31 Ocak 2021 Pazar

100 YIL ÖNCEKİ BİR FOTOĞRAFININ HATIRLATTIKLARI

Ahmet Rodopman 

Değerli arkadaşım Mehmet Akın Güre’ nin ‘’Hatırlamalısın Kırklareli’’ grubunun fotoğrafını değiştirdiğini gördüğümden beri, oturup bir şeyler yazmak istedim durdum. Bir türlü fırsat olmadı bitirip yayınlamaya. Bugün kendime söz verdim bitireceğim diye. Bu fotoğrafı yıllar önce ilk gördüğümde çok iyi yorumlayamamış, zaman ve mekan karmaşası içinde kalmıştım. Bence hala Kırklareli’ nin bir hayli eski olmasına karşın en güzel fotoğraflarından biridir. Fotoğrafın ait olduğu yıl oldukça tartışma yaratmışsa da, yaşanılan olayların kronolojisine bakılınca, söz konusu fotoğrafın 1928 ile1930 lu yılların başlarında çekilmiş olması ağırlık kazanıyor. Eski fotoğrafları yorumlamanın keyfi, definecinin hazine bulmasında daha fazladır demişti bu konuda uzman olan bir üstadım. Bunun içinde yer ve konu ile ilgili önce etraflıca bilgiye gereksinim olduğunu da ilave etmişti. Bu fotoğrafla başlayıp nerelere değin gidebileceğimizi hep birlikte görelim.
1 - Büyük Cami’ nin minaresi yarıya kadar yıkılmış. Tarihi bilgilerimiz bize 1912 Balkan Savaşında Bulgar güçleri tarafından top ateşi ile yıkıldığı bilgisini veriyor. Ve o yıllara ait bilinenlerden bir süre bu şekilde yıkık kaldığını anlıyoruz. Harptan sonra Kırklareli’ ye tekrar dönüşler, kıtlık ve yoksulluklarla geçen iki, üç yılın ardından I. Dünya Savaşı ve sonrasında Yunan İşgali derken tarih 1922 yi gösteriyor. Minareni onarımı 1923 yılında Türkiye Cumhuriyeti kurulup, kendini toplayıncaya kadar da epey bir zaman geçiyor. Bu da 1930 ları buluyor.
2 - Bugün bir kısmı istimlak edilmiş, küçültülmüş olsa da, görünen ve kısmen ağaçlandırılmış büyük boş alan Kırklareli’ nin en merkezi yeri olan, Şevket Dingiloğlu Parkı. Peki her taraf evler ve dükkanlarla dolu iken burası nasıl bu kadar bol kalmış olabilir? Bunun oldukça uzun bir hikayesi var. Bu hikayeyi uzun uzadıya bir başka konuda anlatmaya çalışacağız. Ama her yerleşik yerin çok tanınmış, çok zengin, bunun içinde çok ünlü kişileri vardır ya. İşte 1870 ler den başlayarak Kırklareli’ nin de en meşhurlarından Rum asıllı Macaraki’ lerin Trakya’ nın olduğu gibi, Kırklareli’ nin de çeşitli yerlerinde çok sayıda taşınmaz mal varlığı bulunmaktadır. Macaraki ayni zamanda Avusturya Konsolos Vekili olması nedeniylede, pek çok yasal imtiyaza sahip bulunmaktaydı. Bu nedenle de çok farklı alanlarda ve olaylarda ismi geçmektedir. Bu büyük alanda , Bulgaristan, Romanya, Eflak, Boğdan ve Kırım’ a kadar giden yolun belli başlı konaklama yeri olan Menzil Hanı bulunmaktadır. Diğer küçük yol hanlarında bir, iki gece kalan kervanlar ve yolcular burada haftalarca kalabilirler, tüccarlar alış verişlerini yapar , mallarını yükler giderlermiş. Resimde parkın önünden geçen yolun altından o zamanlar açıktan akan dere geçmekte imiş, sonradan kapatılarak yol ve meydan yapılmış, Derenin hemen kenarında şimdi Yapı Kredi Bankasının olduğu köşeye doğru eski hamamlar bulunmaktadır. Hemen meydanın karşısında da camii ve çeşme, onun yanında ise Arasta ve diğer dükkanların bulunduğu bu şehir merkezi o yıllardan beri önemli bir kavşak noktası olmuştur.
Gerek ailesi, gerekse kendisi bile başlı başına birkaç konuda anlatılacak olan Muhittin Bey burada karşımıza çıkıyor. Ailesi Kırımdan gelen Trakya’nın en zengin ailelerinden Şair Mehmet Tevfik Bey Baba nın torunu, Şair Servet Bey Baba’ nın oğlu olan Muhittin Özenbaş 1915 yılında Kırklareli belediye başkanı oluyor. İyi yetişmiş, Mülkiyede okumuş olan Muhittin Özenbaş zorlu uğraşlar vererek Macaraki’ nin bu büyük Hanını istimlak ettirerek yıktırıyor. Ve bugün bile Cumhuriyet Meydanı olarak kullandığımız o zamana göre geniş bir alan oluşturmuştur. Geniş ufuklu bir aydın kişi olan Muhittin Bey o yıllarda İstanbul’ a gelen Avusturya’ lı mimara şehir planı yaptırmış ve aynı Avrupa şehirlerinde olduğu gibi ortada bir meydan, bu meydana açılan ve dairenin çevresinden dağılarak şehrin sonuna kadar giden yolları oluşturmuştur. Dikkat edilirse, hala Cumhuriyet Meydanına  açılan 7-8 cadde li bu sistem devam etmektedir. Ne yazık ki 100 yıl önce yapılabilmiş bu sistem, sonradan oluşan yeni Kırklareli’ de becerilememiş, son zamanlar da ise artan taşıt trafiğinden değil taşıt, insanların bile yürüyemeyeceği bir karmaşaya neden olunmuştur. Adı geçen kişilerin Kırklareli Tarihinde hayli ilginç öyküleri olduğu için burada değil de bir başka bölümde anlatılacağından biz yine parkımıza dönelim.
Menzil Hanının oldukça büyük olan alanına ilave olarak arkada ki evler ve bahçelerde, Kocahıdır İlk Okuluna kadar istimlak edilip yıkılınca düzlenip, eğime uygun olarak taraçalar yapılıp çeşitli ağaçlar dikilmiştir. Fotoğrafta  görülen genç Çınar Ağacı, şimdi yolun genişlemesiyle kenara kadar gelen tarihi Çınar ağacıdır. Hani bir dile gelse de anlatsa bize görüp, yaşadıklarını.
3- Fotoğrafın tarihini belirlememizde bize yardımcı olacak son işaretimiz Mustafa Kemal Atatürk’ ün sağlığında yapılan ender büstlerinden olan Atamızın heykeli gelmektedir. Zamanının en ünlü Heykel yapımcılarından olan Rahmi Artemiz’ in eseri olan bu büstün önünde yaptığımız kutlamaları, tutuğumuz nöbetleri ve anma günlerini biz yaştaki pek çok kişi hatırlarlar. Bu büstün yapılış tarihi de 1928 olduğuna göre, bizim fotoğrafımızın en erken 1920 li yılların sonunda çekişmiş olduğunu anlıyoruz.
Öykümüz henüz bitmedi. Ama, I.Dünya Savaşı bitti. Kırklareli bir beladan kurtulurken başka bir bela olan Mondros Mütarekesinden sonra, Osmanlı İmparatorluğunun dağılacağını anlayan bir avuç aydın yurtsever vatan savunması için çareler aramaya başlamışlardır. Muhittin Özenbaş da Trakya’da kurulmaya başlanan Müdafaa- i Milliye Cemiyetini’ nin ilk şubelerinden biri olarak, bir kaç arkadaşı ile birlikte Kırklareli’ de kurmuştur. Daha sonraları Trakya Paşaeli Müdafaii Hukuk Cemiyetlerine evrilecek olan bu direniş çalışmaları hızla yürürken, Yunan işgali başlamış, cemiyetin bir kaç gözü pek çalışanı ile birlikte Muhittin Bey, İstanbul’ a  gitmiş ve gerek maddi, gerekse manevi olarak Anadolu’ da başlayan kurtuluş mücadelesine silah ve mühimmat sağlama uğraşını vermiştir. Şevket Dingiloğlu ve cemiyetin diğer üyeleri de bütün evrakları kaçırıp Dereköy üzerinden Bulgaristan’ a sığınarak işgal yılların boyunca cemiyetin faaliyetini sürdürmüşlerdir. İşgal süresince Istranca Ormanlarına çekilen direniş güçleri, yurt dışına çıkanlar ile Anadolu’ da kurtuluş için savaşanlar arasında iletişimi sağlamış ve Yunan kuvvetlerine vur kaç şeklinde yaptıkları baskınlarla korku salmışlardır.Bu nedenle Yunan Kuvvetlerinin Anadolu’ ya geçip, Türk Birliklerine arkadan saldırma şanslarını kesmişlerdir. Böylelikle zor yıllar atlatılmıştır. Mudanya Mütarekesi sonrasında , yurtlarını , evlerini terk edenler yavaş yavaş geriye dönmüşler, hayat kaldığı yerden devam etmeye başlamıştır. Tabii ki Yunan İşgali sırasında kimsenin parkı görecek hali kalmadığı için, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti ile birlikte devlet kurumları oluşturulmuş, belediye başkanlığına 1922-1930 yılları arasında Şevket Dingiloğlu getirilmiştir. İşgal süresince yanıp, yıkılan şehrin yeniden yapılanması sırasında da yollar, binalar yapılırken Kırklareli’nin uzun yıllar boyunca en geçerli sosyalleşme alanı olan parkımızda yapılmış, düzenlenmiş ve kullanıma açılmıştır. Yıllarca sonra da yapılma aşamasında hayli emeği geçtiği için Şevket Dingiloğlu Parkı adı verilmiştir. O parkta 1920-1960 yılları arasında Kırklareli’ de yaşayanların kim bilir ne unutulmaz anıları vardır. İçimizde anımsayanlar var mı ?
KAYNAKÇA:
1 - Ali Rıza Dursunkaya . Kırklareli Vilâyetini Tarih, Coğrafya, Kültür ve Eski Eserleri Yönünden Tetkik. Cilt:1 ve Cilt:2’’. 1948. Kırklareli
2- Y.Mimar Zeynep Eres-TÜRKİYE’DE PLANLI KIRSAL YERLEŞMELERİN TARİHSEL GELİŞİMİ ve ERKEN CUMHURİYET DÖNEMİ PLANLI KIRSAL MİMARİSİNİN KORUNMASI SORUNU-DOKTORA TEZİ- 2007-İstanbul
3– Nazif Karaçam- Namazgah Caddesinin Gittiği Yer Çamlıktır Orası Tarihi Mekandır.Gazete Trakya
4- Nazif Karaçam –Milli Mücadele de Trakya-Gazete Trakya

28 Ocak 2021 Perşembe

KÖY ENSTİTÜLERİ GERÇEĞİ VE KEPİRTEPE ÖRNEĞİ-2

Akın Güre 

Geçen yazımda Köy Enstitülerinin kurulmasını hazırlayan sürecin  anlaşılmasını amaçlıyordum. Cumhuriyetin kuruluş günlerinden başlayarak eğitim meselesinin ekonomik sorunlar kadar önem taşıdığını görmüştük. Nüfusun çok büyük bir bölümünün (12 Milyon) köylerde yaşadığı ve köylerde yaşayan çocukların sadece %25'nin okula gidebildiğini hatırlayın. Okuma yazma seferberliği köklü değişimlerle birlikte başlamıştı. 1928 yılında Latin harflarinin kabul edilmesi buna yönelik bir karardı ve  geniş halk kesimlerine yönelik Millet Mekteplerinin açılmasıyla okur yazarlığın yaygınlaşması istenmişti. Köy Öğretmen okullarının açılması ile de köylerdeki eğitmen açığının kapatılması için gerekli adımlar atılıyordu. Daha sonra Köy Enstitülerine dönüşecek bu hareket eğitim sorunun çok yönlü bir  toplumsal dönüşüm boyutunda ele alınması  demekti. Bu konuda Milli Eğitim Bakanlığı'na kapsamlı bir rapor sunan Jhon Dewey'in de yazdıkları bu yöndedir. Konusunda yetkili bir uzman olarak tanınan Dewey'e göre toplumdaki  siyasi, ekonomik ve teknolojik değişimler eğitim siseminde bu amaca yönelik çabalarla mümkün olabilirdi. Dolayısıyla öğrencilere kazandırılacak olan yetenekler ve meziyetler toplumdaki mevcut sisteme karşı yeni görüşlerin ve değerlerin ağırlık kazanmasını sağlayacaktı. Köy okullarında görev alacak öğretmenler köy kalkınmsının öncüleri olacak şekilde, kültürel değerleri ve inançları da dikkate alarak  yetişmeliydiler.
Ancak kurulacak Köy Enstütüleri bu amaçların daha ötesine uzanan bir dinamizme sahiptir. Köy öğretmenlerinden beklenenler köyün sorunları ile sınırlı değildir. Nitekim İsmail Hakkı Tonguç'a göre asıl mesele ülkede yeni rejimi koruyacak  çağdaş bilince sahip  yeni bir nesil yetiştirme hedefidir. Cumhuriyet ancak böyle bir kuşağın çabalarıyla ayakta kalabilecektir. Böyle bir eğitim hedefi aynı zamanda köy ile kent arasındaki farklılaşmayı da azaltacak, toplumsal bütünleşmeyi sağlayacaktır.  
Bu nedenledir ki Köy Enstitüleri ile başlayan dönem eğitimde yeni bir açılım olarak görülür. Tonguç'a göre gerçekçi bir eğitimin amacı köyden başlayacak akılcı uygulamaları  hayata geçirmek, tarımda verimliliği artırmaktır. Köyde gerekli teknik ve bilgi ile donatılmış becerikli kişilerin yetiştirilemesi bu açıdan önemlidir. Köy Enstitülerinden çıkacak öğretmenler aydınlanmanın ve toplumsal ilerlemenin öncüleri olacaklardır. Köylerde yaşayan vatandaşların ekonomik hayatın içinde daha etkin rol alması, tercihlerini belirlemesi,  haklarını savunması onlar sayesinde başarılacaktır. 
Ensititülerinin amaçlarını anlatırken yasayla belirlenmiş görevleri de hatırlatmakta fayda var.
Bu görevler 1942 yılında çıkartılan 4274 sayılı Köy Okulları ve Enstitüleri Teşkilat Kanunu ile düzenlenmiştir.  Bu yasaya göre köy enstitülerindeki öğretmen ve eğitmenler binaların, işliklerin yapılışından, bahçlerin tanziminden, hayvanların bakımından sorumludurlar. Okula ayrılmış araziyi örnek olabilecek şekilde işleyecekler, öğrencilerin eğitim ve öğretimleri kadar sağlıkları ile de ilgelenip gerekli tedbirleri alacaklar, köylerin okul binalarının yapılmasından sorumlu olacaklardır. 
Yasada ayrıca eğitmen ve öğretmenlere köy halkının yetiştirilmesi ile ilgili görev ve yetkiler de anlatılmıştır. Bunların başında köy halkının milli kültürünü yükselterek onları sosyal hayat bakımından çağın şartlarına göre yetiştirmek gelmektedir. Köy kültürünün olumlu değerlerini korumak, yaymak, güçlendirmek üzere gerekli tedbirleri almak, etkinlikler tertip etmek, köy halkının radyodan azami derecede yararlanamasını sağlamak görevleri olarak sıralanır. 
Köyün ekonomik hayatının  geliştirilmesi için  zirai, sanat ve teknik becerilerin arttırılması, köyde iş hayatının canlandırılması için rehberlik edilmesi, ormancılığa ait bilgilerin aktarılması, ormanların korunması ve bakılması, eser ve anıtların onarılması, korunmaya muhtaç bitki ve hayvan türlerinin tesbiti ve gerekli işlerin yapılmasında yardımcı olunması, diğer sorumlularla birlikte çalışılması, her türlü kooperatifleri kurma ve işletmesinde köylülerle işbirliği yapılması sıralanan görevlerden bazılarıdır.
Köy Enstitüleri deyince akla gelen görev ve sorumluluklar dönemin yaşadığı sıkıntıların, dar boğazların, engellerin aşılması için yapılması gereken ödevlerden yola çıkılarak tanımlanmış konulardı. Mesele sadece köyde okul açıp öğrencilere standart programlara göre verilmesi gereken bilgileri aktarmak değildi. Köyün ihtiyacını  bir seferberlik haline dönüşen kalkınma hedefleri kapsamında değerlendirip ona önderlik edecek kişiler yetiştirmek ve onlara toplumsal sorumluluklar yüklemek gerekiyordu. Köyün sorunları ayrıca çok yönlüydü. Sadece 5400 köyde okul vardı ve bunların büyük çoğunluğu okul denecek uygunlukta değildi. Köylerde ekonomik hayat son derece durgundu.  Köylü hastalık, kuraklık, doğal afetler gibi olumsuz etkenlerin tehditi altında ayakta kalmaya çalışıyordu. Başlayan İkinci Dünya Harbi köydeki genç emek gücünün eksilmesine yol açmış, kadınlar ve yaşlılar yardımcısız kalmışlardı. Bu engellerin aşılması eğitimdeki geri kalmışlıkla bir arada düşünüldüğünde sorunu güçleştiriyor ve devleti hızlı çözümler üretmeye zorluyordu. Kırsal kesimde yaşayan halkın bu şartlarda Cumhuriyet rejimiyle getirilmek istenen yeni kültür düzeyine ve değerler sistemine ayak uydurması nerdeyse imkansızdı. Bu nedenle köylerde başlatılacak eğitim seferberliği aynı zamanda bir kültür meselesiydi. Milli Eğitim teşkilatında bu amaçlara  uygun görevlendirmeler daha Atatürk döneminde başlamıştı. 1935 yılında Milli Eğitim Bakanlığına getirilen Saffet Arıkan, İsmail Hakkı Tonguç'u İlköğretim Müdürlüğüne atadı. Tonguç  bu işe en uygun seçimdi.  Arkadaşları arasında "Köylü İsmail Hakkı" diye tanınırdı. Dar gelirli bir köylü ailesinden geliyordu. Çok güç koşullarda  yetişmesini sağlayacak olanakları kovalamış ve öğretmen olarak mezun olmuştu. Tonguç Köy Enstitülerinde uygulanacak programların belirlenmesinde engin bir görüş açısına ve yeteneğe sahip bir eğitimciydi. Çağdaş eğitim biliminin ışığında uygulanacak plan ve modellerin geliştirilmesini sağladı. Tonguç'a göre köy sorunu tek başına bir eğitim sorunun ötesinde ele alınmalıydı. Bu konu eğitim ve kalkınma meselelerini kapsayan bir bilinçlendirme ve canlandırma sorunuydu. Köye bir şeyler öğretebilmek için önce köyü iyi tanımak, anlamak gerekliydi. Köy hayatının sırlarını kavramadan, köylüyle iç içe yaşanacak bir hayata katılmadan değişimi başlatmak imkansızdı. Bunu en iyi başaracak kişiler köyün içinden çıkmalıydı. Köylünün içinden keşfedilecek böylesine  kahramanlara ihtiyaç vardı. Bunlar Köy Enstitüsünden yetişecek öğretemenler olacaktı. Köyde yaşamayı benimseyerek  köylü ile birlikte zorlukları yenmeyi, sorunları aşmayı, yardımlaşmayı, yaraları sarmayı, binaları yapmayı, aletleri tanıtmayı, fidan büyütmeyi köyde yaşayanlarla birlikte başaracaklardı. Köy böyle kahramanlara muhtaçtı. Yapılacak iş bunları başarmayı sağlayacak bir aydın kimliğini kazanmış öğretmenleri yetiştirmekti. 
İlk bölümde anlatığımız gibi bu amaçlarla işe Eğitmen Kurslarının açılması ile başlanmıştır. Bu kursların çoğu ilerde Köy Enstitiüsü açılacak yerlerde açıldı. Kursları başarıyla bitirenlere Eğitmen adı verildi. Eğitmen kursları 1948 yılına kadar devam eden bir uygulama olmuş ve yaklaşık 9 bin eğitmen yetiştirilmiştir. Ancak asıl hedef Köy Enstütülerine dönüşecek yeni bir yapılanmaya geçmektir. Bu da ilk aşamada Köy Öğretmen Okulları olarak düşünülmüştür. Henüz Köy Enstitüleri için yasal bir dayanak hazırlanmadığından 1926 yılında çıkarılmış Köy Muallim Mektepleri kavramına dayanarak bir çözüm bulunmuştur. İlk adım 1937 yılında İzmir Kızılçullu ve Eskişehir  Çifteler Köy Öğretmen okullarının açılması ile atıldı.  Daha sonra 1938 yılında Edirne'de Karağaç'ta Zabit Mektebi binasında hizmet verecek olan Trakya Köy Öğretmen okulu açıldı. Okulun toplam 83 öğrencisi vardı. 
Köy Öğretmen okulları üç yıllıktı. 17 Nisan 1940 tarihinde kabul edilen 3803 sayılı Köy Enstitüleri yasası çıkınca  bu okullar önceden düşünüldüğü gibi Köy Enstitüsü adını alacak, öğretim süreleri ise 5 yıl olacaktır. 1944 yılına kadar bu şekilde açılan okul sayısı 20'yi bulacaktır. Amaç 24 okula ulaşmaktı. Bu başarılamadı. Niye olmadığını daha sonra anlatacağım. Ancak Köy Enstitiülerinden 1952 yılı sonuna kadar 1398 kadın, 15943 erkek olmak üzere toplam 17341 öğretmen mezun olacaktır. 
Kepirtepe Köy Enstitüsü yukarıda söylediğim gibi önce Edirne Karağaç'ta açılmış bir öğretmen okuluydu. Ancak okulun açıldığı sırada İkinci Dünya Savaşı başlamak üzeredir. Bu nedenle Genel Kurmay Başkanı Salih Omurtak okula gelir ve herkes endişelenir. Nitekim ardından gönderilen bir emirle okulun boşaltılması istenir. Otüzüç vagona yüklenen eşyalarla ilk göç Alpullu'ya taşınmayla başlar. Orada yerleşme sorunu olunca dönem sonunda ikinci göç yaşanır. Bu kez Lüleburgaz Emrullah Efendi İlkolulu ve bahçesinde kurulan çadırlara yerleştirilir öğrenciler, hazırlık sınıfları izinli olarak evlerine gönderilir. Artık harp başlamıştır. Bu arada Kepirtepe Köy Enstitiüsü'nün kurulacağı yer seçilmiş ve inşaatına başlanmıştır. 1939 yılının ekim ayında ana binanın iki katı tamamlanır. İdari hizmetler çadırlarda verilmektedir. Zemin kat yatakhane, bir ve ikinci katlar derslik olarak kullanılmaktadır. Hemen ardından 64 metre uzunluğunda ve 9 metre genişliğindeki yatakhane tamamlanır. Yeterli inşaat çivisi olmadığından kullanılmış tahtalardan sökülen çiviler düzeltilerek yeniden kullanılır. Bir yandan da susuzluk yaşanmaktadır. Lüleburgaz'dan varillerle taşınan suyla idare edilir. İşler tam düzelmeye başlamışken İkinci Dünya Savaşı hızla yayılmaktadır. Okulun önünden Edirne-İstanbul yolunda sınıra doğru ilerleyen tanklar geçmektedir.  Trakya'da savaş tedirginliği her yanı sarmıştır. Okulun tekrar boşaltılması istenir. Bu kez yolculuk Ankara Hasanoğlan Köyüdür. Okul öğrencileri tüm demirbaş eşyalarla birlikte Lüleburgaz tren istasyonundan önce Sirkeci'ye, sonra vapurla Haydarpaşa garına getirilir ler. İlk kez İstanbul'u ve denizi görür öğrenciler. Ankara garına varınca başka bir trene aktarma yapılır. Ankara'dan sonra kısa bir yolculuk daha yaparak Hasanoğlan durağında inilir. Köyden gönderilen kağnılara eşyalar yüklenir, yürüyerek  okula ulaşılır. 
Hasanoğlan'da 9 ay sürecek geçici konaklama sırasında diğer bölgelerden gelen öğrencilerin de yardımlarıyla çok sayıda binanın inşaatı tamamlanır. Kepirtepe öğrencileri evlerine dönerler, yarım kalan enstitülerini tamamlamaya koyulurlar. 
İşte bu, böylesine çileli ama aynı zamanda geride bırakılan eserleri, yardımlaşma duyguları ve biriktirilen güzel anılarıyla gururla hatırlanacak bir hikayedir. O hikayenin artık sayıları azalan kahramanlarına gelince, onlara karşı borçlu olduğumuz teşekkür bütün bu yapılanlardan geride kalan boşluğu doldurmaya elbette yetmeyecektir.

10 Ocak 2021 Pazar

KIRKLARELİ’ DE SANAYİLEŞMENİN İLK ADIMLARI

Ahmet Rodopman 
Osmanlı İmparatorluğunun sanayi  devrimine ne denli uzak kaldığı hepimiz tarafından bilinen bir gerçektir. Dolayısı ile de Kırklareli’ miz de 1912 den sonra, Edirne Sancağına bağlı küçük bir sınır mutasarrıflığı olarak sanayileşmeden nasibini alamamıştır. Hele üst üste yaşanılan savaşlar ve işgaller nedeni ile, bırakın fabrika kurmak, zavallı halkın ahır, kümes yapmaya bile gücü kalmamıştır. Olan birikim ve zenginliklerde savaşlar, yakıp, yıkma ve talanlarla uçup gitmiştir. Kırklareli el elde, el başta bir başına kalmış, ancak topraktan yetiştirebilecekleri ile yetinip yaşam mücadelesi vermiştir.
Pek çok şeyin olduğu gibi Cumhuriyetin kurulması ile Vilayet kimliğini kazanmasından sonra, padişahların yok varsaydığı şehrimizin de yüzü gülmeye başlamıştır. Mustafa Kemal Atatürk’ ün gerek tarıma, gerekse tarıma bağlı sanayiye çok önem vermesi ile yavaş yavaş ekonomi ve bağlı olarak da küçük sanayi işletmeleri oluşmaya başlamıştır.
İlk günlerde atölye, küçük imalathaneler şeklinde başlayıp sonraları gereksinimler doğrultusunda gelişerek, zaman içinde daha çok tarım işlerinde kullanılabilen alet, edevat ve taşıt araçları yapılmaya başlanmıştır. Topraktan yapılan kap, kacak, testi, çömlek yerine, cam, metal veya plastikten yapılanlar, Elde yapılan, hasır, sepet yerine, halı, naylon torba, suda dövülerek yapılan şayak yerine, tekstil fabrikalarında dokunan kumaş ve diğer dokumalar kullanılmaya başlanmış, süpürgenin tohumundan, ekiminden, kesiminden, yapımından ve dikiminden itibaren küçük çapta sürdürülen Süpürgecilik iş kolu da, daha fazla büyüyemeden, gerek naylon süpürgeler, gerekse yaygın olarak kullanılmaya başlanan elektrik süpürgeleri nedeniyle gelişememiştir. Bunlar gibi daha niceleri nostaljik birer ürün olarak geçmişte kalmışlardır.
Cumhuriyetin ilk yıllarında kurulan Alpullu Şeker Fabrikası yöreye önemli bir dinamizm getirmiş, Trakya insanını tohum, fide, pancar üretiminin şeker, melas(hayvan yemi), alkol gibi sanayi ürünlerine dönüşümünün ve bununla beraberde yaşamının dönüşümünün güzelliklerini tattırmıştır.
Ardından dünyanın en kaliteli kalker yataklarının bulunduğu Pınarhisar ilçesine Çimento Fabrikasının kurulması, çevreye farklı bir bakış açısı, dünya görüşü getirmiştir. Bizim gençliğimizde en büyük derdimiz insanımızın çalışabileceği fabrikaları bulunmaması idi. Çünkü o yıllar kalkınmanın ve zenginliğin tek yolu fabrikaların olması, oralarda çalışılarak hayatların kurtulması hedefleniyordu. Ne yazık ki bu, Kırklareli’ de pekte istenildiği gibi olamamıştır. Bu çalışılacak yerlerin olmaması doğal olarak Kırklareli gençliğinin iş bulabilmek için ailesini, çiftini, çubuğunu bırakarak İstanbul veya başka şehirlere gidip hayatını kazanmak zorunda bırakmıştır. Geçen yıllarda da bu konuda önemli değişiklikler olamamıştır.
1976 yılında Kırklareli’ nin ‘’Kalkınmada Öncelikli İl ‘’ kapsamına alınmasına karşın, ‘’Organize Sanayi Bölgesi’’ ancak 16 yıl gecikme ile 1992 yılında kurulabilmiştir. O yıllarda ki yöneticilerimizin bir çok iyi niyetli girişimi ne yazık ki sonuçsuz kalmış. İnşaatları biten Tarım Alet ve Makineleri Fabrikası ve Zirai İlaç Fabrikası ne yazık ki öngörülen şekilde üretim faaliyetlerine başlayamadan farklı işlevlerde kullanılmaya başlanmışlardır.
Peki, Cumhuriyetten hemen önce ve Cumhuriyetin ilk yıllarında Kırklareli’ miz de faaliyete bulunan sanayi kuruluşlarımızın ilklerini merak edecek olursak ne yaparız ? Tabii ki onca yokluk ve imkansızlıklara karşın insan üstü bir gayretle ALİ RIZA DURSUNKAYA’ nın hazırlamış olduğu iki ciltlik Kırklareli Vilayetini Tarih,Coğraya, Kültür ve Eski Eserleri Yönünden Tetkik kitaplarına başvuracağız. Şimdi hep birlikte günümüzden 100 yıl kadar gerilere gidip o günün koşullarında oluşturulup, çalıştırılmaya başlayan fabrikaları gözlerimizin önüne getirmeye çalışalım.
DODOPLOS FABRİKASI
Cumhuriyetten önce kurulmuş, bölgenin en gelişmiş un öğütme fabrikası olarak bilinmektedir. 50-60 yıl çalıştıktan sonra 1922 yılı mübadelesinde sahibi tarafından terk edilmiştir. Boş kalan fabrika bir dönem Kasım Yolageldi’li tarafından Milli Emlaktan kiralanarak yeniden kullanılmaya çalışılmış ise de, o günün şartlarında devam etme imkanı olmamıştır.
DOKTOR HACI YANKİ FABRİKASI
Birinci Dünya Harbinden biraz evvel işletmeye açılan bu üç katlı un öğütme fabrikası kısa bir süre çalıştıktan sonra Mudanya Mütarekesinin ardından sahibi tarafından bütün makineleri sökülerek Yunanistan’ a taşınmıştır. Yunan İşgali sonrasında ahalinin elinde ki bütün araba ve taşıma araçları Yunanlılar tarafından kaçırıldığı için, Kırklareli’ de bu taşıtların sıkıntısı baş göstermiş, zamanın yetkililerince eski un fabrikası bir süre At ve Öküz Arabası imalatı için kullanılmaya başlanmıştır. 1960 yıllarına kadar yıkık dökük bir halde kalan bu üç katlı görkemli binayı biz yaştakiler hemen hatırlayacaktırlar. İstasyona giderken sağ tarafta, askeri lojmanların olduğu yerde bulunuyordu. İlerleyen zamanda yıkılarak yerine park, bahçe yapılmıştır.
YASEF MUSAKİ FABRİKASI
1922 yılında sona eren Yunan İşgalinden sonra Kırklareli’ de ilk kurulan Un Fabrikası olarak bilinmektedir. Musevi Cemaatinden olan Yasef Musaki Rodrik tarafından Milli Emlaktan satın alınan eski bir değirmeni büyük gayretlerle günün koşullarına göre modern bir un öğütme değirmeni haline getirilmiştir. 30 beygirlik gazojen bir motoru ile çalışan üç öğütme taşı bulunmaktaydı. 25 yıl kadar çalışan fabrika, Kırklareli de Türk ve Museviler tarafından çok sevilen sahibinin ölümünden sonra işletilememiş ve satılmıştır.
BURHAN İNCE YAĞ FABRİKASI
Karakaş Mahallesi Cumhuriyet Caddesi Dere Sokağında, ayçiçeği yağı üretmek için oluşturulan bir imalathanedir. Kırklareli li gençlerden Hacı Etem in oğlu Burhan İnce tarafından 1944 tarihinde kurulmuştur. Hidrolik pres ve pompa sayesinde tohumlar ezilip yağ elde edilmekteydi.
YAKUP GÜREL FABRİKASI
Daha önce Belediye Buz Fabrikası nı kiralayarak Buz Üretimi ve Un Değirmeni çalıştıran Yakup Gürel adlı genç bir müteşebbisin kurduğu bir hayli büyük işletmedir. Hem Yağ Fabrikası, hem Un Değirmeni olarak uzun süre hizmet etmiştir.
AHMET ZİYA ÇETİNTAŞ FABRİKASI
İlk Okul Öğretmenliğini bırakıp serbest mesleği seçen Ahmet Ziya Çetintaş, önce Karakaş Mahallesi Gazhane Sokağında Emlak dairesinden aldığı arsaya Un Öğütme Değirmeni kurmuş ardından Ayçiçeği yağı çıkaracak hidrolik presler ilave ederek sistemini genişletmiş zamanını en fenni çalışan işletmesini kurmuştur. Kırklareli’ de ilk sigortalı işçi çalıştıran işletme olarak kayıtlara geçmiştir.
MEHMET YÜCE FABRİKASI
Babadan kalma Helvacılık yaparken, Mübadele sonrası giden Rumlardan satın aldığı Susam Yağhanesini çalıştırmaya başlamış bu arada fabrikalar bölgesinde birde ayçiçeği yağı çıkartan bir başka ünite kurarak bu alanda yöresel bir isim haline gelebilmiştir. Ayrıca Büyükdere çevresinde aldığı arazilerde fenni ziraat yapmaya başlamış, Kırklareli’ nin klasik üzümünü canlandırmak için bağlar kurmuş üzümler yetiştirmiştir. Yaşı biraz ilerleyince de işlerini damadına bırakarak dinlenmeye geçmiştir.
HAŞİM PEKSÖZ SUSAM YAĞI İMALATHANESİ
Adliyede ki görevini bırakıp susam tohumlarının ezilmesi ile elde edilen ve halk arasında (Şırlağan) olarak tanınan Susam yağı imalathanesini kurmuştur. Önceleri bir beygirin dönmesiyle elde edilen yağ sonraları motor gücü ile çalışır hale getirilmiş ve oldukça uzun bir süre çalışmasını sürdürmüştür. Ben küçükken kış aylarında babam ile birlikte yağhaneye gider Tahin diye bilinen Susam Yağını alırdık. Balla veya Pekmezle karıştırılarak mükemmel bir tadı olan tatlı elde edilirdi. Şimdi bile kendimi şımartmak istediğim zaman, bu en doğal ve faydalı yiyecek olan Tahin-Pekmezi yapar afiyetle yerim. Haşim Peksöz bir dönem Kırklareli Belediye başkanlığı da yaparak şehrimize siyasi kişiliğiyle de hizmet etmiştir.
* Burada hemen belirteyim ki; fabrikalar ile ilgili bu yazılar ne yazık ki 1948
yılında merhum Ali Rıza Dursunkaya’ nın ve merhum Nazif Karaçam ın 1995 yılında yazdıkları kitaplardaki bilgiler göz önüne alınarak yazılmıştır. Şu anda şehrimizde yaşayan yakınları daha ayrıntılı doğru ve yeni bilgileri tarafımıza iletirlerse, memnuniyetle ilave edebiliriz.
Yararlanılan Kaynaklar:
1 - Ali Rıza Dursunkaya . Kırklareli Vilâyetini Tarih, Coğrafya, Kültür ve Eski Eserleri Yönünden Tetkik. Cilt:1 ve Cilt:2’’. 1948. Kırklareli
2 – Nazif Karaçam. Efsaneden Gerçeğe Kırklareli. 1995. Kırklareli. Belediye Yayınlar :1
Not: Fotoğraf olarak Sayın DERİNSU 39’ un daha önce Kırklareli Hatırlamalısın grubunda yayınlanan iletisi kullanılmıştır

28 Aralık 2020 Pazartesi

ÇARIK

Ahmet Rodopman                                            
Türk Halk bilimi (Folklor) altında sıralanan eski zanaatlar, folklorik giyim kuşamlar bölümü için hazırlamış olduğum Çarık konusunu, yakın zamanda kaybettiğimiz değerli ağabeyimiz Orhan Çarıkçıoğlu’ nu ebediyete yolcu ettiğimiz bu günlerde anmış olmak için öne aldım. Bir zamanlar bir hayli gözde olan çarık ve çarıkçılık günümüzde artık hazır fabrikasyon ayakkabıcılık nedeniyle nostaljik bir söylem olarak sadece atasözlerimizde kalsa da, bu işle uğraşanların şerefle ve övünç ile taşıdıkları soyadlarında devem etmektedir. Keşke hayatta olsa idi de değerli Orhan Ağabeyimizden bu konuda bilgi alıp, konuyu daha farklı boyutlarıyla da öğrenmiş olurduk. Bu satırlara Orhan Çarıkçıoğlu’ nu bir kez daha sevgi ve hürmetlerimle anarken , aydınlık yollarda hakka yürümesini, ebedi istirahat gahında, huzurla ışıklar içinde yatmasını dilerim.
Söze çarıkla başlamışken, devam edecek olursak , çarığın yapıldığı malzemeden başlamamız gerekecek . İnsanlık tarihinin gelişimine bağlı olarak ayağı korumak amacı ile hayvan derilerinden yapılan bu araca ilk olarak M.Ö. 4000 yılarından itibaren, Mısır’ da, ardından Mezapotamya ve Anadolu’da rastlanmaktadır. Anadolu’ yapılan kazılarda M.Ö 14. Yüzyıl da Alacahöyük kazılarında bulunan Asur ve Hitit kabartmalarında klasik çarık figürlerine rastlanmıştır. Yapıldığı malzemenin (hayvan derisi) özelliği nedeniyle ilk örnekler, yıllar içerisinde yok olmuş, orijinal örneklere erişilebilme zorlukları yaşanmıştır. Ancak kadim bilgiler ve ustalık gerektiren uğraşlar kuşaktan kuşağa aktarılmış sanayileşmenin yaygınlaşması ile de gerek ham derinin işlenmesi gerekse, işlenmiş deriden çarık, ayakkabı, terlik yapımının tamamen fabrikalaşmış, geleneksel çarık yapımcılığı da sona ermiştir.
Orta Asya bozkırlarında hayvancılıkla geçinen Türk boylarında hayvan derilerinin işlenip kullanılır halle getirilmesi başlı başına bir uğraşı ve zanaat haline gelmiş. Gerek göçler gerekse Selçuklular tarafından bu meslekler Anadolu’ ya ulaşmış ve yurdumuzun belirli bölgelerinde oluşan bazı merkezlerde oldukça geçerli iş kolları haline gelmiştir. Anadolu’ da Bursa, Yozgat, Kastamonu, Trakya tarafında ise, İstanbul, Edirne, Kırklareli de gerek tabakhane gerekse çarık, çizme yapılan atölyeler çoğalmıştır. Eski kitaplarda Safranbolu’ da tabakhanelerin çokluğu ve çalışma disiplinleri övülerek anlatılır, Ahilik teşkilatınca kontrol edilen işlemlerin, kaliteli ürün çıkması için gösterilen özeni takip etmesi sayesinde Safranbolu’ nun ismi iyi ürün üretmesi nedeniyle ünlenmiş, böylece Safranbolu’ nun zenginliği dillere destan olmuştur. Deriler yaş veya tuzlanmış olarak tabakhane veya dabakhane denilen atölyelere getirilir, önce etinden, yağından ayrılarak kıllarının dökülmesi, ve kullanılabilecek hale getirilebilmesi için bir dizi işlem yapılmaktadır. Derinin kullanılacağı yere göre inceltilmesi, boyanması, parlatılması yapıldıktan sonra kesilip, çarık veya çizme yapılması için çarıkçılara veya ayakkabıcılara gönderilirmiş. En iyi tabaklama taze köpek pisliği ile yapıldığını keşfeden dericiler, taze köpek pisliğini sokaklardan toplamakla baş edemedikleri için, bir kaç bin köpeğin yaşadığı köpek çiftlikleri kurmuşlar ve buradan elde ettikleri maddeyi eskimeden kullanmayı sağlamışlardır. Hatta bir an evvel kullanıma yetiştirilmesi, köpek pisliğinde bulunan özel bir enzimin kılların dökülmesi ve ürünün daha yumuşak olmasını sağlaması bakımından yapılan koşturmanın bile adı bir tekerlemeye dönüşmüştür. Acele ile yapılmaya çalışılan işe veya bir yere yetişmeye çalışanlara, ‘’Tabakhaneye  b. k mu yetiştiriyorsun?’’ deyiminin kullanılması bu yüzdendir. Daha sonraları bu işlemler özel kimyasal maddelerle yapılmaya başlamasıyla Köpek pisliğinin önemi kalmamıştır. Ancak çarık kullanımı ve üretimi 1950 li yıllara kadar ülkemizde devam etmiştir. Hatta biz orta okula giderken Karaumur Cadesinde Büyük Camiden sonra sağlı sollu birkaç dükkanda at koşumları, eşek semerleri ile birlikte dükkanların kapılarına , vitrinlerine asılı satılmak için sergilenen çarıkların olduğunu ve bazı arkadaşlarımızın bunlar nedir diye sorduklarını hatırlarım. Demek ki köylerimizde 1960 yıllarına değin çarık kullanılmaktaymış. Genellikle hafif olduğu, ter ve insan sıcaklığı ile ayağın formunu alıp rahat kullanım sağladığı, karda batmadığı ve kaymadığı için genellikle yaşlılar eski alışkanlıkları gereği çarık kullana gelmişlerdir.
İyi bir Çarık, sağlam, kullanışlı ve rahat olması için köselesinin manda,  öküz veya  inek derisinin sırt bölümünden olması gerekmektedir. İyice işlenip kurutulan köseleler kullanıcı kişinin ayak boyutuna göre 25 x 50 cm. civarlarında dikdörtgen şeklinde kesilir, ıslatılarak yumuşatılır ve tahta kalıbının üzerine gerilerek şekil verilir. Dikilmesi gereken yerler, balmumu ile yağlanmış sağlam ipliklerle dikilir, sırım denilen, daha yumuşak derilerden kesilerek yapılan ince bağcıkların geçirileceği delikler açılır, bu sırımlarla ayak bileğine bağlanarak kullanılır.
Çarık herkesçe bilinen biçimi ile daha çok Ön Asya halkları tarihinde kullanılan bir ayakkabıdır. Bu bölgede yaşayan eski ve yeni uluslar tarafından benimsenmiştir. Türkler, İranlılar, Gürcüler , Kafkas ve Balkan ulusları tarafından çok eski tarihlerden beri bilinmektedir. Coğrafi bakımdan çok geniş alanda yaşayan çeşitli toplulukların ortak giyim eşyalarından biridir. Çarıklar yapılış şekil ve aksesuarına göre Sırımlı , Aynalı, Tokalı, Kara ve Burunlu Çarık olmak üzere değişik yörelerde farklı isimlendirilirler. Kısacası günlük hayatımızda, adetlerimizde, gelenek ve göreneklerimizde, dilimizde küçümsenmeyecek bir yer tutmakta ve kültür zenginliğimizi artırmaktadır. Geçmişte Anadolu’ nun hemen her bölgesinde üretilen el yapımı çarıklar, doğal olarak eski önemini yitirmiştir. Yerlerini önce kara lastik papuçlar, şimdide spor ayakkabılar almıştır.
Sözcük olarak pek çok dilde söyleniş şekli değişse de, genel olarak çarık anlamında birleşmektedir. Anadolu ve Avrupa halklarının sosyal yaşantısında çarığın önemli bir yer tuttuğu, Türk diline geçen ve günümüze kadar ses kalıpları şeklinde gelen atasözleri, maniler, deyimler başta olmak üzere en küçük benzetmesinden en uzun destanına kadar halk edebiyatında yer bulmasından anlaşılmaktadır. “Ayağı çarıklı olmak”, “ Ayağından çarığı atmak veya çıkarmak”, “Çarıklı erkanı harp” , ‘’Çarıklı Milyoner’’,‘’Çarığı ters giydirmek’’, ‘’Çarık çarıkla, sarık sarıkla’’, ‘’Kuru gayret çarık eskitir’’, ‘’Çobanın yağı çok olursa çarığına sürer’’, ‘’Çarıklı Diplomat’’, ‘’Çürük Çarık’’, ‘’ Çarığını ayağına çekmek’’ gibi deyimler kullanılmıştır. Görüldüğü gibi basit bir ayakkabı çeşidi olarak düşündüğümüz çarık, pek çok deyimlerde, atasözlerinde, mani ve türkülerde yer almaktadır.
Günümüzde  çarık yapımı, halk dansları topluluklarınca gösteri sırasında, birde hediyelik eşya satıcılarında minyatür boyutlarında üretilmeye devam edilmekte olmasına karşın, halk kültürümüzün tarihsel bir öğesi olarak işlevini sürdürmektedir.

23 Aralık 2020 Çarşamba

KÖY ENSTİTÜLERİ GERÇEĞİ VE KEPİRTEPE ÖRNEĞİ-1

Akın Güre

Bundan 80 yıl önce açılan Köy Enstitüleri için bir şeyler yazmak için başlangıçta aklımda olan tek sebep Lüleburgaz'dan 5 Km uzaklıkta bulunan Kepirtepe Köy Enstitüsü'nü anmak, biraz olsun tarihini anlatmakla sınırlıydı. Konuyu Kırklareli Yerel Tarihini ilgilendiren toplumsal ekonomik  değişim dizilişi içinde, tarihsel bir kesit olarak görüyordum. Tıpkı 1926 yılında açılan Alpullu Şeker Fabrikası, 1932 yılında açılan Kırklareli Halkevi örneklerinde yaptığım  gibi bu konuyu ele almalıydım. Ne yalan söyleyim, bunun için arayıp bulacağım, elime geçecek kaynaklardan sıkı bir okuma ile üstesinden gelirim   diye düşündüm önce. Böylece bundan yaklaşık üç hafta önce çalışmaya başladıktan biraz sonra sert bir kayaya çarptığımı anladım. Hala karşımda duran okunacak onlarca kitap ve makale, alınmış sayfalarca not ile bu işin üstesinden nasıl gelebileceğimi bilemiyordum. Günlerce süren okumalar, okudukça başka yazılara kayan ilgiler, isimler, tarihler, hadiseler, biyografiler beni bu işin esasını oluşturan tarihsel bir bağlamın eşiğine getirdi.  Bir birine bağlanmış, anlaşılması zor tarihsel süreçlerin doğru bir şekilde  kavranmasını gerektiren zahmetli bir işe sürükledi  beni bütün bunlar. Eğer sadece  bir hikaye anlatıcısı olsaydım, belki Kepirtepe'yi daha zevkli ve duygusal bir çerçevede sunan bir yazı çıkartabilirdim sizler için. Ama öyle olmadı ve bu benim işimi zorlaştıran bir durum. Hatta haddimi aştığımı düşünderecek kadar ağır bir sorumluluk.

Niye böyle olduğunu umarım yazıları okurken sizlere düşündürtebilirim. Eğer anlatamayı becerebilir ve böyle olmasını sağlayabilirsem bu işi başarmışım diyebileceğim kendi kendime.

Köy Enstitüleri, ömrü topu topu 14 yıl sürmüş, bunun sadece ilk 6 yılında özgünlüğünü koruyabilmiş, sonunda zihinlerden kazırcasına bir karşı hamleyle ortadan kaldırılmışlardır. Ancak bu okulların eğitim ve öğrenim yöntemleri, amaçlarının isbetliliği, dayandığı ilkelerin doğruluğu, yaşattığı değişim rüzgarı son derece değerlidir ve  sadece eğitim tarihinin bir konusu olmaktan öte ilginç bir hikayedir de.  Bunun için Köy Ensitüleri gerçeğini anlamak aynı zamanda geçmişten bu günlere sarken siyasal, toplumsal problemlerle yüzleşmemizi de gerektirir. 

Ben bu işin belli bir bölümünü sizlere sadece özetleyebilirim. Burada yapacağım iş  konu başlıkları altında toparlamaktan başka bir şey değil. Önce  Köy Enstitülerinin  hangi ihtiyaçlardan  doğduğunu açıklayacak tarihsel çerçeveyi anlatmakla başlamak istiyorum. Çünkü Cumhuriyetin Osmanlı'dan devraldığı ağır toplumsal koşullar anlaşılmadan bu noktaya nasıl gelindiğini kavramak imkansız.

1923 Yılında ilan edilen Cumhuriyet'in kurulduğu günlerde bağımsızlığın teminatı sayılacak iki  şey vardı: İlki, kendi ayakları üzerinde durmayı sağlayacak bir ekonomik yapıydı. İkincisi, yeni sistemin devrimci ilkeleriyle uyumlu, toplumsal bütünlüğü sağlayabilecek eğitimli vatandaşlar topluluğuydu.  Bu nedenle Cumhuriyet ilk yıllardan başlayarak eğitim konusuna büyük önem vermişti. Bu yolla sağlanacak kültürel birlik olmadan millet vasfına sahip olmak elbette imkansızdı. Eğitim kurumları sadece maddi yapılardan ibaret şeyler değildi. Onları dolduracak eğitmen kadrolarına, bu eğitmenleri yetiştirecek uzman kişilere ihtiyaç vardı. Bütün bu görevleri planlayacak, hayata geçirecek uygulaycılar bulunmalı,  görevlere getirilmeliydi. Gerekli yasal düzenlemeler, teşkilatlanmalar yapılmalıydı. Ama en önemlisi  bunun için gerekli doğru eğitim yöntemlerini kullanmak ve  hedeflere ulaşmayı sağlayacak kurumsal, yasal dayanaklardı. Bunun için işe Osmanlıdan miras kalan karmaşadan  kurtulup, eğitimi tek bir çatı altında toplamaktan başlamak gerekiyordu. 

Osmanlıda eğitim ve öğrenim faaliyetleri 19. yüz yıl ortalarına kadar büyük ölçüde devletten ayrı kurumlar eliyle yürütülüyordu. Bunların çoğu vakıf kuruluşlarıydı. Köy ve mahallelerde kurulmuş sıbyan mekteplerine devletin bir müdahalesi yoktu ve buraları tamamen imamların yönetimindeydi. Orta öğretim, yüksek okul düzeyinde sayılacak rüştiye, idadi ve sultani gibi okullar daha sonra devlet eliyle açılmaya başlanmış, sadece medreseler hala vakıf yönetimi altında faaliyetlerini sürdürmeye devam ediyorlardı. 1924 yılına gelinceye kadar ülkede 479 medrese ve 18000 medrese öğrencisi bulunuyordu. Fakat ilginçtir ki bu öğrencilerin de sadece 6000 'i okula giden gerçek öğrencilerdi. Gerisi askerlikten muhaf olmak için  mederselere kayıt  yaptıranlardı.

Eğitimdeki bu  ikili bir yapı Cumhuriyet'in ilk yıllarında hala devam ediyordu. 3 Mart 1924 tarihinde çıkartılan Tevhid-i Tedrisat yasası ile bu dağınıklığa son verildi ve laik eğitim sistemi Milli Eğitim Bakanlığı çatısı altında toplandı. Çok önemli bir bilgiyi de eklemem gerekiyor burada: aynı gün kabul edilen bir yasayla Hilafet de kaldırılmıştı.

Medreseler kapatılsa da din işleriyle igilenmek laik devletin görevleri arasına girmişti. 1924 yılında medreseler yerine İstanbul Darülfünun bünyesinde İlahiyat Fakültesi kuruldu. Ancak başlangıçta 224 olan öğrenci mevcudu 1934 yılında 20 kişiye düştü. Bu nedenle İlahiyat Fakültesi kapatılarak yerine İslam Tetkikleri Ensititüsü açıldı. Ayrıca ülkenin çeşitli yerlerinde 29 adet İmam Hatip okulu açılmıştı. Pek fazla ilgi görmeyince 1930 yılında bu okullar da kapatıldı. Ayrıca isteğe bağlı olarak okutulmakta olan din dersleri de şehir okullarında 1933 yılında, köy okullarında 1939 yılında müfredattan çıkarıldı. Artık bundan sonra 1948 yılına kadar okullarda din dersi okutulmayacaktı.

Cumhuriyeti'in Atatürk'ün önderliğinde topluma kazandırmak istediği ülkü birliği ve   kültürel kaynaşma, milletçe beraber aynı yönde ilerlemek için önemliydi. Bunun için öncelikle okur yazarlığın yaygınlaştırılması gerekiyordu. Eğitimde atılacak  önemli adımların başında latin alfabesine geçilmesi geliyordu. Latin harflerine geçilmesi 1 Kasım 1928 tarihinde 1353 sayılı yasa ile kabul edildi. Daha 1923 İzmir İktisat Kongresinde bile latin farflerine derhal geçilmesi için bir öneri sunulmuştu. Kongre başkanı Kazım Karabekir bu öneriye, İslamın birliğini bozar diyerek karşı çıkmıştı. Latin harflerinin kabulunden sonra 24 Kasım 1928 tarihinde resmi gazetede yayınlanan bir talimatname ile Millet Mektepleri açılmasını öngören karar açıklandı. Bu okullarda günlük hayatta işe yarayacak bilgi ve beceriler de öğretiliyordu. İlk beş yıl içinde yaklaşık 1.5 milyon kişiye okuma yazma öğretildi.

1935 yılına gelindiğinde 16 milyon olan Türkiye nüfusunun 12 milyonu köylerde yaşıyordu. Köylerde öğrenim çağına gelmiş çocukların sayısı 1 milyon 110 bindi . Şehirlerdeki çocukların yüzde 75'i okullara giderken,  köylerde yaşayan çocukların sadece yüzde 25'i okula gidebiliyordu. Üstelik 40 bin köyeden 35 bininde hiç okul  yoktu. Bu sayılar ülkedeki eğitim sorunun ciddiyetini göstermek açısından önemlidir. Bu nedenle başlayan eğitim ve öğrenim hamlesinde köyler için fazla gecikmeden hızlı adımların atılması gerekiyordu. 11 Haziran 1937 tarihinde kabul edilen 3238 sayılı Köy Eğitmenleri Kanun ile köylerde görev alacak eğitmenlerin amaç ve çalışma esasları belirlenmişti. Eğitmen yetiştirmek için alınan bu karar ileriki yıllarda devreye girecek Köy Enstitüleri için ilk adım sayılırdı. Atatürk, dönemin Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan'a, askerliğini bitirmiş okur yazar gençler arasından seçilmiş adaylara  hızlandırılmış kurslarda eğitim verilebileceğini söylemişti. Bu model benimsenerek hayata geçirildi ve Eskişehir Mahmudiye köyünde ilk Eğitmen Kursu açıldı. Askerde onbaşı ve çavuşluk yapmış gençler arasından seçilen adaylara 6 aylık bir kurstan sonra eğitmen ünvanı verilerek köy okularında görevlendirildi. Bu şekilde o yıllarda henüz 3 yıllık olan ilkokulardaki öğretmen açığı kapatılamaya çalışıldı. Bu kursların açıldığı köylerde daha sonra açılan Köy Ensitüleri için  Eğitmen Kurslarında kazanılan deneyimlerden yararlanılacaktır. Köy Ensititüleri bu kurslarda hizmet veren eğitmen teşkilatı üzerinde kurulacak ve devam eden Eğitmen Kursları Enstitüler bünyesine alınacaktır. 1948 yılına kadar bu şekilde faaliyeti devam eden kurslarda yaklaşık 9 bin eğitmen yetiştirilmiştir.

Eiitmen Kursları elbette geçici bir uygulama sayılırdı. Öğretmen açığını hızlı bir şekilde kapatmak için bulunmuş bir yoldu. Ancak Cumhuriyet'in köylerde görev almayı kabul edecek iyi yetiştirilmiş öğretmen kadrolarına ihtiyacı büyüktür. İşte bunun için Köy Öğretmen Okulları kurulur. 1937 yılında İzmir Kızılçullu ve Eskişehir Çifteler'de iki Köy Öğretmen Okulu  faaliyete başlar. 1938 yılında ise Edirne Karaağaçta ve 1939 yılında Kastamonu Gölkö'de Köy Öğretmen okullarına sıra gelir. Henüz bu okullar için yasal düzenleme yoktur. Bu nedenle bu okullar 22 Mart 1926 tarihli Maarif Teşkilatına Dair Kanunla düzenlenmiş Köy Muallim Mektepleri kavramına dayandırılır. Bu okullar daha sonra Köy Enstitülerine dönüştürülecektir. Nitekim Edirne Karaağaç'daki Köy Öğretmen Okulu bir süre sonra önce Alpullu'ya, daha sonra da Lüleburgaz Kepirtepe'ye taşınacaktır. Bu konuyu ilerde ayrıntılarıyla anlatacağımdan şimdilik bu kadarını hatırlatmakla yetiniyorum.

Böylece uzun bir girişten sonra  Köy Enstitülerinin açılacağı yıllara geldik. Buraya kadar anlattıklarım, Köy Ensitülerinin kurulmasını hazırlayan sürecin iyi anlaşılmasını sağlamaktı. Çünkü daha sonra ele alacağım gibi Köy Enstitülerinin üstlendiği işlevi doğru anlayabilmek bu koşuların dikkate alınmasına bağlıdır.
Bu eğitim hamlesinin elbette arkasında bazı kahramanları vardır. Bütün tasarım ve uygulamalar onların omuzlarında yükselecektir. Bu insanların sayıları pek fazla değildir. Ancak deneyimlerindeki derecelendirme açısından azımsanmayacak bir düzeyde oldukları kabul edilmelidir. Bu konu aslında Cumhuriyet'e Osmanlı'dan kalan olumlu sayılacak pek az mirastan biri olarak takdir edilmeye muhtaçtır. Özellikle Meşrutiyet sonrasında hızlanan Batılı eğitim anlayışıyla birlikte  eğitim alanında yetişmiş aydınların kazanımları Cumhuriyet kadrolarının yetişmesine katkıda bulunacaktır.

Tuna kıyısındaki Silistre iline bağlı Tataratmaca köyünde 1897 yılında dünyaya gelen İsmail Hakkı Tonguç bu kahramanların başında gelen kişidir. Onun hayatını anlatmak içi başlı başına bir bölüm ayırmak lazım. Konumuzla ilgisi yönünden şu kadarını söylemeliyim ki İsmail Hakkı Kastamonu öğretmen okulunda parasız yatılı olarak okuduktan sonra İstanbul Öğretmen okulundan 10 Eylül 1918 tarihinde mezun olur. Çok parlak ve hırslı bir öğrenci olduğu için 20 kadar arkadaşı ile birlikte öğrenimini sürdürmek için Almanya'ya gönderilir ve 27 Nisan 1919 yılına kadar Ettlingen'deki Öğretmen Okulu'nda bulunur. Savaşın bitmesinden sonra üklesine geri çağrılır. Daha sonraki yıllarda bu kez Cumhuriyet yönetimince yeniden Almanya'ya gönderilecek ve orada Karlsruhe Baden Güzel Sanatlar Okulu ve Güzel Sanatlar Akademisi'nde okuyacaktır. İsmail Hakkı Tonguç'un eğitim alanındaki çeşitli hizmetlerden sonra  Bakanlık teşkilatındaki ilk görevi 1935 yılında başlar. Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan tarafından İl Öğretim Genel Müdürlüğüne önce vekaleten daha sonra 1940 yılında asalaten atanır. 28 Aralık 1938 yılında Milli Eğitim Bakanlığına Hasan Ali Yücel'in gelmesiyle Köy Enstitülerinin kurulmasına doğru bir adım daha atılmış olur. 1939 yılında toplanan 1. Milli Eğitim Şurasında ilk Öğretimle ilgili sorunlar ele alınır. Sadece okuma yazma öğretilmesiyle yetinmeyip köy çocuklarına çok yönlü beceriler kazandıracak, aynı zamanda köylüye rehberlik edecek öğretmenlerin yetiştirilmesi için karar alınır. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Hasan Ali Yücel'den Köy Enstitülerinin kuruluş esaslarını belirleyen bir yasanın düzenlenmesini ister. Yasa 1940 yılının Mart'ında meclis komisyonuna gelir.  Yasa mecliste tartışılırken karşı çıkanlar da olur. Bunlardan biri yine Kazım Karabekir'dir. "Siz bu yöntemi gelişmiş bir takım uluslardan ya deneyimi yapılmış herhangi bir yerden mi alıyorsunuz?" diye sorar. Hasan Ali Yücel buna verdiği cevapta şöyle konuşur: "Bu tasarıyla bizim yaptığımız şey, bir kopya değildir. Fakat uydurma bir şey de değildir. Biz hiç bir ulusun ilköğretim sorununu çözümlerken aldığı önlemleri aynen almadık. Bunları biz ancak kendi ülkemiz koşullarını ve halkımızın yaşamını göz önünde bulundurarak yapmış bulunuyoruz."

Tartışmalardan sonra 17 Nisan 1940 tarihinde 3803 sayılı Köy Enstitüsü Kanunu, oturuma katılan  278 mebusun oyları ile kabul edilir. Ancak 148 mebus oturuma katılmamıştır ve bu önemlidir. Yasayla daha önce açılmış bulunan Köy Öğretmen Okulları'nın adı  Köy Enstitüsü olarak değiştirilir. 10 adet yeni okul daha açıldıktan sonra bu sayı 1944 yılına gelinceye kadar 20'ye ulaşır. Bu sayı ilerde 24 olacaktır. Köy Enstitüleri'nden  1952 yılına kadar mezun olan öğrenci sayısı 17 bin 341'dir. Köy Enstitüleri'nin ömrü ne yazık ki uzun olamamış, 1946 yılından itibaren kimliklerinden adım adım uzaklaştırlmaya başlanmış ve 1954 yılında tamamen kapatılmışlardır.

Bu hazin ve ibret alınacak bir hikayedir. Köy Enstitüleri için bundan sonraki amacımız  kısa süren bir deneyimin özgün yapısını biraz olsun anlatıp, bunun devrim niteliğinde sayılacak karakterini bilmeyenlere  tanıtabilmektir. Köy Enstitülerine indirilen darbenin anlaşılmasını sağlayacak  bölümlerde ise ders alınacak çarpıcı olgulara ve kişilere başvuracağız. Sanırım buna sıra geldiğinde başımızı öne eğip hep birlikte düşünme gereği duyacağız.

22 Aralık 2020 Salı

KIRKLARELİ’ NİN İLGİNÇ DEMİR YOLU ÖYKÜSÜ

Ahmet Rodopman 
Son günler de İstasyon binası ve demir yollarımız ile ilgili yeni projeleri görüyoruz facebook sayfalarında. Bir çoğumuzun çocukluk anılarında kara trenin görüntüsü ve keskin düdük sesi kalmıştır tüm canlılığı ile. İlk gençlik günlerimizde sevda şiirlerimizi yüksek sesle okurken arşınladığımız tren rayları, kaçak, göçek tüttürdüğümüz ilk sigaralarımızın heyecanı Kırklareli ile özdeşleşen İstasyon binası şimdi yeni bir konseptle Millet Bahçesine dönüştürülmeye çalışılırken kimimiz endişeleniyor, kimimiz seviniyor. Çoğumuzda her zaman ki gibi susup yapılanları sonradan eleştirmek için bekliyoruz.
Bende, 50 yıl önce anılarımı bırakıp geldiğim Kırklareli’ nin, artık son günlerini yaşayan eski ama bizim alıştığımız istasyon, tren ve demir raylarımızın hayli ilginç olan tarihsel sürecini yazmak istedim kendimce.
Demir yolu projesi Osmanlı İmparatorluğunun modernleşme alanında başlayıp, büyük ölçüde de başarılı olduğu belki de son projesiydi. Aslında sanayi devrimini yaşayan Avrupa’ nın büyük devletlerinin ürünlerini daha kolay ve emniyetli bir şekilde tüm Anadolu’ yu geçip, Hicaz’ a kadar vardırmayı düşündükleri bir emperyalist proje olarak da değerlendirilmektedir.
Osmanlı İmparatorluğunda ilk demiryolu, 1856 yılında kullanılmaya başlayan İskenderiye-Kahire arasında ki 211 kilometrelik demiryolu olup, Ardından Anadolu’ da İzmir- Aydın arasında , Avrupa kıtasında ise Köstence-Çernova arasında yine aynı yıllarda yapımına başlanmıştır. Önce İngiliz firmalarınca yapımına başlanan demiryolları daha sonra Fransız şirketine devredilmiş, bu şirketin iflas etmesi sonucunda Alman Yahudi’ si olan Baron Maurice de Hirch in sahip olduğu Şark Demiryolları Şirketinle anlaşılarak, bu yolların ardından ,gerek istasyonların gerek yol, köprü ve tünellerin yapımları büyük bir hız kazanmıştır. İstanbul-Dobrijin(Avusturya)  hattı 1860 yılında yapılmaya başlanmıştır. Hızla bitirilen bu demir yolları ne yazık ki Kırklareli’ nin epey uzağından geçtiği için şehrimize önemli bir avantaj sağlayamamıştır. Kırklareli’ ye demir yolunun bağlanması 1860 yılından itibaren düşünülmeye başlanmış ancak araya giren 93 Harbi ve Rus işgali nedeniyle proje ertelenmiş, 1900 lü yılların başına kadar sürüncemede kalmıştır.
1900 lü yıllar Avrupa emperyalizminin gelişip, gelişen ülkelerin de kendi sınırlarına sığamadıkları, sanayi üretiminin hızla artması ile üretilen bu malların satış zorunluluğu Avrupa dışında yeni pazarlar yeni sömürü alan ve araçları aranmasına neden olmuştur. O günlerin koşullarında Almanlar Osmanlı İdaresinde söz sahibi olmaya başlayan İttihat ve Terakki grubunun sempatisinden yararlanarak Osmanlı topraklarında bir hayli projenin yapılmasına ön yak olmuşlardır. Babaeski- Kırklareli demir yolu da tekrar gündeme gelmiş. ve 1910 yılında uzun pazarlıklar sonucunda Şark Demiryolları şirketince yapılması ve işletilmesi için antlaşma yapılmıştır. Hemen çalışmaya başlayan firma 18 ay gibi bir sürede Büyük Mandıra istasyonundan başlayan Kırklareli’ de sona eren 43 kilometrelik bu tali yolu bitirmiş ve teslim etmiştir. Kısa bir süre sonra başlayan Balkan Savaşları sırasında Bulgarlar tarafından el konulan demiryolları, lokomotifler, yük katarları ve vagonlar, savaş esnasında Bulgar güçlerinde gerek asker, gerekse cephane ve mühimmat nakliyesinde çokça kullanılmışlardır. Hatta Balkan Harbinde,  Kırklareli Savaşları bölümünde etraflıca anlattığımız gibi, Kırklareli’nin işgal edildiği gece istasyona koşan insanlar ve askerler, şehri terk etmek için bekleyen trene hücum etmişler. Ancak kondüktörler yolda gelmekte olan trenin olduğunu söylemelerine karşın  lokomotifi kullanan makinisti zorlayarak yola çıkartmışlar ancak 3 kilometre gidilmeden gelen trenle çarpışıp vagonlar raydan çıkıp yan yatmışlardır. Kırklareli demir yollarının başına gelen maceralar bununla da bitmemiş,  1936 yılında Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demir Yolları Tarafından satın alınarak milletin malı oluncaya değin sürmüştür.
Balkan Savaşlarında kötü kullanım nedeniyle harap olan yollar ve nakil araçları tekrar tamir edilip kullanılmaya başlayacağı zaman ise bu kez 1. Dünya Savaşı patlak vermiştir. Demir yolları bu dönemde genellikle askeri amaçlarla ve insan nakli için kullanılmıştır. Ancak başlayan şansızlıklar bununla da bitmemiştir. Savaşın sonuna doğru Haydarpaşa–Hicaz demiryoluna ilave yapılmak zorunda kalınınca, Re’sü’l-Ayn’dan Dicle’ye yapılacak demir yolu için gereken tren rayları bulunamayınca Kırklareli’ nin rayları sökülüp Arabistan çöllerine götürülmüştür. Kırklareli halkı buna şiddetle karşı çıkmasına rağmen savaş ortamında seslerini dinletememişler ve söküm Kırklareli’ den başlayarak yaklaşık 19 kilometre sürmüştür. Rayların Taşağıl köyüne kadar sökülmesi sonucu Kırklareli’ nin demir yolu taşımacılığı sona ermiş, ekonomisini tren taşımacılığına göre düzenleyen Kırklareli’ nin ticari hayatı bu yüzden bir hayli kötü duruma gelmiştir. Çünkü ağır yükleri, peyniri,  pancarı, buğdayı, tomruğu, odunu , kömürü taşıyamaz hale gelinmiştir. Hiç olmazsa Büyük Mandıra istasyonuna kadar taşınması için kamyon isteyen Kırklareli üreticilerine taşıt da verilemeyince, zaten  yıllarca savaşların ve işgallerin altında ezilen halkımız zar zor ürettiği ürünleri de satamayınca iyice fakirleşip Kırklareli’ yi terk etmek zorunda kalmıştır. Savaşlarda ilk akla gelip silah altına alınan gençlerimizden, sağ kalabilenler de 8-10 yıl arası değişik cephelerde savaştıktan sonra döndüklerinde  hayal kırıklığına uğramış ve önemli bir kısmı hayatlarını bir başka yerde sürdürmek üzere şehirden ayrılmışlardır. Bu yıllarda düşen nüfus 1922 yılında başlayan mübadele ile gelen soydaşlarımızla artabilmiştir. Savaş bitmiş ancak Kırklareli’nin ve demir yollarımızın surunu bitmemiştir. Cumhuriyet Türkiye’si kurulunca pek çok yanlış yapılan düzeltilip onarılmaya çalışılmıştır. Bizim demir yollarımızın da ele alınıp doğru dürüst bir ulaşım sağlanma çalışılmaları başlamıştır.. Ne yazık ki bu sefer de demir yoları yapımcı ve işletmecileri, ulaşım sistemini genç Türkiye  Cumhuriyeti’ ne devretmemek için bir çok zorluklar çıkartmışlardır. Burada bir kez daha görüyoruz, o zamanlarda da yap-işlet-devret yöntemi ile yaptırılan demir yollarının ihtiyaç duyulduğu zaman,geri alınmasının ne kadar zor olabileceğini.. Devletler savaşa girmiş, düşman yurdu işgal etmiş, demir yollarına el koymuş, kurtuluş savaşını yaparak yep yeni bir ülke kurulmuş, yabancı demir yolu şirketleri, savaş nedeniyle çalıştıramadıkları yılların paralarını Cumhuriyet Hükümetlerinden almaya çalışıyorlar. Uzun uzun uğraşmalardan sonra paraları ödenerek ancak demir yollarımıza, marşandizlerimize, yolcu vagonlarımıza sahip olunabilmiştir. Ve sökülen o rayların paraları tekrar hem de fazlası ile ödenerek Kırklareli’ ye yeniden o yıllar için neredeyse tek ulaşım aracımız getirtilebilmiştir. Yıllar süren pazarlıklar ve hesaplaşmalar 1927 yılına kadar sürmüştür. Tüm  Türkiye sathında ki demir yolları değişik demiryolu işletmecisinden parası nakit  ödenerek devir alınmış, ulusal demir yolu işletmemiz olan Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demir Yolları (TCDD) kurumumuzun işletmesine verilmiştir. 1937 yılına kadar süren bu parça parça alımlar, ülkemizin en zor zamanlarında yapılmış, ama Mustafa Kemal Atatürk’ ün aramızdan ayrılmasından önce hepsi millileştirilmiştir. Kırklareli demir yolunun şehrimiz için büyük önemi ise, 20 Aralık 1930 günü özel treni ile şehrimize gelmiş, bir gece bu istasyonda bekleyen vagonunda geçirerek ertesi günü de şehirde görüşmeler yaptıktan sonra yine aynı treni ile ayrılmıştır. Bu nedenle de 20 Aralık günü Kırklareli’ de ATATÜRK GÜNÜ ilan edilmiştir.
Kırklareli’ ye yaklaşık 60 yıl aralıksız, önce kömürlü sonra dizel lokomotifi ile hizmet eden trenimiz, hele ilk 30 yılında Kırklareli’ nin dünyaya açılan tek aracı olarak vazgeçilmezi olmuştur. Özellikle 1960 yılına gelinceye değin, akşam saat 22.00 civarında kalkan trenimiz İstanbul’ a genellikle dolu gider, İstanbul da işi olan herkes birbirini o trende görebilirdi. Sirkeci de inilince herkes İstanbul kalabalığın koşar katılırdı. Demir yolumuza, lokomotifimize, vagonlarımıza ve istasyonumuza sadece bir demir ve taş yığını olarak değil, şehrimizin var ettiği kültürel bir alan olarak baktığımız da, treni çalışmasa da hala çok önemli tarihi ve manevi bir miras  olduğunu düşünüyorum, İstasyon yolu neredeyse Kırklareli’ nin simgesi olmuş, yaz kış insanların sadece hava almak için değil sosyalleşmek, selamlaşmak bazen de kız, erkek görüşüp anlaşabilmek için oluşmuş doğal, güzel ve pek başka yerlerde bulunmayan bir yerdir. Türkiye’ nin bir çok yerinde Kırklareli’ li olduğumu söylediğimde bana ‘’Sizin orada istasyon caddesi varmış, çok meşhurmuş’’ dediklerini hatırlarım. Onun için İstasyonumuzu ve tren yollarımızı sadece  nostaljik bir beğeniden öte, simgesel olarak muasır medeniyete ulaşabilmemiz için işlevsel bir araç olarak görebilirsek, çeşmesinden, saatine, su deposundan lokomotifin döndürülme havuzuna kadar benimser, korur ve sahip çıkarız.
Bu arada tren istasyonuna her gidişimde köşede biblo gibi bir yapı hep dikkatimi çekmişti. Sanırım bir çoğumuzun da gözünün önüne gelmiştir şu anda. Octruva Binası(Gümrük Binası) olarak 1892 tarihinde yapılan bu yapı Kırklareli’de unutamadığım ve çok sevdiğim bir bina idi.  İstasyon binası ile aynı zamanda yapılan bu bina Kırklareli’ ye demir yolu ile gelen veya giden mallardan Belediye vergisi alınması için kullanılmaktaymış. Bizim gençliğimiz de metruk bir şekilde yanmaya veya yıkılmaya terk edilmişti. Sonra çok isabetli bir kararla restore edilerek il Kültür Müdürlüğü hizmet binası olarak kullanılmaya başlanmıştı.
Bir Cumartesi veya Pazar günü akşam üstü istasyonda buluşmak dileği ile.
Sayfanın başında görünen tarihi resim 109 yıl önce Babaeski(Büyük Mandıra) de Kırklareli demir yolu bağlantısının açılışında yapılan şölende çekilmiştir.Bu resmi yazımızda kullanmamıza  izin veren değerli Babaeski’ li hemşerimiz ERSİN ÇOBAN’ a bir kez daha teşekkür ederim.
Kaynakça:
· Babaeski ve Kavaklı Tarihi Tren İstasyonu Binalarının Yeniden Değerlendirilmesi Ali Yıldız Bozok Üniversitesi, Mühendislik-Mimarlık Fakültesi, Mimarlık Bölümü vuru tarihi/Received: 15.01.2018, Kabul tarihi/Final Acceptance: 06.04.2018Ba https://jag.journalagent.com/tasarimkuram/pdfs/DTJ_15_27_31_54.pdf
· Ulaşım Kronolojisi- İstanbul - Yıldız Üniversitesi Abdülhamid Uygulama ve Araştırma Merkezi –
http://sultanabdulhamid.yildiz.edu.tr/ii-abdulhamid/ulasim-kronolojisi/
· Osmanlı’ dan Cumhuriyet’ e Babaeski-Kırklareli Demir Yolu, Doğan Faruk, https://www.researchgate.net/publication/297683388
· Efsaneden Gerçeğe Kırklareli, Nazif Karaçam, 1995, Kırklareli
· Osmanlı Devleti’nin II. Meşrutiyet Dönemi Demiryolu Politikaları 1908-1914 N - Nesrin Kanberoğlu
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/555419
· Osmanlı Dönemi Demir Yollarının Tarihi Gelişimi İçerisinde Siyasi ve İktisadi Sosyal Etkileri,
Soyalp Tamçelik, https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/686847
· Rumeli Demiryolu https://tr.wikipedia.org/wiki/Rumeli_Demiryolu

21 Aralık 2020 Pazartesi

KIRKLARELİLİ BİR HALK BİLİMCİ:ŞERİF BAYKURT

Akın Güre
Halk bilimci Şerif Baykurt 1919 Drama  doğumludur. Beş yaşındayken ailesiTürkiye’ ye göç edip Kırklareli’ne yerleşti. 1935 yılında Kırklareli Örtaokulu’nu bitirdi ve Edirne Erkek Öğretmen Okulu’na girdi. 1937’de Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Resim-İş bölümünde yükseköğrenimine başladı. 1941’de mezun olup askerliğini yaptıktan sonra Kırklareli Ortaokulu’na resim öğretmeni olarak atandı. 1952’de Arifiye Öğretmen Okulu’nda göreve başladı. 1956 yılından sonra Türk Halk Oyunlarım Yaşatma ve Yayma Kurumu’nun danışma kurulu üyesi olarak çalışmalar yaptı. 1962’de Sakarya Halk Eğitimi başkanlığına atandı. Sakarya Öğretmenler Derneği başkanlığı yaptı. 1963’te Milli Eğitim Bakanlığı Halk Eğitimi Genel Müdürlüğü’nün merkez kuruluşuna atandı. Halkevleri Genel Merkez Uzmanlık Kurulu üyeliği yaptı. Bir ara Köy İşleri Bakanlığı şube müdürlüğü de yapan Baykurt, 1968’de Milli Eğitim Bakanlığı Milli Folklor Enstitüsü müdür yardımcılığına atandı, Meydan-Larousse Ansiklopedisi’nin halkbilimi ve halk oyunları bölümünü yazdı. Folklor Araştırmaları Daire başkan yardımcılığında bulundu.

Şerif Baykurt Kırklareli ve Edirne’de kendi yapıtlarıyla çeşitli resim sergileri açmıştır. 1946 yılında ülke çapında düzenlenen okullararası resim yarışmasında Kırklareli Ortaokulu öğrencileriyle birlikte Türkiye birincisi oldu. 1941’den başlayarak sürdürdüğü halk dansları araştırma çabalarını, 1946’dan sonra halk dansları ekipleri kurarak sürdürdü. Birçok Trakya halk dansını tanıttı, öğretti. 1952’den sonra halk el sanatlarını incelemeye ağırlık verdi. Marmara Bölgesi elişleri üzerine derleme ve incelemeler yaptı. 1959 yılında Trakya halk danslarını konulu bir düzenleme içinde sundu. Sakarya’da görevliyken Sakarya Şenlikleri’ni kurdu ve bir gelenek haline gelmesine çalıştı. Türk halk dansları, elişleri ve genel halkbilim konusunda çeşitli dergi ve gazetelerde yüzlerce yazı yayımladı, yazılarının bazılarını kitaplar halinde topladı.

•    YAPITLAR (başlıca): Türk Halk Oyunları, 1965; Mimar Sinan, 1969; Türk Halk Oyunları, Ağrı, Akçaabat, Muş, Bayburt, 1969; Türk Halk Oyunları, Balıkesir, Burdur, Silifke, 1969; Türk Halk Dansları, Türkiye’de Folklor, 1976.

HALK BİLİM (FOLKLOR)

Ahmet Rodopman 
Değerli dostlar bu yeni yazı dizimizde, değerli arkadaşım Akın Güre’ nin öncülüğünde oluşturmaya çalıştığımız Kırklareli Yerel Tarih Grubu çalışmalarında Halk Bilimi kavramını ele alıp yöremizin bu konudaki zenginliklerini gözler önüne sergilemeyi amaçlıyoruz. Halk Biliminin ne denli önemli olduğunu , hızla kayıp olan geleneksel halk kültürümüzün tam da bizim düşündüğümüz ve aradığımız, yazmaya çalıştığımız Yerel Tarihimiz için ne deli vazgeçilmez değerde olduğunu her geçen gün daha iyi anlıyoruz. Bu konuda sizlerin de değerli katkılarınızı bekliyoruz. Belki güncel olaylar kadar ilgi çekmeyecektir burada yazılanlar. Ancak gelecekte, Kırklareli’ nin gerek tarihi, gerek kültürünü merak edenler, bu konuda çalışacaklar için önemli bir baş vuru kaynağı olacağını umuyoruz. Toplumumuzun çimentosu olabileceğini düşündüğümüz ortak değerlerimizin için,bir kum tanesi kadar yararı bile olsa, tırnaklarımızla kazıyarak oluşturacağımız bu belgelerin kıymetinin, gelecekte daha iyi anlaşılacağını biliyoruz.
Halk Biliminin tam karşılığı olmasa da, genel  kullanımda Folklor olarak adlandırıldığı yaygın olarak bilinmektedir. Hatta, Halk Bilimi içinde değerlendirilen Halk Oyunları bile günlük kullanımda kısaca Folklor olarak kullanılmaktadır. Yanlış olmasa da eksik bir tanımlama olduğunu, Folklor un Halk Biliminin karşılığı olduğunu, Halk Oyunlarının ise Halk Biliminin yani, Folklorun bir alt dalı olduğunu göreceğiz, ama bu alt dalı olarak nitelediğimiz Halk Oyunlarının, Folklorun en önemli bileşenlerinden biri olduğunu ve en yaygın olarak bilinip uygulanan bir alt dal olması itibari ile de yazımıza Halk Oyunları ile başlamak istiyoruz. Çok geniş bir ilgi ve bilgi alanı olduğu için bu konuda bilgisi ve deneyimi olan bir hayli arkadaşımızın da olduğunu düşünerek,  yeni katılımlarla çok daha geniş ufuklara erişeceğimizi düşünüyorum.
Halk Bilimini konusuna, bize yarım asırlık pratik ve teorik deneyimi olan, akademik çalışmalarını da bu konuda sürdüren, değerli eşimin sevgili kardeşi Şener Günay’ den yardım alarak başlıyoruz. Bizler içinde yeni bir uygulama şekli olacak bu nehir söyleşide umarım Kırklareli’ ye gönül verenler bir hayli yeni bilgilerle karşılaşacaklardır. Öncelikle, Şener Hoca nın Halk Bilimi ile ilgili kısa bir yazısını birlikte okuyalım.
HALK BİLİMİ ve HALK OYUNLARI
İnsanı üretmiş olduğu, her türlü maddi ve manevi değer taşıyan araç- gereç, duygu düşünce, dil, din, oyun, ezgi, sanat, ve sosyal değerlerin (töre ,gelenek, görenek, moda (heves) ) vb.. üretimlerinin tümü kültürü oluşturmaktadır. Hangi topluma ve coğrafyaya ait ise, o milletin veya topluluğun, insanlarının genel adı ile varlığını sürdüren bir değerler bütünüdür. Örneğin, Türk Kültürü, İslam Kültürü veya Gaziantep Kültürü gibi…
Aynı kültür içerisinde yaşayan insanlar ortak değerler içerisinde, anonim davranış kalıplarını, inançlarını, yaşam biçimlerini, bir sonraki nesline aktaran, millet olma bilinci içerisinde statüsü, mesleği, etiketi ne olursa olsun, yeni üretimlerle, değişen, gelişen kitleye halk, ürettiği sayısız bütün değerler de, Halk Bilgisi yani Halk Kültürü denir. Bu bilgileri kendine özgü yöntemlerle araştıran, inceleyen, ait olduğu toplumun ve insanlığın faydasına sonuçlar çıkaran bilime de Halk Bilimi denilmektedir.
Halk Bilimi konularının, kapsam ve amacı hakkındaki çerçeve, bir çok bilim insanı tarafından çizilmiştir. Diğer sosyal bilimlerde olduğu gibi, halkbiliminde de konuların sınırlanması kesin çizgilerle ayrılamaz.
Bu bağlamda Halk Biliminin ana konuları ve alt konuları genel olarak şöyle sıralanabilir:
Köy, Kasaba ve Kent Yaşamı ve Yaşayanları( Monografiler)
Halk Mimarisi
Halk Ekonomisi
Halk Sanatları ve Zanaatları
Halk Giyim Kuşamı ve Süslenmesi
Halk Örf ,Adet, Töre ve İnançları
Halk Gelenek, Görenek ve Alışkanlıkları
Halk Hekimliği
Halkın Yaşam Süreçleri ( doğum,çocukluk,evlenme,ölüm )
Halk Edebiyatı
Halk Tiyatrosu
Halk Eğlencesi ve Sporları
Halk Müziği ve Araçları
Halk Oyunları
Çocukluk Oyunları ve Oyuncakları v.s gibi.
Halk Biliminde amaç; Halkın üretmiş olduğu bu değerleri derleyip düzenlemek, eğitim programlarımıza alıp öğreterek, uygulamaya ve sunuma hazır hale getirip, yeni nesillere aktarmak, yerel kültür değerlerimizi ulusal ve evrensel kültür boyutunda, moda kültür haline getirerek, sömürge kültürlere karşı gençlerimizi korumak olmalıdır.
Oyunun doğuşu; İnsan doğayla olan ilişkisi sonucu su toprak yağmur, sel, ay güneş, hayvan ve bitkilerden etkilenmiş, korku endişe, ve beğenisini taklit yoluyla öğrenmiş, elle ritmi, sesiyle ezgiyi keşfederek yapmış olduğu hareketle oynamaya başlamıştır. Daha sonra kendinden güçlü sandığı doğa olaylarına, korku ve endişenin sonucu inanarak, inanç sistemlerini ( Şamanizm ) geliştirmiştir.
Dini duygularla tanrıya yakın olmayı, mistik bir anlayışla ifade etmiştir. İçe dönük psikolojik duygularla, haz ve elemi, kötü ruhlardan kurtulma amacıyla, büyü ve büyücülüğü, dışa dönük sosyal olgularla, toplumsal değerleri ve törenleri; töre gelenek, görenek kına, düğün, asker uğurlama, hatta konuk ağırlamaya kadar, kültürel bir alan içerisinde oyunlaştırarak yaygınlaştırmıştır. Bu bağlamda oyun insan yaşamında vazgeçilmez bir unsur olmuştur.
Oyun; Türkçe bir kelime olup doğuş kaynağı ilkel dinler ve Şamanizm’dir. Kültürden eski ve kültürün oluşumunda başlıca etmen olan oyun; içgüdüsel olarak insanda var olan, temeli din ve büyü ile ilgili töre ve törenlere dayanan, toplumların kültürel yapılarına göre şekillenen ve toplumdan topluma farklılık gösteren, yer ve zaman bakımından günlük yaşamdan farklı, isteğe bağlı, gönüllü hareketlerdir. Zaman içinde anlam genişliğine uğrayarak, oyun kelimesinden tiyatro orta oyunları, çocuk oyunları, kumar oyunları, oyun çıkarma, oyuna gelme, oyun bozanlık gibi, ortak bir anlamda oluşmuştur. Halk oyunları; üreticisi insan, oynayanı insan, izleyeni insan ve konusu da çoğu zaman insandır. İnsanı konu edinen oyun, insanın geleneksel kültürünü, yani insanın yaşayışını, gelenek halinde süre gelen davranış kalıpları ve uygulamalarını kültürel bölge çerçevesindeki, insanların oluşturdukları halkın iletişim aracı olmuştur. Halkın inandığı, din anlayışı çerçevesindeki, Tanrı sevgisiyle kendinden geçmeyi ,inandığı anlayışın doğrultusunda, Sema, Semah ve zikir törenlerini şaman anlayışı ile kötü ruhlardan korunmayı oyunlaştırmıştır. Kişi, kendi iç alemini bazen içe dönük; inleme, süresiz dönme gibi… kendisi için oynama, bazen de dışa dönük toplumsal olarak, elle, kolla, omuz omuza, birlik beraberlik, dostluk bağlamında, bulunduğu topluluğu güçlü kılma ve beğeni kaygısı taşıyan vurgulamalar yapmıştır. Halkın üretmiş olduğu sosyal değerleri töre, gelenek, görenek haline gelmiş davranış biçimlerini ve uygulamaları doğumu, evlenme aşamalarını, kız isteme kına yakma, düğün, kutlamalarını “ Düğüne giden oynar, ölüye giden ağlar “ anlayışı çerçevesinde algılamıştır. Asker uğurlamasındaki vatan görevinin kutsallığını, sevinçle karşılamış ve bu olguyu gelenekselleştirmiştir. Toprağın dirilişini baharı ve nevruzu, gelin görmüş, Türk geleneği anlayışı ile karşılamıştır. Saymakla bitiremeyeceğimiz bu halk kültürü üretimleri bağlamında halk, duygu ve düşüncelerini, haz alarak; sevinç, mutluluk, sevgi, aşk gibi… ve elem duyarak; acı, keder, ağıt, sevda gibi..duygularını yöresel naralarla haydaaa, hey, yah yah yooo zılgıt ve alkış gibi.. toplumsal heyecan ve coşkuya dönüştürmüştür. Oluşan bu kültürel yığılma, halkın bedeninde oyunun temel yapısı olan harekete ve hareketler serisine dönüşerek, adım ve adım cümleleri oluşmuş, elle, ayakla, defle davulla vb… ritim eşliğinde anlamlaştırılmış, ezgi ve Türkü ile anlam ve içerik derinliği kazandırılmıştır. Bu birikim başlangıçta, kişi ve kişiler tarafından üretilse de, köyden köye, dilden dile, kulaktan kulağa anonimleşerek yayılmış ve geleneği oluşmuştur. Olumlu ve olumsuz değişimlerle, kent merkezlerine ve diğer bölgesel yayılmalarla çeşitlenip, eş benzer oyunlar şekline gelmiştir. Halk üretmiş olduğu, bu oyun kültürünü bireysel bağlamda oda oyunları ve karşılamaları, toplu olarak da halayları oluşturmuş, beden dilinin bütün inceliklerini kullanarak topluma köklü kültürel değerlerini anlatmıştır. Bu bağlamda, Halk Oyunları: İnsanın, geleneksel yapı içerisinde süre gelen yaşam biçimini, inançlarını, tinsel ve sosyal değerlerini, duygu ve düşüncelerini, harekete ve hareketler serisine çevirerek, ritim eşliğinde, ezgili veya ezgisiz, anonim üretimlerle yaygınlaştırıp, bireysel veya toplu olarak , beden diliyle anlatma biçimidir.
Kendi öz kültürümüz olan halk oyunları ülkemizde, 1900 yılında, Rıza Teyfik Bölükbaşı tarafında yazılan “Raks” adlı ilk makaleden sonra, Türk aydınları tarafından, Folklor olarak dikkat çekmiştir. Mustafa Kemal Atatürk 1925 yılında, İzmir de izlediği Selim Sırrı Tarcan’ın düzenlediği, Tarcan zeybeğini izlediğinde, “Hanım efendiler, beyler! Selim Sırrı Bey zeybek raksını ihya ederken ona bir medeni şekil vermiştir. Bu sanatkar üstadın eseri hepimiz tarafından seve seve kabul edilerek milli ve içtimai hayatımızda yer tutacak kadar tekamül etmiş, bedii bir şekil almıştır. Artık Avrupalılara bizim de mükemmel bir raksımız var diyebiliriz. Bu oyunu salonlarımızda, müsamerelerimizde oynayabiliriz. Zeybek dansı her içtimai salonda kadınla birlikte oynanabilir ve oynanmalıdır.” Diyerek, Halk oyunlarına Türk halkı olarak önemsememiz gerekliliğini vurgulayarak, Cumhuriyetin ilk yıllarında, Halk Evleri ile birlikte gelişmesini sağlamış, çeşitli halkoyunları festivalleri düzenlenmesini ve bu konudaki derleme ve araştırma çalışmalarının yapılmasına vesile olmuştur. Atatürk’ün ölümünden sonra halk oyunları ve özellikle halk müziği ve bağlama, çağdaşlık adı altında müzik eğitim fakültelerinde ve milli eğitim müfredatımıza sokulmamıştır. Ama Cumhuriyetle başlayan derleme çalışmaları, Kültür Bakanlığı tarafından devam ettirilmiş, 1960 yılında kurulan Halk Eğitim Merkezi Genel Müdürlüğü, illerdeki teşkilatlanmalarından sonra bir çok il de halk oyunları toplulukları kurmuşlardır. 1964 yılında İstanbul’da kurulan, Yüksek Tahsil Gençliği Türk Folklor Enstitüsü Kurma Derneği, daha sonra Türk Folklor Kurumu na dönüştürülerek, üniversite gençliğinin öncüsü olmuş ve birçok kurumların, derneklerin kurulmasına vesile olmuştur. 1975 yılında, Kültür Bakanlığı Devlet Halk Dansları topluluğu, çeşitli gazete ve dergilerin yarışmaları, 1980 yıllarında başlayan Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı ve birçok kurum kuruluşlarca da seminer ve yarışmalar yapmıştır.
ŞENER GÜNAY
Devam edecek

HALK BİLİM (FOLKLOR)

Ahmet Rodopman 
2. Bölüm
KIRKLARELİ  HALK  OYUNLARININ ÖYKÜLERİ
Konuğumuz:ŞENER GÜNAY
Ahmet Rodopman : Sevgili Şener, ben seni olabildiğince yakından tanıyorum, yaklaşık yarım asra yakın senin Halk Oyunlarına olan ilgini ve emeğini bilenlerdenim. Kısaca Kırklareli Halk Oyunları ile büyüdün ve büyük bir sevgi, gayret, özveri ile, değil sadece Kırklareli’ de, değil İstanbul’ da hatta tüm ülke çapında, Halk Oyunları konusunda Kırklareli’ nin adını, yetenekli ekip arkadaşlarınız ile birlikte hep onurla temsil edip, yarışmalarda başarılarınızı en üst sıralara yazdırdınız.
Kırklareli’ nin tüm değerlerine sahip çıkıp, kucaklamak, gelecek kuşaklara birer belge olarak bırakmayı arzuluyoruz. Kırklareli Yerel Tarih Grubu’ nun hedeflediği etkinliklerden olan içimizden çıkan değerleri tanıyalım projesi içinde seni, Kırklareli Halk Oyunlarının gelişim serüvenini öğrenmek istiyoruz. Şimdi, Halk Oyunları ile ilgili süreci  bizlere etraflıca anlatır mısın ?
Şener Günay: Halk oyunları ile ilgili tarihsel sürecimden bahsedersem;
Halkoyunlarına doğduğum, büyüdüğüm ve çok sevdiğim Kırklareli’nde Ziya Gökalp ilk okulun da dördüncü sınıftayken başladım. O yıllarda öğretmenliğe yeni başlamış, Sevgili Şener Aldemir Hocamızın  dışarı dan destek vermesiyle okulumuzdaki çalışmalara başlamıştık. 1973 ve 1974 yıllarında Kırklareli kapalı spor salonunda ilk halk oyunları gösterilerimizi gerçekleştirmiştik.
Daha sonra Kırklareli Atatürk Lisesi orta birinci sınıfında Kırklareli Halk oyunlarını tam anlamıyla öğrenmeye başlamıştım. Çok değerli Zihni Sezen Hoca’ mın okulumuzda Halk oyunları ekibi oluşturmak amacıyla bir grup oluşturduk. O zamanın ders sisteminde seçmeli dersler ve okul çıkış sonralarındaki çalışmalarımızla seçilmiş olan grubumuzla çalışıyorduk. Zihni Hoca’ mız aynı zamanda okulumuzun sanat tarihi öğretmeniydi. Okulumuz adına her yıl il ve il dışında yapılan yarışma ve gösterilerde yer alıyorduk. Öncelikle yapmış olduğumuz bu faaliyetten eğleniyor ve zevk alıyorduk. Trakya kültürümüzün bir parçası olan Kırklareli halk oyunlarını öğrenmeye ve okulumuzu temsil etmenin gururunu yaşamaya başlamıştık. Bu süreç ben ve ekip arkadaşlarımın güven ve arkadaşlık duygusunu geliştirmemize  ve sosyalleşme mize yardımcı oluyordu.
Lise dönemine geçtiğimiz zaman ekip arkadaşlarımızın zaman içerisinde bazılarının ayrılmak zorunda kalıp, başka okullara ve il dışına gittiklerinden dolayı lisede ekibimiz tekrar yenilenmişti. Halk oyunları sevgimiz, Kırklareli Atatürk Lisesi aidiyet duygumuz ve ekip ruhumuz aynı şekilde devam etmeye başlamıştı. Benim aileden gelen spor yapma ve futbol oynama tutkusu da beraberinde devam ediyordu. Kırklareli Spor’ da futbol oynayan üzerimde büyük emekleri geçen Güngör Günay ve Güner Günay ağabeylerimin sayesinde sporun içinde yer alıp, bugünkü mesleğim olan beden eğitimi öğretmenliği gibi güzel bir mesleğe sahip oldum. O zamanki eğitim sistemimiz sayesinde tüm bunları yapabilmemiz için hem okul yöneticilerimizden ve öğretmenlerimizden hem de ailelerimizden büyük destek görüyorduk. Lise birinci, ikinci ve üçüncü dönemleri boyunca halk oyunları yarışmalarında il, bölge ve Türkiye birincilikleri, öğretmenlerimiz ve ekip arkadaşlarımızla büyük başarılar elde ettik. Bizler sadece halk oyunları oynamak ile kalmayıp, geçmişte oynanmış halen oynanmayan oyunları derleme ve araştırma anlamında da hocalarımızla  köy ve kasabalarda araştırmalara destek vermek için beraber oluyorduk. 1978 ve 1979 yıllarında Ticaret Lisesi müzik öğretmenlerinden çok değerli Hüseyin Yaltırık hocamız bahsettiğimiz oyun derlemelerine büyük katkıları olmuştur. Takuş ve Çobani oyunlarının derlenip sergilenmesini sağlamıştır.
Bu dönemdeki okullar arası tatlı rekabeti bizler de halk oyunları yarışmalarında yaşıyorduk. Kırklareli Atatürk Lisesi, Ticaret Lisesi ve Endüstri Meslek Lisesi arasında geliştirici bir rekabet söz konusu oluyordu.
Kırklareli Atatürk Lisesi’ nden mezun olduktan sonra ben de Güner ve Güngör ağabeyim gibi beden eğitimi öğretmeni olmak üzere İstanbul’un yolunu tuttum. Marmara Üniversitesi Anadolu Hisarı Spor Akademisi’ nde okumaya başladığımda halk oyunları sevgimiz ve tutkumuz devam ediyordu. Bu süreçte artık Kırklareli oyunlarını oynamaya devam ederken aynı zamanda öğreticilik görevi üstlenmeye başlamıştım. Okuduğum üniversitemde öğreticilik yaparken, ayni zamanda bir çok kurum, kuruluş ve okullarda Kırklareli yöresi halk oyunlarını öğretmeye başladım.Kendi Üniversitemde hem öğreticilik hem de oynarken 1983 yılında Üniversiteler arası yarışmada Kırklareli halk oyunları ekibimizle Türkiye 2.si olduk.
İstanbul’a geldiğimin 2.yılında Türk Folklor Kurumunda Kırklareli yöre öğreticiliği yapmaya başladım.
Üniversiteyi bitirdikten sonra 1986 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi Beden Eğ.Bölümünde Öğretim Görevlisi olarak meslek hayatıma başladım.Üniversitemde spor branşlarının yanı sıra YTÜHOT (Yıldız Teknik Üniversitesi Halk oyunları Topluluğu) nun sorumluluğunu alarak,hem Kırklareli halk oyunlarının hem de diğer yörelerin gençlere öğretilip sevdirilmesi anlamında çalışmalarıma başladım ve halen devam etmekteyim.
1991-1992 yıllarında İ.T.Ü.Devlet konservatuarı halk oyunları bölümünde Yüksek lisans eğitimimi tamamladım. Bu süre içerisinde de Konservatuar ortaokul ve lise bölümlerinde dışarıdan öğretmen olarak destek verdim.
Türk Folklor Kurumunda başlayan Kırklareli yöre öğreticiliği ile birlikte o yıllarda henüz yeni yeni tanınmaya başlayan oyunlarımızı tüm İstanbul ve daha sonrada tüm Türkiye’de yaygınlaşmasına, sevilmesine bilinmesine katkılarım olduğunu düşünmekteyim.
2000 yıllarında Türk Halk Oyunları Federasyonu kurulduktan sonra, halk oyunlarımız çok farklı bir faaliyet içerisinde yer almaya başladı.Halk oyunları Federasyonunda 4 yıl öncesine kadar çeşitli kurullarda yer alıp(MHK) Merkez hakem kurulu üyeliği,yarışmalarda hakem olarak ve başkan danışmanlığı görevlerini üstlendim.
Kırklareli halk oyunları ile başlayan bu sevgimiz, İstanbul gibi bir büyük şehre geldikten sonra Türkiye’nin kültürel değerlerini oluşturan bu şehirde çok farklı boyutlarda inceleme fırsatım  oldu.Türk halk oyunlarını daha geniş kapsamda inceleyip tanımamızla birlikte, ne kadar değerli bir alanda uğraş verdiğimin de farkına vardım.
Öğrencilik yıllarımda başlayan halk oyunları öğreticiliğine şu  an görev yaptığım Yıldız Teknik Üniversitesi Beden eğitimi. Bölümün de aslı görevimin yanında halk oyunları öğreticiliğine de devam etmekteyim. Geçen yıllar sürecinde ilk okul çağındaki çocuklardan başlayarak orta, lise, üniversite ve derneklerin yanı sıra 60-70 yaş dilimin deki nostalji gruplarına kadar halk oyunları sevgisini kültürünü aşılamaya çalıştım.
Tabii ki kendi yöremin oyunlarını öğretip performanslarını izlediğimde, yaygınlaştığını görüp, sevildiğini görmek bana ayrı bir mutluluk ve gurur vermiştir.
Devam edecek

HALK BİLİM (FOLKLOR)

Ahmet Rodopman 
4. Bölüm
TÜRK FOLKLOR KURUMUNDAKİ  ÇALIŞMALARINIZ VE YETİŞEN GENÇLERİMİZE ÖNERİLERİNİZ NELERDİR
Konuğumuz:ŞENER GÜNAY
Ahmet Rodopman : Sevgili Şener Hoca, İstanbul’ da gerek Yıldız Teknik Üniversite’sinde gerekse , Türk Folklor Kurumu yönetiminde iken Kırklareli Halk Oyunları ile ilgili yaptığınız çalışmalardan söz eder misiniz ? Ayrıca yeni yetişen halk oyunlarına meraklı gençler için önerileriniz nelerdir?
Şener Günay : 1981-1982 yıllarında Kırklareli yöre öğreticisi olarak, öğrencilik yıllarımda başladığım Türk Folklor Kurumu’ nda yönetim kurulu üyeliği, halk oyunları grup başkanlığı, halk oyunları okul müdürlüğü görevlerinde bulundum. Halen de Kırklareli yöre öğreticisi olarak devam etmekteyim.
Türk Folklor Kurumu 1964 yılında kurulan folklor alanında ilkleri başlatan Milli Folklor Araştırma Dairesi ile birlikte folklorun tüm alanlarının yayılmasında etkisi olan kuruluşlarımızdır. Halk oyunları, halk müziği halk tiyatrosu ve derleme araştırma alanında yıllardır halk kültürüne hizmet vererek ülkemizde bu alanda pek çok değerli sanatçımızın yetişmesine katkılarda bulunmuştur.
Halk müziği alanında Arif Sağ, Belkıs Akkale, Ömer Şan, İbrahim Can ve Nursaç Doğanışık gibi ünlü sanatçılar yetişmiştir. Aynı zamanda bir çok yörede derleme araştırma gruplarıyla çok sayıda müzik ve oyun derlemelerine katkıda bulunmuşlardır.
Tamamen amatör bir dernek olan Türk Folklor Kurumu tüm Türkiye’ ye yayılan, üç ayda bir çıkan Folklor adlı dergiyi halen yayınlayarak tüm folklorculara önemli bir hizmette bulunmaktadır.
Türk Folklor Kurumunun son 10 yılına baktığımızda benim için de Kırklareli adına da ayrı bir önem taşımaktadır. Son on yılın genel başkanlığını yapan Kırklareli’ li kırk beş yıllık yol arkadaşım, dostum ve kardeşim H. Gürhan Ozanoğlu’ nun başkan olarak görevde bulunması bizler için ayrı bir onur kaynağı olmuştur.
1980 yılında Türk Folklor Kurumu’ na Kırklareli yöre eğitici olarak gelen sevgili Gürhan ile 1981 yılında da benim üniversite vesilesi ile İstanbul’a gelişim ile birlikte yıllarca Kırklareli öğreticiliğini birlikte yaptık. Benim için halk oyunları yaşantımda önemli bir yeri olan H. Gürhan Ozanoğlu’nun İstanbul’da Kırklareli yöresi oyunlarının başlamasına ve öğretilip yayılmasına büyük katkıları olmuştur. Sevgili Gürhan aynı zamanda 10 yıl kadar da Türk Halk Oyunları Federasyonu başkanlığı görevinde bulunmuştur. Türk Halk Oyunlarını yönlendiren Türk Halk Oyunları Federasyon başkanının Kırklareli’ li olarak içimizden biri olması ayrı bir gurur kaynağı olmuştur.
Yeni yetişen gençlerimize her zaman halk kültürümüzün, halk oyunlarımızın güzelliklerini,  değerlerini anlatıp,  içinde yer almalarını sağlayacak aktivitelerde bulunmalarını tavsiye ediyorum. Ana okulu ile başlayan bu sevgi hayatımızın her döneminde ayrı bir biçimde yer alıyor. Yaşamımızı konu alan halk oyunları, geleneklerimizle, müziğimizle, giysilerimizle, öykülerimizle, Türk kültürünü geçmişten geleceğe taşımaya devam edecektir. Bazen gençlerin halk oyunları ile ilk tanışmaları üniversiteler de, bazen de hem çalışan hem de emekliye ayrılmış insanlarımız ilk olarak nostalji gruplarında aileleriyle el ele kol kola halk oyunlarının içinde olmaya gayret göstermişlerdir.
Oyun, müzik ve giysinin birleşiminde kendimizi ister istemez vazgeçilmez olan halk oyunları, halk kültürümüzün içinde buluyoruz. Gençler halk oyunlarının içinde var oldukça hiç bir zaman son bulmayacak olan bu kültürümüz gelecekte de devam edecektir.
Türk Folklor Kurumu olarak, halk oyunları dalında öncü olmuş, değerli hizmetler vermiş olan kurumumuz gelecek nesillere örnek olması, geçmişten geleceğe köprü kurarken yeniliklere yeni derlemelerle, müziklerle gençlere önemli katkılarda bulunmaya devam etmelidir.
1964’ten bu yana var olan Türk Folklor Kurumu, 2020 yılından sonra varoluşunu sürdürecektir.
Ahmet Rodopman : Verdiğin bilgiler için çok teşekkür ederiz sevgili Şener Hocam. Halk Bilim konusu bizim de grup olarak çok önemsediğimiz, üzerine eğilip, değişik dallarında araştırmalar yapıp, yazılı belgeler haline getirip gelecek kuşaklara bırakmak istediğimiz bir alan. Bu alanda, bundan sonrada bizlere yardımlarınızı esirgemez de hep birlikte gönülden bağlı olduğumuz Kırklareli’ mize iyiden, doğrudan, yararlıdan yana katkılarımız olursa çok seviniriz.
Şener Günay: Ben teşekkür ederim. Çalışmalarınızda başarılar dilerim.
Son.

KIRKLARELİ BELEDİYE TEŞKİLATININ KURULUŞU 1870-2024

ARIL Barış Toptaş – Kırklar BARIŞ TOPTAŞ İçindekiler Tablosu Kırklareli Adının Tarihçesi 1 Kırklareli’de İdari Yapılanma...