12 Ekim 2020 Pazartesi

YEREL TARİH ÜZERİNE

Ekonomist Mahfi Eğilmez'in günlük yazılarını paylaştığı internet sitesinin adı "Kendime Yazılar" 'dır. Ahmet' le birlikte tasarladığımız Kırklareli Yerel Tarih Grubu için yazarken zaman zaman bizi takip eden izleyicileri merak ediyor ve bu konuyu kendi aramızda konuşuyoruz. Ortak düşüncemiz şu ki, biz de bu yazıları aslına bakarsanız kendimiz için yazıyoruz. Kaç kişi okuyor, ne kadar ilgi yaratıyor, ne fayda sağlıyor diye bir merak ve endişeye kapılmadan, kendiliğinden gelişen bir istekle yazmayı sürdürüyoruz. Böyle yaparken,  yazdıklarımızı okuyan, yorumlayan, bazen de kendi deneyim ve bilgilerini paylaşan meraklı, duyarlı üye arkadaşlarımızın heycan ve teşekkürleri bu çabalarımızın tek karşılığı olarak üzerimizdeki yorgunluğu hafifletmeye yetiyor, hatta ilave olarak bize ayrı bir zevk veriyor. Galiba işin ruhu cümlemin sonunda bize yeten şeyi açıklayan bu itirafta yatıyor. Bunun için bazen gönlümüzü acıtan, bazen kafamızı sersemleten tepkilere, eleştirilere rağmen işimizi o kadar çok seviyoruz ki, yaptığımız işe bağlılığımız, inancımız bizi kararlı kılmaya yetiyor.

Biz kendimizi bir tarihçi olarak görmüyoruz. Tarih üzerine çalışmanın bir  akademik disiplin olarak  zahmetli, fedakarlık gerektiren farklı  bir uğraş  olduğunu biliyoruz. Ama biz tarihe nesnel olarak bakarken bu tür çabalardan yola çıkıp, onlardan yararlanarak yaşadığımız coğrafya içindeki hayatın anlamını, toplumsal ilişkiler, kültürel varlıklar, olaylar ve değerlerle ile harmanlayarak yeniden kavramaya, seçici bir anlatıya dönüştürmeye çalışıyoruz. Yeni bir şey keşfetmekten çok geçmişi sorgulayacak, araştıracak   bir farkındalık yaratmaya çabalıyoruz. Geçmişi anlamlandırırken bu günü de daha anlaşılır kılabilmeyi istiyoruz. Bu günü de  düşünerek, yaşadımız kente, coğrafyaya, topluma bakışımızı gözden geçiriyoruz. Bunun, yaşadığımız mekanla olan ilişkilerimizi yeni bir düzene kavuşturmaya yardımcı olabileceğini; onu korumayı, yaşatmayı sağlayan yeni bir bağlanma ilişkisi getireceğini kabul ediyoruz.

Yaşadığımız mekanla olan bu duygulanım, bilgi ile beslenen, ilke ve idealleri  ortaya koyan, sorumlulukları tanımlayan, görevler yükleyen bir hemşerilik yapısını da yaratacaktır. Kent hayatı kendiliğinden gelişen, kuralları ekonomik, siyasal tercihlere göre belirlenmiş toplumsal bir devinim ile değişirken ortaya çıkan sorunlara, bozulmaya, işlev kaybına, orantısızlığa bir cevap arayacaksak, böyle bir tarihsel ve kültürel sorgulamaya her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.

Bunun için Yerel Tarih ile uğraşmanın  aynı zamanda bir gelecek projesi demek olduğunu  kabul ediyoruz. Geçmişi öğrenerek başlayan bu uğraşının bize kazandıracağı en anlamlı yön bu bizce.

Böyle düşünerek yazıyorsak önce bu hoşumuza gittiği içindir, ama aynı tasaları, heyecanı paylaşabiliyorsak bu başka bir keyif elbet.

Saygılarımla
Akın Güre

10 Ekim 2020 Cumartesi

KIRKLARELİ’ NİN TARİHİNDE İPEK VE İPEK BÖCEKÇİLİĞİ

Ahmet Rodopman 

Çoğumuzun Kırklareli’de İpek Böcekçiliğinin geçmişte ne denli önemli bir kazanç konusu olduğunu unuttuğunu veya hiç duymadığını düşünüyorum. Kırklareli’ nin yerel tarihini incelerken çok değil bir veya iki kuşak önce büyüklerimizin İpek Böceği yetiştirdiğini ve işlenilmesinin bir meslek olarak sürdürdüklerini görüyoruz. Yaşlılarımız Yayla Mahallesinde Böcekhane olarak isimlendirilen binaları çok iyi bildikleri halde 1950 yılından sonra, birden bire zenginleşen bir ülkenin halkı olarak böyle işlerle uğraşmaktansa, küçük Amerika olacak diye aldatılan ülkemiz insanlarının her  mahallede yaratılacak milyonerleri olma hevesleri nedeniyle İpek Böcekçiliği kültürü de kaybolup gitmiştir.
İpeğin, günümüzden 4500 yıl önce Çin’de üretilip, kullanıldığını hatta, tüm dünyaya satıldığını biliyoruz. İnsanların severek kullandıkları ipek, eski çağlarda dünya ticaretine adını vererek İpek yolu kavramını yaratmıştır. Osmanlı’da, üretilmeye başlaması 1500 lü yıllara kadar uzanmasına karşın, Marmara Bölgesi dışında pek yaygınlaşamamıştır. Buna karşın dış satımının getirisinin önemli olduğunu 1881 yılında Osmanlı İmparatorluğu’ nun borçlarının tahsili için kurulan Düyun-u Umumiye ‘ nin el koyduğu dış satım ürünlerimizden biri olmasından anlıyoruz. Alkollü içki, tuz, tütün, balık gibi ürünlerin yanında ipekten elde edilen paranın da önemli olması yabancı alacaklıların dikkatinden kaçmamıştır.Ve borçların ödenmesinde önemli katkı sağlamıştır.
İpek Böcekçiliği, halkımızın temel tarım uğraşlarından olmasa da, özellikle kırsalda , üreticinin masraf yapmaksızın 30-40 gün gibi kısa bir sürede hatırı sayılır bir paranın ek gelir olarak bütçeye katkısının önemini anlayan insanımızın yaptığı bir üretim olarak karşımıza çıkmıştır. Yeni Türkiye Cumhuriyet’ inin çok haklı olarak tarım gelirinin arttırılması için yapılan çalışmalar içinde 1923 yılından itibaren başta Bursa, Balıkesir ve Trakya köylüsünün kalkınma programları gereği, Kırklareli’ de de İpek Böceği yetiştiriciliği teşvik edilmiş. Bir kamu kuruluşu olarak kurulan İpek Koza Tarım Satış Kooperatifleri Birliğinin ücretsiz yumurta(Halk arasında tohum olarak bilinmekte) dağıtımı yaptıkları zaman, bir veya iki kibrit kutusu kadar olan ambalajlardan alarak işe başlanılmaktadır. Kutularda ki tohumları alan  kişiler, kendilerinin bile kolayca yapabilecekleri kerevetlerde kısa sürede yumurtadan çıkan tırtılların sadece dut yaprağı yiyerek kısa sürede büyüyerek, koza yapmaları ile bu üretin süreci sonlanmaktadır. Ardından, atölyelerde uygulanan bir dizi işlemle aranan ipek iplik haline gelmesi sağlanır. İpliğin değişik şekillerde dokunup boyanması ve çok farklı kullanım şekillerine göre işlenmesi ile de, yetiştiriciye önemli bir katma değer kazandırmaktadır. Köylünün asıl işini engellemeyecek şekilde ev halkının katkısı ile sürdürülen bir üretim şekli olan İpek Böcekçiliği, az zahmetle iyi bir ek gelir sağlayan  ve ülke ekonomisine önemli katkısı olabilen bir tarım ve hayvancılık ürünüdür.
Cumhuriyetimizin en sorunlu ilk yıllarında, özellikle Balkanlardan göç eden ve mübadele ile gelen yurttaşlarımızın çalışıp, para kazanıp tutunabilecekleri bir ortam sağlamaları bakımından önemli bir değer olmuştur. Getirdiği nakit kazanç yanında, İpek Böceğinin tek yediği gıda olan dut yaprağını elde etmek için dut ağaçlarının yetiştirilmesi, artı bir kazançta olmaktadır. Yaprağı daha bol olduğu için özellikle erkek dut ağaçları, tarlaların sınırlarına ekilerek hem sınır ihlallerinin önüne geçilmekte, hem de bir metreden fazla büyümeden yapraklı dalların yiyecek olarak kesilmeleri nedeniyle tarlaya gölge yapmadan iyi bir sınır belirleyicisi olmaktadırlar. Dişi dutun da meyvesi yaş olarak yenildiği gibi kurutularak veya pekmezi, cevizli sucuğu yapılarak, kış boyunca tüketilebilecek değerli bir besin elde edilmiş olmaktadır. Eski Kırklareli’ liler çok iyi hatırlayacaktır, Dutlukları. Biz küçükken bahar aylarında Asılbeyli deresi boyunca dizilen  kocaman dut ağaçlarına dut toplamaya giderdik. Bal gibi tatlı o dutların lezzetini hala damağımda hissediyorum. Köylerde dut pekmezi yapılırdı. Çok 
faydalı bir enerji kaynağı olan Dut Pekmezi, ilaç olarak bile kullanılırdı. Etraftan duta gelen arıların yaptıkları balda ayrıca bir değer yaratırdı. Şimdi anlaşılıyor mu, Kırklareli’ derelerinin etrafında niye çam ağacı değil de dut ağacı yetiştirildiği? Günümüzde hala duruyorlar mı bilmiyorum ama, işte o dutlukların esbab-ı mucizesi İpek Böcekçiliği idi.
Yıllar geçince Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda yaşanılan zorluklar unutulup, halkımız yurt dışından alınan borçlarla rahat yaşamaya alışınca 1923-1950 yılları arasında yapılan İpekböcekçiliği yetiştiriciliği zahmetli bulunduğu için terk edilmiş, iyi bir dış satım ürünümüz olan ipek kozası ve ipek iplik, bırakın ihracını, ithal edilmeye başlanmıştır. Tarihin akışında günümüze sadece Yayla Mahallesinde adı hala anılan Böcekhane binası kalmıştır. Çünkü İpek Böceğine halk arasında sadece böcek denildiğinden Koza Tarım Satış Kooperatifleri Birliğinin binaları da kısaca Böcekhane olarak bilinmektedir. Günümüze  ne yazık ki ismi kaldı yadigar.

Yararlanılan Kaynaklar:
1 - Yrd. Doç. Dr., Nadir Yurtoğlu., Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi. Kastamonu Üni., Eğitim Fakültesi, Türkçe ve Sosyal Bilimler Eğitimi Bölümü 2017 2
2 – Tarım ve Orman Bakanlığı . İpek Böcekçiliği ve Dut Yetiştiriciliği-pdf .2020
3 - Ali Rıza Dursunkaya . Kırklareli Vilâyetini Tarih, Coğrafya, Kültür ve Eski Eserleri Yönünden Tetkik. Cilt:1 ve Cilt:2’’. 1948. Kırklareli

KIRKLARELİLİ BİR AYDIN, SİYASETÇİ VE CEMİYET İNSANI: DR.FUAD UMAY(2)

Akın Güre 

Dr. Fuad Umay'ın Balkan Savaşının bitmesinden sonra 28 Ağustos 1913 tarihinde Kırkkilise Belediye Tabipliğinde göreve başlar. Daha önce Tırnova'da Frengi hastalığı için yaptığı mücadele burada da devam eder. Hastalığın önlenmesi için hazırladığı, bulaştıranlara uygulanacak cezai yaptrırımları da içeren bir raporu Sihhat Müdürlüğü'ne sunar. Fuad Umay böylelikle evlenecek çiftlerin hastalığa karşı korunmasına yönelik ilk ciddi adımı atan kişi olarak anılacaktır. 
Fuad Umay'ın Kırkkilise'de görev yaptığı yıllar Osmanlı Deveti'nin son yıllarına tekabül etmektedir. Bir süre sonra I. Dünya Savaşı başlayacak ve farklı cephelerde devam eden savaşlar sırasında yaşanan asker kayıpları sonucu toplum ve devlet  ülkede yetim çocuklar gerçeği ile yeniden yüzleşecektir. Himaye-i Etfal (Çocukları Koruma) Cemiyetlerine duyulan  ihtiyaç  böyle bir siyasal ve toplumsal gelişmenin sonunda ortaya çıkacaktır. Osmanlının son dönemleri savaşsız geçmemektedir. Öncesinde 93 Harbi ve Balkan Savaşları sırasında yetim, korunmaya muhtaç çocuklar için yapılması gereken hizmetlerin gönüllü katkılarla sağlanması yeterli olmamıştır. Bu konuda ilk kapsamlı kurumsal girişimler 2. Abdülhamit dönemine kadar uzanır. 1903 tarihinde kurulan Darülhayr-ı Ali bunlardan biridir. Yine bundan önce kimsesiz çocuklar için Darülaceze, Hamidiye Etfal Hastane-i Ali (Şişli Etfal Hastanasi) de bu amaçla kurulmuştur.İşte  Himaye-i Etfal Cemiyetleri de bu sürecin devami sayılacak şekilde hayata geçirelecektir. Bu cemiyetin ilk olarak ne zaman ve nerede kurulduğu ile ilgili araştırmacılar arasında farklı görüşler olsa da Kırkkilise adı ilginçtir, Himaye-i Etfal Cemiyeti'nin ilk kurulduğu yer olarak geçer. Buna göre 1917 tarihinde, yani I.Dünya Savaşı yıllarında ilk Himaye-i Etfal Cemiyeti Kırkkilise'de kurulur. O sırada Dr. Fuad Bey henüz Bolu Hükümet Tabipliği'ne tayin olmamıştır. Buna göre cemiyetin kuruluş çalılşmalarında  kendisinin önemli katkıları olduğunu düşünmek doğru bir bilgi sayılmalıdır. Nitekim Ali Rıza Dursunkaya kitabında o yıllarda Kırkkilise'de görev yapan Mutasarrıf Kemal Beyi'in yaptıklarını anlatırken bu konuda şu önemli bilgiyi vermektedir:

"Kemal Gedeleç; o vakitler içinde bulunduğumuz gayri müsiat şartlar içinde hiç durmadan çalışmış, Celal bey zamanında başlanıp yarım kalan hastanenin mühim kısımlarının inşaatını bitirmiş, Dispanser yapmış ve Memleket Hastanesinin arkasında olup eczacı Daskaloplos'a ait bağ yerinde ve Kırklareli'nin en havadar mevkiinde bir Darüleytam tesisine karar vererek istimlak muamelesini yapmış ve 4 Haziran 1333 da inşaatı başlatmıştır."

Ancak Kemal bey terfi ederek başka bir şehre tayin olunca inşaat yarım kalır. Araya I.Dünya Savaşı ve Yunan İşgali girince inşaatı yarım kalan bina hazine malları arasına girer. Ancak 1944 yılında burası Çocuk Esirgeme Kurumu tarafından satın alınrak 200 yataklı Trakya Çocuk Yuvası faaliyete geçer.  Şimdiki Atatürk Lisesi arkasında yer alan ve halen Huzur Evi olarak kullanılan bu bina uzun yıllar Çocuk Esirgeme Kurumu Yuvası olarak hizmet yapmış ve  Dr.Fuad Umayı'ın Kırklareli'ndeki adını ebedileştirmiştir.

Dr. Fuad Bey'in hayatını yukarıda kaldığımız yerden anlatmaya devam edersek, onun bir dönem Milletvekili olarak temsil ettiği Bolu'da başlayan yıllarına dönmemiz gerekiyor. 
Dr. Fuad Umay, Kırklareli'nden sonra Bolu'ya terfien atanmıştır ama bu görünüşte böyledir. Çünkü 1918 yılı sonlarına kadar çalıştığı önceki görev yerinde İstanbul Hükümetini tedirgin edici siyasal tavırlar içindedir. Daha öncesinde İttihat ve Terakki Fırkasının bir üyesidir ve Kırkkilise Müdafaa-i Milliye Cemiyetinin kuruluşunda bulunmuştur. Bu nedenle kendisinin "Hayatım" adlı eserinde de yazdığı gibi bu tayin Milli Mücadeleye verdiği desteğe karşı bir tepki olarak bir çeşit sürgün anlamı taşımaktadır. Bolu'daki hükümet tabipliği günleri artık Anadolu'da başlayan Milli Kurtuluş Mücadelesi'nin bir parçası olan faaliyetler ile geçecektir. Bolu'da Milli Mücadele'ye destek veren yerel bir gazetede "Trakyalı" imzasıyla yazılar yazmaya başlamıştır. Bir süre sonra Bolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti içinde başkan olarak yer alacaktır. Sivas Kongresinde alınan kararlar gereği Mustafa Kemal Paşa'nın talimatlarını yerine getirmek üzere Bolu'da aktif görevler almaya başlamıştır artık. Bu sırada Bölgedeki durumla ilgili olarak Heyeti Temsiliye merkezine sürekli bilgiler gönderir. Bölge halkından yardımlar toplayarak merkeze iletir, İstanbul'dan Milli Mücadeleye katılmak üzere ayrılmak zorunda kalan kişilere geçişlerinde kolaylıklar sağlar. 1 Nisan 1920 tarihinde Bolu'dan milletvekili seçilir ve TBMM'de görev yapmaya başlar. Gördüğünüz gibi Dr. Fuad Umay, sadece hastalara, çocuklara yardım elini uzatan, fedakar bir tabip olarak değil, bir ulusal kahraman olarak da karşımıza çıkan vatansever, kahraman bir şahsiyettir. Önemli bir siyasi kimliktir. 
Onun bu cesur ve kararlı duruşu Yunan İşgaline karşı sürdürülen direnişin başarıyla sonuçlanması için atılan diğer adımlarda da devam eder. İtilaf devletleri Anadolu'da başlayan hareketin engellenmesi için İstanbul Hükümeti ile işbirliği yaparak isyan hareketlerin teşvik ederler. Nitekim Düzce'de başlayan bu tür ayaklanmalar sonucu şehir 4000 civarında  isyancı tarafından ele geçirilir, Bolu Mutasarrıfı tutsak edilir. Bu hareketi bastırmak için Kurmay Yrb. Mahmut Bey komutasındaki 24. Tümen görevlendirilir. Harekatın planlanması ile ilgili toplantılarda Dr.Fuad Umay da vardır ve halkın isyancılara karşı çıkmasını sağlamak üzere  bölgede güven tesis edecek, ikna kabiliyeti yüksek bir heyete görev verilmesi kararlaştırılır. Bu heyetin adı Heyet-i Nasiha'dır ve heyette Dr. Fuad Umay da bulunmaktadır.
Heyet-i Nasiha kendilerini koruyan bir askeri müfreze ile birlikte yola çıkar. Fakat heyet 21 Nisan 1920 günü Gerede yakınlarında isyancılar tarafından esir alınırlar. Bu arada isyanı bastırmak için görevlendirilen tümen komutanı Mahmut bey de şehit düşmüştür. İsyancılar heyettekileri asmaya kararlıdırlar. Bunun için Düzce'ye götürülürler. Ellerine kelepçe, boyunlarına zincir vurulmuştur. Bu arada isyancıların kontrolundeki halktan bazıları da taşla, sopayla heyettekilere saldırırlar. Düzce'ye geldiklerinde Hürriyet  ve İtilaf Fırkası binasına götürülürler. İnfazın ne zaman  yapılacağı konuşulurken Dahiliye Nazırı Ali Kemal'den bir telgraf gelir. Telgrafta heyetin İstanbul'a götürülmeleri istenmektedir. Bu durum infazın gecikmesi adına tutsaklara zaman kazandır. Sonraki gelişmelerde Çerkez Ethem  Düzce'yi isyancılardan geri alır ve 20'den fazla kişiiyi de idam ettirir. Neticede isyan son bulur ve Heyet-i Nasiha üyeleri isyancıların elinden kurtulur. Dr. Fuad Umay bir süre daha bölgede çalışmalarına devam ettikten sonra TBMM'ne katılmak üzere Ankara'ya yola çıkar.
Dr. Fuad Umay Bolu Milletvekili olduğu dönemde toplam yedi kanun teklifi verir. 30 defa çeşitli konularda ve kanunlar hakkında söz almak üzere mecliste konuşmalar yapar, yasama faaliyetleriyle ilgili olarak yazılı önergeler verir. Meclise sunduğu ilk kanun teklifi ise Tırnova'da çalışırken mücadele ettiği Frengi hastalığının önlenmesiyle ilgilidir. Bu kanun 8 ay süren tartışmalardan sonra 7 Mart 1921 tarhinde yürürlüğe girecektir. Gecikmenin nedeni ise bazı milletvekillerinin kadınların ve kızların muayenesine itiraz etmeleri olacaktır.

Dr. Fuad Umay hakkında buraya kadar yazdıklarım göreceğiniz gibi onun tarihimizde nasıl önemli biri olduğunu göstermeye yetecek düzeydedir. Ama anlatacaklarım daha bitmedi. Bolu Milletvekili olarak TBMM 'ne ilk girme şerefini kazanan Kırklareli'nin bu değerli insanı daha sonra 1923-1950 yılları arasında 7 dönem Kırklareli Vekili olarak görev yapacaktır. Bu dönem içinde yaptığı çalışmalara başka bir yazıda devam edeceğim. Anlatacaklarım içinde 1923 yılı ABD seyahati, 23 Nisan Çocuk Haftası ve  23 Nisan Milli Egemenlik Bayramının Çocuk Bayramı olarak nasıl kabul edildiği, Kırkkilise'nin  şimdiki adına nasıl kavuştuğunun hikayesi yer alpacak.
Üçüncü bölümün sonunda Dr. Fuad Umay gibi bir şahsiyete vefa borcumuzu ne kadar yerine getirdiğimize dair kişisel görüşümü de sizlerle paylaşacağım. O zamana kadar bu konuda düşüncelerinizi benimle paylaşırsanız sevinirim. 

Yararlandığım Kaynaklar:
1. Burcu DENİZ, DR. FUAD UMAY VE ÇOCUK ESİRGEME KURUMU FAALİYETLERİ, Kırklareli Üniversitesi, Temmuz 2019.
2. Ali Rıza Dursunkaya, KIRKLARELİ VİLÂYETİNİ TARİH, COĞRAFYA, KÜLTÜR VE ESKİ  ESERLERİ YÖNÜNDEN TETKİK, 1948.

5 Ekim 2020 Pazartesi

KOCAHIDIR İLKOKULU

Akın Güre 

Bu gün size eşsiz mimari güzelliği ve tarihi değeriyle kentimizin önemli bir binasının hikayesinden bahsedeceğim.
1908'de İkinci Meşrutiyet'in  ilananından iki yıl önce 1906 yılında,  mutasarrıf (mülki amir) Galip Paşa, o zamanki adıyla Kırkkilise'de bulunan iptidai mekteplerinin (ortaokul) acınacak hallerine bakarak  mahalle mekteplerininde eğitim gören çocukları tek bir binada toplamaya karar verir. Hacı Hasan Ağa Vakfı mütevelli heyeti başkanı Ali Efendi'nin de yardımını alarak şehrin merkezi bir yerinde zarif bir eğitim binasının inşaatı gerçekleşir. Mektebe, o vakitler yeni yapılan binalara Abdülhamit'in adını vermek adet olduğu için " Hamidiye Numune Kebiri İptidai Mektebi" adı verilir. Daha sonra şehrin yeni mutasarrıfı olarak gelen Süreyya Yiğit tarafından okula, Varna Savaşı  kahramanı olarak bilinen bir akıncı komutanının adı verilir. Koca Hıdır şimdi mahalle olan Karahıdır köyünde halkın Hıdır Baba dediği bir yatırın adıdır. Süreyya Yiğit 1914 yılında yatırın olduğu yere dört ayaklı ve kubbeli bir anıt inşa eder ve bu vesileyle 1906 yılında yapılan ilkokulun da adı Kocahıdır olarak değiştirilir.
Koruma altına alınan ve Kubbeli Anıt olarak da bilinen bu anıtın Osmanlılar zamanında yaptırılan ilk anıt olduğu kabul edilir. Ne yazık ki yanından  geçerken merak etmediğimiz  bu anıtın tarihi değeri unutulmuş, anıt kaderine terk edilmiştir.)  Yeniden okula dönersek, Birinci Dünya harbi sonunda 1920 yılında başlayan Yunan işgali sırasında okul işgalciler tarafından kullanılmaya başlanır. Bina İngiliz, İtalyan ve Fransız kıtalarının askeri karargahı olur. Bir çok Türk burada kurulan Dıvanı Harp'de cezalandırılır. Şehrimiz 10 Kasım 1922 tarihinde Yunan işgalinden kurtarıldıktan sonra 15 gün kadar Hükümet Binası olarak  kullanılır.(Yunan işgali sırasında eski Hükümet binası tamamen yanmıştır.) Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu ve Rumeli Müdafai Hukuk Cemiyeti bu okulun salonunda bir toplantı yapmış ve Edirne'ye gönderilecek delegelerini seçmiştir. 

Kaynaklar:
1. Ali Rıza Dursunkaya:Kırklareli Vilayetini Tarih, Coğrafya,Kültür ve Eski Eserleri Yönünden Tetkik. Cilt 2.  Yeşilyurt Basımevi, 1947.
2. Nazif Karaçam: http://www.gazetetrakya.com/Haber-KiRKLARELi_MUTASARRiFi_SUREYYA_BEY_ORADAYDi-733047.gazetetrakya 
Kocahıdır okul fotoğrafı:A. Güre.

KIRKLARELİ TABYALARI

Akın Güre 

Kırklareli yakın tarihimizin  siyasi ve toplumsal gelişimlerin yaşandığı Balkan coğrafyası içinde önemli roller oynamış bir il. Yakın tarihimizden bugüne miras kalan kültür varlıklarından ikisi de bu gün ilimizin hemen yakında yer alan iki tabyadır. Balkanlarda başlayan siyasi ve askeri haraketlilik ve ayaklanmalar Kırklareli'nin toplumsal dokusunu değiştirecek, kültürler arası kaynaşma yerini çatışmalara, işgallere bırakacaktır. Acılarla dolu bu yakın tarihimizin her yönden incelenmesi, öğrenilmesi gerekiyor. Tabyalarımızın tarihi anlamı bu açıdan ele alınacak bir konu. Aşağıdaki fotoğraflardan ilki ilimizin kuzey batısında Eriklice yolu yakınında yer alan Taş Tabya'ya aittir. Diğeri ise Seyfioğlu Tabyası olup, şehrin kuzey doğu yönünde bulunuyor. Bu tabyaların yapılış tarihleri kesin olmamakla beraber 1877-1878 Osmanlı Rus Harbi(93 Harbi) sonrasına aittir. Şehri koruma imaçlı yapılmış silah, cephane ve askeri güç barındırma özelliğine sahip  bu binalar yılların getirdiği ihmaller ve bakımsızlık nedeniyle ne yazık ki bu gün harap halde. Yıllardır kurtarılmayı, yeniden değerlendirilmeyi bekleyen tabyalardan Seyfioğlu Tabyası'nda  son olarak etrafı çitle çevrilerek Kültür ve Turizm İl Müdürlüğünün yönetiminde güvenliği sağlanmaktadır. Taş Tabya ise yakınındaki Jandarma  sayesinde güvenliği kontrol altına alınmış haldedir. Ne yazık ki her iki tabyanın kurtarılaması için hala bir proje gündemde yok. Ancak değerli arkadaşım İl Genel Meclisi Başkanı Aydın Karakoç'dan, bu konu için  Kalkınma Ajansına en yakın zamanda gerekli başvurunun yapılacağını öğrendim.

KIRKLARELİ’DE LEYLEK GÖÇLERİNİ İZLEYEN VAR MI?

Ahmet Rodopman 

Leyleklerin, her yıl Şubat, Mart  aylarında Afrika’ dan Nil vadisinden Kuzeye doğru başlayan göçleri Balkanların ötesinde Avrupa’ ya gelince biter. Genellikle geçmiş yıllarda yaşadıkları yerlere gelip, yerleşme, beslenme ve yumurtlama süreçlerinden sonra yeni bir üreme sezonunda 3 veya 4 yavru aileye katılır. Onların büyütülmesi ve uçurulma aşamaları yaz boyunca sürer. Ağustos ayı leyleklerin toparlanıp, göçe hazırlandıkları aydır. Ve Ağustos ayının sonlarından itibaren, küçük, büyük katarlar halinde Avrupa topraklarını terk ederek uzun ve zahmetli bir yolculuğa çıkarlar. Avrupa topraklarında yaz aylarını geçiren, leylek toplulukları doğu ve batı göç yollarını takip ederek tekrar Afrika’ nın sıcak ve nemli Nil Nehri boyunca uzanan verimli topraklarına dönerler. Batı yolu, İber Yarım Adası (Fransa, İspanya)üzerinden Cebelitarık  boğazından geçilerek biraz uzunca yol olmasına karşın Nil nehri civarında son bulur. Doğu yolu, Balkanlar  üzerinden İstanbul veya Çanakkale Boğazı geçilerek Anadolu, boydan boya aşılıp Suriye, İsrail, Lübnan ve Mısır’a varır. İşte Kırklareli’ nin şansı bu  göç yolu üzerinde olması. Bu günlerde gökyüzüne baktığınızda katarlar halinde uçan Leyleklere rastlayabilirsiniz. İlk gruplar gitmiş olmalarına karşın, göçün Eylül sonuna kadar sürebileceğini düşünecek olursak hala görüp, el sallamak için vaktiniz olduğunu söyleyebiliriz.
Hele Ornitoloji (Kuş Bilimi) ile ilgilenen arkadaşlarımız varsa, iyi bir dürbün elde ederek Kırklareli’ de çok iyi bir göç izleyicisi ve kuş fotoğrafçılığı yapabilir. Ben üniversite yıllarımda kitabımı ve dürbünümü alıp, Çamlığın arkasına, kuzeye bakan Kofçaz yolundaki tepelere, bazen de Kırklar tepesinde, göçmen kuşların dönüş yolculuklarını izlerdim. Ve her ayrılışın, içimden bir kopuşa neden olduğunu, gideni hiç tanımasam da, seneye içlerinde dönemeyeceklerin de  olduğunu düşünerek üzülür, kendimce dizeler düşerdim defterime, yazdıklarımı şiir sanarak genellikle.
Ben göçmen kuşların içinde  en çok Leylekler ve Turnalar ile ilgilendiği için onların yollarını gözlemiştim. Oysa Kırklareli üzerinden küçüklü, büyüklü yüzlerce çeşit göçmen kuş kafilelerinin geçtiğini görebiliriz. Hatta içimden hep geçmiştir, düşlerime girmiştir, Polos (Yoğuntaş) kalesinin olduğu tepede hem Balkan Savaşlarının en hazin çarpışmaları yapıldığı ve çok geniş bir görüşe sahip olduğu için bir Balkan Harbi Anıtı ve bir Kuş Gözlem Evi oluşturma fikri. Umarım bir gün Kırklareli’ de yaşayan arkadaşlarımız böyle bir hayali gerçekleştirebilirler. İlginç bir Kırklareli tanıtım ve turizm alanı oluşturulabilir.
Ornitoloji, özellikle de Leylekler ve Turnalar ile ilgili o kadar çok söylenecek şey var ki, belki ileride daha ayrıntılı olarak  tekrar gündeme getirebiliriz. Çünkü arkadaşlarım beni uyarıyorlar, çok uzun yazma diye, okunmuyor diye. Ancak bende kısa yazamıyorum işte, bağışlamanız dileklerimle.

KIRKLARELİ’ MİZE 140 YILDAN BERİ HİZMET VERMİŞ DEĞERLİ BELEDİYE BAŞKANLARIMIZ

Ahmet Rodopman 

Yerel Tarih Grubumuzun  çalışmaları arasında şehrimizin tarihsel gelişiminde çok önemli yerleri olan Belediye başkanlarımızı da tanımayı ve tanıtmayı programladık. Bunun için şimdiye kadar gelmiş, geçmiş Belediye Başkanlarımızı olabildiğince eksiksiz ve hatasız tarih sırasına göre belirlemek istedik.
Kırklareli, 93 Harbi diye anılan, 1877-1878 Osmanlı Rus Harbi sonuna kadar Edirne’ ye bağlı Mutasarrıflık iken savaş sonrasında Belediye Teşkilatı kurulmuştur, İlk belediye başkanlığına da kayıtlara göre Süleyman Bey getirilmiştir, Ancak, farklı kayıtlarda farklı yıllarda, farklı kişiler yazılmış olmasına rağmen, karşılaştırılıp düzenlendiğinde karşımıza 1930 yılına kadar tarihleri tam olarak tespit edilemese de isimleri bilinen değerli büyüklerimiz belediye hizmetlerini yürütmüşlerdir. Atıf Bey, Hacı Mestan Efendi,  Ahmet Mashar,  Ahmet Dingiloğlu, Mehmet Tosunoğlu, Sırma Yorgi(Balkan Harbi Sırasında Vekaleten), Müftü Mehmet Bahattin, Hacı Mestan Efendi(Tekrar),Çelebi Efendi (1908 Meşrutiyet Döneminde), Dramalı Rıza Efendi, Arif Tosunoğlu, Cemal Bey, sırasıyla Belediye Başkanlığı yapmışlardır.
Bu arada erişemediğimiz veya yanlışlıkla sıralama hatası yapmış olabileceğimizi düşündüğümüz merhum belediye Başkanlarımız ile ilgili bilgisi olan arkadaşlarımız varsa lütfen yazsın. Çünkü 1922 ye kadar olan resmi evrakların pek çoğu kayıp veya yanmış olduğundan doğru bilgilere erişilmesi çok güç olmaktadır.
Aşağıda yazdığımız listede, belediyemizde resimleri bulunan değerli eski başkanlarımızın öz geçmişleri ve yaptığı hizmetlerle ilgili bilgileri ileride  vereceğimizden şimdilik sadece isim sıralamasını yaptık.
AHMET ÜSKÜPLÜOĞLU
MUHİDDİN ÖZENBAŞ
NAİL HEKİMOĞLU
HİLMİ ÖZTÜRK
ŞEVKET DİNGİLOĞLU(1922-1930)
HÜSEYİN BATIYELİ (1930-1932)
HASAN TAHSİN SANLI (1932-1935)
DR. MEHMET CAN (1935-1936)
HAŞİM PEKSÖZ (1936-1944)
REŞİT ALTAY (1944-1950)
HALİL YAMAN (1950-1956)
ALAEDDİN ERİŞ (1956-1958)
CENAP AKSU (1958-1960)
HİKMET BALOĞLU (1960-1962)
MEHMET SARAÇOĞLU (1962-1963)
MEHMET AKYÜREK (1963-1968 / 1973-1976)
MUZAFFER ENDER (1968-1973)
HASAN ŞAYLAN (1980-1982)
ALİ NAZMİ ÜSTÜNDAĞ (1976-1980 / 1984-1989)
KADİR GÖKÇE (1989-1999)
CENGİZ BAĞDAN (1999-2004)
YILMAZ ŞEŞEN (2004-2005)
CAVİT ÇAĞLAYAN (2005-2014)
MEHMET SİYAM KESİMOĞLU(2014-2019)
Yararlanılan Kaynaklar:
1 – DURSUNKAYA, ALİ RIZA .Kırklarelini Tarih, Coğrafya ve Eski eserleri Yönünden Tetkik. Kırklareli.1947
2 – KARAÇAM, NAZİF . Efsaneden Gerçeğe Kırklareli. Kırklareli.1995
3 – KIRKLARELİ BELEDİYESİ Web Sitesi.

4 Ekim 2020 Pazar

MİLLİ MÜCADELE YILLARINDA KIRKLARELİ VE TRAKYA’ DA YUNAN İŞGALİ

Ahmet Rodopman 

Mondros Mütarekesinin hemen ardından, önceden planladıkları gibi ihtilaf devletleri kuvvetleri harekete geçmiş ve Trakya topraklarını önce kendi aralarında, (Fransa,İngiltere ve İtalya olarak ) bölüştürerek, sükuneti sağlamak bahanesi ile şehir, kasaba ve köylerde askeri birlikleri için belirli merkezler oluşturmaya başlamışlardır.  Savaş öncesi Yunanistan’ a söz verilen bu topraklara bir an evvel sahip olup Büyük Helen Devletini kurma heveslerine kapılan Yunanlılar da yerli halka eziyet ederek, korkutup kaçırmaya çalışmışlardır. Yerli Rum gençlerinden oluşturdukları çetelerle baskınlar ve tehditler yaparak Türkleri oldukları yerleri terk etmeye zorlamaya başlamışlardı. Fransızların ele geçirdiği Trakya Demir Yollarını da Yunan silahlı kuvvetlerine devretmeleri ile Yunan şiddeti artarak devam etmiştir.
Geçmiş işgal günlerinin hatıraları henüz hafızalarından silinmemiş olan Trakya halkı da, haklı isteklerini, ne Avrupa’ da ki müttefik güçlerine, ne de İstanbul’ daki Osmanlı Hükumetlerine dinletilememiştir. Böylece kendi başlarının çaresini aramaya başlamışlar, yaşanacağını düşündükleri kötü günlerden ancak kendi güçleri ve direnmeleri ile kurtulabileceklerini düşünmüşlerdir. Kendi topraklarını, evlerini, yurtlarını, canlarını ve mallarını korumak için birleşip güç birliği ile örgütlenme fikrinin Osmanlı’ da beklide ilk somutlaştığı olay olarak Trakya’da oluşan düşmana karşı  koyma hareketlenmesi doğmuştur. Başta Edirne olmak üzere, Kırklareli , Tekirdağ ve Gelibolu merkezleri ve çevre yerleşim birimlerinden sorumluluk duyan, etkili ve deneyimli kişiler önce kendi aralarında, sonra belirli merkezlerde gizli olarak Anadolu da hemen hemen her şehirde kurulmakta olan dernek veya cemiyetler benzeri bir oluşuma gitmişlerdir.
Önce, 9 Mayıs 1920 tarihinde, Edirne ileri gelenleri Trakya Paşaeli Müdefaa Heyet-i Osmaniyesi adıyla birliktelik oluşturmuşlardır. Daha sonraki toplantılarında isim değişikliği yapılarak,  Trakya-Paşaeli müdafaa-i Hukuk Cemiyeti olarak her şehirde ve küçük yerleşim merkezlerinde şubeler açılarak yaygınlaştırılmıştır. Sivas Kongresi süresince Mustafa Kemal Atatürk ile sürekli iletişimde olan yetkililer, Vatanın bir bütün olduğu görüşü ile birlikte mücadele kararını almışlar ve yeni ismi ile de, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti' nin bir şubesi olmuştur. Yunanlılar bu girişimleri öğrenince daha fazla beklemeden Trakya’ yı işgale başlamışlardır. Böylece 2 yıl 3 ay 14 gün sürecek sıkıntılı, acı işgal günleri başlamış oluyordu. Kısa bir zaman sonra müttefik güçlerinin Trakya’dan çekilip, İstanbul’ a gitmeleri ile tamamen Yunanlıların kalması ile de, Yunan mezalimi kendisini belli etmeye başlamış ve gün be gün artarak sürmüştür. Daha kuruluşunu bile tamamlayamayan direniş güçleri işgalci güçler tarafından şiddetle takip edilip tespit edilmişler, kimisi sürgüne, kimisi ceza evlerine gönderilmiş kimisi de işkencelerde can vermişlerdir.
Kırklareli Yunan işgalinin en acı hatıralarla dolu günler yaşayarak geçirmiştir. Cemiyet üyelerinden bazısı Bulgaristan’a kaçarak oradan  direniş faaliyetlerini ve Ankara ile haberleşmeleri sağlamış, bazı geçler de silahlanarak Vize, Saray ve Dereköy kırsalına çekilerek vur kaç taktiği ile Yunan kuvvetlerine zarar ve korku vermişlerdir.Bu çete savaşlarından yılan Yunan güçleri bunun daha da gelişeceğinden çekinerek Trakya da ki asker sayılarını devamlı arttırarak iki katına çıkarmışlardır. Ancak bu direniş hareketleri yeterli silah ve mühimmat takviyeleri gelemediği için istenildiği gibi etkili olamamıştır. Bütün umut ve beklentiler Anadolu’dan gelecek  kesin savaş sonucu alınacak galibiyete kalmıştır. Yüce Türk Ulusunun canını, malını her şeyini ortaya koyarak yaptığı Kurtuluş Savaşları 30 Ağustos Zaferi ile taçlandırılıp, düşman güçlerinin İzmir’den denize dökülmeleri ile Kırklareli ve Trakya halkının da kaderi değişmiş, acı ve kötü günler geride kalarak, düşman çizmeleri altında ezilmekten kurtulup hür ve bağımsız olarak kurulacak Türkiye Cumhuriyeti’nin topraklarına kavuşmuş olacaklardı.
Mudanya Mütarekesi, Türkiye tarafından pek de kolay olmamıştır doğal olarak. Galip taraf olarak Türkiye’ yi temsilen İsmet İnönü başkanlığında bir heyet müzakereleri sürdürürken, işgal için koşturup gelen yenilen taraf olarak Yunanlılar toplantılara dahi gelmemiş, o kadar ısrar edilmesine karşın antlaşmayı imzalamaktan dahi kaçmışlardır. Onların yerine hamileri olarak Fransızlar, İngilizler ve İtalyanlar konuşmuş, pazarlık yapmışlardır. Özellikle İngilizlerin Trakya’dan çıkmamak için direnmeleri ve Edirne, Karaağaç Mahallesinin Türklere terk edilmemesi konusu hayli uzun tartışmalara neden olmuştur. Sabahlara kadar süren görüşme ve tartışmaların sonucunda  10 Ekim 1922' de sabaha karşı 03.15'de Türk tarafının pek çok isteklerine uyacak şekilde düzenlenen Mudanya Mütarekesi imzalanmıştır. İsmet İnönü’ nün saçlarının büyük bir kısmı Lozan Antlaşması sırasında yaşadığı sıkıntılardan beyazlamışsa da, önemli bir bölümünün Mudanya’da beyazlaştığı  bilinmektedir. Yunanlıların antlaşmadan kaçıp, Türkleri Fransız, İngiliz ve İtalyanlar’ dan oluşan  komisyonla karşı karşıya bırakmaları, Kurtuluş savaşından galibiyetle çıkan Türklerin, daha fazla ödün alınabilecekken, bu kadarla yetinip, kazanımların ileride yapılacak olan Lozan Görüşmelerine ertelenmesini sağlamıştır. Gerçi Lozan da da benzer durumlarla karşılaşılmış, Yine Yunanlılar sözlerinde durmamış, diğer devletler de olmadık numaralarla heyetimize zor anlar yaşatmışlardır. Bütün bu güçlüklerin atlatılıp ülkemizin Tapu Senedi olarak nitelenen Lozan Antlaşmasının imzalanarak alınmasında emeği ve hakkı geçen yediden yetmişe herkese minnet ve saygılarımızı gönderirken, biz yine dönelim yurdumuz topraklarına.
Ancak bu sürecin pek o kadar kolay olmayacağı açıktı. İki yıl boyunca Trakya halkının Yunan işgal güçleri ve yerli Rumlardan neler çektiği ile hiç ilgilenmeyen Müttefikler bu seferde Yunan kuvvetleri çekilirken gerek askerleri gerekse yerli işbirlikçi Rumları koruyup, kollama telaşına düşmüşler, işgalciler giderken yaptıkları talan, yakma, yıkma, hırsızlık, cinayet ve tecavüzleri önleyeceklerine, Yunanlıların salimen Meriç Nehri ötesine güvenlikle gitmeleri için tekrar Trakya’ ya geçici olarak gelip, yönetime el koymuşlardır. Belirlenen günlerde de Türk yetkililer Müttefik güçlerinden beldeleri teslim almışlardır. Bu teslim alma sürecinde görevlendirilen Ferit Belen ve Çatalca da bulunan süvari birliklerini canla başla, gece gündüz koşturmaları ile en çabuk bir şekilde Türk yetkilileri, yönetimleri ellerine almışlardır.
Yunanlılar ve yerli işbirlikçi Rumlar geldikleri gibi gitmemişler, giderlerken yüzlerce yıllık hayalleri olan Megali İdealarını bu topraklarda gömmelerinin hıncını masum Trakya halkından çıkararak, yakıp, yıkarak gitmişlerdir. O günlerde yapılan hasar tespit çalışmalarından elde edilen veriler her ne kadar olanların ancak bir kısmını yansıtıyorsa da, yine de beni sonsuz bir üzüntüye gark ediyor, ülkemin ve yurdum insanının bunları hak etmediğine inanıyorum. Ancak bu durum,işgal edilen vatanını savunmak ve hürriyete kavuşmak için her şeyini feda etmesine karşın, sonunda galip gelinse de savaşların ne denli insanlık dışı olduğunu bir kez daha anlamamızı sağlıyor.
İşgal bitimi Yunan Mezaliminin ancak bir kısmını gösteren tespit kayıtları:

Gasp ve Yağma olayları  Kıymet veya Adet
Altın Lira……………………………….60.188 Lira
Evrak-Nakdiye……………………...3.951.834 Lira
Mecidiye…………………………….........2.013 Adet
Drahmi…………………………………833.043 Adet
Resmi Eşya…………………………..6.521.842 Lira Değerinde
Öküz Arabası…………………………...10.735 Adet
Beygir Arabası……………………………3.340 Adet
İnek+Manda+Öküz+At+Kısrak+Eşek…31.584 Adet
Koyun+Keçi+Tavuk+Kaz+Hindi+Ördek..6.269 Adet
Ziraat Aleti……………………………....601.000 Adet
Taşınabilir Mal……………………………88.156 Adet
Tahrip edilen Bina(Cami ve okul dahil)….957 Adet
Öldürme olayı…………………………………374 Adet
İşkence ve yaralama……………………….1.193 Adet
Tevkif ve sürgün…………………………….2.530 Adet
Tecavüz………………………………………....173 adet
Tablo:1-Dr.Veysi Akın.Mudanya Mütarekesi ve Trakya’ nın Kurtuluşu çalışmasından alınmıştır.
Yazılabileceklerin en azını yazmaya gayret göstersem de yine de okuyacağınız listeler ve listelerde sıralananlar sanırım sizlerinde yüreğinizi sızlatıp, gözlerinizi yaşartacaktır, benim gibi. Yine de insanlığımızı bırakmaksızın yapılanları bilincimize yarleştirerek, hüzünlü ama umutlu bir şekilde yarınlara bakma arzusu ve inancı ile.

Yararlanılan Kaynaklar:
1 – Akın, Veysi ;Mudanya Mütarekesi ve Trakya’ nın Kurtuluşu. Türk Tarihi ve Araştırmaları. 23.10.2014
2 – Güner, Zekai :Trakya-Paşaeli Müdafa-i Hukuk Cemiyeti’ nin Kuruluşu ve Faaliyetleri. Doktora Tezi . İstanbul.1992
3 – Çevik, Akif ; Trakya-Paşaeli Cemiyeti ve Lüleburgaz-Edirne Kongreleri . Yüksek Lisans Tezi. Edirne 1915
3 – Karaçam, Nazif : Efsaneden Gerçeğe Kırklareli. Kırklareli-1995

3 Ekim 2020 Cumartesi

YEREL TARİH ÜZERİNE

Akın Güre 

İnsanların kentsel hafızaya duyarlı olması güzel. Bu yaklaşım aynı zamanda kent kimliğini inşa eden kültürel, mekansal, doğal özellikleri de ele almayı gerektiriyor. Kent kimliğini belirleyen, kenti diğerlerinden fark edilir kılan bütün özellikler bir bütün oluşturuyor. O nedenle kent kimliğinden bahsederken bir şehrin ruhunu da keşfetmiş oluyorsunuz. Kente özgü unsurları içinde barındıran bu kimlik yaşama anlam ve değer katıyor. Uzun süre yaşadığı yerden uzak kalanların geldiği yere dönmeyi hayal ederken duydukları mutluluk böyle bir farkındalıkdan besleniyor. Kente kimliğini kazandıran bir farkındaliktır bu. Zihinlerde yaşayan meydanlar, sokaklar, hala ayakta kalabilmiş evler, kokularını, renklerini, sahiplerini özlediğimiz dükkanlar, hatıralarla dolu parklar ruhsal bir doyumun en değerli araçları değil midir? 

Kırklareli’nin kültürel ve coğrafi zenginliğinden haklı olarak sıkça bahsedilir. Gerçekten öyle değil midir? Trakya’nın her köşesi böyledir. Kırklareli deyince bir kent fanatiği olarak görülmesin ama, bu zenginliği özellikle vurgulamak da gerekiyor. Bu kentin adı Cumhuriyetten sonra 1924 yılına kadar Kırkklise olarak kalmıştır. Osmanlı tarafından ele geçirildikten sonra kalesi olmayan tek yerdir aynı zamanda.

Bunları neden hatırlatıyorum? Kırklareli coğrafi olarak ilginç bir bölge. Bu durum tarihsel gelişmeler açısından da kentin hayatını derinden etkilemiş. Kent, 93 Harbi nedeniyle Balkan savaşlarında önce Ruslar, sonra Bulgarlar tarafından işgal edilmiş, sonra geri alınmış. Kurtuluş Savaşı yıllarında, 26 Temmuz 1920’de Yunan işgaline uğrayan Kırkkilise 10 Kasım 1922’de kurtarılmış, 1924 yılında vilayet olmuş. Mübadele yıllarındaki göçlerde şimdiki nüfüsu oluşturan büyük toplumsal hareketlilikler yaşanmış. Daha sonraki yıllarda ise şehrin eski insanları olan ve Türkler ile barış içinde yaşayan Museviler şehri terk etmişler. Onların bıraktığı boşluğun kentin ekonomisine olumsuz etkileri olmuş, kültürel, sosyal dokular değişmiş.

Bütün bu hareketliliğe baktığımızda yaşanan acılar yanında, değişkenlik ve kültürler arası ilişkiler şehir yaşamına ve kültürüne çok şeyler kazandırmış olmalı. Eski binalar kadar, maddi olmayan kültürel varlıklar toplumsal geçişkenlikler içinde varlıklarını sürdürmüşler. Peynircilik, şarapçılık, besicilik gibi uğraşlar ve folklorik zenginlikler de bölgesel kültürün gelenekleri içinde yaşamaya devam etmişler. Bu berberliklerin ne kadar farkındayız? Yakın zamana kadar çok şey atlanmış. Asıl mesele bu. Yayla Meydanı’na bu çerçeveden bakıldığında kent kimliğinin çok önemli bir ögesi olduğunu fark etmekte geç kalmışız. Yayla Meydanı gibi özgün bir mekanın bu gün hala olması gerektiği gibi değerlendirilmeyişi bu nedenledir. Uzun geçmişe dayalı ihmaller ve sonrasında yapılan tercihler hep yakınageldiğimiz bir unutkanlığın eserleri aslında. Şüphesiz yapılan bazı güzel işler olmuş. Yayla evlerinin restorasyonu, parkın düzenlenmesi, müzelerin açılması gibi… Ama yeterli mi? Bugün Yayla Meydanı sadece bir park olarak değerlenirken, onu çevreleyen mimari dokuyla ilişkileri yok sayılabilir mi? Bu önemli bir konu. Hala parkın önünü, güzelliğini kapatan trafo binası bir ucube örneği olarak dikkatlerden nasıl kaçmış?

İstasyon mevkii aynı adı taşıyan caddesinde süregelen hareketliliğe rağmen alınan yanlış kararlar ve ilgisizlik nedeniyle perişan bir halde bildiğiniz gibi. Demem şu ki, Kırklareli İstasyon’u tek başına tarihsel anlamıyla bir kimliğin parçası sayılacak önemde bir yer. Osmanli Demiryolları Tarihi’nden uzanıp Balkan Harbi’ndeki yenilgi sonrası bu istasyonda yaşanan hadiselerin çok azını biliyoruz hala… Yani şehrin tarihinde önemli anlara şahitlik yapmış bir mekan burası. Bir zamanlar, bu topraklarda gayrimüslim vatandaşların bağcılık ve şarap üretimi ile de uğraştıkları yıllarda üretilen şarabın ihtiyaç fazlasının, Fransız uzmanların gözetiminde, trenle Fransa’ya ihraç edildiği söylenir. Bu İstasyon öte yandan Atatürk’ün 1930 seçimleri sonrasındaki yurt içi gezi programları sırasında kullanılmış. Atatürk Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk şeker fabrikalarından sayılan Alpullu Şeker’i ziyarete gelirken Trakya demiryolunu kullanmış ve 20 Aralık’da Kırklareli’ne, burada ayak basmıştır. Belki yakın bir gelecekte, Kapıkule-Halkalı hattına bağlanacak hızlı tren hattı için yeniden inşa edilecek Yeni Kırklareli İstasyonu için bir ilham kaynağı olacak bir değere sahip Kırklareli İstasyon Binası.

Bildiğim kadarıyla Kırklareli Tran Garı binası ve çevresi 2.derece sit alanı olarak ilan edilmiştir. İstasyon binasının bulunduğu çevresel dokuyla birlikte taşıdığı tarihi, kültürel ve sosyal özelliklerini göz önünde bulundurarak Kent Kimliğine yakışan bir görünüme kavuşması umarım daha fazla gecikmez.

Aynı mekansal hassasiyeti göstermemiz gereken biğer bir köşe ise Dingiloğlu Parkı’dır. Sanırım burası da koruma altına alınmış, 2.derecede bir sit alanı. Koruma altına alınması nedense İstasyon Binası örneğinde olduğu gibi bir farkındalık yaratmaya yetmememiş olmalı. Gezenler, görenler bilir. Bu parkın içinde Eski Halk Evi Binasını ayrı tutarsak, iki önemli kültür varlığı vardır. İlki Park’a kimliğini veren 1928 yılında heykeltraşı Kenan Ali Yantuç olan ünlü Atatürk Heykeli’dir. Bu heykel aynı zamanda Atatürk’ün siyasi tarih ve Cumhuriyet döneminin kültürel değişimi yönünden önemsediği bir ziyaret nedeniyle tarihi bir anlam taşır. Heykel Atatürk’ün Kırklareli’ne geldiği 20 Aralık 1930 tarihinden önce 8 Mayıs 1930 tarihinde İsmet İnönü Hükümeti’nin kararıyla yapılmıştır. Parkın diğer yaşayan varlığı ise asırlık Doğu Çınarıdır. Yakın döneme ait Cumhuriyet Meydanı çevresini içine alan hangi Kırklareli fotoğrafına baksanız bu ağaç farkedilir. Parkın yıllardır yaşayan bu varlığı kent kimliğinin ayrılmaz bir parçası olarak, özenle korunacak bir ilgi odağıdır. Ama nedense Atatürk Heykeli ve Doğu Çınarı’nın bulunduğu mekan koruma altına alınsa da gerekli olan özenden nasibini almamıştır henüz. Parkın durumu herkesin bildiği gibi üzücü.

Son olarak Vilayet Meydanı için de bir şeyler söylemek istiyorum. Belki başka bir yazıda yeniden ele almak lazım. Kırklareli Kimliği için genel anlamda meydanlarımıza gereken önemin verildiğini düşünmüyorum. Tabii bu şehir planlamasıyla ilgili, bu nedenler de sebepleri muhtelif olan bir sonuç. Ama çok gerilere gitmeye gerek yok. Atatürk Heykeli hariç, Vilayet Meydanı için son yıllarda gerçekleşen yapılanmanın, kent kimliğiyle ne kadar örtüştüğünü, kent dokusunda nasıl imgesel tezatlara yol açtığını, bütünselliği nasıl bozduğunu sormadan geçmek mümkün mü? Bu tür yanlışlardan dönmek için uzun planlara gerek yok. Benzer hataların tarihi sokakların ruhuyla tezat iş yerlerine göz yumularak tekrarlandığını gördüğümde Kırklareli adına üzülüyorum.

Yazıya başlarken söyledim, kentler kimlikleri ile yaşayan, ruhları olan mekanlardır. Bu özellikler kentlere anlam ve değer katar. İçinde yaşadığı insanlarla beraber herkesin alakasını çeker ve kentsel var oluş çizgisini sürdürülebilir kılar. Kentleri farkındalık yaratan kültürel ve doğal özellikleri o kentte yaşayanların bağlılıklarını ve kente saygılarını çoğaltır. Değişim ile birlikte koruma duygusu da pekişir bilinçlerde. Bu bakış öğreticidir, önemlidir. Bu duygu ve bilinç yeni nesillere de aşılanırsa, kentin zaman içindeki mekansal ve ruhsal bütünselliği, orasını yaşanır kılar.

KIRKLARELİ’NDE İZ BIRAKAN BİR AYDIN: ALİ RIZA DURSUNKAYA


Akın Güre


Bu yazımda Kırklareli yakın tarihinin önemli bir şahsiyeti olarak Ali Rıza Dursunkaya'dan söz etmek istiyorum.  Ali Rıza Dursunkaya 1890 yılında Amasya'da doğmuştur.  Babası  93 Harbi denilen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşlarında Artvin’den Amasya'ya göç eden  Kamil Efendi, annesi yine Artvinli Neyire Hanımdır. Babası  suvari jandarma yüzbaşı olarak   Kırklareli'ye tayin edilir. Ali Rıza Dursunkaya'nın hayatında Kırklareli dönemi böyle başlar. O sıralarda 4-5 yaşlarındadır. Ortaokulu Kırklareli'nde, Liseyi Edirne İdadisinde  bitirir. Yükseköğretim için Darülfünün Edebiyat Bölümüne girer fakat son sınıfta babasının vefatı nedeniyle bitiremez ve ailesinin bulunduğu Babaeski'ye döner.  Bundan sonra bir dizi  görevlerde görürüz kendisini: Gönüllü olarak askere gider ve gümüş harp madalyası ile taltif edilir. Sonrasında Kırkilise İhtiyat Zabitan Teavün Cemiyeti Reisliği görevine atanır. Trakya-Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti üyeliği sırasında  Trakya’da Yunan işgali başladığında diğer cemiyet arkadaşları ile birlikte  Bulgararistan'a geçer. Kırcaali Kazası Mekatib-i İslamiye Müdürlüğü,  Rodop Kazası İslam Öğretmenleri için açılan Kurs Müdürlüğü gibi görevleri Bulgaristan'da bulunduğu dönemde yapar. Kırklareli'nin Yunan İşgalinden kurtarılmasından sonra ülkesine döner, İlköğretim Müfettişliği görevine başlar. 1925 yılında resmi görevinden ayrılarak gazetecilğe yönelir. O zamanki adıyla "Kırklareli" gazetesini çıkartır. Trakya'da Yeşilyurt adıyla  yayın hayatına  devam eden bu gazetenin önemi Türkiye'de hala yaşayabilen en eski dördüncü yerel gazete olmasıdır. ilk Sayısı 31 Ağustos 1925 tarihinde Ali Rıza Dursunkaya tarafından basılan gazete 30 Kasım 1927 tarihine kadar  "Kırklareli" adıyla çıkmıştır. 
Ali Rıza Dursunkaya'nın bu hizmetinin önemini daha iyi anlayabilmemiz için biraz yerel basınla ilgili tarihsel bilgileri hatırlatmak gerekiyor: Osmanlı Devleti'nde İstanbul dışında basılan ilk gazete Rusçuk'ta yayınlanan "Tuna" gazetesidir. Anadolu'da ise ilk yerel gazete Erzurum'da basılan "Envar-ı Şarkiye" dir. Bu gazete 1929 yılından sonra "Erzurum" adını almıştır. 1919 ile 1938 yılları arasında yayınlanan yerel gazetelerin sayısı 406 dır. Milli Mücadel ve sonrasında Cumhuriyetin ilk yıllarından başlayarak günümüze kadar gelen yerel gazeteler arasında dördüncü sırada yer alması Trakyada Yeşilyurt Gazetesinin önemini gösterir.  Daha önemlisi Trakyada kuruluş tarihi olarak birinci sıradadır. İlk kurulduğunda gazete Kırklareli Vilayet Matbaasında basılır. Resmi vilayet gazetesi çıkmaya başlayınca adı bu gazeteye verilir ve 30 Kasım 1927 tarihinden sonra 163. sayıdan itibaren Trakyada Yeşilyurt adını alır. Edirne Vilayetinin satılığa çıkardığı baskı makinaları alınarak Yeşilyurt Matbaasında basılmaya başlanır. Gazete Ali Rıza Dursunkaya'nın 1957 yılında vefatından sonra (15 Şubat 1957) Kız kardeşinin eşi Rıza Tagal tarafından yayınlanmaya başlar.
Bir süre süre önce elime geçen Trakyada Yeşilyurt gazetesinin muhtelif yıllara ait digital nüshaları içinde dolaşırken daha iyi kavradığım gibi bu gazete Kırklareli sosyal ve siyasal yaşamına yansıtan güncel olay ve görüşleriyle bir habercilik göevi yaparken aynı zamanda  kültür değişiminin öncüsü olmuştur.  Kırklareli toplumsal tarihini, müziği, folklorik unsurları, gelenekleri, yaşam tarzları ile çok yönlü olarak anlatma gereğini duyarken, sayfalarını  sanat ve edebiyata açarak zengin bir yazar kadrosu ile  çağdaş bir yayın anlayışını kendine misyon edinmiştir.  
"Siyasetteki mücahedemiz(mücadelemiz), bir gün mübarek bayrağımız altında tam bir istiklâle mazhar olan yurdumuz halkının bilâ tefrik minnet ve şükran hisleriyle merbut (bağlı) bulunduğu büyük Halâskâr Gazimizin çizdiği yolun âciz bir yolcusu olmaktır” diyen Ali Rıza Dursunkaya yönetimindeki gazete uzun yıllar, Türkiye Cumhuriyetin temel ilkelerine sahip çıkarak laik, milliyetçi, devrimci bir çizgiyi savuna gelmiş, ısrarla bağlı oluğu bu yayın politikası doğrultusunda sayfalarını açıtığı Kırklarelili aydınların, yazarların, sanatçıların sesi olmuştur. 
Değerli bir hukukçu olan oğlu Orhan Dursunkaya, 30 Ağustos 1990 tarihinde Kırklareli Halk Kütüphanesinde Babası ile ilgili bilgileri paylaşmak için yaptığı konuşmasında şunları anlatır:
"Gazetenin, Ali Rıza Dursunkaya’nın koyduğu ilkelere göre yayınladığı ilk dönemde sütunlarında yer alan imza sayısını şu anda belirleyemiyorum ama bu sayının 80-100 arasında olduğunu tahmin edebiliriz.Bu yazarlar gazetenin sütunlarında tam amatörce bir heyecanla eserlerini sunmuşlardır. Siyasi yazıların büyük bir çoğunluğu gazetenin başyazarı Ali Rıza Dursunkaya tarafından yazılmıştır. Bunun dışında pek çok değişik konularda pek çok yazılar yazılmıştır. Bunlar, sanat ve folklor incelemeleri, tarihsel olayların açıklanması veya anıları, şiirleri hikâyeler, denemeler, üniversite tez çalışmaları, arkeoloji, Bulgaristan Türkleri, Rumeli ile, sağlıkla, eğitimle, sporla ve diğer toplum olayları ile ilgili yazılar, bir zamanlar gerçekten zengin kültür hareketlerinin kaynağı olan eski Halkevlerinin çalışmaları ile ilgili olarak Yeşilyurt’un sayfalarında yer almışlardır.Bu yazılar arasında Ali Rıza Dursunkaya’nın uzun yıllar öncesinden topladığı notlarla anılarının oluşturduğu Kırklareli tarihi ve kültürü ile ilgili yazılarını da hatırlamak gerekir.
Yeşilyurt sütunlarında ölümsüzleşen bu yazı sahiplerinden bir çoğunun adlarını hatırlayabiliyorum. Eski yazarlar, daha gençler diye bir ayırım yapmadan, aklıma gelenleri sayıyorum :Vahit Lütfi Salcı, Halide Nusret Zorlutuna, Uluğ Turanlıoğlu, Mustafa Şerif Alyanak, Abdurrahman Altuğ, Refet Rodoplu, Şerif Baykurt, Ali Coşkun Yanardağoğlu, Ziya Güney, Mahmut Ragıp Gazimihal, Rıza Tagal, Necmettin Deliorman, Nazif Karaçam, Nafi Atuf Kansu, Kâmil Tomruk, Etem Ütük, Eşref Gürdal, Niyazi Akıncıoğlu, Jale Aydonat, Mustafa İlhan, Hayri Gürsu, Mimar Talât Özışık, Şevki Gemicioğlu, Ziya Bayraktar, Dr.Suat Vural, Dr.Nazmi Tunçay, Orhan Dursunkaya, Salâhattin Ünsal, Mustafa Ege, Hüseyin Özger, Sadiye Aydonat, Orhan Pirler, Şevki Pazarcı, Halil Alpçelebi, Semih Erkmen, Necdet Balcı, Kürşat Yanardağoğlu." 
Ali Rıza Dursunkaya'dan geriye kalan çok önemli bir kaynak eseri burada  hatırlatmadan geçemeyeceğim. Kırklareli Vilayetini Tarih, Coğrafya, Kültür ve Eski Eserleri Yönünden Tetkik isimli 2 ciltlik bu  kitap ilk önce 1945-1946 yılları arasında Trakyada Yeşilyurt gazetesinde yayımlanmaya başlanır. Eserin 1. cildi 1948 yılında Yeşilyurt Matbaasında 185 sayfa olarak basılır. Kırklareli'ni tarihi, kültürü, coğrafi yönleri ile inceleyen kitapta bağcılık, meyvecilik, şekerpancarı ziraati, tütün ekim, ipekböceği yetiştiricişiği, peynircilik hakkında bilgiler verilmiştir. Son bölümde ise Kırklareli Vilayeti  ile ilgili bilgiler ve  biyografiler tanıtılmıştır.  Eserin 2. cildinde ise  eğitim konusu işlenmiş, 1938-1947 yıllarına ait okullar, öğretmenler, öğrenci sayıları hakkında detaylı bilgiler verilmiştir. 20 Aralık 1930 tarihinde Atatürk'ün Kırklareli ne gelişi ile ilgili bilgiler de kitabın ilgi çeken bölümleri arasındır. Kültür kurumları ve hayır cemiyetleri başlığı altında ise Kırklareli Halkevi, Yeşilay, Kızılay, Çocuk Esirgeme Kurmu, Verem Savaş Derneği, Halk Musiki Cemiyeti, Türk Hava Kurumu hakkında kuruluş bilgilerine ve faaliyetlerine yer verilmiştir. Kırklareli'nin dini eserleri, camiler, mescitler, tekke ve zaviyeler, gayrimüslim din kurumları ayrı bir başlık altında inclenmiştir. Tarihi anıtlar olarak çeşmeler ve tarihi eserler, yerleri ve özellikleri ile anlatılmış, askeri binalar, Kırklareli Hapishanesi, Belediye Binası, Vilayet Hastanesi, spor klüpleri, sinemalar, serbest meslek insanları hakkında bilgiler verilmiştir. 240 sayfa olan 2. cilt Kırklareli gazetelerinin tanıtımı ile bitmektedir.  
Ali Rıza Dursunkaya'nın kültür ve siyaset hayatındaki gerçekleşen katkıları yanında Kırklareli'nin toplumsal tarihinde  iz bırakan bir diğer hizmeti de Kırklareli Ticaret Odası kuruluşu için yirmi arkadaşı  ile birlikte yaptığı öncülüktür. Bugünkü Oda ve Borsanın temelleri 1925 yılında Ali Rıza Dursunkaya ve arkadaşları tarafından atılmıştır. Ali Rıza Bey'in ilk oda başkanı olarak kurucular huzurunda yaptığı açılış konuşmasından alıntılanan şu sözler oldukça anlamlı ve düşündürücü olsa gerek:
"Maalesef çok bariz ve açık bir düşkünlüğümüz var, tüccarlarımız hemen hemen umumiyetle sevk-i tabii (içgüdüsel) altında iş görmektedirler. Reklâm, propaganda vesaire gibi ihtiyacı tabiiyeden (doğal ihtiyaçlar) sarf-ı nazar (vazgeçme) henüz bir varlık etrafında toplanmış zümremiz yoktur.(...) İstanbul’un yanı başında yaşıyoruz, bize ticaret faaliyetlerini kim temin edecek, bir iş bankası tahsisi için yapılan hareket neden tevakkuf (durma-bekleme) etti. Ne için ticaret işlerimizde başımızdaki sermayedarlar ve tüccarlar bize yol göstermiyor. Körebe oyunu gibi her gün ortaya atılıp batan küçük esnaf ve tüccar zümresi neden himaye görmüyor?"
Yaşadığı kente daima bir aydın sorumluluğu ve duyarlılığı ile yaklaşmış, gelecek kuşaklara çok yönlü kişiliği ile örnek alınacak hizmetler bırakmış, laik ve çağdaş bir Türkiye'nin kuruluşu adına yazıları ile katkıda bulunmuş bu değerli insanı sizlere kısaca anlatmak istedim. Yazımın sonunda Ali Rıza Dursunkaya gibi  Kırklareli toplumsal hayatında iz bırakmış kişilerin gelecek kuşaklara tanıtılmasında bizlere ve kurumlara sorumluluklar düştüğünü hatırlatmak isterim. 
Bir  başka yazıda buluşmak üzere hoşçakalın.
Kaynaklar:
1) V. Türkan Doğruöz, Esra Çavdar. Trakyada Yeşilyurt Gazetesine Göre 1944 Yılında II. Dünya Savaşı ve Kırklareli. 
2) Zafer Kat. II. Dünya Savaşı Sonrası Trakyada Yeşilyurt Gazetesine Göre Kırklareli (1944).

VAHİT LÜTFİ SALCI VE MÜZİK

Hasan Çalıkuşu

(Değerli arkadaşım Mevlüt Yaprak’ın “Vahit Lütfi Salcı’nın İzinde” kitabından ..)

Asıl adı Abdülvahit Çoşkunlu olan Vahit Lütfi Salcı 1883 yılında Kadırga’da (İstanbul) doğmuştur. Babası telgraf müfettişi Lütfi Beydir.  Vahit Lütfi’nin araştırmalarına göre Türklerin Rumeli’ye ilk geçişleri sırasında sal yapanlardan Salcıbaşı Salih Usta Vahit Lütfi’nin büyük büyük dedesidir.

Kısa bir süre Nuruosmaniye’deki Taş Mektep’te, bir süre Darüşşafaka’da, Harbiye Nezareti Sanayi İdadisi’nde, Kuleli Askeri Lisesi’nde okudu.

İstanbul'da Büyük Çamlıca Hacı Tahir Baba Tekkesi’nde çalgılar, müzisyenler, şairler ile birlikte oldu.

Darüşşafaka’da ilk müzik hocaları Zekai Dede ve oğlu Ahmet’in idaresindeki mektebin "hanende takımı"nda yer aldı.

Askeri İdadi bandosunda "sibemol tenor" olarak çalmaya başladı.

Beyoğlu’nda Jan Ernest isimli bir Fransızdan özel keman dersleri aldı.

Ertuğrul Mızıkası şefi İtalyan Leviçi'den armoni dersleri aldı.

Umum Mızıkalar Müfettişi Zati Bey’in emriyle haftada iki defa sarayda solfej derslerini izledi.

Harbiye 2. sınıfta iken Trablusgarp’ta sürgündeki dayısı (ya da halazadesi) Safi Salcı ile mektuplaştığı için Dersim’e sürgün edildi ve müzik eğitimi kesildi.
 
Gemi ile Trabzon’a, oradan da yaya olarak 52 günde Elazığ’a gitti. Dosyasında “musikici” yazdığı için 19. Tümen Komutanı Giritli Mustafa Rafıp Paşa genç Vahit’i 27. Alay Bandosu’nun başına geçirdi. Elazığ’da 4.5 yıl kaldıktan sonra Vahit Lütfi’nin şair ve edebiyatçı olduğunu öğrenen Sivas Valisi Şair Reşit Akif Paşa onu Sivas’a yanına aldı. Bölgede halk edebiyatı araştırmaları yaptırdı. Bu araştırmalar esnasında Rus sınırına kadar gitti genç Vahit Lütfi bir araştırma için. Ve nedense sınırı geçti. 104 güne vardı Moskova’ya. Moskova Konservatuvarı öğretim üyelerinden Profesör Lebiski’nin aile orkestrasında 2. keman olarak çalıştı. 
 
Ve II. Meşrutiyet’in ilanından sonra döndü Rusya’dan. İstanbul, Edirne, Kırkklise (Kırklareli) derken... Vasilikoz tahrikat tahrikat katibi olarak karşımıza çıkar Vahit Lütfi. Balkan harbi çıkınca diğer memurlar gibi İstanbul'a döner. Ankara’ya müzik öğretmeni olarak tayinini  ister. Çünkü, sevdiği kızın babası da Ankara’ya tayin olmuştur. Ankara Ziraat Mektebi ve Ankara Öğretmen Okulu müzik öğretmeni, okul bandolarının kurucu şefi olur.

Birinci Dünya Savaşı ile seberlik ilan edilince Vahit Lütfi’yi asker olarak Edirne-Karaağaç’ta 5. Tümen Mızıkası’nda görev alır. Daha sonra Çanakkale’de Yarbay Mustafa Kemal’in birliğinde görüyoruz. Çanakkale savaşından sonra da Şam’da Mersinli Cemal Paşa’nın yanında yer alır. Önce Kudüs’teki 25. Tümen mızıkasında; sonra 1917’de Trablusşam Lisesi ve Öğretmen Okulu’nda müzik öğretmeni ve mızıka şefi olarak görev yaptı. Savaşın son günlerinde ise İstanbul Çamlıca’daki Küçük Zabit Mektebinin müzik öğretmenidir Vahit Lütfi. 
 
Savaş ve askerlik bitince Trakya’ya döner Vahit Lütfi. Kurtuluş Savaşı sırasında Trakya’dadır. Cumhuriyet ilanından sonra da Trakya’dadır. Kırklareli Gençlerbirliği Bandosu Öğretmenliği, Kırklareli Halk Musikisi Cemiyeti kuruculuğu ve koro şefliği, Babaeski Spor Kulübü Bandosu kuruculuğu ve şefliği yapar.Çeşitli memuriyetlerde bulunur. Bu görevlerin çoğundan istifa ile ayrılır. Yedi yıl Alpullu’da çalışır. En rahat ve en üretken günleri Alpullu günleri olur. Alpullu Şeker Fabrikası ve/veya Spor Klübü Bandosu kuruculuğu ve şefliği ile Alpullu 10. Alay Bandosu kuruculuğu ve şefliği yapar. Kırklareli Halkevi’nde müzik öğretmeni olarak da çalışır.

Vahit Lütfi Salcı’nın araştırmacılığı yurt dışında da saygı ve ilgi görmüştür. Fransız Müzikoloji Derneği Genel Sekreteri Eugene Borrel, Salcı’ya yazdığı bir mektupta Salcı’nın medeni cesaretini, samimi üslubunu ve konularının orjinalliğini över. 
 “... Yeşil Bartın gazetesindeki yazılarını görmekle memnunum. Onları bilhassa takdir ediyorum. Çünkü, siz hiçbir şeyden çekinmeyen ve kemali serbesti ve samimiyetle yazan halis bir Türksünüz. Sonra, gerçek Türk musikisini koruyorsunuz... Kızılbaş Şairleri konulu çalışmanız yeniliğinden ve şimdiye kadar bu konuda bilgi alma imkansızlığından dolayı beni meftun ediyor.” 
 Borrel; Yeşil Bartın gazetesi yönetimine yazdığı ve gazetenin, eline geçmeyen bazı sayılarını istediği mektupta da gazetenin halk bilgisi yazılarından özellikle de Vahit Lütfi’nin yazılarından övgüyle söz eder. Borrel, Salcı’nın çalışmaları ile ilgili olarak Paris’te “Sur la Musique SecretedesTurque Alevi” adlı 40 sayfalık bir kitap yayınlamıştır.

Dede Bektaşi asıllıydı. Müzik eğitimini Bektaşi çevrelerinden ve ailesinden almış olabilir. Bektaşi nefeslerini bandoya çok sesli olarak çaldırır, söyletirdi. Besteleri vardı. Taşlamaları çok güçlü ve ağırdı. Bu yüzden yayınlanamadı.

Araştırmacılığını müzik adamlığından ayrı düşünmek zordur. Çünkü halk kültürü araştırmalarının çoğu halk musikisi ile özellikle gizli halk musikisi ile ilgilidir. Vahit Lütfi'nin en önemli yönü muhtemelen araştırmacılığıdır.
 
1949-50 kışı çok sert geçti. Ocak ayının son pazar günü evine dönerken buzda kayıp düşen Vahit Dede evine götürülür. Komaya girer ve 4-5 gün sonra 3 Şubat 1950 günü son nefesini verir. 3-5 arkadaşı toprağa verir Dede’yi. Kırklareli halkı günler sonra duyar göçtüğünü.

KIRKLARELİ BELEDİYE TEŞKİLATININ KURULUŞU 1870-2024

ARIL Barış Toptaş – Kırklar BARIŞ TOPTAŞ İçindekiler Tablosu Kırklareli Adının Tarihçesi 1 Kırklareli’de İdari Yapılanma...