3 Ekim 2020 Cumartesi

AYKIRI BİR KİŞİLİK: VAHİT LÜTFİ SALCI

Akın Güre 

Asıl adı Abdülvahit Coşkunlu olan Vahit Lütfi Salcı 1883 yılında İstanbul Kadırga'da doğmuştur. Babası telgraf müfettişi Lütfi Bey, annesi tabip binbaşı Nuri Bey'in kızı Naciye Hanımdır. Salcı soyadını Türklerin Rumeli'ye geçişleri sırasında sal yapan ustalardan biri olan büyük dedesi  Salcıbaşı Salih Usta'dan almıştır. İlk evliliğini Ankara'da yapmış, ancak ilk çocuğunu ve eşini Birinci  Dünya Savaşı günlerinde kaybeden Salcı, 1925 yılında Kırklarelili halk şairlerinden Mestan Baba'nın kızı Ayşe hanımla evlenmiş ve ondan Ülkü ve Lütfi isminde iki çocuğu olmuştur. Ülkü'yü 1941 yılında kaybeder.
Vahit Lütfi' nin Nuruosmaniye'deki Taş Mektep'te başlayan öğrenimi Darüşafaka'da devam eder. Daha sonra Harbiye Nezareti Sanayi İdadisi ve Kuleli Askeri İdadisi'nde sürdürür ve Harp Akademisi'ne (Mekteb-i Harbiye) girer. Fakat ikinci sınıftayken yazdığı bir mektup nedeniyle okuldan çıkartılır ve Dersim'e sürgün edilir.
Vahit Lütfi'nin renkli ve aykırı kişiliği böyle başlayan ve devam edecek olan maceralı bir yolculuğun yansımalarıyla doludur.  Doğu'da başlayan sürgün hayatının ardından 4.5 yıl Elazığ'da ve Sivas'ta kalır. Bu sırada bölgedeki halk edebiyatı ile ilgilenmeye başlar ve araştırmalar yapar. Bu arada çok ilginç bir şekilde Rusya'ya kaçar ve Moskova Konservatuarı öğretim üylerinden Profesör Lebiski'nin yanında ikinci kemancı olur. Vahit Lütfi'nin hayatını okurken öğrendiğim en ilginç olaylardan birisi budur ve onun ilginç özelliklerini daha iyi kavramamızı sağlar. 
Bu sırada İstanbul'da önemli siyasi gelişmeler yaşanmaktadır. Onu sürgüne gönderen Abdülhamit'in 1876 Anayasası'na göre kurulan Meclisi kapatmasından 30 yıl sonra, 23 Temmuz 1908'de İkinci Meşrutiyet ilan edilir. Artık Abdülhamit dönemi kapanmak üzeredir. Vahit Lütfi Rusya'dan İstanbul'a döner ve çeşitli yerlerde müzik öğretmenliği ve memurluk yapar. 
Bu dönem 1912'de başlayıp  ve 1913 yılında sona erecek olan  Balkan Savaşı yıllarıdır. Bu sırada Ankara'ya gider ve kısa sürecek ilk evliliğini yapar. Ardından Birinci Dünya Savaşı başlar. Çanakkale'de Yarbay Mustafa Kemal'in birliğinde görev alır. Ardından Şam, Kudüs, Trablusşam'da askerlik görevi devam eder. Bu günlerde eşini ve çocuğunu kaybeder. Savaşın sonlarına doğru tekrar İstanbul'a gelir ve Çamlıca'daki Küçük Zabit Mektebi'nde müzik öğretmeni olarak çalışmaya başlar.
Gördüğünüz gibi savaşların tozu dumanı içinde ordan oraya sürüklenen bir hayatı vardır Vahit Lütfi'nin ve bu arada ailesini de kaybetmiştir. Her halde o günlerde yaşadığı yoğun acılarla baş edebilmesi ruhunu iyileştirecek olan müzik yeteneği ve araştırıcı kimliği sayesinde olmuştur. 
Birinci Dünya Savaşı bittikten sonra Vahit Lütfi'nin hayatında yeni bir sayfa açılacaktır. Bu yeni dönemde artık onu Trakya topraklarında başlayan bir serüvenin içinde görmeye başlarız. Savaş sonrası Trakya'nın en acılı yıllarıdır. Yunanlılar Trakya illerini birer birer ele geçirirler. En son olarak  o zamanki adı Kırkkilise olan Kırklareli de işgal edilir. Rumların Türklerle beraber yıllardır içiçe yaşadığı bu topraklarda şimdi Yunan askerlerince köylere baskınlar yapılmakta, insanlara saldırılmakta, malları yağmalanmaktadır. Bu sırada Vahit Lütfi Kırklareli'nde Karakaş mahallesinin  sığır çobanlığını yapmaktadır. Yunanlılar tarafından arandığını öğrenir ve korunmak için Kofçaz'a kaçar. Anlatıldığına göre Anadolu'da Kurtuluş Savaşı'nın başladığı bu günlerde  göbeğine kadar sakal bırakır, bütün Trakya'yı dolaşır. Bu yüzden köylerde ona insanlar Vahit Dede demeye başlamışlardır.
Vahit Lütfi'nin hayatı Kurtuluş Savaşının bitmesi ve ardından Cumhuriyet'in ilan edilmesi ile normale döner. 1925 yılında daha önce söylediğim gibi Kırkllareli'nde ikinci kez evlenir. Bundan sonra Vahit Lütfi Salcı'yı bölgenin kültürel bir zenginliği olan bektaşi müziği ve bektaşi danslarının içinde görürüz. Balkanlarda ve elbette Trakya'da yaşanan Bektaşi-Alevi inaçlarının müzik, türkü, dans biçimlerinde yansıyan kültür varlığını araştırmak, belgelemek, derlemek, kitaplaştırmak artık Vahit Lütfi Salcı'nın üzerinde yoğunlaşığı konulardır. Bu alanda yaptığı hizmetleri sizler daha sonra  ayrıca anlatacağım. Şimdilik şu kadarını ilave ederek bu bölümü bitirmek istiyorum: Vahit Lüfti Salcı bu topraklarda adı her zaman övgüyle, ilgiyle, örnek alınarak yaşatılması gereken önemli bir kişidir. Onun yaptığı hizmetleri, eserleri burada elimden geldiği kadar tanıtmaya devam edeceğim. Umarım yeni kuşaklara vermek istediğim mesaj yerine ulaşır. 

Kaynak: Mevlüt Yaprak, Vahit Lütfi Salcı’nın İzinde, Ulusal Yayınları, 2003, Edirne

2 Ekim 2020 Cuma

VAHİT LÜTFİ SALCI JÜBİLESİ

Akın Güre 

Kırklareli halkı onu Vahit Dede diye tanıdı. Hayatının son zamanları Kırklareli'nde geçen müzik, folklor araştırmacısı ozanı Kırklareli şimdi ne kadar hatırlıyor, biliyor, değerini takdir ediyor, emin değilim. Oysa Vahit Lütfi Salcı özellikle bu toprakların Bektaşi Müziği  konusunda çok önemli çalışmalar yapmış, kitap ve makaleler yazmış biri, eserlerine sahip çıkılması gerekiyor. Gupta bir süre Vahit Salcı üzerine tanıtımlar yapmak istiyorum. İleride bunları sizlerle paylaşacağım. Şimdilik  1948 yılında Polos 'daki memuriyet görevinden emekli oluşu nedeniyle kendisi için yapılan bir veda toplantısında yaptığı teşekkür konuşmasını paylaşıyorum.
***
Sevgili Kırklarelili yurttaşlarım!

Yarım yüzyıldandan fazla bir zamandan beri memleket folklor ve edebiyatı ile musiki ve şiir sanatları arasında büyük bir zevkle vaki olan çalışmalarım, siz il gençleri ve aydınları tarafından lütfen takdir buyurarak bu gece adıma bir jübile tertip etmek suretiyle gösterdiğiniz ilgi bana yaşamımın ilk büyük saadetini tattırdı.

Bu umut içimden coşup şükran ifadelerimi arz etmeye söz bulamıyorum. Yalnız şu kadar bir ma'ruzatta bulunmaya cesaret edeceğim:

Okuduğumuz büyük ilim kitaplarından anlıyoruz ki, aslen Flâman ırkından olup Berlin ve Viyana'da yaşayıp uluslararası müzik dehası kabul edilen Ludwig van Beethoven, yanındakilere; "Komedi bitti, perde indi!" demiştir. İşte benim de artık oynamakta olduğum komedi bitmiş ve perde inmekte bulunmuşken siz gençler bana bu akşam bir perdelik daha rol vermekle hayatıma hayat kattınız. İşte bende bu akşamdan kalan zevk ve saadet budur. Şu halde sizin bana güven ile verdiğiniz bu rol ve vazifeyi bundan sonra daha canlı ve heyecanlı olarak yapacağıma değerli huzurlarınızda söz veriyorum.
VAHİT LÜTFİ SALCI
(Jübile Konuşması 1948, Kırklareli) 

Kaynak:http://www.halilibrahimtunali.net/index.php/1944-11-agustos-16-agustos

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE ALPULLU ŞEKER

Akın Güre 

Ve artık son bir yazıyla bitirme zamanı...
Bu grupta yazmaya başlarken ilk önemsediğim bir konu olarak ele aldığım Alpullu Şeker hakkında bir süredir edindiğim  bilgiler bana ne öğretti?
Şeker ve Pancar bu coğrafyanın insanı için hayati önemi haiz iki konu olmuş yıllar boyunca. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında ilk kurulan fabrika yeri için Trakya'nın merkezinde  tarihi ve coğrafi bir buluşma yerinin seçilmesi bana çok anlamlı geldi. Muhteşem yüksekliği ile dikkati çeken Mimar Sinanın yaşlılık döneminde inşa ettiği son Köprü'nün kemerleri arasından gözüken fabrika binasına yeniden bakıyorum şimdi. Verimli Ergene Havzası' nda yetişen pancarları, demiryolu ile Fabrika sahasına indirilen, sonra da Ergene’nin berrak sularında yıkanan pancarları, pancar ile geçinen çiftçilerin mutluluğunu, üretimin yan ürünü olan melas ile desteklenen besiciliği, fabrika yerleşkesinde kurulan modern yaşam ünitelerini, Teliçi  denen yerdeki  lojman evlerinin bahçelerinde yaşanan komşulukları, orada doğup büyüyen bir neslin okul ve çocukluk anılarını, bütün bunları anımsatırken gelinen noktayı da düşünmeden geçemiyor insan...
Mesela bu günkü durumu anlamaya kolaylık olsun diye sizinle bir güncel belge paylaştım aşağıda. Orada artık geçmeyen Alpullu adı yerine fabrikanın yeni sahibi Binbir Gıda'ya verilen  şeker kotasını görün istedim. Bu yazı dizisinde hatırlatılan geçmiş üretimlerle yapacağınız mukayese gelinen noktanın bir özeti aslında. Sadece bu rakamlar değil, Ergene sularının artık pancar yıkamada kullanılmayacak kadar zehirli olduğunu hatırlatmaya bile gerek yok sanırım. Gelinen hüzünlü bir nokta daha işte...
Pancar ekmekten vazgeçen çiftçilerin hali ne acaba? Topraklarını nadasa bırakmak için hangi seçenekleri zorluyorlar dersiniz? Hayvan besicileri melas temin edemeyince ne yapıyorlardır?
Alpullu Şeker'in hikayesi hala sürüyor gördüğünüz gibi...
Fabrikanın bitişiğindeki Mimar Sinan köprüsüne gelince...
Böylesine tarihi bir yeri kültür varlığı olarak korumak, yaşatmak ve tanıtmak yerine korkuluk duvarlarını oyan definecileri engelleyememek ne kadar haksız ve kötü bir nasip!

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE ALPULLU ŞEKER

Akın Güre 

Türkiye'de şeker üretmek üzere başlayan ilk girişim İstanbul ve Trakya Şeker Fabrikaları T.A.Ş'nin 14 Hazian 1925 tarihinde kurulmasıdır. Şirket Cumhuriyet'in ilk yıllarında benimsenen karma ekonomi anlayışına göre  devlet destekli özel bir girişim olarak hayata geçirilir. Şirketin kurucuları içerisinde Edirne Milletvekillleri Faik Kaltakkıran, Mühendis Hüseyin Rıfkı Ardaman, Tekirdağ Milletvekilleri Cemil Uybadın, Faik Öztrak, Çatalca Milletvekili Mehmet Şakir Kesebir, Ertuğrul Milletvekili İbrahim Çolak bulunur. İş çevresinden olan  katılımcılardan Tütün Tüccarı Selim Nuri, Tüccar  Hayri İper, Kereste Tüccarı Ali, Fabrikatör Burhaneddin, Tüccar Yolageldizade Kasım Bey bulunmaktadır. Şirketin başına Trakya-Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti üyesi ve Trakya'nın kurtarılması için önemli roller oynamış olan Şakir Kesebir getirilir. 
Şirketin kuruluş sermayesi 500.000 TL'dır. Hisse senetleri 10 TL değerinde 50.000 hisseden oluşmuştur. Şirketin sermayesi 1927 yılında 750.000 TL'ye çıkartlır. Bu sermayenin dağılımı şöyledir: 300.000 İş Bankası, 100.000  Ziraat Bankası, 310.000  Özel Şahıslar, 40.000 ise Kırklareli ve Edirne Vilayetleridir. Ancak 1929 yılında yaşanan Dünya Ekonomi Bunalımından sonra Türkiye'de iktisat politikaları  değişir ve devletçi uygulamlar başlar. 1930 yılında şirket fesh edilir ve tasfiyesine karar verilir, kurulan diğer şirketlerle birlikte bütün şeker fabrikalar Türkiye Şeker Fabrikaları A.Ş çatısı altında toplanır. 
Alpullu'da kurulmasına karar verilen fabrikanın teknik sorumluluğuna Kazim Taşkent getirilir. Fabrika ilk etapta günde 500 ton pancar işlemek üzere kurulacaktır. Fabrikanın kuruluşu için Mashinenfabrik Bukau R.Wolf firması ile 20 Aralılk 1925 yılında  sözleşme imzalanır. Temel atma töreni 22 Aralık'da yapılır. Bu törene Trakya Milletvekilleri, Edirne ve Kırklareli Valisi, Babaeski, Lüleburgaz Kaymakamları, Cumhuriyet Halk Partisi, Türk Ocağı heyetleri katılırlar. Edirne Milletvekili Faik Kaltakkıran, Kırklareli Milletvekili Şevket Ödül katılımcılar arasındadır. Alpullu girişine büyük bir tak yapılmış, üzerine "22 Kanunuevvel 1341" yazılmış, İstasyon binası ve dükkanlar bayraklarla donatılmıştır. Ali Rıza Dursunkaya kitabında o günü "O güne kadar tenha görmeğe alıştığımız Alpullu İstasyonu büyük bir kasabanın panayırı gibi şenlenmiş, kalabalık bir şehir haline gelmişti." diye anlatır. 
Milletvekili Faik Kaltakkıran'nın konuşmasından sonra geçilen temel atma töreni sırasında dualarla kurban kesilir, Babaeski Türkocağı bandosu marşlar çalar. Bu sırada heyetler temele bırakılacak şişe içindeki  hatıra yazısını imzalalarlar.  Ali Rıza Dursunkaya da Kırklareli Gazetesi adına bu yazıyı imzalayanlar arasındır. Tören bittikten sonra istasyon binasında hazırlanmış büfede misafirlere yemek ikram edilir. 
Alpullu Şeker Fabrikası inşaatı 11 ay gibi kısa bir sürede tamamlanır. İnşaatın bu kadar hızlı bitmesinin sebebi üretim binlarının çelik konstrüksiyonla ve tuğla dolgulu olarak yapılmasıdır. Fabrikanın  bulunduğu yerleşkede üretim tesisleri 751.000 m2 alana sahiptir. Sosyal alanlar ise 300.000 m2 lik bir alanı doldurur. Bu hacmiyle fabrika büyük ölçekli bir üretim ve sosyal yaşam yeri görünümü kazanır. Alpullu Şeker Fabrikası aynı zamanda Cumhuriyetin ilk yıllarında başlayan sanayileşme hareketinde örnek oluşturacak çözümleri taşıması nedeniyle  üzerinde önemle durulacak bir tesistir. Fabrika yerleşkesinin işçi konutları, lojmanlar, okul, sinema salonu binaları, spor tesisleri, golf sahası gibi çok kapsamlı sosyal amaçlı işlevselliği   dikkat çeken özelliklerdir. Fabrika çalışanları  ve İşçi barınma evleri olarak yapılan konutlar 30'lu yılların Modern Türk toplumunun oluşumunda  öngörülen ihtiyaçlara göre tasarlanmış yerlerdir. Böylece üretim yeri aynı zamanda bir fabrika şehri kimliğine de sahip olmuştur. Çalışanların evleri önlerindeki bahçelerde yaşam birlikteliği sağlanırken, arka bahçelerinde meyva ve sebze yetiştirilmektedir. Böylece kırsal kesimden gelen çalışanların   parelel yaşam tarzlarını devam ettirebilme ve bulundukları yerle bağlılık ilşkilerini sürüdürebilmeleri mümkün olmuştur. Bu yaşam düzeyi ve çalışma standartları ile Alpullu Şeker Fabrikası Cumhuriyet Tarihimizin örnek alınması gereken eserlerinden birisi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Kaynak : 1)Hüsnü Tekeşin. CUMHURİYETİN İLK EKONOMİK KURUMLARINDAN ALPULLU ŞEKER FABRİKASI’NIN TÜRKİYE’NİN EKONOMİK VE SOSYAL YAŞAMINA KATKILARI.(Türkiye Cumhuriyeti'nin Ekonomik ve  Sosyal Tarihi Uluslararası Sempozyumu, 26-28 Kasım 2015 İzmir
2) Ali Rıza Dursunkaya. Kırklareli Vilâyetini Tarih, Coğrafya, Kültür ve Eski Eserleri Yönünden Tetkik. Cilt 1.
3) Ayşe Durukan Topuz ve Tuğçe Tetik. Trakya’da Modern Yaşamın İzleri; Alpullu Şeker Fabrikası ve İşçi Konutları. Namık Kemal Üniversitesi, 2016.
4) Salt Araştırma Fotoğraf Arşivleri.

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE ALPULLU ŞEKER

Akın Güre

Trakya'da kurulacak bir şeker fabrikası için yer olarak  neden Alpullu seçilir? Örneğin Çatalca ismi de geçer, ancak oradan vazgeçilir. Fabrikanın kurulacağı yer aslında demiryolu istasyonunun olduğu bir mevkidir.  Şimdiki fabrikanın bulunduğu yere Alpullu adı veriliyor, ama geçmişte burası bir yerleşim sayılmıyor aslında. Ancak tarihinin  çok eski olduğu kesin. Ergene nehri  çok yakınından geçiyor. Nehir üzerinde 1565 yılında Sokullu Mehmet Paşa zamanında Mimar Sinan'a yaptırılmış muhteşem bir köprü vardır. Alpullu üzerine ciddi çalışmalar yapan Hüner Şencan'dan öğrendiğimize göre bölge köylerinde yaşayan halk Ergene nehrindeki taşmalar nedeniyle uzun yıllar sıkıntı çekmişler. Sonunda, çok sık yaşanan seller nedeniyle engellenen ulaşımı güvenceye almak için buraya sağlam, yüksek bir köprü yapılmasına karar verilir. Şimdiki Alpullu yerleşim yerinin ilk filizlenmesi bu köprüyle başlamıştır denebilir. Araştırmacı ve öğretim üyesi Hüner Şencan, yazısında "Düşüncem, Mimar Sinan'ın yapmış olduğu Ergene Köprüsü'nün aynı zamanda Alpullu'nun kuruluş tarihi olduğudur." der. Yine aynı araştırmacıdan öğrendiğime göre buraları tarihte  "Deve Konakları" adı veriken kervan menzili diye bilinmektedir. Buraya geçmişte "Küçük Alpullu" deniyor aynı zamanda. Yani anlayacağınız, Küçük Alpullu'nun şansı Mimar Sinan Köprüsüyle değişmeye beşlıyor ve bu güne kadar uzanıyor. Başka bir deyişle, bu köprü Alpullu'nun kuruluşu için tarihsel bir dönüm noktası oluyor. Kervan sahiplerinin  develeri için mola verdikleri, karınlarını doyurmak için konakladıkları bu yer zamanla bir pazar yeri canlılığına kavuşuyor. Bu değerli arazinin hemen kuzeyinde dört kilometre uzakta Büyük Alpullu(Alpiye) köyü ile güneyinde Mandıra Köyü bulunuyor. Bu araziler bu iki köy halkı arasında itilafa yol açsa da kazançlı çıkan Küçük Alpullu oluyor sonunda. Bu toprakların ilginç bir tarihi var gördüğünüz gibi. Bu konulara fazla girmek istemiyorum şimdilik. Ama sonuç olarak  Alpullu Şeker Fabrikasının yer seçiminde bu bölgenin  gündeme gelmesi rastlantı değil. Elbette bu kararı verirken bölgenin su kaynakları ve tarıma elverişli çiftlik arazilerinin varlığı kadar önemli bir tercih nedeni de yanından geçmekte olan demiryolu.

Şimdilik buraya bir nokta koyup, fabrikanın kuruluş aşamasına gelebiliriz. Sırada İstanbul ve Trakya Şeker Fabrikalar Türk Ananonim Şirketi'nin kuruluşu var. Onu anlatırken  temel atma töreni ile ilgili Ali Rıza Dursunkaya'nın bir hikayesi de var. Bir dahaki seferde onu yazacağım.

Kaynak: Hüner Şencan, Alpullu Adı Nereden Geliyor?, Haziran 2019.
               https://www.alpullu.org/A/adi_nereden4.html

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE ALPULLU ŞEKER

Akın Güre

Alpullu Şeker Fabrikasının kuruluşu   Cumhuriyetimizin ilk yıllarına dayanan bir geçmişe sahiptir. Cumhuriyet öncesi şeker ihtiyacı tamamen ithalat yoluyla karşılanan ülkemizde Kurtuluş Savaşının kazanılmasından sonra iktisadi bağımsızlık ve ulusal kalkınma hamleleri başlarken  Alpullu Şeker Fabrikası Cumhuriyet döneminin faaliyete geçen ilk şeker fabrikası olmuştur. 
Lozan görüşmlerinin henüz tamamlanmadığı bir dönemde ülke ekonomisi için önemli kararların alındığı İzmir İktisat Kongresi gerçekleştir. Bu kongrede şeker sanayi adına önemli adımların atıldığını görürüz. "Memleketimzde pancar yetiştirilerek, şeker fabrikaları tesis ve ziraatta münavebe usulünün tevsii ve bu suretle hayvanlarımızın ve hububatımızın ıslah ve çoğltılması" gerektiğini söylendiği kongre kararlarından anlıyoruz ki Cumhuriyet yönetimi şeker sanayii alanında atılması gereken adımların hazırlıklarına çok önceden başlamıştır. 23 Temmuz 1923 yılında imzalanan Lozan Antlaşmasının sonrasında iktisadi bağımsızlığı sağlayacak girişimler hızlanmıştır. İthal ikamesini sağlamak üzere un, pamuk şeker gibi üç beyazın üretimine önem verilir. Destek amaçlı bazı yasal düzenlemeler de yapılmaya başlanır. 25 Ocak 1925 tarihinde "Şeker Fabrikalarının Tesisinin Teşvikine Dair Kanun" TBMM'ne sunulur. Daha sonra 5 Nisan 1925 tarihinde 601 sayılı "Şeker Fabrikalarına Bahşolunan İmtiyaz ve Muafiyet Hakkında Kanun" çıkarılır. Bu kanun sayesinde şeker fabrikası kurmak isteyen kişilere vergi muafiyetleri, pancar ekimini kolaylaştırıcı vergi istisnaları, çalışanların vergiden muaf olmalarına yönelik yardımlar sağlanır. Yine aynı süreçte çıkartılan önemli bir kanun da "Şeker İnhisar Kanunu" dur. Bu kanun ile şekerin Türkiye'ye ithali ve dağıtımı devlet denetimine alınır ve yerli şeker üretiminin dış rekabete karşı korunması sağlanır. Bu arada Hükümet 14 Kasım 1926 tarihinde çıkardığı bir kararnamede Alpullu'da fabrikanın işleyeceği şeker pancarının demiryolu üzerinden taşınmasını kolaylaştırıcı adımlar atar.
Şeker sanayinin kurulmasını teşvik eden yasal düzenlemelerden sonra hızla arka arkaya 4 fabrika hizmete sokulur. Bunlar, Alpullu, Uşak, Eskişehir ve Turhal Şeker Fabrikalarıdır. Atatürk 1930 yılında Alpullu Şeker Fabrikası'nı ziyarete ederken şunları söyler: "Memleketimizin her müsait bölgesinde şeker fabrikalarımızın çoğalması ve bu surete memleketin şeker ihtiyacının temini, mühim hedeflerimiz arasında tanınmalıdır."
Türkiye'nin şeker ihtitacı uzun yıllar bu fabrikaların faaliyetleri sayesinde karşılanmıştır. 

Kaynak : Hüsnü Tekeşin, CUMHURİYETİN İLK EKONOMİK KURUMLARINDAN ALPULLU ŞEKER FABRİKASI’NIN TÜRKİYE’NİN EKONOMİK VE SOSYAL YAŞAMINA KATKILARI.(Türkiye Cumhuriyeti'nin Ekonomik ve  Sosyal Tarihi Uluslararası Sempozyumu, 26-28 Kasım 2015 İzmir)

GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE ALPULLU ŞEKER

Akın Güre

Kırklareli 'ne ait yerel tarih çalışmalarına başlarken  aklıma ilk gelen konulardan biri de Alpullu Şeker Fabrikası olmuştu. Uzunköprü' ye yaptığım bir tren yolculuğunda Alpullu Garı'nın yanı başında yükselen muhteşem Şeker Fabrikası'nı gördüğümde yaşadığım gibi  Alpullu'nun   benim gibi gençliği Kırklareli'nde geçmiş bir kuşağa çok hoş  hatıralar yaşatacağına eminim, ama tek derdim bu hatıraları canlandırmak değil şimdi.  Alpullu 2018 yılındaki özelleştirme ile gündemde gelen güncel sıcaklığı kadar yakın bir geçmişin toplumsal-ekomomi tarihi için de heycan verici bir konu aynı zamanda, bütün bunları konuşmak lazım. 

Türkiye'de Cumhuriyet'in kuruluş yıllarında hayata geçiren ilk şeker üretim tesisi olarak Kırklareli'ne kazandırılan bir fırsat bölgenin çok yönlü kalkınması, toplumsal değişimi, zenginleşmesi açısından çok önemliydi. Burada beni kendine çeken ironik bir durum da var aslında: Kırklareli  Türkiye'de örnek alınacak bir düzeyde eğitilmiş iş gücüne sahipken  yıllardır bizim yetiştiğimiz dönemlerden beri sanayileşmeden nasibini almamış, adeta unutulmuş bir ildir bildiğiniz gibi. Lüleburgaz'dan Çorlu'ya giderken 25 km ötede 40 yıl önce bacaları tütmeye başlayan Şişe-Cam fabrikalarından Kırklareli çok az yararlanmıştır ne yazık ki. İroniye bakın ki bu il 50 km yakınında 94 yıl önce Türkiye'de örnek olsun diye açılan ilk şeker fabrikasının bulunduğu coğrafyanın kalbidir! Şunu özellikle vurgulamak istiyorum: İşte asıl bu açıdan  tarihsel bilgileri yeniden sorgulayıp, sonuçlarını irdelememiz gerekiyor...

Alpullu gelinen nokta itibarıyla sorunları, gelecekle ilgili endişleri de içinde barındırıyor. Kırklareli  bu aralar kirlenen suları, tahrip edilen ormanları, güzelim İğneada longoslarının yanı başında kurulması  planlanan termik santralı ile çok yönlü bir tehdit altında. 2013 yılından beri kapatılarak 4 yıl bekletilen Alpullu Şeker Fabrikası 2018'de yeniden ürtime geçerken beklentilerin çok iyimser bir tablo çizmediği konuşuluyor yine. Yanıbaşındaki Sarımsaklı Çiftliği de benzer bir çerçeveye giriyor. Konuşulacak çok şey var! Bu topraklarda  bir zamanlar Atatürk'ün başlattığı dönüşüm hamleleri ne yazık ki hüsranla sonuçlanmış! İşte Alpullu hikayasi bunun için anlamlı. 

KIRKLARELİ’ NİN KAYBOLAN TARİHİ YAPILARININ İZİNDE

Ahmet Rodopman 

Geçen aylarda Kırklareli Hatırlamalısın grubunda  Sayın Nebahat Korçe Çakır Hanımefendinin yayınladığı o muhteşem Kırklareli Hastanesi fotoğrafı bir hayli ilgi çekip üzerinde yazılınca benim de bir hayli dikkatimi çekti. Sayın Orhan Çarıkçıoğlu’ o nefis anlatımıyla elimle koyduğum gibi gözümün önüne geldi. Sanıyorum Yandex ve Google  konum belirlemesini Orhan Bey den almış olacak ki enlemine, boylamına varıncaya kadar uyuyor. Cumhuriyetin ilk yıllarında hizmet veren bu hastane hakkında ne yazık ki fazla bir bilgi yok. Benim ‘’Cumhuriyetin İlk Yıllarında Kırklareli Sağlık Kurumları’’ adlı  çalışmamı hazırlarken yararlandığım belgelerde ilgimi çeken bir nokta vardı ki, güler misiniz, ağlar mısınız bilemiyorum.
Benim ulaşabildiğim bilgiler 1878 yılına kadar şehrimizde bugünkü anlamda bir hastanenin olmadığını gösteriyor. Hastalar gerektiğinde Edirne’ ye gönderiliyor. Ancak Kırklareli Mutasarrıflığa geçince ilk sağlık kurumu Karakaş Mahallesinde Köseoğlu Süleyman Ağa ya ait ev(bu ev ile ilgili bir bilgi edinemedim) kiralanarak küçük bir hastane haline getiriliyor. Bir süre sonra Belediyenin kendi olanakları ile Karaumur caddesinin sonuna doğru küçük bir bina oluşturuyor ve buna ‘’GURABA HASTANESİ’’ deniliyor.
Yapılan bu bina artan nüfusa yeterli olmayınca, 1911 yılında Mutasarrıf Celal Bey başkanlığında, Belediye Başkanı Muhiddin Bey, Dr.Fuat Umay, Mühendis Faik Bey den oluşan bir kurul oluşturulup, yeni hastane yapılmasına başlanıyor. Ancak belediyenin parası yetmediği için, inşaatın yapımında amele taburları görevlendiriliyor. İşte bizim meşhur hastanemiz bu şekilde yapılmaya başlıyor. Ancak Kırklareli’ nin kara kaderi olan Balkan Harbinin başlaması ile inşaat duruyor. Arkasından hemen başlayan I. Cihan Harbi sırsında da her hangi bir ilerleme sağlanamıyor. Ardından gelen 4 yıllık bir Yunan işgali sırasında inşaatta ne gibi bir ilerleme veya gerileme olduğu bilinemiyor. Ancak 10 Kasım 1922 de Kırklareli Yunan işgalinden kurtarıldıktan sonra, Kırklareli İl olunca, Cumhuriyet Hükümetleri hızlıca yarım kalan işleri bitirip 50 yataklı bu hastaneyi hizmete açıyor. Hastane Baş hekimliğine Kırklareli’ nin efsane Dahiliye Mütehassısı Cevdet Sabit Tan getiriliyor. Diğer hekimlerde zaman içerisinde tamamlanıyor. Gerçi fotoğrafını gördüğümüz bu güzel  binanın mimarının, mühendisinin kim olduğunu bilmiyoruz ama kullanılamamasında en büyük sorunun susuz olmasından kaynaklandığını biliyoruz. Bir hastane için olmazsa olmaz olan suyun bina  yapılırken düşünülmemesi ilginç. Su gereksinimini tek beygir ile çekilen saka arabası ile çevre çeşmelerden getirilerek giderilmeye çalışılması, acilen yeni bir Hastanenin suyu olan bir alana yapılması gündeme geliyor. Yeni hastane hepimizin bildiği Kofcaz - Polos ayrımındaki düz alana yapılıyor. İşlevsiz kalan o güzel bina da yıkılıp yerine 1950 li yıllarda Kırklareli Lisesinin inşaatı yapılmaya başlanıyor.
Kayıp tarihi binalarımızdan Hastanemizi bulduk. Sulu bir yere taşıdık. Ancak şehrimizde geçmişte var olan ama şimdi temelleri bile kalmamış en az 7 -8 adet kaybolan tarihi yapımız var.
Şimdi birlikte bunlara tek tek bakalım. Belki aramızda daha ayrıntılı bilgisi olan arkadaşımız vardır. Kırklareli’ nin tarihi açısından aydınlatıcı olur. Benim tespitime göre bu sekiz yapı şöyle.
1 – KULE(Kale), KULE CAMİİ-HATİCE HATUN CAMİİ
Bugün Kırklar Şehitliği olan yerde 1362 yılında Türklerin Şehri Bizanslılardan aldıkları zaman şehit olan 40 Akıncının anıt mezarlarının bulunduğu alanda bir kule varmış. Askerlerin gözetleme kulesi olarak kullandıkları tahmin edilen kule sonradan yıkılmış, büyük bir olasılıkla taşları başka yapılarda kullanılmıştır. Kulenin kendisi kalmamış ancak o bölgeye verilen Kule Mahallesi adı kısmen Hatice Hatun Mahallesi olarak devam etmekte. Kule nin yanında fethin ilk yıllarında Kagir bir mescit yapılmış denilmekteyse de Kule Camii olarak adlandırılan bu camiden de herhangi bir iz kalmamıştır.
2 – CAMİİ ATİK (ESKİ CAMİİ) –SERDAR ALİ PAŞA CAMİİ
Kırklareli’ nin ilk alınmasının hemen ardından yapılan Mescit tipinde ahşap olarak yapılan bir ibadethane olup geçici bir süre kullanılması düşünüldüğünden herhalde minaresi yapılmamış. Çıkan bir yangında kullanılamayacak hale geldiğinden yıkılıp yerine Serdar Ali Paşa tarafından kagir olarak yapılmış ve yeni ismi ile anılmıştır. Şehrin ortasından açık vaziyette geçen Bolluca Derenin üzerinde olduğu belirtilen taş köprünün hemen ayağında , şimdi Büyük Camii’ nin  yakınındaki köşede olduğu tahmin ediliyor. Evliya Çelebi  Seyahatnamesinde sözü edilen camii olarak düşünülüyor. Balkan Harbi’ ne kadar hizmet veren camii, Bulgar  askerleri tarafından bir çok yapıda olduğu gibi yıkılarak ortadan kaldırılmıştır. Ayni zamanda zarar gören Büyük Camii nin tamir ve bakımı yapılırken iki camiinin bir birine çok yakın olması nedeniyle bir daha yapılmamış , yerine şimdi hala kullanılmakta olan dört lüleli çeşme yapılmıştır.
3 – TELLAKZADE CAMİİ (DERE MAHALLESİ CAMİİ)
Namazgaha giden yolun sağ tarafında, eski vali konağının arkasında Kırmızı Ahmet diye bilinen zatın evinin önünde inşa edilmiş olan camii dir. 93 Harbi olarak ta adlandırılan 1877-1877 Osmanlı Rus savaşı sonrasında Kırklareli’ ye giren Rus Askerlerinin karargah olarak kullandıkları, giderken de yıkıp bıraktıkları bir ibadethanedir. Geriye tek bir minaresi bırakılan camii in, bu minaresi de Balkan Harbinde Bulgar askerlerince top atışı ile yıkılmıştır. Yerine her hangi bir şey yapılmamıştır.
4 –OSMAN AĞA CAMİİ
Hacı Zekeriya Mahallesinde, Mahalle sakini Hacı Zekeriya tarafından yapılan bir camii dir.  1944 yılında 10 adet olan Kırklareli’ de ki mahalle sayısı 7 adet e düşürülünce Hacı Zekeriya Mahallesi, Akalar Mahallesi ile Doğu Mahallesi arasında bölüştürülmüştür. Bu camii nin Derenin kuzey tarafında bent e doğru olduğu belirtilmektedir. Zamanla kullanılamayacak hale geldiği için, eşraftan Osman ağa Tarafından yeniden yaptırılmış ve kendi ismiyle anılır olmuş.
1900 lü yıllara doğru her hafta Perşembe geceleri Rufailer  in toplanıp ayin yaptıkları belirtilmektedir. 1912 yılında Bulgar askerlerinin Kırklareli ye girerken ilk karşılaştıkları camii olması nedeniyle, Bulgar güçleri tarafından yıkılmış, yerle bir edilmiştir. Şimdi yeri bile tam olarak saptanama maktadır.
5 – PEHLİVAN MUSTAFA AĞA CAMİİ (HELVA BABA)
Şehrin ileri gelen ailelerinden olan Mustafa Ağa tarafından yaptırılmıştır. Eski İstanbul yolu üzerinde olduğu belirtilmektedir. Mezarlığında Helva Baba ismi ile anılan bir evliyanın yatırının olduğu bilindiği ve Müslüman kadınların giderek niyette bulundukları bir mekan olarak geçmektedir. Ancak bu camii de Balkan Savaşında Bulgarların hışmına uğrayarak yıkılmış ve yakılmıştır. Araziden yol geçirilince de mezarlıklarda kaldırılmış, geriye bir şey bırakılmamıştır.
6 - ) KALAYCI CAMİİ
Namazgah Caddesi üzerinde yaz kış akan Kalaycı Çeşmesinin yanında, Zengin bir kalaycı tarafından yapılan ve o bölgenin insanlarına hizmet eden bir camii miş. Balkan Harbi sırasında Bulgarlar tarafından yerle bir edilmiş olduğundan yeri bile tam olarak belirlenememektedir.
7-) KÖPRÜ BAŞINDA ESKİ HAMAM
Kırklareli de Eski Camii ile birlikte fetihten hemen sonra yapılan hamamdır. Hızır Bey Külliyesi yapılıp orada ki, çifte hamamlar kullanılmaya başlayınca, ihtiyaç kalmadığı için yıkılmışlardır.
8 – KIRKLAR BABA DERGAHI
KULE Mahallesinde Kule Camii yanında , eski kışlaya giden yol üzerinde Kırklareli’ nin fethin de Kulenin teslim alınması sırasındaki muharebede şehit olan 40 Türk askeri için yapılan büyük bir türbedir. Balkan Harbine kadar ayakta kalan türbeye Müslüman ahali belirli günlerde gidip dua okuyorlarmış. Bulgar askerleri pek çok yeri tarumar ettikleri gibi bu türbeyi de ortadan kaldırmışlar.
Orta okul ve Lise sıralarında derslerde okuduğumuz veya gezip gördüğümüz(İstanbul, Edirne v.s) şehirlerde bir çok tarihi han, hamam, cami, medrese gibi eski eserleri Kırklareli ‘ de göremeyince üzülürdüm. Ancak tarih ile uğraşmaya başlayınca, Kırklareli özelinde son iki yüzyıl içinde gözlerini açacak, canlarını kurtaracak zaman bırakılmamış ki insanlara, hatırı sayılır tarihi eserler bıraksınlar. Hoş yapılanların çoğu da geçirilen işgaller sırasında yakıp, yıkılmış. Sınır şehri olmasının acısını defalarca boşaltılıp, geldiklerinde hiçbir şeylerinin kalmadığını görünce doğal olarak yerleşip kalmayı düşünen de az olmuş. Onun için Kırklareli’ nin yerlisi azdır söyleminin ne deli gerçekçi olduğunu son iki yüz yıla şöyle bir baktığımızda anlaya biliyoruz.
Kırklareli Yerel Tarih çalışmalarımızda, tarihsel perspektifte değerlendirdiğimizde; büyük, önemli tarihi yapılarımız yok belki ama, bizim her şeyden önemli, insan kaynağımız var diye düşünebiliyoruz. Bugün Türkiye’ nin hatta bir kısım yabancı ülkelerin çoğunda bile Kırklareli ile bir şekilde yolu kesişmiş, değerli ve önemli hemşehrimizin olduğunu düşünmek ve bilmek, benim çocukluk üzüntülerimi yok ediyor. Bunun içinde yaşamış, yaşayan, yaşayacak insanımızın tanınması için çalışıyoruz. Her yerde, her zaman, iyiden, doğrudan, güzelden ve yaralıdan yana olmanın gururu ile iyi insan olarak yetişip yaşamanın sevincini taşımamız gerektiğine inanıyorum. Sadece Kırklareli' li olmakla değil, Kırklareli' li iyi insan olmakla gurur duyuyorum. Ve bunun içinde elimden geldiğince gayret ediyorum.

Yararlanılan Kaynaklar:
1 - Ali Rıza Dursunkaya . Kırklareli Vilâyetini Tarih, Coğrafya, Kültür ve Eski Eserleri Yönünden Tetkik. Cilt:1 ve Cilt:2’’. 1948. Kırklareli
2 - Türkiye’nin Sıhhi-i İçtimai Coğrafyası Kırkkilise (Kırklareli) Vilayeti
Tanıtma-Değerlendirme-Transkripsiyon-Günümüz Türkçesi-Tıpkı Basım
Yazan:Dr. Ahmet Hamdi
Tıpkı Basım Yayına Hazırlayan .Aydın Cidan – Editör.Dr.Kaan Kapan
Kırklareli Belediyesi Yayınları:2019 Sertifika No: 33989

100 YILLIK FRANSIZ KLASİĞİNİ UNUTMAYALIM

Ahmet Rodopman 

Günümüzden 100 yıl kadar önce takvimler 1918 yılının 30 Ekim’ ini gösterirken 1. Dünya Savaşından yenik olarak çıkan Osmanlı Devletinin imzalamak zorunda kaldığı kötü şartlarla dolu Mondros Silah Bırakma Antlaşmasının yapıldığı tarih. İnsanın içi acıyarak yazarken bu tarihi, ardından gelecek olumsuzlukları hissediyor olması daha da acı. Çoğumuzun bildiği Mondros Mütarekesinin 15. Maddesinde yer alan ‘’ Bütün demir yollarında itilaf devletleri kontrol subayları görevlendirilecektir’’ hükmü Trakya’daki demir yollarını ve dolayısı ile de Kırklareli’ne ulaşan demir yolu hattını da kapsıyordu. Durumdan yaralanmak isteyen Fransa, her zaman, her yerde yaptığı gibi mütarekenin bu maddesine dayanarak, önceliği almak için 4 Kasım 1918 de, Uzunköprü- Sirkeci demir yolu hattını işgal etmiştir. Bununla da kalmamış, hattın işletmesine de el koyarak, işgal için bütün ihtiyaçları Osmanlı Devleti tarafından karşılanmak üzere 50 subay ve 3.000 asker görevlendirmiştir. Böylece, Alpullu İstasyonundan Kırklareli’ ye bağlanan demir yolu ulaşımı da bu durumdan olumsuz etkilenmiştir.Ne ilginç bir gelişmedir ki Fransızlar, aynı Batı Trakya’ da olduğu bir yıl gibi kısa bir zaman sonra yerlerini Yunan Kuvvetlerine bırakarak, İstanbul işgaline katılanları güçlendirmek için İstanbul’ a gitmişlerdir. Trakya’ yı boydan boya geçen demiryolunu kontrol altına alan Yunanlılar, sivil ve askeri baskılarını bu yolla da giderek arttırmışlardır. Hem de giderlerini Osmanlılara ödettirerek. Gelen günlerde, demiryollarının Yunan Kuvvetlerince denetim altına alınması, Kırklareli ve Edirne’nin İstanbul ile iletişimini, insan ve ürün sevklerini etkilemiş. İşgal sonuna kadar ciddi sürtüşmelerin çıkmasına neden olmuştur.
Bir çoğumuzun Müzik Yarışmalarının yapıldığı kent olarak hatırladığımız İtalya’ nın Sanremo şehrinde 18-23 Nisan 1920 tarihinde toplanan ülkeler, Osmanlı İmparatorluğunu parçalanma kararı alırlarken, Sevr Antlaşmasının da maddelerini belirlemişler, bu toplantılarda, Batı ve Doğu Trakya topraklarının Yunanista’ a bırakılma kararının çıkmasıyla da Yunan Kuvvetleri Trakya’ yı işgale başlamışlardır ve gerek Kırklareli’ miz, gerekse Trakya’mız için acılı ve zor günler başlamıştır.
Günümüzde, özellikle de Doğu Akdeniz konularında yine ön plana çıkan Fransa’ nın, geçmişte yaşattığı olumsuzlukları hatırlayarak, özellikle de Ege ve Akdeniz de bulunan adalara ait istek ve oldu bitti uygulamalarına çok dikkat edilmelidir kanaatindeyim.

Yararlanılan Kaynaklar:
1- Özgür MERT – İşgalden Kurtuluşa Doğu Trakya
Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Atatürk Yolu Dergisi – Ankara-2016
2- Doğruöz, V. Türkan, Milli Mücadelede Kırklareli, Kırklareli, 2005.
3 - Nafiz Karaçam – Efsaneden Gerçeğe Kırklareli – Kırklareli 1995

1 Ekim 2020 Perşembe

NEDEN YEREL TARİH GRUBU?

Ahmet Rodopman 

Eğitim ve öğrenim yıllarımızdan hepimizin anımsayacağı tarih derslerini kimimiz çok sevmiş, kimimiz ise nefret etmiştir. Bu ve benzer duygusal gelgitlerimizin ötesinde farklı bir gerçeğimiz daha vardır ki; insan, yeryüzünde ilk hücrenin oluşumundan itibaren, insanlık tarihinin içinde, dünya tarihinin tam da ortasında, kimi zaman izleyici kimi zaman yapıcı, yaratıcı olarak var olmuştur. Bu anlamda evvelimizde, yaşamımızda ve sonramızda hep tarihle birlikte olmanın onurunu veya sıkıntılarını yaşamaktayız. Tarih kavramı da, zamana bağlı olarak  değişiklikler göstermiş, orta çağda derebeyliklerin tarihi olmasına karşın sonraları imparatorlukların, ardından kişilerin tarihi öne çıkar olmuştur. Bu doğal olarak bizlere okutulan resmi tarih kavramını oluşturmuştur.
Oysa her şeyin değişip dönüştüğü gibi Tarih Bilimi de  kendi içinde farklılıklar göstermiştir. Bunların içinde son yıllarda  YEREL TARİH Kavramı, oldukça öne çıkmış olup, kapsamı sürekli genişleyerek yaşamımızın vazgeçilmez bir parçası olmaya başlamıştır.
Peki nedir Yerel Tarih ?
Yaşadığımız evimizden başlayarak, ailemizin, mahallemizin, köyümüzün, kasabamızın, şehrimizin canlı cansız her şeyinin geçmişini, yaşanmış ve yaşanılan olaylarının tümünün, bugününü ve geleceği ile ilgili her şeyi kapsamına alan ve inceleme  alanı olarak gördüğü gibi, bütün verilerin arşivinin yapılarak gelecek kuşaklara bırakılacağı çalışmalar bütünlüğüne verilen addır.
Burada en belirleyici unsurlar insan ve mekan olmakla beraber, insanla birlikte var olan kültür de Yerel Tarih çalışmalarının önemli bir yanını oluşturmaktadır. İnsanın kültürel bir varlık olması nedeniyle tarihsel geçmişine ait tüm kültürel değişiklikler, edinimler, alışkanlıklar yöre ve töre ilişkileri, sosyal davranışlar, klasik meslekler ve bu mesleklerin yaşanan süreçlerde gösterdikleri gelişmeler Yerel Tarih sayfalarında kendilerine yer bulmayı bekliyorlar.
Kısaca insana dair ne varsa yanı başımızda olan, olmakta olan hatta olacak olan, azı ile çoğu ile Yerel Tarih çalışmalarının gündeminde olacaktır. Yöre insanının yaptığı, yazdığı tarih, ürettiği tarihi değerler, yine o yöre insanının kendine özgü nitelikleridir. Burada yörenin tarihsel gelişimi ve bu gelişim sonucu oluşan izler toplamı , yöre halkının ortak sevinç ve üzünçlerinin dile gelmesi, türkü, mani , şarkı olarak kuşaktan kuşağa devrediliş şekilleri, halk oyunlarının giysileri, motifleri, müzikleri ve figürleri Yerel Tarihle ilgilenenler için hep birer konu başlıkları olarak araştırılıp, yazılmayı beklemektedir.
Yerel Tarih içinde, yöre insanının dinsel, ırksal, etnik ve  mezhepsel ayrılıklarının da  araştırılıp, geçmişten, güncele gelişleri , bazı grupların eriyip yok oluş nedenlerini belirleme çalışmaları, zaman içerisinde değişen nüfus hareketleri, sosyal hayat anlayışlarındaki farklılıklar hep geçen yıllarda araştırılıp belirlenemeyişlerinin sıkıntıları günümüze kadar gelmiş olmasının üzüntüsünü yaşatmaktadır bugünü anlamak isteyen bizlere.
Bütün bu duyguların yoğunluğunda ne yapabiliriz diye sorduğumuzda kendimize, görülen bu eksiklikleri gidermeye çalışmakla başlayabileceğimizi düşündük ve KIRKLARELİ YEREL TARİH GRUBU oluşturmakla ilk harcı karmış olduk. Yaşamında yolu Kırklareli ile kesişmiş, doğmuş, büyümüş sonra ayrılmak zorunda kalmış, ama yüreğinin bir parçasını, suyunu içtiği, havasını soluduğu bu mütevazi şehirde bırakmış, gelmiş, geçmiş ama bir yıl, ama  10 yıl kalmış yine unutamamış, yaşadıklarının bıraktığı izlerini tekrar arayanlar için, bir çağrımız var. Sosyal medyanın içine düştüğü niteliksizliğe isyan edenlerle, “Bilgi en değerli hazinedir, paylaşıldıkça değerlenir’’ diyenlerle, eleştirinin, tartışmanın  medeni koşullarınca yapılabileceği, ortak değerlerde kişisel gelişimimizi sağlayacak bu yazım ve paylaşım alanında birlikte olmayı diliyoruz.   
Tarih bilincinin insan olma sorumluluğu olduğunu düşünen, benim de söyleyecek sözüm, yazacak gücüm var diyenlerin katılımları ile daha da güçlenerek bilimsel nitelikte değerli çalışmalarla çok şey borçlu olduğumuz Kırklareli’mize bir nebze de olsa katkılarımızın olacağını düşünüyoruz.

KIRKLARELİ'NDE KAYSERİLİ BİR HAYIRSEVER

Ahmet Rodopman

Kırklareli tarihi ile ilgili araştırmalar yaparken, sıklıkla karşıma çıkan bir isim birkaç yönüyle oldukça fazla ilgimi çekmişti. Hacı Hasan Ağa diye geçen bu kişi hakkında ne yazık ki pek fazla bilgiye rastlayamadım. Rahmetli Ali Rıza Dursunkaya ve Rahmetli Nafiz Karaçam’ın kitaplarından edindiğimiz bilgilere göre 1400 lü yılların başlarında Kayseri’ de medrese müderrisi olarak görev yaparken yazdığı bir kitap nedeniyle oradan ayrılmak zorunda kalır. Önce Tekirdağ’ a gelen, orada fazla kalmayıp, Kırklareli’ ye gelip yerleşen ilginç bir kişilik. Tabii bu bilgiler hemen benim aklıma farklı soruları peşi sıra getirtiyor;   - Hangi kitabı yazdı da , zamanın hakim güçleri tarafından Kayseri’ yi terk etmek zorunda bırakıldı ?   - Ankara Savaşı 1402 yılında yapılıp Osmanlı Kuvvetlerinin yenilgiye uğraması sonucunda Orta Anadolu Bölgesinde oldukça yaygın farklı mezhep ve tarikatlara mensup insan topluluklarının hareketliliği nedeniyle, göç ederek mi, Kırklareli’ ye geldi ?   – 1410 yılına ait Vakıf kayıtlarında yazılmaya başlayan mal varlığının bir hayli fazla olmasının kaynağı neresi olabilir? Kayseri’ den getirilen zenginlik mi yoksa Kırklareli’ de kazanılmış maddi varlık mı?  – Osmanlı’da o yıllarda sıkça kullanılan Tımar,Has ve Zeamet gibi yönetim birimlerinden biri olarak mı işlev gördü ?
Başta Kırklareli merkezi olmak üzere vakıf gelirleri ve hayır işleri yapılmasının yanı sıra Kofçaz(Keşirlik) ilçesi, Elmacık, Ahmetçe, Koyunbaba köylerinde de çeşme, camii, dükkan, bağ, bahçe ve hayvan sürüleri gibi mal varlıkları edinilip, halkın yararlanmasına sunulmuştur.
Hacı Hasan Ağa Vakfı günümüze değin gelebilen nadir Vakıflardan olup, Kırklareli ve civarına oldukça fazla yararlı imar işleri yapmıştır. Özellikle şehrin değişik mahallelerine dağılmış olan çeşmelerin su yollarının onarılması, yeniden inşası yapılmış ve uzun yıllarda bakımları sağlanmıştır. Yüzyıllar boyunca bütün çeşmelerin bakımı yine bu vakfın yardımları ile yapıla gelmiştir. Böylesi harcamaları yapan Vakfın gelirleri, şehrin muhtelif yerlerinde alınan gayri menkuller, Kuyumcular Çarşısı ve Şehir Meydanında çeşitli dükkan ve mağazaların getirilerinden sağlanmaktadır. Kırklareli’ nin eski kayıtlarından elde edilen bilgilerden anladığımız kadarı ile, şimdiki Şevket Dingiloğlu Parkının büyük bir bölümümü kaplayan Büyük Menzil Hanı’ nın da sahibi olan Hacı Hasan Ağa Vakfının bu hanı 1800 yıllarının başlarında yerli Rumlardan Macaraki’ ye satmış olduğunu öğreniyoruz. Vakıf mal varlığına şehrin yakınından geçen Büyükdere üzerinde değişik büyüklüklerde su değirmenleri ve çiftlik arazilerinin de eklendiği ve buralardan önemli ölçüde gelir elde edildiği belirtilmektedir.
Kırklareli’nin önemli bir şansı olarak görülen Hacı Hasan Ağa’ nın akrabalarının günümüzde de yaşadığı  söylenmektedir. Ancak bu değerli ve Kırklareli içinde önemli  kişi ve sülalesi ile ilgili daha ayrıntılı bilgilerin ancak, geniş bir araştırma ekibi ile ve izleme yapılarak aydınlatılabileceği görüşündeyim. Meraklı genç arkadaşlarımın bir gün bu konuda ki soru işaretlerimizi doğru bir şekilde yanıtlayacak incelemeleri yapacaklarına inanıyorum,
Değerli arkadaşım Akın Güre ‘ nin ‘’Kırklareli Yerel Tarih Grubu’’ nu oluştururken, hedeflediklerinden birisi olan bu toprakların sosyal ve kültürel tarihini ilgilendiren her şeyin araştırılması, yazılmasını elimizden geldiğince yerine getirmeye çalışıyoruz. Umarım sizlerinde bu kısa metni okuyunca zihninizde farklı sorular oluşur. Dilerim aramızda bu sorulara yanıt verecekler çıkar, Özellikle Kofçaz ve köylerinde Hacı Hasan Ağa ile ilgili bilgi ve belge sahibi yaşlıların olduğu söylenmesine karşın ben henüz bu kişilere ulaşamadım. Belki bundan sonra bu şansımız olur.Hepimiz yararlanmış oluruz.
Yararlanılan Kaynaklar:
1 - Ali Rıza Dursunkaya . Kırklareli Vilâyetini Tarih, Coğrafya, Kültür ve Eski Eserleri Yönünden Tetkik. Cilt:1 ve Cilt:2’’. 1948. Kırklareli
2 – Nazif Karaçam. Efsaneden Gerçeğe Kırklareli. Kırklareli. 1995
Eski Kayyumoğlu Çeşmesi Resmi ,http://www.kirklarelienvanteri.gov.tr/anitlar.php?id=290 sitesinden alınmıştır.

KIRKLARELİ BELEDİYE TEŞKİLATININ KURULUŞU 1870-2024

ARIL Barış Toptaş – Kırklar BARIŞ TOPTAŞ İçindekiler Tablosu Kırklareli Adının Tarihçesi 1 Kırklareli’de İdari Yapılanma...