeni evine gelince de sandık en özel eşya olması nedeniyle gelinin odasının baş köşesine yerleştirilir. Artık gelin hanım ve sandığı ömür boyu sürecek bir beraberliğe başlamış oluyorlardır. Üzerinde anahtarı olsa da olmasa da kadının izni olmadan kapağının açılamayacağı gelenek haline gelen bu çeyiz sandığının, halkın hafızasında çok eski zamanlardan beri özel bir yeri oluşmuştur. Ülkemizde ve şehrimizde pek çok şeyin yeni yaşam koşullarına evrilmesine karşın kız çocuklarına çeyiz düzülmesi konusu geçerliliğini sürdürmektedir.
Benim gibi geçen yüzyıldan kalanların çok iyi anımsayacakları gibi yöremizde kız çocuğu doğduğu zaman başlar çeyizini hazırlamaya ana ve babası. Hatta hoş bir tekerlemesi vardır hepimizin bildiği, ‘’Kız beşikte, çeyiz sandıkta büyür’’ şeklindedir. Kimi kez sandık gelinceye değin bohçalarda biriktirilen kızın gelinlik çeyizleri, kimi ailelerde de  beşik ile birlikte eve getirilir ve doldurulmaya başlanır. 
Gerçekten de yoksul varsıl ayrımı  olmaksızın, özellikle kız anaları ellerine geçtiği zaman sandığa bir şeyler örüp koyarlar, bir parça bezin etrafına oya yapıp koyarlar. altı tane çay kaşığı alabilmişse onu koyar, derken kız büyüyüp eli iş görmeye başlaması ile birlikte, gergef  işler, dantelli, işlemeli çeşitli örtüler, yaygılar, bohçalar, giysiler yapıp sandığını doldurur. Belki şimdi gençlerimize oldukça fantastik gelmesine rağmen, folklorik birer öğe olarak yazmadan edemeyeceğim. İlk olarak sandığın en altına dolu olsun diye ‘’don’’, bereketli, üretken olsun diye bir parça ‘’toprak’’, giyimli, kuşamlı olsun diye ‘’gömlek’’, sofrası açık olsun diye ’’sofra bezi’’, nazar değmesin diye,  nazar boncuğu ve  ‘’şap’’ yerleştirilir.  Kırsal kesimde babanın ekip biçtiği buğday, arpa, darı v.s gibi bitki tohumlarından bir miktar konur (bu ürün çeşitlendirilmesi açısından çok önemli bir gelenektir). Bende  36 yıl önce  kızımın sandığına kalem ve kağıt  koymuştum. İyi bir okur, yazar olması dileklerimle. Bilemezdim ki büyüyüp evlenince, yurt dışına gidip,  bugün bana o kalemle mektup yazacağını.
Böylece günler, aylar, yıllar geçer, kız büyür, sandık dolar, talipler gelir gider, damat adayı belirlenir, önce söz, sonra nikah ve düğünün vakti gelir çatar. Gelin Alayı gelince Çeyiz sandığı  çıkarken etraftaki bildik, tanıdıkların şahitliğinde çeyize bir bedel biçilir, bu bedelin eğer verilmişse başlık parası ile farklı olmamasına özen gösterilir. Bugün garip gelse de bu uygulamanın ince bir söylemi vardır. Başlık parasına kız satılmamış, o para ile yeni evinin gereksinimlerini karşılamıştır, anlamı çıkmaktadır. Gelin Alayı Çeyiz Sandığını alır, yeni evde çeyiz serilir. Ev düzenlenir, konu, komşu, tanıdık gelir gider ve her yerde olduğu gibi burada da beğenenler ve beğenmeyenler olur. Çeyizi beğenmeyenler “kızı büyümüş, anası uyumuş”; beğenilmişse “kızı okumuş, anası dokumuş” gibi sözlerle yergilerini ve övgülerini dile getirirler. Ve sonunda yine kabak anaların başına patlar. Onun içinde Çeyiz Sandığı kadının, yani ananın doğumundan ölümüne değin sorumluluğundadır. Ebediyete göçtüğünde de ardında bıraktığı en değerli emanetidir. Siz, siz olun annenizin, anneannenizin, babaannenizin sandığına sahip çıkın. Onu gözünüz gibi koruyun. Bırakın maddi olan parayı, altını, pırlantayı. Onlara her istediğiniz zaman sizler ulaşabilirsiniz. Annenizi, kokusunu, tarağını, eğer varsa kendi ördüğü atkısı, beresi, baş örtüsünü özenle saklayın. Hele yöresel el işleri, dantelleri, oyaları, yağlık, yemeni, yaşmakları, tülbentleri varsa birer sanat eseri  titizliği ile koruyup, kollayın lütfen. Çünkü çeyizler toplumların yazısız tarihi belgeleridir, hafızalarıdır. Şimdiye kadar değerleri bilinememiş, atılmış veya dağıtılmış sonuç olarak kaybedilmiş onca yapıt var ki arkasından ancak ah, vah diyebiliyoruz.
Bir de herkesin bildiği ve benim bu konuyu yazmama neden olan bir nokta var ki değinmeden geçemeyeceğim. Sanırım hepimiz annemizin sandığının açıldığında, odaya yayılan o farklı annemize özel kokuyu anımsıyoruzdur. Tam olarak tarif edemeyeceğim, levanta, sabun, naftalin kokuları karışımı, kullandığı pudra, krem veya deodorantının , eskimiş tahtanın, kumaşın, boyasının rayihaları toplamı olan koku.  Yıllar geçtikçe azalan ama etkisi eksilmeyen o kokunun hatırlattığı anne sıcaklığı hiç eksilmiyor insanın benliğinden. Annesi hayatta olanlar lütfen annelerinizin çeyiz sandıklarına sahip çıkın. Onları çocuklarınıza, hatta torunlarınıza en değerli emanetler olarak, anlamlandırarak teslim ediniz. Bir iğnenin, bir yüksüğün, bir aynanın bir pudra kutusunun manevi değerini belirtip, geçmişi ile barışık, geleceğe sağlam adımlarla yürümesini sağlayınız. Toplumsal hafızanın oluşmasına yardımcı olmanın mutluluğunu yaşamanız dileklerimle.

3 Mart 2021 Çarşamba

KÖY ENSTİTÜLERİ GERÇEĞİ VE KEPİRTEPE ÖRNEĞİ(3)

Akın Güre


Köy Enstitüleri deyince akla ilk gelen isim şüphesiz ki İsmail Hakkı Tonguçtur. Onun adını anarken bu efsane sayılacak eğitimciyi daha yakından tanıtmak gereği duyuyor insan. Çünkü Köy Enstitülerini ilerde anlatacağım nedenlerle kapanmaya zorlayan süreçte onun şahsına yöneltilmiş eleştiri ve saldırıları öğreneceksiniz. Bu hikayenin sonunu getiren hamleler hep bu ideal eğitimcinin yıpratılması için gösterilen çabalardır. Tonguç'un kişisel serüvenini öğrenirken aslında bir dönemin kaderini çizen tarih aktörleriyle karşılaşırsınız. Onu mesleğinde zirvelere  çıkartıp  arkasından destekleyenlerin sonra birden yön değiştirip söylediklerini inkar edercesine sırt çevirmelerine şahit olursunuz. Burada çarpıcı olan, Tonguç'un olup bitenlere karşı soğukkanlı davranıp bildiği yoldan hiç sapmadan durumun nedenlerini kavraması, çalışmalarına inatla devam etme iradesidir. Tonguç, meseleleri toplumsal diyalektiği ile düşünerek hareket eden, bir dava adamıdır. Bütün yetkileri elinden alınıp bir liseye resim ve el işleri öğretmeni olarak atandığında bile kafasındaki idealleri hala pırıl pırıl yaşayan bir aydındır. Onun hayatı ve söyledikleri bile tek başına Köy Enstitüleri tecrübesinden çıkartılacak derslerle doludur.

İsmail Hakkı Tonguç 1893 yılında Bulgaristan'da Silistere ili sınırları içinde bir köyde doğar. Babası Kırım göçmenlerinden Silistre savunmasına katılmış Hacı Velioğlu İdris bey, annesi Dobruca Türklerinden Vesile hanımdır. İlkokulu doğduğu köyde okuyan Tonguç 1907 yılında  Silistre Rüştiyesi'nden mezun olur. Okuma arzusuyla dolu  olan bu öğrenci önce babasının yanında bir süre çiftçilik yaptıktan sonra annesinin yardımıyla İstanbul'a gider ve Maarif Nazırı Şükrü Bey'in katkısıyla Kastamonu Öğretmen Okuluna gönderilir. Birinci Dünya Savaşı yıllarında İstanbul Öğretmen Okulu'na geçiş yaparak buradan mezun olur. Yirmi arkadaşı ile birlikte Almanya'ya öğrenim için gönderilir. Savaş Bittiğinde yurda dönmesi istenir. Öğrenimini tamamlayamadan geri döner ve Eskişehir Öğretmen Okulu Resim-El İşi ve Beden öğretmenliği  görevine atanır. 1921 yılında tekrar Almanya'ya gönderilir ve Almanya Karlsruhe Beden Güzel Sanatlar Okulu ve Güzel Sanatlar Akademisinde okur, 1922 yılında ülkesine döner. 1925 yılında tekrar mesleki eğitim konularında araştırmalar yapmak için Avrupa'ya gönderilecek olan Tonguç, özellikle Almanya'daki Kır Eğitim Yurtları ve Leipzig Deney Okulları ile ilgilenir, seminerlere katılır. Döndüğünde Ankara Öğretmen Okulu resim-iş ve beden eğitimi öğretmenliğine atanır. Kırsal bölgelerde eğitimle ilgili yazdıkları dikkat çekerek, 1926 Yılında Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati tarafından Milli Eğtim Bakanlığına tayin olur. "İş İlkesine Dayanan Öğretmen Kursu"nu  düzenler. Daha sonra mesleği ile ilgili bir çevirisi ve "Resim-El İşleri ve Sanat Eğitimi" adlı kitabı yayımlanır. Eğitim Sergisi düzenlediği İsmet Paşa Kız Enstitüsü'nde CHP'nin Altı Ok amblemi o günlerde çizilir. Gazi Mustafa Kemal Enstitüye gelerek teşekkür eder. 1935 Yılında Milli Eğitim Bakanlığı'na getirilen  Saffet Arıkan'nın isteği ile Gazi Eğitim Enstitüsü  Müdür yardımcılığından İlköğretim Genel Müdürlüğü'ne atanır. Bakan Saffer Arıkan'a sunduğu 35 sayfalık bir raporda İlköğretim ve Eğitim Meselesini anlatır. 1936 yılında Atatürk'ün önerisiyle başlayan, çavuş ve onbaşıların köylerde eğitmen olarak çalışmak üzere yetiştirilmesi konusunu  araştırmakla görevlendirilir. 1937 yılında Köy Enstitülerinin kurulmasıyla ilgili temel ilkeleri belirleyen raporunu Bakan Saffet Arıkan'a sunar. Bu rapordan sonra Köy Enstitülerinin ilk örnekleri sayılacak Köy Öğretmen okulları açılmaya başlanacak ve süreç 1940 yılında Köy Enstitülerinin açılışını düzenleyen yasanın TBMM'nde kabul edilmesiyle noktalanacaktır.

Köy Enstitülerinin kuruluşu o sırada Cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü tarafından hararetle desteklenmektedir. İnönü ondan, açılan Köy Enstitülerinin sayısının 60'a çıkarmasını isteyecektir. Köy Enstitülerini Cumhuriyetin eserleri içinde en değerlisi olarak gördüğünü söyleyen İnönü, buralardan yetişecek öğrencilerin başarılarını hayatı boyunca takip edeceğini belirtir. CHP'nin Beşinci Büyük Kurultayı'nın açılış konuşmasında Köy Enstitüleri için şöyle der:

"Nüfusumuzun çoğunu teşkil eden köylümüzün gerek tahsil, gerek geçim hususunda seviyesini yükseltmeyi başlıca hedef tutacağız. Bu hususta elde edeceğimiz neticelere, çok ehemmiyet ve kıymet veriyoruz. Kati olarak inanıyoruz ki köylümüzün tahsilini ve maişetini daha yüksek bir dereceye vardırdığımız gün,  milletimizin her sahada kudreti, bugün  güç tasavvur olunacak kadar yüksek ve heybetli olacaktır."

Köy Enstitülerinin kapatılması, genellikle çok partili hayata geçiş döneminde görülen gelişmeler parelelinde anlatılsa da kuruluş yıllarındaki Tek Parti döneminde, TBMM'nde ilgili yasaların gündeme gelmesiyle başlayan bir tepkiden söz etmek gerekir. Bu tepkiler, daha sonra  enstitüler hedef alınarak   sesini yükselten milliyetçi ve muhafazakar çevrelerin  kullandığı  komünist suçlamaları şeklinde ortaya çıkacaktır. Buraları bir komünist yuvası olarak görülür, karşı propagandalar devreye sokulur, karalamalar başlar.

TBMM'ne getirilen köy enstitüleri kanunu için yapılan görüşmelerde ilk eleştiriler başlar. Kazım Karabekir'in de destek verdiği eleştirilerden birisi "enstitü" kelimesiyle ilgilidir. Karabekir, köylünün hoşuna gidebilmesi için bu isim yerine "hayat mektebi" denmesini önerir. Yöneltilen eleştirilerden diğeri ise enstitü kanununun üçüncü maddesiyle ilgilidir. Bingöl vekili Feridun Fikri Bey itirazında köy görüntüsündeki kimi kasabalarda yaşayan gençlerin bu kanundan yararlanmayacağını, bu nedenle kasaba ve şehirlerdeki okullara giden köylü çocukların da enstitülere alınmasını ister. Kazım Karabekir de ahlak derslerine daha fazla önem verilmesini ister ve enstitülere  sadece köy çocuklarının  alınmasına karşı çıkar. Kanun için yapılan oylamada 429 milletvekilinden sadece 279 kişi oylamaya katılmıştır!  Bu sonuç bile enstitülerin kurulmasına başlangıçtan itibaren  karşı çıkan ciddi bir muhalefet olduğunu açıklar.

Köy Enstitüleri ile ilgili 1942 yılında gündeme gelen yine önemli bir düzenlemeye için benzer karşı çıkışlar görülecektir. Köy Enstitüleri için gerekli olan Teşkilat Kanunu görüşmeleri için yapılan tartışmalar günlerce sürecek, kanunun çıkması uzayacaktır. Söz alan milletvekillerinden Rasih Kaplan din eğitimin önemine vurgu yaparak, "Enstitüleri ikmal etmezden evvel, köylerdeki yavruları yetiştirmek üzere din dersleriyle de teçhiz etsinler. Buna ihtiyaç vardır." diyecektir.

Gelen tasarıda köy öğretmenlerinin görev ve sorumluluklarıyla ilgili 10. madde en büyük eleştiriye uğrayan konulardandır. Eskişehirli toprak zenginlerinden Emin Sazak, "Bu madde muallimlere o kadar salahiyet veriyor ki, hakim, hekim, ne bileyim mürşit, peygamber hepsi. Yani bunlar köyün ziraatını temin edecek, akıl verecek, hülasa her şey, yapacak...Köye gidecek muallim ben köyde muhtarım diyecek, o zaman da köyün kalkınması yerine herkes dağa kaçacak...Kanun çok güzeldir, fakat bu maddesi yanlıştır. Bunlara verdiğimiz salahiyet Başvekilde yoktur. Bunlardan köylü ne öğrenecek? " diyecektir. Emin Sazak ileride Köy Enstitülerine yöneltilecek eleştirilerin ilk işaretini verir böylece.

Besim Atalay da Rasih Kalan gibi düşünmektedir. O da 10. maddeye, "Köylerde eğitmenler ve öğretmenler din terbiyesine, manevi terbiyeye önem vereceklerdir"  ifadesinin eklenmesini isteyecektir. Abdurrahman Naci Demirağ ise, din eğitiminin önemine değinerek, "Maneviyatsız hiçbir millet yaşayamaz, laiklik dinsizlik değildir...Biz laikliği kabul ettiğimiz zaman birdenbire cezri hareket etmek mecburiyetindeydik. Fakat bugün artık yavaş yavaş bu işi ıslah etmek zamanı gelmiştir. Çünkü millet, din işinin dünya işinden ayrılmasına iman etmiştir." der.

Onuncu madde ile ilgili tartışılan diğer bir mesele ise öğretmenlere verilecek bu yetkilerden sonra köylerde muhtarlar ve köy heyetleri ile öğretmenler arasında  bir yetki karmaşası çıkmasıyla ilgilidir. Tasarının okulların yapım ve onarımıyla ilgili  25. maddesine ait yapılan eleştirilerde kadınların çalıştırılmasına karşı çıkılırken köylüye yüklenen yükümlülüklerin angarya ve işkence olduğu ileri sürülerek anayasaya aykırı olduğu söylenir.

Genel olarak bu dönemde Köy Enstitülerine gösterilen tepkilerde aşırı bir olumsuz tavır görülmez. Bunda Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün şüphesiz ki büyük payı vardır. Tepkiler çok açık şekilde dile getirilmese de toplumun bazı kesimlerinin bu oluşumdan rahatsızlık duydukları kesindir ve bunu bazen oturumlara katılmayarak veya eğitimle ilgili çeşitli toplantılarda görüş beyan ederek ifade ederler.

Köy Enstitülerinin kapanmasına yol açacak gelişmeler özellikle 1946 yılında çok partili  sisteme geçişle birlikte yaşanacaktır. Bundan sonra gösterilen muhalafet daha keskin bir şekilde ve yıpratıcı ölçülerde yapılacaktır. Özellikle 1945 yılında Meclise gelen Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu bu değişimin hızlanmasını sağlayacaktır. Yoğun tartışmalarla kabul edilen toprak reformu işlevi olmayan bir karar olarak  rafa kaldırılır. Bu yasanın asıl etkisi Cumhuriyet Halk Partisi içinden çıkacak Demokrat Parti oluşumuna yol açmasıdır. Bu reforma karşı çıkan çevreler aynı zamanda Köy Enstitülerinin önünü kapayacak engellerin sesini daha güçlü şekide duyururlar. Tarımdaki yerleşik yapıda mevzilenen güçler reformları uygulanamaz hale getirerek  yerlerini korurlarken  Köy Enstitülerine karşı daha kararlı bir duruş sergilerler. Onların bu tepkileri iktidar partisi üzerinde de etkili olur. Nitekim 21 Temmuz 1946 seçimleri sonrası kurulan Recep Peker hükümetiyle köy enstitülerinde geri sayım başlayacaktır. Demokrat Partiye geçmeyen Cumhuriyet Halk Partisi içinde kalmaya devam eden muhafazakar ve reform karşıtı çevreler köy enstitülerini etkisiz hale getirecek adımların işaretini verirler.  Recep Peker'in hükümet programında köy enstitülerinde uygulanacak eğitim için  kullanılan  şu ifadeler bunun doğrular gibidir: "Köy Enstitülerinden çıkan gençlerin kendilerinden beklenen hizmeti başaracak surette bilgi ve tam bir milli duygu içinde yetiştirilmelerine dikkat edilecektir."

Köy Enstitülerine yönelecek saldırıları besleyen bu tür düşünceler nitekim bir süre sonra sonuç verecek ve Hasan Ali Yücel yerine  Milli Eğitim Bakanlığına Reşat Şemsettin Sirer getirilecektir. Bu değişiklik TBMM içindeki karşı  kesimlere cesaret verir. Sirer'in bakan olmasıyla köy enstitülerini öğretmen okuluna dönüştürme çabaları hız kazanır. Eğitim programlarında yapılan değişiklik ile teorik derslerin ağırlığı artarken iş eğitimi ile güçlendirilmiş uygulama dersleri zayıflatılır, üretici iş okulu yerine klasik iş okulu anlayışı benimsenir.  1948 yılında Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü kapatılır. Bu okuldan mezun öğretmenler pasif görevlere atanır veya farklı öğretmen okullarına gönderilir. Enstitüden mezun olan köy öğretmenlerine işlemek için verilen topraklar geri alınır. Artık köy okullarındaki öğretmenlerden  beklenen görevler klasik bir eğitim için istenen   düzeye çekilmiştir. Bu arada eğitmen kursları da 1947 yılında  kapatılır.

Çok partili döneme geçildikten sonra Köy Enstitülerinin kurucularına yönelik saldırılar ideolojik bir karakter kazanmaya başlayacaktır. Burada komünizm suçlaması yaparak yıpratma çabaları boy gösterir. Enstitü faaliyetleriyle ilgili karalamalara bir de komünistlik sıfatları eklenir. Önce Çifteler Köy Enstitüsü ile başlayan suçlamalar daha sonra Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü için yapılan komünizm ihbarlarıyla devam eder. Mesela, kırmızı gömlek giyen bir öğretmen komünistlikle suçlanır hemen. Yatakhane binalarının yerleşimini yukarıdan bakıldığında  orak çekice benzetenler de çıkar.

Diğer bir konu ise Köy Okullarının yapımında köy halkına yüklenen sorumlulukların hafifletilmesi ile ilgilidir. Kadınların bu işlerde çalıştırılması yasaklandığı gibi okul yapma görevinde devletin payının arttırılması istenecektir. Okul yapımında köylü vatandaşın katkısı Demokrat Parti iktidarı zamanında tamamen kaldırılır.

Komünizm suçlamalarının yanısıra din eğitimi konusunda da kuruluş  yıllarında başlayan eleştiriler yeniden hız kazanır. Cumhuriyet Halk Partisi bunların etkisinden kurtulamaz. Bundan sonra din okullara din dersleri konulması, imam hatip yetiştirecek kurslar açılması hakkında adımlar atılacaktır. 1950 seçimlerine gidilirken eğitimde din, tartışılan en önemli konu olur. Demokrat Partinin 1950 yılında iktidara gelmesiyle Köy Enstitülerinin öğretmen okullarıyla birleştirilmesiyle sonuçlanacak nokaya epey yaklaşılır. İktidardaki Demokrat Parti hükümeti bu kurumların tasviyesine yönelik çalışmalara hız verecektir. 1951 yılındaki Milli Eğitim Bakanlığı bütçesi görüşmlerinde enstitülerin kapatılması gerektiği açık olarak ifade edilir. Bu görüşmeler sırasında Ahmet Başıbüyük şöyle konuşur:
"Muhterem arkadaşlar, valileri tehdit ve radyoda teşhir ederek ve köylünün malını, davarını, çulunu çaputunu sattırarak dipçik altında yaptırılan köy okulları bugün kısmen yıkılmış ve harap bir haldedir. Kendisinden beklenen hizmetleri veremeyen köy enstitülerinin bir an evvel tasfiye edilerek, öğretmen okullarının çoğaltılmasını rica edeceğim." 

Aynı bütçe görüşmelerinde Milli Eğitim  Bakanlığının Tevhid-i Tedrisat kanunu ile medreselerin kapanması nedeniyle doğan   din okulları ihtiyacını karşılaması gerektiği savunulur, imam ve hatip okullarının derhal açılması istenir. Mükerrem Sarol laiklik ilkesini tartışmaya açar ve "Laiklik mefhumunun tesir ve murakebesi altında bulunan yerlerde vicdan hürriyeti bulunmaz ve işlemez. Benim anlayışıma göre, din ve devlet işlerini birbirinden ayırmak hükmü, dinin ne olduğunun bilinmemesinden doğmuştur. Aynı zamanda bu hükmün  her din için tatbiki caiz olmaz. Bence din çeşnisini kaybetmiş olan karakter muhakkaktır ki vahşete ve hayvanlığa temayül eder." der.

Demokrat Parti dönemindeki Köy Enstitülerinin kapanmasıyla sonuçlanan   yıkımın hikayesini anlatmaya devam edeceğiz. Burada Kepirtepe Köy Enstitüsü öğretmenlerine ve Kırklareli’nde yaşayan aydınlara yönelik açılmış davaya da yer vereceğiz. Bu dava ile Köy Enstitülerinin kapatılmasını hazırlayan şartların nasıl olgunlaştırılmak istendiğini ve hangi toplumsal yaralara yol açtığını  anlatacağız. Elbette başlarken bir bölümünü anlattığımız,  Köy Enstitülerinin önderliğini yapan ve düşünsel kaynağını besleyen İsmail Hakkı Tonguç'un başına gelenlere ve son günlerinde yaptıklarına  da yer vereceğiz. 

(Devam Edecek)

KIRKLARELİ BELEDİYE TEŞKİLATININ KURULUŞU 1870-2024

ARIL Barış Toptaş – Kırklar BARIŞ TOPTAŞ İçindekiler Tablosu Kırklareli Adının Tarihçesi 1 Kırklareli’de İdari Yapılanma...