3 Ekim 2020 Cumartesi

KIRKLARELİ’NDE İZ BIRAKAN BİR AYDIN: ALİ RIZA DURSUNKAYA


Akın Güre


Bu yazımda Kırklareli yakın tarihinin önemli bir şahsiyeti olarak Ali Rıza Dursunkaya'dan söz etmek istiyorum.  Ali Rıza Dursunkaya 1890 yılında Amasya'da doğmuştur.  Babası  93 Harbi denilen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşlarında Artvin’den Amasya'ya göç eden  Kamil Efendi, annesi yine Artvinli Neyire Hanımdır. Babası  suvari jandarma yüzbaşı olarak   Kırklareli'ye tayin edilir. Ali Rıza Dursunkaya'nın hayatında Kırklareli dönemi böyle başlar. O sıralarda 4-5 yaşlarındadır. Ortaokulu Kırklareli'nde, Liseyi Edirne İdadisinde  bitirir. Yükseköğretim için Darülfünün Edebiyat Bölümüne girer fakat son sınıfta babasının vefatı nedeniyle bitiremez ve ailesinin bulunduğu Babaeski'ye döner.  Bundan sonra bir dizi  görevlerde görürüz kendisini: Gönüllü olarak askere gider ve gümüş harp madalyası ile taltif edilir. Sonrasında Kırkilise İhtiyat Zabitan Teavün Cemiyeti Reisliği görevine atanır. Trakya-Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti üyeliği sırasında  Trakya’da Yunan işgali başladığında diğer cemiyet arkadaşları ile birlikte  Bulgararistan'a geçer. Kırcaali Kazası Mekatib-i İslamiye Müdürlüğü,  Rodop Kazası İslam Öğretmenleri için açılan Kurs Müdürlüğü gibi görevleri Bulgaristan'da bulunduğu dönemde yapar. Kırklareli'nin Yunan İşgalinden kurtarılmasından sonra ülkesine döner, İlköğretim Müfettişliği görevine başlar. 1925 yılında resmi görevinden ayrılarak gazetecilğe yönelir. O zamanki adıyla "Kırklareli" gazetesini çıkartır. Trakya'da Yeşilyurt adıyla  yayın hayatına  devam eden bu gazetenin önemi Türkiye'de hala yaşayabilen en eski dördüncü yerel gazete olmasıdır. ilk Sayısı 31 Ağustos 1925 tarihinde Ali Rıza Dursunkaya tarafından basılan gazete 30 Kasım 1927 tarihine kadar  "Kırklareli" adıyla çıkmıştır. 
Ali Rıza Dursunkaya'nın bu hizmetinin önemini daha iyi anlayabilmemiz için biraz yerel basınla ilgili tarihsel bilgileri hatırlatmak gerekiyor: Osmanlı Devleti'nde İstanbul dışında basılan ilk gazete Rusçuk'ta yayınlanan "Tuna" gazetesidir. Anadolu'da ise ilk yerel gazete Erzurum'da basılan "Envar-ı Şarkiye" dir. Bu gazete 1929 yılından sonra "Erzurum" adını almıştır. 1919 ile 1938 yılları arasında yayınlanan yerel gazetelerin sayısı 406 dır. Milli Mücadel ve sonrasında Cumhuriyetin ilk yıllarından başlayarak günümüze kadar gelen yerel gazeteler arasında dördüncü sırada yer alması Trakyada Yeşilyurt Gazetesinin önemini gösterir.  Daha önemlisi Trakyada kuruluş tarihi olarak birinci sıradadır. İlk kurulduğunda gazete Kırklareli Vilayet Matbaasında basılır. Resmi vilayet gazetesi çıkmaya başlayınca adı bu gazeteye verilir ve 30 Kasım 1927 tarihinden sonra 163. sayıdan itibaren Trakyada Yeşilyurt adını alır. Edirne Vilayetinin satılığa çıkardığı baskı makinaları alınarak Yeşilyurt Matbaasında basılmaya başlanır. Gazete Ali Rıza Dursunkaya'nın 1957 yılında vefatından sonra (15 Şubat 1957) Kız kardeşinin eşi Rıza Tagal tarafından yayınlanmaya başlar.
Bir süre süre önce elime geçen Trakyada Yeşilyurt gazetesinin muhtelif yıllara ait digital nüshaları içinde dolaşırken daha iyi kavradığım gibi bu gazete Kırklareli sosyal ve siyasal yaşamına yansıtan güncel olay ve görüşleriyle bir habercilik göevi yaparken aynı zamanda  kültür değişiminin öncüsü olmuştur.  Kırklareli toplumsal tarihini, müziği, folklorik unsurları, gelenekleri, yaşam tarzları ile çok yönlü olarak anlatma gereğini duyarken, sayfalarını  sanat ve edebiyata açarak zengin bir yazar kadrosu ile  çağdaş bir yayın anlayışını kendine misyon edinmiştir.  
"Siyasetteki mücahedemiz(mücadelemiz), bir gün mübarek bayrağımız altında tam bir istiklâle mazhar olan yurdumuz halkının bilâ tefrik minnet ve şükran hisleriyle merbut (bağlı) bulunduğu büyük Halâskâr Gazimizin çizdiği yolun âciz bir yolcusu olmaktır” diyen Ali Rıza Dursunkaya yönetimindeki gazete uzun yıllar, Türkiye Cumhuriyetin temel ilkelerine sahip çıkarak laik, milliyetçi, devrimci bir çizgiyi savuna gelmiş, ısrarla bağlı oluğu bu yayın politikası doğrultusunda sayfalarını açıtığı Kırklarelili aydınların, yazarların, sanatçıların sesi olmuştur. 
Değerli bir hukukçu olan oğlu Orhan Dursunkaya, 30 Ağustos 1990 tarihinde Kırklareli Halk Kütüphanesinde Babası ile ilgili bilgileri paylaşmak için yaptığı konuşmasında şunları anlatır:
"Gazetenin, Ali Rıza Dursunkaya’nın koyduğu ilkelere göre yayınladığı ilk dönemde sütunlarında yer alan imza sayısını şu anda belirleyemiyorum ama bu sayının 80-100 arasında olduğunu tahmin edebiliriz.Bu yazarlar gazetenin sütunlarında tam amatörce bir heyecanla eserlerini sunmuşlardır. Siyasi yazıların büyük bir çoğunluğu gazetenin başyazarı Ali Rıza Dursunkaya tarafından yazılmıştır. Bunun dışında pek çok değişik konularda pek çok yazılar yazılmıştır. Bunlar, sanat ve folklor incelemeleri, tarihsel olayların açıklanması veya anıları, şiirleri hikâyeler, denemeler, üniversite tez çalışmaları, arkeoloji, Bulgaristan Türkleri, Rumeli ile, sağlıkla, eğitimle, sporla ve diğer toplum olayları ile ilgili yazılar, bir zamanlar gerçekten zengin kültür hareketlerinin kaynağı olan eski Halkevlerinin çalışmaları ile ilgili olarak Yeşilyurt’un sayfalarında yer almışlardır.Bu yazılar arasında Ali Rıza Dursunkaya’nın uzun yıllar öncesinden topladığı notlarla anılarının oluşturduğu Kırklareli tarihi ve kültürü ile ilgili yazılarını da hatırlamak gerekir.
Yeşilyurt sütunlarında ölümsüzleşen bu yazı sahiplerinden bir çoğunun adlarını hatırlayabiliyorum. Eski yazarlar, daha gençler diye bir ayırım yapmadan, aklıma gelenleri sayıyorum :Vahit Lütfi Salcı, Halide Nusret Zorlutuna, Uluğ Turanlıoğlu, Mustafa Şerif Alyanak, Abdurrahman Altuğ, Refet Rodoplu, Şerif Baykurt, Ali Coşkun Yanardağoğlu, Ziya Güney, Mahmut Ragıp Gazimihal, Rıza Tagal, Necmettin Deliorman, Nazif Karaçam, Nafi Atuf Kansu, Kâmil Tomruk, Etem Ütük, Eşref Gürdal, Niyazi Akıncıoğlu, Jale Aydonat, Mustafa İlhan, Hayri Gürsu, Mimar Talât Özışık, Şevki Gemicioğlu, Ziya Bayraktar, Dr.Suat Vural, Dr.Nazmi Tunçay, Orhan Dursunkaya, Salâhattin Ünsal, Mustafa Ege, Hüseyin Özger, Sadiye Aydonat, Orhan Pirler, Şevki Pazarcı, Halil Alpçelebi, Semih Erkmen, Necdet Balcı, Kürşat Yanardağoğlu." 
Ali Rıza Dursunkaya'dan geriye kalan çok önemli bir kaynak eseri burada  hatırlatmadan geçemeyeceğim. Kırklareli Vilayetini Tarih, Coğrafya, Kültür ve Eski Eserleri Yönünden Tetkik isimli 2 ciltlik bu  kitap ilk önce 1945-1946 yılları arasında Trakyada Yeşilyurt gazetesinde yayımlanmaya başlanır. Eserin 1. cildi 1948 yılında Yeşilyurt Matbaasında 185 sayfa olarak basılır. Kırklareli'ni tarihi, kültürü, coğrafi yönleri ile inceleyen kitapta bağcılık, meyvecilik, şekerpancarı ziraati, tütün ekim, ipekböceği yetiştiricişiği, peynircilik hakkında bilgiler verilmiştir. Son bölümde ise Kırklareli Vilayeti  ile ilgili bilgiler ve  biyografiler tanıtılmıştır.  Eserin 2. cildinde ise  eğitim konusu işlenmiş, 1938-1947 yıllarına ait okullar, öğretmenler, öğrenci sayıları hakkında detaylı bilgiler verilmiştir. 20 Aralık 1930 tarihinde Atatürk'ün Kırklareli ne gelişi ile ilgili bilgiler de kitabın ilgi çeken bölümleri arasındır. Kültür kurumları ve hayır cemiyetleri başlığı altında ise Kırklareli Halkevi, Yeşilay, Kızılay, Çocuk Esirgeme Kurmu, Verem Savaş Derneği, Halk Musiki Cemiyeti, Türk Hava Kurumu hakkında kuruluş bilgilerine ve faaliyetlerine yer verilmiştir. Kırklareli'nin dini eserleri, camiler, mescitler, tekke ve zaviyeler, gayrimüslim din kurumları ayrı bir başlık altında inclenmiştir. Tarihi anıtlar olarak çeşmeler ve tarihi eserler, yerleri ve özellikleri ile anlatılmış, askeri binalar, Kırklareli Hapishanesi, Belediye Binası, Vilayet Hastanesi, spor klüpleri, sinemalar, serbest meslek insanları hakkında bilgiler verilmiştir. 240 sayfa olan 2. cilt Kırklareli gazetelerinin tanıtımı ile bitmektedir.  
Ali Rıza Dursunkaya'nın kültür ve siyaset hayatındaki gerçekleşen katkıları yanında Kırklareli'nin toplumsal tarihinde  iz bırakan bir diğer hizmeti de Kırklareli Ticaret Odası kuruluşu için yirmi arkadaşı  ile birlikte yaptığı öncülüktür. Bugünkü Oda ve Borsanın temelleri 1925 yılında Ali Rıza Dursunkaya ve arkadaşları tarafından atılmıştır. Ali Rıza Bey'in ilk oda başkanı olarak kurucular huzurunda yaptığı açılış konuşmasından alıntılanan şu sözler oldukça anlamlı ve düşündürücü olsa gerek:
"Maalesef çok bariz ve açık bir düşkünlüğümüz var, tüccarlarımız hemen hemen umumiyetle sevk-i tabii (içgüdüsel) altında iş görmektedirler. Reklâm, propaganda vesaire gibi ihtiyacı tabiiyeden (doğal ihtiyaçlar) sarf-ı nazar (vazgeçme) henüz bir varlık etrafında toplanmış zümremiz yoktur.(...) İstanbul’un yanı başında yaşıyoruz, bize ticaret faaliyetlerini kim temin edecek, bir iş bankası tahsisi için yapılan hareket neden tevakkuf (durma-bekleme) etti. Ne için ticaret işlerimizde başımızdaki sermayedarlar ve tüccarlar bize yol göstermiyor. Körebe oyunu gibi her gün ortaya atılıp batan küçük esnaf ve tüccar zümresi neden himaye görmüyor?"
Yaşadığı kente daima bir aydın sorumluluğu ve duyarlılığı ile yaklaşmış, gelecek kuşaklara çok yönlü kişiliği ile örnek alınacak hizmetler bırakmış, laik ve çağdaş bir Türkiye'nin kuruluşu adına yazıları ile katkıda bulunmuş bu değerli insanı sizlere kısaca anlatmak istedim. Yazımın sonunda Ali Rıza Dursunkaya gibi  Kırklareli toplumsal hayatında iz bırakmış kişilerin gelecek kuşaklara tanıtılmasında bizlere ve kurumlara sorumluluklar düştüğünü hatırlatmak isterim. 
Bir  başka yazıda buluşmak üzere hoşçakalın.
Kaynaklar:
1) V. Türkan Doğruöz, Esra Çavdar. Trakyada Yeşilyurt Gazetesine Göre 1944 Yılında II. Dünya Savaşı ve Kırklareli. 
2) Zafer Kat. II. Dünya Savaşı Sonrası Trakyada Yeşilyurt Gazetesine Göre Kırklareli (1944).

VAHİT LÜTFİ SALCI VE MÜZİK

Hasan Çalıkuşu

(Değerli arkadaşım Mevlüt Yaprak’ın “Vahit Lütfi Salcı’nın İzinde” kitabından ..)

Asıl adı Abdülvahit Çoşkunlu olan Vahit Lütfi Salcı 1883 yılında Kadırga’da (İstanbul) doğmuştur. Babası telgraf müfettişi Lütfi Beydir.  Vahit Lütfi’nin araştırmalarına göre Türklerin Rumeli’ye ilk geçişleri sırasında sal yapanlardan Salcıbaşı Salih Usta Vahit Lütfi’nin büyük büyük dedesidir.

Kısa bir süre Nuruosmaniye’deki Taş Mektep’te, bir süre Darüşşafaka’da, Harbiye Nezareti Sanayi İdadisi’nde, Kuleli Askeri Lisesi’nde okudu.

İstanbul'da Büyük Çamlıca Hacı Tahir Baba Tekkesi’nde çalgılar, müzisyenler, şairler ile birlikte oldu.

Darüşşafaka’da ilk müzik hocaları Zekai Dede ve oğlu Ahmet’in idaresindeki mektebin "hanende takımı"nda yer aldı.

Askeri İdadi bandosunda "sibemol tenor" olarak çalmaya başladı.

Beyoğlu’nda Jan Ernest isimli bir Fransızdan özel keman dersleri aldı.

Ertuğrul Mızıkası şefi İtalyan Leviçi'den armoni dersleri aldı.

Umum Mızıkalar Müfettişi Zati Bey’in emriyle haftada iki defa sarayda solfej derslerini izledi.

Harbiye 2. sınıfta iken Trablusgarp’ta sürgündeki dayısı (ya da halazadesi) Safi Salcı ile mektuplaştığı için Dersim’e sürgün edildi ve müzik eğitimi kesildi.
 
Gemi ile Trabzon’a, oradan da yaya olarak 52 günde Elazığ’a gitti. Dosyasında “musikici” yazdığı için 19. Tümen Komutanı Giritli Mustafa Rafıp Paşa genç Vahit’i 27. Alay Bandosu’nun başına geçirdi. Elazığ’da 4.5 yıl kaldıktan sonra Vahit Lütfi’nin şair ve edebiyatçı olduğunu öğrenen Sivas Valisi Şair Reşit Akif Paşa onu Sivas’a yanına aldı. Bölgede halk edebiyatı araştırmaları yaptırdı. Bu araştırmalar esnasında Rus sınırına kadar gitti genç Vahit Lütfi bir araştırma için. Ve nedense sınırı geçti. 104 güne vardı Moskova’ya. Moskova Konservatuvarı öğretim üyelerinden Profesör Lebiski’nin aile orkestrasında 2. keman olarak çalıştı. 
 
Ve II. Meşrutiyet’in ilanından sonra döndü Rusya’dan. İstanbul, Edirne, Kırkklise (Kırklareli) derken... Vasilikoz tahrikat tahrikat katibi olarak karşımıza çıkar Vahit Lütfi. Balkan harbi çıkınca diğer memurlar gibi İstanbul'a döner. Ankara’ya müzik öğretmeni olarak tayinini  ister. Çünkü, sevdiği kızın babası da Ankara’ya tayin olmuştur. Ankara Ziraat Mektebi ve Ankara Öğretmen Okulu müzik öğretmeni, okul bandolarının kurucu şefi olur.

Birinci Dünya Savaşı ile seberlik ilan edilince Vahit Lütfi’yi asker olarak Edirne-Karaağaç’ta 5. Tümen Mızıkası’nda görev alır. Daha sonra Çanakkale’de Yarbay Mustafa Kemal’in birliğinde görüyoruz. Çanakkale savaşından sonra da Şam’da Mersinli Cemal Paşa’nın yanında yer alır. Önce Kudüs’teki 25. Tümen mızıkasında; sonra 1917’de Trablusşam Lisesi ve Öğretmen Okulu’nda müzik öğretmeni ve mızıka şefi olarak görev yaptı. Savaşın son günlerinde ise İstanbul Çamlıca’daki Küçük Zabit Mektebinin müzik öğretmenidir Vahit Lütfi. 
 
Savaş ve askerlik bitince Trakya’ya döner Vahit Lütfi. Kurtuluş Savaşı sırasında Trakya’dadır. Cumhuriyet ilanından sonra da Trakya’dadır. Kırklareli Gençlerbirliği Bandosu Öğretmenliği, Kırklareli Halk Musikisi Cemiyeti kuruculuğu ve koro şefliği, Babaeski Spor Kulübü Bandosu kuruculuğu ve şefliği yapar.Çeşitli memuriyetlerde bulunur. Bu görevlerin çoğundan istifa ile ayrılır. Yedi yıl Alpullu’da çalışır. En rahat ve en üretken günleri Alpullu günleri olur. Alpullu Şeker Fabrikası ve/veya Spor Klübü Bandosu kuruculuğu ve şefliği ile Alpullu 10. Alay Bandosu kuruculuğu ve şefliği yapar. Kırklareli Halkevi’nde müzik öğretmeni olarak da çalışır.

Vahit Lütfi Salcı’nın araştırmacılığı yurt dışında da saygı ve ilgi görmüştür. Fransız Müzikoloji Derneği Genel Sekreteri Eugene Borrel, Salcı’ya yazdığı bir mektupta Salcı’nın medeni cesaretini, samimi üslubunu ve konularının orjinalliğini över. 
 “... Yeşil Bartın gazetesindeki yazılarını görmekle memnunum. Onları bilhassa takdir ediyorum. Çünkü, siz hiçbir şeyden çekinmeyen ve kemali serbesti ve samimiyetle yazan halis bir Türksünüz. Sonra, gerçek Türk musikisini koruyorsunuz... Kızılbaş Şairleri konulu çalışmanız yeniliğinden ve şimdiye kadar bu konuda bilgi alma imkansızlığından dolayı beni meftun ediyor.” 
 Borrel; Yeşil Bartın gazetesi yönetimine yazdığı ve gazetenin, eline geçmeyen bazı sayılarını istediği mektupta da gazetenin halk bilgisi yazılarından özellikle de Vahit Lütfi’nin yazılarından övgüyle söz eder. Borrel, Salcı’nın çalışmaları ile ilgili olarak Paris’te “Sur la Musique SecretedesTurque Alevi” adlı 40 sayfalık bir kitap yayınlamıştır.

Dede Bektaşi asıllıydı. Müzik eğitimini Bektaşi çevrelerinden ve ailesinden almış olabilir. Bektaşi nefeslerini bandoya çok sesli olarak çaldırır, söyletirdi. Besteleri vardı. Taşlamaları çok güçlü ve ağırdı. Bu yüzden yayınlanamadı.

Araştırmacılığını müzik adamlığından ayrı düşünmek zordur. Çünkü halk kültürü araştırmalarının çoğu halk musikisi ile özellikle gizli halk musikisi ile ilgilidir. Vahit Lütfi'nin en önemli yönü muhtemelen araştırmacılığıdır.
 
1949-50 kışı çok sert geçti. Ocak ayının son pazar günü evine dönerken buzda kayıp düşen Vahit Dede evine götürülür. Komaya girer ve 4-5 gün sonra 3 Şubat 1950 günü son nefesini verir. 3-5 arkadaşı toprağa verir Dede’yi. Kırklareli halkı günler sonra duyar göçtüğünü.

AYKIRI BİR KİŞİLİK: VAHİT LÜTFİ SALCI

Akın Güre 

Asıl adı Abdülvahit Coşkunlu olan Vahit Lütfi Salcı 1883 yılında İstanbul Kadırga'da doğmuştur. Babası telgraf müfettişi Lütfi Bey, annesi tabip binbaşı Nuri Bey'in kızı Naciye Hanımdır. Salcı soyadını Türklerin Rumeli'ye geçişleri sırasında sal yapan ustalardan biri olan büyük dedesi  Salcıbaşı Salih Usta'dan almıştır. İlk evliliğini Ankara'da yapmış, ancak ilk çocuğunu ve eşini Birinci  Dünya Savaşı günlerinde kaybeden Salcı, 1925 yılında Kırklarelili halk şairlerinden Mestan Baba'nın kızı Ayşe hanımla evlenmiş ve ondan Ülkü ve Lütfi isminde iki çocuğu olmuştur. Ülkü'yü 1941 yılında kaybeder.
Vahit Lütfi' nin Nuruosmaniye'deki Taş Mektep'te başlayan öğrenimi Darüşafaka'da devam eder. Daha sonra Harbiye Nezareti Sanayi İdadisi ve Kuleli Askeri İdadisi'nde sürdürür ve Harp Akademisi'ne (Mekteb-i Harbiye) girer. Fakat ikinci sınıftayken yazdığı bir mektup nedeniyle okuldan çıkartılır ve Dersim'e sürgün edilir.
Vahit Lütfi'nin renkli ve aykırı kişiliği böyle başlayan ve devam edecek olan maceralı bir yolculuğun yansımalarıyla doludur.  Doğu'da başlayan sürgün hayatının ardından 4.5 yıl Elazığ'da ve Sivas'ta kalır. Bu sırada bölgedeki halk edebiyatı ile ilgilenmeye başlar ve araştırmalar yapar. Bu arada çok ilginç bir şekilde Rusya'ya kaçar ve Moskova Konservatuarı öğretim üylerinden Profesör Lebiski'nin yanında ikinci kemancı olur. Vahit Lütfi'nin hayatını okurken öğrendiğim en ilginç olaylardan birisi budur ve onun ilginç özelliklerini daha iyi kavramamızı sağlar. 
Bu sırada İstanbul'da önemli siyasi gelişmeler yaşanmaktadır. Onu sürgüne gönderen Abdülhamit'in 1876 Anayasası'na göre kurulan Meclisi kapatmasından 30 yıl sonra, 23 Temmuz 1908'de İkinci Meşrutiyet ilan edilir. Artık Abdülhamit dönemi kapanmak üzeredir. Vahit Lütfi Rusya'dan İstanbul'a döner ve çeşitli yerlerde müzik öğretmenliği ve memurluk yapar. 
Bu dönem 1912'de başlayıp  ve 1913 yılında sona erecek olan  Balkan Savaşı yıllarıdır. Bu sırada Ankara'ya gider ve kısa sürecek ilk evliliğini yapar. Ardından Birinci Dünya Savaşı başlar. Çanakkale'de Yarbay Mustafa Kemal'in birliğinde görev alır. Ardından Şam, Kudüs, Trablusşam'da askerlik görevi devam eder. Bu günlerde eşini ve çocuğunu kaybeder. Savaşın sonlarına doğru tekrar İstanbul'a gelir ve Çamlıca'daki Küçük Zabit Mektebi'nde müzik öğretmeni olarak çalışmaya başlar.
Gördüğünüz gibi savaşların tozu dumanı içinde ordan oraya sürüklenen bir hayatı vardır Vahit Lütfi'nin ve bu arada ailesini de kaybetmiştir. Her halde o günlerde yaşadığı yoğun acılarla baş edebilmesi ruhunu iyileştirecek olan müzik yeteneği ve araştırıcı kimliği sayesinde olmuştur. 
Birinci Dünya Savaşı bittikten sonra Vahit Lütfi'nin hayatında yeni bir sayfa açılacaktır. Bu yeni dönemde artık onu Trakya topraklarında başlayan bir serüvenin içinde görmeye başlarız. Savaş sonrası Trakya'nın en acılı yıllarıdır. Yunanlılar Trakya illerini birer birer ele geçirirler. En son olarak  o zamanki adı Kırkkilise olan Kırklareli de işgal edilir. Rumların Türklerle beraber yıllardır içiçe yaşadığı bu topraklarda şimdi Yunan askerlerince köylere baskınlar yapılmakta, insanlara saldırılmakta, malları yağmalanmaktadır. Bu sırada Vahit Lütfi Kırklareli'nde Karakaş mahallesinin  sığır çobanlığını yapmaktadır. Yunanlılar tarafından arandığını öğrenir ve korunmak için Kofçaz'a kaçar. Anlatıldığına göre Anadolu'da Kurtuluş Savaşı'nın başladığı bu günlerde  göbeğine kadar sakal bırakır, bütün Trakya'yı dolaşır. Bu yüzden köylerde ona insanlar Vahit Dede demeye başlamışlardır.
Vahit Lütfi'nin hayatı Kurtuluş Savaşının bitmesi ve ardından Cumhuriyet'in ilan edilmesi ile normale döner. 1925 yılında daha önce söylediğim gibi Kırkllareli'nde ikinci kez evlenir. Bundan sonra Vahit Lütfi Salcı'yı bölgenin kültürel bir zenginliği olan bektaşi müziği ve bektaşi danslarının içinde görürüz. Balkanlarda ve elbette Trakya'da yaşanan Bektaşi-Alevi inaçlarının müzik, türkü, dans biçimlerinde yansıyan kültür varlığını araştırmak, belgelemek, derlemek, kitaplaştırmak artık Vahit Lütfi Salcı'nın üzerinde yoğunlaşığı konulardır. Bu alanda yaptığı hizmetleri sizler daha sonra  ayrıca anlatacağım. Şimdilik şu kadarını ilave ederek bu bölümü bitirmek istiyorum: Vahit Lüfti Salcı bu topraklarda adı her zaman övgüyle, ilgiyle, örnek alınarak yaşatılması gereken önemli bir kişidir. Onun yaptığı hizmetleri, eserleri burada elimden geldiği kadar tanıtmaya devam edeceğim. Umarım yeni kuşaklara vermek istediğim mesaj yerine ulaşır. 

Kaynak: Mevlüt Yaprak, Vahit Lütfi Salcı’nın İzinde, Ulusal Yayınları, 2003, Edirne

2 Ekim 2020 Cuma

VAHİT LÜTFİ SALCI JÜBİLESİ

Akın Güre 

Kırklareli halkı onu Vahit Dede diye tanıdı. Hayatının son zamanları Kırklareli'nde geçen müzik, folklor araştırmacısı ozanı Kırklareli şimdi ne kadar hatırlıyor, biliyor, değerini takdir ediyor, emin değilim. Oysa Vahit Lütfi Salcı özellikle bu toprakların Bektaşi Müziği  konusunda çok önemli çalışmalar yapmış, kitap ve makaleler yazmış biri, eserlerine sahip çıkılması gerekiyor. Gupta bir süre Vahit Salcı üzerine tanıtımlar yapmak istiyorum. İleride bunları sizlerle paylaşacağım. Şimdilik  1948 yılında Polos 'daki memuriyet görevinden emekli oluşu nedeniyle kendisi için yapılan bir veda toplantısında yaptığı teşekkür konuşmasını paylaşıyorum.
***
Sevgili Kırklarelili yurttaşlarım!

Yarım yüzyıldandan fazla bir zamandan beri memleket folklor ve edebiyatı ile musiki ve şiir sanatları arasında büyük bir zevkle vaki olan çalışmalarım, siz il gençleri ve aydınları tarafından lütfen takdir buyurarak bu gece adıma bir jübile tertip etmek suretiyle gösterdiğiniz ilgi bana yaşamımın ilk büyük saadetini tattırdı.

Bu umut içimden coşup şükran ifadelerimi arz etmeye söz bulamıyorum. Yalnız şu kadar bir ma'ruzatta bulunmaya cesaret edeceğim:

Okuduğumuz büyük ilim kitaplarından anlıyoruz ki, aslen Flâman ırkından olup Berlin ve Viyana'da yaşayıp uluslararası müzik dehası kabul edilen Ludwig van Beethoven, yanındakilere; "Komedi bitti, perde indi!" demiştir. İşte benim de artık oynamakta olduğum komedi bitmiş ve perde inmekte bulunmuşken siz gençler bana bu akşam bir perdelik daha rol vermekle hayatıma hayat kattınız. İşte bende bu akşamdan kalan zevk ve saadet budur. Şu halde sizin bana güven ile verdiğiniz bu rol ve vazifeyi bundan sonra daha canlı ve heyecanlı olarak yapacağıma değerli huzurlarınızda söz veriyorum.
VAHİT LÜTFİ SALCI
(Jübile Konuşması 1948, Kırklareli) 

Kaynak:http://www.halilibrahimtunali.net/index.php/1944-11-agustos-16-agustos

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE ALPULLU ŞEKER

Akın Güre 

Ve artık son bir yazıyla bitirme zamanı...
Bu grupta yazmaya başlarken ilk önemsediğim bir konu olarak ele aldığım Alpullu Şeker hakkında bir süredir edindiğim  bilgiler bana ne öğretti?
Şeker ve Pancar bu coğrafyanın insanı için hayati önemi haiz iki konu olmuş yıllar boyunca. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında ilk kurulan fabrika yeri için Trakya'nın merkezinde  tarihi ve coğrafi bir buluşma yerinin seçilmesi bana çok anlamlı geldi. Muhteşem yüksekliği ile dikkati çeken Mimar Sinanın yaşlılık döneminde inşa ettiği son Köprü'nün kemerleri arasından gözüken fabrika binasına yeniden bakıyorum şimdi. Verimli Ergene Havzası' nda yetişen pancarları, demiryolu ile Fabrika sahasına indirilen, sonra da Ergene’nin berrak sularında yıkanan pancarları, pancar ile geçinen çiftçilerin mutluluğunu, üretimin yan ürünü olan melas ile desteklenen besiciliği, fabrika yerleşkesinde kurulan modern yaşam ünitelerini, Teliçi  denen yerdeki  lojman evlerinin bahçelerinde yaşanan komşulukları, orada doğup büyüyen bir neslin okul ve çocukluk anılarını, bütün bunları anımsatırken gelinen noktayı da düşünmeden geçemiyor insan...
Mesela bu günkü durumu anlamaya kolaylık olsun diye sizinle bir güncel belge paylaştım aşağıda. Orada artık geçmeyen Alpullu adı yerine fabrikanın yeni sahibi Binbir Gıda'ya verilen  şeker kotasını görün istedim. Bu yazı dizisinde hatırlatılan geçmiş üretimlerle yapacağınız mukayese gelinen noktanın bir özeti aslında. Sadece bu rakamlar değil, Ergene sularının artık pancar yıkamada kullanılmayacak kadar zehirli olduğunu hatırlatmaya bile gerek yok sanırım. Gelinen hüzünlü bir nokta daha işte...
Pancar ekmekten vazgeçen çiftçilerin hali ne acaba? Topraklarını nadasa bırakmak için hangi seçenekleri zorluyorlar dersiniz? Hayvan besicileri melas temin edemeyince ne yapıyorlardır?
Alpullu Şeker'in hikayesi hala sürüyor gördüğünüz gibi...
Fabrikanın bitişiğindeki Mimar Sinan köprüsüne gelince...
Böylesine tarihi bir yeri kültür varlığı olarak korumak, yaşatmak ve tanıtmak yerine korkuluk duvarlarını oyan definecileri engelleyememek ne kadar haksız ve kötü bir nasip!

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE ALPULLU ŞEKER

Akın Güre 

Türkiye'de şeker üretmek üzere başlayan ilk girişim İstanbul ve Trakya Şeker Fabrikaları T.A.Ş'nin 14 Hazian 1925 tarihinde kurulmasıdır. Şirket Cumhuriyet'in ilk yıllarında benimsenen karma ekonomi anlayışına göre  devlet destekli özel bir girişim olarak hayata geçirilir. Şirketin kurucuları içerisinde Edirne Milletvekillleri Faik Kaltakkıran, Mühendis Hüseyin Rıfkı Ardaman, Tekirdağ Milletvekilleri Cemil Uybadın, Faik Öztrak, Çatalca Milletvekili Mehmet Şakir Kesebir, Ertuğrul Milletvekili İbrahim Çolak bulunur. İş çevresinden olan  katılımcılardan Tütün Tüccarı Selim Nuri, Tüccar  Hayri İper, Kereste Tüccarı Ali, Fabrikatör Burhaneddin, Tüccar Yolageldizade Kasım Bey bulunmaktadır. Şirketin başına Trakya-Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti üyesi ve Trakya'nın kurtarılması için önemli roller oynamış olan Şakir Kesebir getirilir. 
Şirketin kuruluş sermayesi 500.000 TL'dır. Hisse senetleri 10 TL değerinde 50.000 hisseden oluşmuştur. Şirketin sermayesi 1927 yılında 750.000 TL'ye çıkartlır. Bu sermayenin dağılımı şöyledir: 300.000 İş Bankası, 100.000  Ziraat Bankası, 310.000  Özel Şahıslar, 40.000 ise Kırklareli ve Edirne Vilayetleridir. Ancak 1929 yılında yaşanan Dünya Ekonomi Bunalımından sonra Türkiye'de iktisat politikaları  değişir ve devletçi uygulamlar başlar. 1930 yılında şirket fesh edilir ve tasfiyesine karar verilir, kurulan diğer şirketlerle birlikte bütün şeker fabrikalar Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş çatısı altında toplanır. 
Alpullu'da kurulmasına karar verilen fabrikanın teknik sorumluluğuna Kazim Taşkent getirilir. Fabrika ilk etapta günde 500 ton pancar işlemek üzere kurulacaktır. Fabrikanın kuruluşu için Mashinenfabrik Bukau R.Wolf firması ile 20 Aralılk 1925 yılında  sözleşme imzalanır. Temel atma töreni 22 Aralık'da yapılır. Bu törene Trakya Milletvekilleri, Edirne ve Kırklareli Valisi, Babaeski, Lüleburgaz Kaymakamları, Cumhuriyet Halk Partisi, Türk Ocağı heyetleri katılırlar. Edirne Milletvekili Faik Kaltakkıran, Kırklareli Milletvekili Şevket Ödül katılımcılar arasındadır. Alpullu girişine büyük bir tak yapılmış, üzerine "22 Kanunuevvel 1341" yazılmış, İstasyon binası ve dükkanlar bayraklarla donatılmıştır. Ali Rıza Dursunkaya kitabında o günü "O güne kadar tenha görmeğe alıştığımız Alpullu İstasyonu büyük bir kasabanın panayırı gibi şenlenmiş, kalabalık bir şehir haline gelmişti." diye anlatır. 
Milletvekili Faik Kaltakkıran'nın konuşmasından sonra geçilen temel atma töreni sırasında dualarla kurban kesilir, Babaeski Türkocağı bandosu marşlar çalar. Bu sırada heyetler temele bırakılacak şişe içindeki  hatıra yazısını imzalalarlar.  Ali Rıza Dursunkaya da Kırklareli Gazetesi adına bu yazıyı imzalayanlar arasındır. Tören bittikten sonra istasyon binasında hazırlanmış büfede misafirlere yemek ikram edilir. 
Alpullu Şeker Fabrikası inşaatı 11 ay gibi kısa bir sürede tamamlanır. İnşaatın bu kadar hızlı bitmesinin sebebi üretim binlarının çelik konstrüksiyonla ve tuğla dolgulu olarak yapılmasıdır. Fabrikanın  bulunduğu yerleşkede üretim tesisleri 751.000 m2 alana sahiptir. Sosyal alanlar ise 300.000 m2 lik bir alanı doldurur. Bu hacmiyle fabrika büyük ölçekli bir üretim ve sosyal yaşam yeri görünümü kazanır. Alpullu Şeker Fabrikası aynı zamanda Cumhuriyetin ilk yıllarında başlayan sanayileşme hareketinde örnek oluşturacak çözümleri taşıması nedeniyle  üzerinde önemle durulacak bir tesistir. Fabrika yerleşkesinin işçi konutları, lojmanlar, okul, sinema salonu binaları, spor tesisleri, golf sahası gibi çok kapsamlı sosyal amaçlı işlevselliği   dikkat çeken özelliklerdir. Fabrika çalışanları  ve İşçi barınma evleri olarak yapılan konutlar 30'lu yılların Modern Türk toplumunun oluşumunda  öngörülen ihtiyaçlara göre tasarlanmış yerlerdir. Böylece üretim yeri aynı zamanda bir fabrika şehri kimliğine de sahip olmuştur. Çalışanların evleri önlerindeki bahçelerde yaşam birlikteliği sağlanırken, arka bahçelerinde meyva ve sebze yetiştirilmektedir. Böylece kırsal kesimden gelen çalışanların   parelel yaşam tarzlarını devam ettirebilme ve bulundukları yerle bağlılık ilşkilerini sürüdürebilmeleri mümkün olmuştur. Bu yaşam düzeyi ve çalışma standartları ile Alpullu Şeker Fabrikası Cumhuriyet Tarihimizin örnek alınması gereken eserlerinden birisi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Kaynak : 1)Hüsnü Tekeşin. CUMHURİYETİN İLK EKONOMİK KURUMLARINDAN ALPULLU ŞEKER FABRİKASI’NIN TÜRKİYE’NİN EKONOMİK VE SOSYAL YAŞAMINA KATKILARI.(Türkiye Cumhuriyeti'nin Ekonomik ve  Sosyal Tarihi Uluslararası Sempozyumu, 26-28 Kasım 2015 İzmir
2) Ali Rıza Dursunkaya. Kırklareli Vilâyetini Tarih, Coğrafya, Kültür ve Eski Eserleri Yönünden Tetkik. Cilt 1.
3) Ayşe Durukan Topuz ve Tuğçe Tetik. Trakya’da Modern Yaşamın İzleri; Alpullu Şeker Fabrikası ve İşçi Konutları. Namık Kemal Üniversitesi, 2016.
4) Salt Araştırma Fotoğraf Arşivleri.

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE ALPULLU ŞEKER

Akın Güre

Trakya'da kurulacak bir şeker fabrikası için yer olarak  neden Alpullu seçilir? Örneğin Çatalca ismi de geçer, ancak oradan vazgeçilir. Fabrikanın kurulacağı yer aslında demiryolu istasyonunun olduğu bir mevkidir.  Şimdiki fabrikanın bulunduğu yere Alpullu adı veriliyor, ama geçmişte burası bir yerleşim sayılmıyor aslında. Ancak tarihinin  çok eski olduğu kesin. Ergene nehri  çok yakınından geçiyor. Nehir üzerinde 1565 yılında Sokullu Mehmet Paşa zamanında Mimar Sinan'a yaptırılmış muhteşem bir köprü vardır. Alpullu üzerine ciddi çalışmalar yapan Hüner Şencan'dan öğrendiğimize göre bölge köylerinde yaşayan halk Ergene nehrindeki taşmalar nedeniyle uzun yıllar sıkıntı çekmişler. Sonunda, çok sık yaşanan seller nedeniyle engellenen ulaşımı güvenceye almak için buraya sağlam, yüksek bir köprü yapılmasına karar verilir. Şimdiki Alpullu yerleşim yerinin ilk filizlenmesi bu köprüyle başlamıştır denebilir. Araştırmacı ve öğretim üyesi Hüner Şencan, yazısında "Düşüncem, Mimar Sinan'ın yapmış olduğu Ergene Köprüsü'nün aynı zamanda Alpullu'nun kuruluş tarihi olduğudur." der. Yine aynı araştırmacıdan öğrendiğime göre buraları tarihte  "Deve Konakları" adı veriken kervan menzili diye bilinmektedir. Buraya geçmişte "Küçük Alpullu" deniyor aynı zamanda. Yani anlayacağınız, Küçük Alpullu'nun şansı Mimar Sinan Köprüsüyle değişmeye beşlıyor ve bu güne kadar uzanıyor. Başka bir deyişle, bu köprü Alpullu'nun kuruluşu için tarihsel bir dönüm noktası oluyor. Kervan sahiplerinin  develeri için mola verdikleri, karınlarını doyurmak için konakladıkları bu yer zamanla bir pazar yeri canlılığına kavuşuyor. Bu değerli arazinin hemen kuzeyinde dört kilometre uzakta Büyük Alpullu(Alpiye) köyü ile güneyinde Mandıra Köyü bulunuyor. Bu araziler bu iki köy halkı arasında itilafa yol açsa da kazançlı çıkan Küçük Alpullu oluyor sonunda. Bu toprakların ilginç bir tarihi var gördüğünüz gibi. Bu konulara fazla girmek istemiyorum şimdilik. Ama sonuç olarak  Alpullu Şeker Fabrikasının yer seçiminde bu bölgenin  gündeme gelmesi rastlantı değil. Elbette bu kararı verirken bölgenin su kaynakları ve tarıma elverişli çiftlik arazilerinin varlığı kadar önemli bir tercih nedeni de yanından geçmekte olan demiryolu.

Şimdilik buraya bir nokta koyup, fabrikanın kuruluş aşamasına gelebiliriz. Sırada İstanbul ve Trakya Şeker Fabrikalar Türk Ananonim Şirketi'nin kuruluşu var. Onu anlatırken  temel atma töreni ile ilgili Ali Rıza Dursunkaya'nın bir hikayesi de var. Bir dahaki seferde onu yazacağım.

Kaynak: Hüner Şencan, Alpullu Adı Nereden Geliyor?, Haziran 2019.
               https://www.alpullu.org/A/adi_nereden4.html

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE ALPULLU ŞEKER

Akın Güre

Alpullu Şeker Fabrikasının kuruluşu   Cumhuriyetimizin ilk yıllarına dayanan bir geçmişe sahiptir. Cumhuriyet öncesi şeker ihtiyacı tamamen ithalat yoluyla karşılanan ülkemizde Kurtuluş Savaşının kazanılmasından sonra iktisadi bağımsızlık ve ulusal kalkınma hamleleri başlarken  Alpullu Şeker Fabrikası Cumhuriyet döneminin faaliyete geçen ilk şeker fabrikası olmuştur. 
Lozan görüşmlerinin henüz tamamlanmadığı bir dönemde ülke ekonomisi için önemli kararların alındığı İzmir İktisat Kongresi gerçekleştir. Bu kongrede şeker sanayi adına önemli adımların atıldığını görürüz. "Memleketimzde pancar yetiştirilerek, şeker fabrikaları tesis ve ziraatta münavebe usulünün tevsii ve bu suretle hayvanlarımızın ve hububatımızın ıslah ve çoğltılması" gerektiğini söylendiği kongre kararlarından anlıyoruz ki Cumhuriyet yönetimi şeker sanayii alanında atılması gereken adımların hazırlıklarına çok önceden başlamıştır. 23 Temmuz 1923 yılında imzalanan Lozan Antlaşmasının sonrasında iktisadi bağımsızlığı sağlayacak girişimler hızlanmıştır. İthal ikamesini sağlamak üzere un, pamuk şeker gibi üç beyazın üretimine önem verilir. Destek amaçlı bazı yasal düzenlemeler de yapılmaya başlanır. 25 Ocak 1925 tarihinde "Şeker Fabrikalarının Tesisinin Teşvikine Dair Kanun" TBMM'ne sunulur. Daha sonra 5 Nisan 1925 tarihinde 601 sayılı "Şeker Fabrikalarına Bahşolunan İmtiyaz ve Muafiyet Hakkında Kanun" çıkarılır. Bu kanun sayesinde şeker fabrikası kurmak isteyen kişilere vergi muafiyetleri, pancar ekimini kolaylaştırıcı vergi istisnaları, çalışanların vergiden muaf olmalarına yönelik yardımlar sağlanır. Yine aynı süreçte çıkartılan önemli bir kanun da "Şeker İnhisar Kanunu" dur. Bu kanun ile şekerin Türkiye'ye ithali ve dağıtımı devlet denetimine alınır ve yerli şeker üretiminin dış rekabete karşı korunması sağlanır. Bu arada Hükümet 14 Kasım 1926 tarihinde çıkardığı bir kararnamede Alpullu'da fabrikanın işleyeceği şeker pancarının demiryolu üzerinden taşınmasını kolaylaştırıcı adımlar atar.
Şeker sanayinin kurulmasını teşvik eden yasal düzenlemelerden sonra hızla arka arkaya 4 fabrika hizmete sokulur. Bunlar, Alpullu, Uşak, Eskişehir ve Turhal Şeker Fabrikalarıdır. Atatürk 1930 yılında Alpullu Şeker Fabrikası'nı ziyarete ederken şunları söyler: "Memleketimizin her müsait bölgesinde şeker fabrikalarımızın çoğalması ve bu surete memleketin şeker ihtiyacının temini, mühim hedeflerimiz arasında tanınmalıdır."
Türkiye'nin şeker ihtitacı uzun yıllar bu fabrikaların faaliyetleri sayesinde karşılanmıştır. 

Kaynak : Hüsnü Tekeşin, CUMHURİYETİN İLK EKONOMİK KURUMLARINDAN ALPULLU ŞEKER FABRİKASI’NIN TÜRKİYE’NİN EKONOMİK VE SOSYAL YAŞAMINA KATKILARI.(Türkiye Cumhuriyeti'nin Ekonomik ve  Sosyal Tarihi Uluslararası Sempozyumu, 26-28 Kasım 2015 İzmir)

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE ALPULLU ŞEKER

Akın Güre

Kırklareli 'ne ait yerel tarih çalışmalarına başlarken  aklıma ilk gelen konulardan biri de Alpullu Şeker Fabrikası olmuştu. Uzunköprü' ye yaptığım bir tren yolculuğunda Alpullu Garı'nın yanı başında yükselen muhteşem Şeker Fabrikası'nı gördüğümde yaşadığım gibi  Alpullu'nun   benim gibi gençliği Kırklareli'nde geçmiş bir kuşağa çok hoş  hatıralar yaşatacağına eminim, ama tek derdim bu hatıraları canlandırmak değil şimdi.  Alpullu 2018 yılındaki özelleştirme ile gündemde gelen güncel sıcaklığı kadar yakın bir geçmişin toplumsal-ekomomi tarihi için de heycan verici bir konu aynı zamanda, bütün bunları konuşmak lazım. 

Türkiye'de Cumhuriyet'in kuruluş yıllarında hayata geçiren ilk şeker üretim tesisi olarak Kırklareli'ne kazandırılan bir fırsat bölgenin çok yönlü kalkınması, toplumsal değişimi, zenginleşmesi açısından çok önemliydi. Burada beni kendine çeken ironik bir durum da var aslında: Kırklareli  Türkiye'de örnek alınacak bir düzeyde eğitilmiş iş gücüne sahipken  yıllardır bizim yetiştiğimiz dönemlerden beri sanayileşmeden nasibini almamış, adeta unutulmuş bir ildir bildiğiniz gibi. Lüleburgaz'dan Çorlu'ya giderken 25 km ötede 40 yıl önce bacaları tütmeye başlayan Şişe-Cam fabrikalarından Kırklareli çok az yararlanmıştır ne yazık ki. İroniye bakın ki bu il 50 km yakınında 94 yıl önce Türkiye'de örnek olsun diye açılan ilk şeker fabrikasının bulunduğu coğrafyanın kalbidir! Şunu özellikle vurgulamak istiyorum: İşte asıl bu açıdan  tarihsel bilgileri yeniden sorgulayıp, sonuçlarını irdelememiz gerekiyor...

Alpullu gelinen nokta itibarıyla sorunları, gelecekle ilgili endişleri de içinde barındırıyor. Kırklareli  bu aralar kirlenen suları, tahrip edilen ormanları, güzelim İğneada longoslarının yanı başında kurulması  planlanan termik santralı ile çok yönlü bir tehdit altında. 2013 yılından beri kapatılarak 4 yıl bekletilen Alpullu Şeker Fabrikası 2018'de yeniden ürtime geçerken beklentilerin çok iyimser bir tablo çizmediği konuşuluyor yine. Yanıbaşındaki Sarımsaklı Çiftliği de benzer bir çerçeveye giriyor. Konuşulacak çok şey var! Bu topraklarda  bir zamanlar Atatürk'ün başlattığı dönüşüm hamleleri ne yazık ki hüsranla sonuçlanmış! İşte Alpullu hikayasi bunun için anlamlı. 

KIRKLARELİ’ NİN KAYBOLAN TARİHİ YAPILARININ İZİNDE

Ahmet Rodopman 

Geçen aylarda Kırklareli Hatırlamalısın grubunda  Sayın Nebahat Korçe Çakır Hanımefendinin yayınladığı o muhteşem Kırklareli Hastanesi fotoğrafı bir hayli ilgi çekip üzerinde yazılınca benim de bir hayli dikkatimi çekti. Sayın Orhan Çarıkçıoğlu’ o nefis anlatımıyla elimle koyduğum gibi gözümün önüne geldi. Sanıyorum Yandex ve Google  konum belirlemesini Orhan Bey den almış olacak ki enlemine, boylamına varıncaya kadar uyuyor. Cumhuriyetin ilk yıllarında hizmet veren bu hastane hakkında ne yazık ki fazla bir bilgi yok. Benim ‘’Cumhuriyetin İlk Yıllarında Kırklareli Sağlık Kurumları’’ adlı  çalışmamı hazırlarken yararlandığım belgelerde ilgimi çeken bir nokta vardı ki, güler misiniz, ağlar mısınız bilemiyorum.
Benim ulaşabildiğim bilgiler 1878 yılına kadar şehrimizde bugünkü anlamda bir hastanenin olmadığını gösteriyor. Hastalar gerektiğinde Edirne’ ye gönderiliyor. Ancak Kırklareli Mutasarrıflığa geçince ilk sağlık kurumu Karakaş Mahallesinde Köseoğlu Süleyman Ağa ya ait ev(bu ev ile ilgili bir bilgi edinemedim) kiralanarak küçük bir hastane haline getiriliyor. Bir süre sonra Belediyenin kendi olanakları ile Karaumur caddesinin sonuna doğru küçük bir bina oluşturuyor ve buna ‘’GURABA HASTANESİ’’ deniliyor.
Yapılan bu bina artan nüfusa yeterli olmayınca, 1911 yılında Mutasarrıf Celal Bey başkanlığında, Belediye Başkanı Muhiddin Bey, Dr.Fuat Umay, Mühendis Faik Bey den oluşan bir kurul oluşturulup, yeni hastane yapılmasına başlanıyor. Ancak belediyenin parası yetmediği için, inşaatın yapımında amele taburları görevlendiriliyor. İşte bizim meşhur hastanemiz bu şekilde yapılmaya başlıyor. Ancak Kırklareli’ nin kara kaderi olan Balkan Harbinin başlaması ile inşaat duruyor. Arkasından hemen başlayan I. Cihan Harbi sırsında da her hangi bir ilerleme sağlanamıyor. Ardından gelen 4 yıllık bir Yunan işgali sırasında inşaatta ne gibi bir ilerleme veya gerileme olduğu bilinemiyor. Ancak 10 Kasım 1922 de Kırklareli Yunan işgalinden kurtarıldıktan sonra, Kırklareli İl olunca, Cumhuriyet Hükümetleri hızlıca yarım kalan işleri bitirip 50 yataklı bu hastaneyi hizmete açıyor. Hastane Baş hekimliğine Kırklareli’ nin efsane Dahiliye Mütehassısı Cevdet Sabit Tan getiriliyor. Diğer hekimlerde zaman içerisinde tamamlanıyor. Gerçi fotoğrafını gördüğümüz bu güzel  binanın mimarının, mühendisinin kim olduğunu bilmiyoruz ama kullanılamamasında en büyük sorunun susuz olmasından kaynaklandığını biliyoruz. Bir hastane için olmazsa olmaz olan suyun bina  yapılırken düşünülmemesi ilginç. Su gereksinimini tek beygir ile çekilen saka arabası ile çevre çeşmelerden getirilerek giderilmeye çalışılması, acilen yeni bir Hastanenin suyu olan bir alana yapılması gündeme geliyor. Yeni hastane hepimizin bildiği Kofcaz - Polos ayrımındaki düz alana yapılıyor. İşlevsiz kalan o güzel bina da yıkılıp yerine 1950 li yıllarda Kırklareli Lisesinin inşaatı yapılmaya başlanıyor.
Kayıp tarihi binalarımızdan Hastanemizi bulduk. Sulu bir yere taşıdık. Ancak şehrimizde geçmişte var olan ama şimdi temelleri bile kalmamış en az 7 -8 adet kaybolan tarihi yapımız var.
Şimdi birlikte bunlara tek tek bakalım. Belki aramızda daha ayrıntılı bilgisi olan arkadaşımız vardır. Kırklareli’ nin tarihi açısından aydınlatıcı olur. Benim tespitime göre bu sekiz yapı şöyle.
1 – KULE(Kale), KULE CAMİİ-HATİCE HATUN CAMİİ
Bugün Kırklar Şehitliği olan yerde 1362 yılında Türklerin Şehri Bizanslılardan aldıkları zaman şehit olan 40 Akıncının anıt mezarlarının bulunduğu alanda bir kule varmış. Askerlerin gözetleme kulesi olarak kullandıkları tahmin edilen kule sonradan yıkılmış, büyük bir olasılıkla taşları başka yapılarda kullanılmıştır. Kulenin kendisi kalmamış ancak o bölgeye verilen Kule Mahallesi adı kısmen Hatice Hatun Mahallesi olarak devam etmekte. Kule nin yanında fethin ilk yıllarında Kagir bir mescit yapılmış denilmekteyse de Kule Camii olarak adlandırılan bu camiden de herhangi bir iz kalmamıştır.
2 – CAMİİ ATİK (ESKİ CAMİİ) –SERDAR ALİ PAŞA CAMİİ
Kırklareli’ nin ilk alınmasının hemen ardından yapılan Mescit tipinde ahşap olarak yapılan bir ibadethane olup geçici bir süre kullanılması düşünüldüğünden herhalde minaresi yapılmamış. Çıkan bir yangında kullanılamayacak hale geldiğinden yıkılıp yerine Serdar Ali Paşa tarafından kagir olarak yapılmış ve yeni ismi ile anılmıştır. Şehrin ortasından açık vaziyette geçen Bolluca Derenin üzerinde olduğu belirtilen taş köprünün hemen ayağında , şimdi Büyük Camii’ nin  yakınındaki köşede olduğu tahmin ediliyor. Evliya Çelebi  Seyahatnamesinde sözü edilen camii olarak düşünülüyor. Balkan Harbi’ ne kadar hizmet veren camii, Bulgar  askerleri tarafından bir çok yapıda olduğu gibi yıkılarak ortadan kaldırılmıştır. Ayni zamanda zarar gören Büyük Camii nin tamir ve bakımı yapılırken iki camiinin bir birine çok yakın olması nedeniyle bir daha yapılmamış , yerine şimdi hala kullanılmakta olan dört lüleli çeşme yapılmıştır.
3 – TELLAKZADE CAMİİ (DERE MAHALLESİ CAMİİ)
Namazgaha giden yolun sağ tarafında, eski vali konağının arkasında Kırmızı Ahmet diye bilinen zatın evinin önünde inşa edilmiş olan camii dir. 93 Harbi olarak ta adlandırılan 1877-1877 Osmanlı Rus savaşı sonrasında Kırklareli’ ye giren Rus Askerlerinin karargah olarak kullandıkları, giderken de yıkıp bıraktıkları bir ibadethanedir. Geriye tek bir minaresi bırakılan camii in, bu minaresi de Balkan Harbinde Bulgar askerlerince top atışı ile yıkılmıştır. Yerine her hangi bir şey yapılmamıştır.
4 –OSMAN AĞA CAMİİ
Hacı Zekeriya Mahallesinde, Mahalle sakini Hacı Zekeriya tarafından yapılan bir camii dir.  1944 yılında 10 adet olan Kırklareli’ de ki mahalle sayısı 7 adet e düşürülünce Hacı Zekeriya Mahallesi, Akalar Mahallesi ile Doğu Mahallesi arasında bölüştürülmüştür. Bu camii nin Derenin kuzey tarafında bent e doğru olduğu belirtilmektedir. Zamanla kullanılamayacak hale geldiği için, eşraftan Osman ağa Tarafından yeniden yaptırılmış ve kendi ismiyle anılır olmuş.
1900 lü yıllara doğru her hafta Perşembe geceleri Rufailer  in toplanıp ayin yaptıkları belirtilmektedir. 1912 yılında Bulgar askerlerinin Kırklareli ye girerken ilk karşılaştıkları camii olması nedeniyle, Bulgar güçleri tarafından yıkılmış, yerle bir edilmiştir. Şimdi yeri bile tam olarak saptanama maktadır.
5 – PEHLİVAN MUSTAFA AĞA CAMİİ (HELVA BABA)
Şehrin ileri gelen ailelerinden olan Mustafa Ağa tarafından yaptırılmıştır. Eski İstanbul yolu üzerinde olduğu belirtilmektedir. Mezarlığında Helva Baba ismi ile anılan bir evliyanın yatırının olduğu bilindiği ve Müslüman kadınların giderek niyette bulundukları bir mekan olarak geçmektedir. Ancak bu camii de Balkan Savaşında Bulgarların hışmına uğrayarak yıkılmış ve yakılmıştır. Araziden yol geçirilince de mezarlıklarda kaldırılmış, geriye bir şey bırakılmamıştır.
6 - ) KALAYCI CAMİİ
Namazgah Caddesi üzerinde yaz kış akan Kalaycı Çeşmesinin yanında, Zengin bir kalaycı tarafından yapılan ve o bölgenin insanlarına hizmet eden bir camii miş. Balkan Harbi sırasında Bulgarlar tarafından yerle bir edilmiş olduğundan yeri bile tam olarak belirlenememektedir.
7-) KÖPRÜ BAŞINDA ESKİ HAMAM
Kırklareli de Eski Camii ile birlikte fetihten hemen sonra yapılan hamamdır. Hızır Bey Külliyesi yapılıp orada ki, çifte hamamlar kullanılmaya başlayınca, ihtiyaç kalmadığı için yıkılmışlardır.
8 – KIRKLAR BABA DERGAHI
KULE Mahallesinde Kule Camii yanında , eski kışlaya giden yol üzerinde Kırklareli’ nin fethin de Kulenin teslim alınması sırasındaki muharebede şehit olan 40 Türk askeri için yapılan büyük bir türbedir. Balkan Harbine kadar ayakta kalan türbeye Müslüman ahali belirli günlerde gidip dua okuyorlarmış. Bulgar askerleri pek çok yeri tarumar ettikleri gibi bu türbeyi de ortadan kaldırmışlar.
Orta okul ve Lise sıralarında derslerde okuduğumuz veya gezip gördüğümüz(İstanbul, Edirne v.s) şehirlerde bir çok tarihi han, hamam, cami, medrese gibi eski eserleri Kırklareli ‘ de göremeyince üzülürdüm. Ancak tarih ile uğraşmaya başlayınca, Kırklareli özelinde son iki yüzyıl içinde gözlerini açacak, canlarını kurtaracak zaman bırakılmamış ki insanlara, hatırı sayılır tarihi eserler bıraksınlar. Hoş yapılanların çoğu da geçirilen işgaller sırasında yakıp, yıkılmış. Sınır şehri olmasının acısını defalarca boşaltılıp, geldiklerinde hiçbir şeylerinin kalmadığını görünce doğal olarak yerleşip kalmayı düşünen de az olmuş. Onun için Kırklareli’ nin yerlisi azdır söyleminin ne deli gerçekçi olduğunu son iki yüz yıla şöyle bir baktığımızda anlaya biliyoruz.
Kırklareli Yerel Tarih çalışmalarımızda, tarihsel perspektifte değerlendirdiğimizde; büyük, önemli tarihi yapılarımız yok belki ama, bizim her şeyden önemli, insan kaynağımız var diye düşünebiliyoruz. Bugün Türkiye’ nin hatta bir kısım yabancı ülkelerin çoğunda bile Kırklareli ile bir şekilde yolu kesişmiş, değerli ve önemli hemşehrimizin olduğunu düşünmek ve bilmek, benim çocukluk üzüntülerimi yok ediyor. Bunun içinde yaşamış, yaşayan, yaşayacak insanımızın tanınması için çalışıyoruz. Her yerde, her zaman, iyiden, doğrudan, güzelden ve yaralıdan yana olmanın gururu ile iyi insan olarak yetişip yaşamanın sevincini taşımamız gerektiğine inanıyorum. Sadece Kırklareli' li olmakla değil, Kırklareli' li iyi insan olmakla gurur duyuyorum. Ve bunun içinde elimden geldiğince gayret ediyorum.

Yararlanılan Kaynaklar:
1 - Ali Rıza Dursunkaya . Kırklareli Vilâyetini Tarih, Coğrafya, Kültür ve Eski Eserleri Yönünden Tetkik. Cilt:1 ve Cilt:2’’. 1948. Kırklareli
2 - Türkiye’nin Sıhhi-i İçtimai Coğrafyası Kırkkilise (Kırklareli) Vilayeti
Tanıtma-Değerlendirme-Transkripsiyon-Günümüz Türkçesi-Tıpkı Basım
Yazan:Dr. Ahmet Hamdi
Tıpkı Basım Yayına Hazırlayan .Aydın Cidan – Editör.Dr.Kaan Kapan
Kırklareli Belediyesi Yayınları:2019 Sertifika No: 33989

100 YILLIK FRANSIZ KLASİĞİNİ UNUTMAYALIM

Ahmet Rodopman 

Günümüzden 100 yıl kadar önce takvimler 1918 yılının 30 Ekim’ ini gösterirken 1. Dünya Savaşından yenik olarak çıkan Osmanlı Devletinin imzalamak zorunda kaldığı kötü şartlarla dolu Mondros Silah Bırakma Antlaşmasının yapıldığı tarih. İnsanın içi acıyarak yazarken bu tarihi, ardından gelecek olumsuzlukları hissediyor olması daha da acı. Çoğumuzun bildiği Mondros Mütarekesinin 15. Maddesinde yer alan ‘’ Bütün demir yollarında itilaf devletleri kontrol subayları görevlendirilecektir’’ hükmü Trakya’daki demir yollarını ve dolayısı ile de Kırklareli’ne ulaşan demir yolu hattını da kapsıyordu. Durumdan yaralanmak isteyen Fransa, her zaman, her yerde yaptığı gibi mütarekenin bu maddesine dayanarak, önceliği almak için 4 Kasım 1918 de, Uzunköprü- Sirkeci demir yolu hattını işgal etmiştir. Bununla da kalmamış, hattın işletmesine de el koyarak, işgal için bütün ihtiyaçları Osmanlı Devleti tarafından karşılanmak üzere 50 subay ve 3.000 asker görevlendirmiştir. Böylece, Alpullu İstasyonundan Kırklareli’ ye bağlanan demir yolu ulaşımı da bu durumdan olumsuz etkilenmiştir.Ne ilginç bir gelişmedir ki Fransızlar, aynı Batı Trakya’ da olduğu bir yıl gibi kısa bir zaman sonra yerlerini Yunan Kuvvetlerine bırakarak, İstanbul işgaline katılanları güçlendirmek için İstanbul’ a gitmişlerdir. Trakya’ yı boydan boya geçen demiryolunu kontrol altına alan Yunanlılar, sivil ve askeri baskılarını bu yolla da giderek arttırmışlardır. Hem de giderlerini Osmanlılara ödettirerek. Gelen günlerde, demiryollarının Yunan Kuvvetlerince denetim altına alınması, Kırklareli ve Edirne’nin İstanbul ile iletişimini, insan ve ürün sevklerini etkilemiş. İşgal sonuna kadar ciddi sürtüşmelerin çıkmasına neden olmuştur.
Bir çoğumuzun Müzik Yarışmalarının yapıldığı kent olarak hatırladığımız İtalya’ nın Sanremo şehrinde 18-23 Nisan 1920 tarihinde toplanan ülkeler, Osmanlı İmparatorluğunu parçalanma kararı alırlarken, Sevr Antlaşmasının da maddelerini belirlemişler, bu toplantılarda, Batı ve Doğu Trakya topraklarının Yunanista’ a bırakılma kararının çıkmasıyla da Yunan Kuvvetleri Trakya’ yı işgale başlamışlardır ve gerek Kırklareli’ miz, gerekse Trakya’mız için acılı ve zor günler başlamıştır.
Günümüzde, özellikle de Doğu Akdeniz konularında yine ön plana çıkan Fransa’ nın, geçmişte yaşattığı olumsuzlukları hatırlayarak, özellikle de Ege ve Akdeniz de bulunan adalara ait istek ve oldu bitti uygulamalarına çok dikkat edilmelidir kanaatindeyim.

Yararlanılan Kaynaklar:
1- Özgür MERT – İşgalden Kurtuluşa Doğu Trakya
Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi – Ankara-2016
2- Doğruöz, V. Türkan, Milli Mücadelede Kırklareli, Kırklareli, 2005.
3 - Nafiz Karaçam – Efsaneden Gerçeğe Kırklareli – Kırklareli 1995

KIRKLARELİ BELEDİYE TEŞKİLATININ KURULUŞU 1870-2024

ARIL Barış Toptaş – Kırklar BARIŞ TOPTAŞ İçindekiler Tablosu Kırklareli Adının Tarihçesi 1 Kırklareli’de İdari Yapılanma...