18 Nisan 2021 Pazar

KÖY ENSTİTÜLERİ GERÇEĞİ VE KEPİRTEPE ÖRNEĞİ(4)


Akın Güre 


Bundan 81 yıl önce 17 Nisan 1940 yılında kabul edilen 3803 sayılı kanunla kurulan Köy Enstitüleri  her yıl hatırlanıyor, anmalar yapılıyor. Köy Enstitüsü davası  Cumhuriyet Devrimleri bağlamında değerlendirilecek bir kurtuluş mücadelesiydi. Birilerinin sandığı gibi ne salt bir eğitim girişimiydi ne de birilerinin eleştirdiği gibi  köylerin   şehirlerden soyutlanmasını sağlayacak  hayattan kopuk bir tasarımdı. Bu nedenle Köy Enstitüleri konusuna girdiğinizde tarihin en can alıcı yönlerini anlatan  olaylarıyla karşılaşırsınız. Bu öylesine bir dönemdir ki, tarihin kahramanları üstlendikleri görevlerle dönemin ruhunu size yansıtırlar. Geleceği dokuyan sihirli elleriyle size örnek olacak izler bırakırlar.  Köy Enstitüleri merkezine bireyin oturtulduğu  bir kurtuluş davasıdır. Adının köyle eşleşmiş olması ait olduğu dönemin üretim biçimlerinin karakteriyle bir anlam kazanır, ancak ileriye açılan bir gözle baktığınızda bu özellikler ülke insanını daha  özgür, güçlü ve egemen kılacak özgünlüğü ile sizi zamanın ötesine taşır. Köy Enstitülerinin hala örnek teşkil edecek girişimler olduğunu konuşuyor, tartışıyorsak, bu onun ruhundaki  sağlam ilkelerin, yaratıcı yaklaşımların olmasındandır. 

Köy Enstitüsü deyince diğer önemli  mesele Köy Enstitülerinin kapanışına yol açan nedenlerin  doğru bilinmesidir. Çünkü bu konuya girdiğinizde bu kez ekilmek istenen tohumların yeşermesini engelleyen koşullarla yüzleşmek zorunda kalırız. Bunlar bilinmeden Köy Enstitüleri deneyimindeki başarısızlığın asıl nedenlerini doğru kavramak zorlaşır. Tarihi doğru kavradığınızda ise  bugün takılıp kaldığınız yerden kurtulmanız kolaylaşır. Tarih bu güne bakışımızı da belirler.  Bu nedenle Köy Enstitüleri üzerine yazmaya başladığınızda aslında  ülke tarihi hakkında konuşursunuz.  

Bu  girişten sonra  okuyacaklarınıza 1946 yılına dönerek başlamak istiyorum. Bu yıl tarihimizde önemli bir kırılma anıdır: 1945 baharında Almanya'nın teslim olması ile başlayan sona gelişle İkinci Dünya Savaşının Dünyanın büyük bölümünü ilgilendiren kısmı bitmiştir. Barışa doğru bir adımdır bu ama dünyanın iki rakip, hatta düşman diyebileceğimiz kampa ayrılmasıyla sonuçlanmıştır. Bir yanda başında ABD'nin bulunduğu serbest girişimci Batılı güçler, diğer yanda ise savaşın kazanılmasında önemli pay sahibi olan, Batıyla birlikte savaşmış Komünist blokun temsilcisi Sovyetler Birliği bulunmaktadır. Bu olgunlaşan yeni şartlar dış politika alanında ülkeyi kritik bir eşiğe getirir ve Türkiye önemli bir tercihte bulunarak ait olduğu ve güveneceği bloğu Batı olarak seçer. Bu sırada Yunanistan'da merkezi güçlerle Komünist Demokratik Ordu arasında iç savaş süregitmektedir. 

Gelelim ikinci kırılmaya: Ülkede Tek Parti dönemi kapanır ve serbestiyetçi, muhafazakar, dindar kesimlerin desteğini almış toprak zenginlerine ve kapitalist güçlere dayanan Demokrat Parti, CHP'den koparak siyasi hayatta çok partili rejime geçilmesini sağlar. İkinci Dünya Harbi'nin sona ermesinden ABD'nin önderliğinde alınan kararlarda otoriter rejimlere yönelik eleştirilerden Türkiye'deki Tek Parti rejimi de nasibini alır. İsmet İnönü, savaş sonrasının ekonomik sıkıntıları ve iktidarda kalabilmenin çaresizlikleri içindendir ve kendi partisi içindeki muhafazakarların da isteklerine boyun eğmek zorundadır. Partide, ilerici, Kemalist çevrelere karşı sesleri savaş sonrası yükselen,  kendilerini Anadolucu olarak tanıtan gruptan gelen eleştirilerin ağırlığı artmıştır. İşte bu kesimler dünyada ve ülkede esen yeni rüzgarlardan cesaret alarak İnönü'ye baskılarını yoğunlaştırırlar. Bu kişiler Hasan Ali Yücel'in Milli Eğitim Bakanlığından, İsmail Hakkı Tonguç'un radikal söylemlerinden rahatsızdırlar ve bu ikisine karşı bir süredir kararlı bir muhalefet hareketi başlatmışlardır. Buradan şu sonucu rahatlıkla çıkartabiliriz: Köy Enstitülerinin ilkelerine ve yöntemlerine karşı çıkışlar önce CHP içinde filizlenmiş ve özgünlüğünü kaybedeceği öğretmen okullarına dönüşme süreci bu kesimlerce başlatılmıştır. 

Demokrat partinin güçlenerek çıktığı 1950 seçimlerinden sonra Köy Enstitülerini tamamen kapatmasına  kadar geçen sürede CHP'de yerlerini sağlama almış çevreler paylarına düşen görevi başarıyla tamamlamışlardır. Anadolucu diye geçen bu grup önce Hasan Ali Yücel'in bakanlıktan ayrılmasını sağlarlalar. Yeni Milli Eğitim Bakanı Şemsettin Sirer Tonguç'a başından beri karşı duran bir kişidir. Bu konuda Sirer'in yanına aldığı destekçisi ise yine el üstünde tutulan başka bir eğitimci olan Halil Fikret Kanat’tır. Adeta Tonguç'un yapmaya çalıştıklarını engellemek üzere bir karşı tez savunucusu olarak kaşımıza çıkar Kanat. Yazdığı kitabı Milliyet İdeali ve Topyekün Milli Terbiye adını taşımaktadır ve Anadolucu grup tarafından hayranlıkla karşılanmıştır. Aslında yapılmak istenen Almanya'da Nasyonal Sosyalizm artığı görüşlerin tekrarından başka bir şey değildir. Amerikalı araştırmacı Kirby yazdığı kitabında(Türkiye'de Köy Enstitüleri, Fay Kirby,1962) onun eğitim konularında kullandığı bütün kavramların Nazi fikirlerinden esinlenmiş olduğunu söyler. Örneğin, yazdığı kitabın adında geçen "Topyekün" ifadesinin bile bir Nazi dili olduğunu hatırlatır. Kanat ve dolayısıyla Milli Eğitim Bakanı Sirer, Nasyonal Sosyalizmden beslenen bir eğitim modelinin peşinden giderler ancak insanları yanıltacak şekilde kullandıkları kavramları Kemalizm ile bağdaştırarak farklılıklarının üstünü örtmeye çalışırlar. İşte Köy Enstitülerinden rahatsızlık duyanların zihniyetleri böyle kişilerce temsil edilmekte ve bu zamanın siyasi dengeleri açısından kabul görmektedir. 

1943 yılında yapılan İkinci Maarif Şurası Kemalist ilericilerle onlara karşı çıkan Anadolucu görüşten yana olanlar arasındaki çekişmelere sahne olur. Anadolucular Türkçülüğe sahip çakarlarken aslında Hasan  Ali Yücel'in savunduğu çağdaş, ilerici fikirleri ırkçı bir inkarla çürütmeye çalışırlar. O yıllarda Sovyet Rusya topraklarında ilerleyen Almanya ordusunun zaferleri gözlerini büyülemiştir. Almanya'nın  başarısı savaş yılları boyunca Türkiye'de ırkçı çevrelerin hayranlığı ile karşılık bulacaktır. Sovyetlerin mağlubiyetini görme sevinci ülke içindeki komünistleri  ezme arzusunu kamçılar. İnönü döneminde başarılı bir dış politika ile içerdeki beklentilerin tersine Almanya yanında savaşa girmeyerek çok doğru hareket etmiştir ama içerde Köy Enstitüleri gibi Atatürk döneminin devamı sayılacak devrim niteliğindeki adımları tehdit olarak kabul eden kesimlere de göz yumulmuştur. 

Fakat Avrupa'da savaşın bitmesine yakın zamanlarda Sovyet cephesinde Türkiye'yi ilgilendiren bir tavır değişikliği olur.  Elbette bu Sovyetler Birliği'nin savaş sonrası kendisini düşünerek almak istediği bir güç mevzilenmesinden kaynaklanan bir karardır: 1945 yılının Mart ayında Sovyet yönetimi 1925 yılında imzalanmış olan Türk Sovyet tarafsızlık ve saldırmazlık paktını yenilemeyeceğini Türkiye'ye bildirir. Hatta bununla yetinmeyerek Kars ve Ardahan üzerinde yeni isteklerde bulunur, Türkiye'nin egemenlik hakları için hayati önemi olan Montrö anlaşmasının gözden geçirilmesini ister. Japonları attığı atom bombasıyla dize getiren ABD askeri üstünlüğünü kanıtlamıştır, buna karşılık Sovyetler Birliği  Doğu Avrupa’da kendine bağlı devletler kurarak bir tampon bölge oluşturur. Bütün bu gelişmeler ABD'nin komünist bloku kendisine en tehlikeli düşman olarak görmesine yol açar ve  bu tür hesapların sonucunda Truman Doktrini ilan edilir. Başkan Truman 1947 Mart ayında açıkladığı doktrini açıklar. Buna göre ABD, komünizm baskısı altında bulunan devletlere askeri ve mali yardımda bulunacaktır. Burada kastedilen iki ülke, Türkiye ve Yunanistan'dır. Türkiye'ye 100 milyon, Yunanistan'a 300 milyon dolar yardım yapılır. 

Sovyetler Birliği'nden gelen istekler son derece ürkütücüdür. Kars ve Ardahan'dan sonra Boğazlar ‘da askeri üs kurulması da istenince İnönü ABD’den askeri destek ister. ABD Truman Doktrini uyarınca bu desteği seve seve vermeye hazırdır. Ancak bunun karşılığında Türkiye'de başlayan çok partili hayatın yerleşmesi için serbest seçimlere dayalı demokratik düzenin yerleşmesi, kalkınma planlarından vazgeçilmesi, Köy Enstitüleri gibi komünizmi çağrıştıran uygulamalardan kaçınılması istenir. 

İşte Köy Enstitülerini kuruluşunu hazırlayan ihtiyaçlardan yola çıkarak Atatürk'ün yeni bir toplum yaratma ülküsüyle önderlik ettiği eğitim hamlesinin sonunu hazırlayacak gelişmeler savaşın sona ermesiyle başlayan anlattığımız bu olaylarla bağlantılı olarak yaşanır. 

Çok partili hayata geçişten sonra   CHP  içinde artık muhafazakar kanadın sesi daha güçlü çıkar.  Bu güçlenme 1960 yılına kadar devam edecektir. Köy Enstitülerine sahip çıkan kurucu rol oynamış ilerici aydınlara yönelmiş bir tasfiye süreci başlar. Partinin lideri olarak İsmet İnönü bu gelişmelere engel olamayacaktır, daha doğrusu suskun kalmayı  siyasetin kuralları gereği tercih edecektir. Oysa aynı İnönü çok partili yapıya geçerken Demokrat Partiyi kuran çevrelerle eğitim seferberliğinin devam edeceğinin güvencesini ister. Celal Bayar bu isteğe karşılık, "Bilakis buna devam edeceğiz," yanıtını verir. İkinci soru dinle ilgilidir ve İnönü, "Dinle oynayacak mısınız? diye sorduğunda aldığı cevap "Hayır, laiklik dinsizlik demek değildir" olacaktır. 

Öte yandan çok partili hayata geçişle birlikte ülkede demokratik özgürlükler üzerinde baskıların artmaya başladığını da görürüz. Güçlenmek isteyen sol muhalefeti susturmaya yönelik baskılar bu yeni dönemde her iki partiyi serbestlik konusunda aynı çizgide buluşturacaktır. Karşılarındaki muhalefeti sindirmek için  iki partide aynı görüşler hakimdir. Sonuçta Vatan ve Tan gazeteleri kapatılacak, işçi hareketlerini destekleyen sol aydınlar tutuklanacaklardır. Görüldüğü gibi iki parti de "güdük bir demokrasi" oyunun sürdürme konusunda tam bir işbirliği içindedirler.

Köy Enstitülerinin kurulmasına sahip çıkan Hasan Ali Yücel ve bu hareketin fikir babası olan İsmail Hakkı Tonguç artık hedef tahtasına oturtulmuşlardır. İlk yapılacak iş köy enstitüleri kurucu ve yöneticilerini işbaşından uzaklaştırmaktır. İlk önce 5 Ağustos 1946'da Hasan Ali Yücel Milli Eğitim Bakanlığından istifa ederek ayrılır, ardından 21 Eylül 1946 tarihinde Tonguç İlköğretim Genel Müdürlüğünden Talim Terbiye Kurulu Üyeliğine alınır.  Fakat bu yeterli görülmez, 2 Nisan 1949’da Ankara Atatürk Lisesi Resim-Elişleri Öğretmenliğine atanır. Tonguç'a okulda   hazırlanmakta olan bir öğrenci piyesi için sahne dekorlarını boyamak görevi verilir. O itiraz etmez ve seve seve bu görevi yerine getirir. Tonguç’un yaşamı boyunca inandığı ilke, her uygulamanın hangi seviyede olursa olsun eşit değerde olmasıdır. Tonguç için önemli olan iştir. İşin her türlüsünü severek yapmaya hazırdır. Elleri boya içinde resimler ve kitaplarla dolu olarak derslere girer, öğrencileri ile  kaynaşır. O kibirli öğretmenlere hiç benzemiyordur. Her fırsatı sonuna kadar kullanarak insanlar arasında düşüncelerini yaymayı sağlayacak bir becerisi vardır. Resim İş öğretmenliği yapan Tonguç'la Köy Enstitülerini çoğaltmak için köy köy koşturan Tonguç arasında hiç bir fark yoktur. Bakanlıktakiler onu öğretmen olarak tayin etmekle huzursuz olmuşlardır, sonunda Demokrat Partinin iktidara gelmesinden kısa bir süre önce  Kayseri Lisesi resim öğretmenliğine tayin edilir.

Demokrat Parti 14 Mayıs 1950'de  büyük farkla seçimi kazanıp  iktidara gelince Milli Eğitim Bakanı Tevfik ileri olmuştur. Hemen ardından  Tonguç ve daha 8 öğretmen bakanlık emrine alınırlar. Yeni Sabah gazetesinde çıkan haber manşete "Sol temayüllü hocalar bakanlık emrine alındı" yazmakta ve haberin altında Bakan Tevfik İleri’nin demeci verilmektedir: "Bu şahıslar solcu olarak tanınmıştır. Çocuklarımızın zehirlenmesine müsaade edemezdik. Hatta İsmail Hakkı Tonguç’un emekliye ayrılmasına iki ay vardı. Ben onu vekalet emrine almakla efkârı umumiye karşısında solcu olup olmadığının hesabını vermesini münasip gördüm."

Tonguç 5 Aralık 1950’de, Bakanlık, bakanlık emrine alınma nedenini öğrenmek ister ve Danıştay'a başvurur. Açılan karşılıklı davalar 16 Aralık 1954’e kadar sürer.  Gerçekte Tonguç’un maddi durumu iyi değildir. Bakanlık emrine alındığı yıllarda  yapımında bizzat çalıştığı 25 yıllık küçük bağını ve bağ evini satmak zorunda kalır.

Tonguç 1946 - 1960 yılları arasında devletin güvenlik örgütler tarafından sürekli olarak takip edilir , hatta oğlu Engin Tonguç yazdığı kitabında (Devrim Açısından Köy Enstitüleri ve Tonguç, Ant Yayınları) aynı soyadı taşıyan bütün yakınlarının izlendiğini anlatır. Bütün hayatı boyunca tek bir olaya karışmamış olan ilk öğretim müfettişi kardeşi bile yıllarca izlenir, oğlu Dr. Engin Tonguç'un uzmanlık eğitimi için yurt dışına çıkması engellenir. Yıllar sonra bile turist olarak yurt dışına çıkmak istediğinde pasaport verilmez. Oğlu pasaport almak için uğraşırken 3 yıl önce ölmüş babasının dosyalarının hala takip edilmekte olduğunu öğrenince adeta isyan edercesine " Babam, 3 yıl önce öldü, bunu öğrenip de kayıtlarınıza işleyemediniz mi" demekten kendimi alamaz! Hasan Ali Yücel'in yerine Milli Eğitim Bakanı olan Şemsettin Sirer'in Tonguç’a söylediği "senin çoluk çocuğunla birlikte belini kıracağım" sözü gerçek olmuştur.

İsmail Hakkı Tonguç ölümünden 12 gün önce 14 yıldır gidemediği Hasanoğlan Köy Enstitüsünü görmeye gider. Bir zamanlar çalılardan geçilmeyen sırtta şimdi ağaçlar yükselmektedir. Enstitüyü dağıtmışlar, ama ağaçları yok edememişlerdir. Orada hayatında iki şeyden pişmanlık duyduğunu söyler. Birisi açtığı Köy Enstitüleri'nin sayısını 20'sen 60'a çıkaramamış olmasıdır. Diğeri ise daha fazla kız öğrenciyi okutamamış olmasıdır.  

İsmail Hakkı Tonguç 23 Haziran 1960 günü öldü. Oğlunun anlattığına göre, ileride oluşan üzücü olayları göremediği için mutlu ölmüştü...


 

(Devam Edecek)

8 Nisan 2021 Perşembe

SABAHATTİN ALİ'NİN ROMAN VE HİKÂYELERİ ÜZERİNE

             Meriç Gök

             İlk şiirinin Balıkesir’de çıkan Çağlayan dergisinde 1925 yılında yayınlanmış olduğu göz önüne alındığında Sabahattin Ali’nin tüm edebi verimleri, hepi topu 22-23 yıl süren bir yazarlık hayatının içine yerleşmiştir. Neler vardır, bu yapıtlar içinde?

             Dağlar ve Rüzgâr: (1934) Şiirler.

             Sabahattin Ali’nin şiirleri ‘halk şiiri’ tarzında yazılmış şiirlerdir ve bunlardan bir kısmı “Leylim Ley”, “Aldırma Gönül” “Geçmiyor Günler” gibi günümüzde geniş halk kitleleri tarafından çok sevilen şarkıların da sözleridir.  Sabahattin Ali ilk baskısı 1934 yılında yapılan bu kitaptan sonra bir daha, kitap haline getirecek biçimde şiire dönmemiştir.

             Değirmen: (1935) 16 hikâye. Sabahattin Ali’nin bu ilk hikâyelerinde romantizmin etkisi çok belirgindir.

             Kağnı-Ses: (1936-1937) 18 hikâye. Başta iki ayrı kitap halinde yayımlanan bu hikâyeler daha sonra tek kitap olarak yayımlanır.

             Yeni Dünya (1943) 13 hikâye. Bu kitabını, romanlarına geçmeden hikâyelerini tamamlamak için kronolojik sıralamayı bozma pahasına buraya alarak kısaca hikâyeciliğini ele alalım.

              Bu yıllarda cezaevleri de dâhil Anadolu’nun değişik il ve ilçelerindeki deneyim ve gözlemlerini giderek daha yetkin biçimde yansıttığı hikâyelerdir bunlar. Son dönem ürünlerinde Hasanboğuldu ve Sulfata’ da olduğu gibi hâlâ romantizmin etkisi tümüyle kalkmasa da özellikle Yeni Dünya’daki hikâyeleri, döneminin Anadolu’sunda toplumsal hayatın, toplumsal gerçekliğin bir ‘mimesis’idir.

             Nâzım Hikmet, döneminin birçok genç yazarına olduğu gibi Sabahattin Ali’nin de hikâye ve roman yazarlığında gelişmesine büyük emek vermiştir. Nâzım’ın Resimli Ay’ yıllarında Sabahattin’e verdiği desteği Sabiha Sertel anlatıyor:

             “ Sabahaddin Ali, Almanya’dan yeni gelmişti. Bir gün “Resimli Ay”da yayımlanmak üzere bir hikâye getirdi. Nâzım’la uzun boylu sanat ve edebiyat üzerine konuştular. Nâzım hikâyeyi okuduktan sonra:

—    Bu çocukta iş var, dedi.

             Bundan sonra Sabahaddin’in getirdiği hikâyeleri dikkatle okur, Sabahaddin’le tartışırdı. Onun yazılarını romantik buluyor, ona daha realist hikâyeler yazmayı öğüt veriyordu. Sabahaddin Ali Almanya’da ilerici edebiyatla temas etmiş, sosyalist eğilimleri olan bir gençti. Fakat kafasında sosyalizm henüz belirli bir şekil almamıştı. Nâzım onu yalnız sanata değil, sosyalizme de çekmeye çalışıyordu. Sabahaddin’i roman yazmaya teşvik eden Nâzım Hikmet oldu.”

             Şimdi Sabiha’nın gözlem ve değerlendirmelerine daha sonra tekrar dönmek üzere ara verip Nâzım’ın hapishaneden, mektupları aracılığıyla Sabahattin’e verdiği desteğe geçiyorum.

             “Edebiyatımızın bugünkü şartları seni öyle bir yere getirmiş ki, rehberlik etmeğe ve bunun mesuliyetlerini yüklenmeğe mecbursun. Verimlisin, bu sana rehberliğinde en büyük yardımcıdır.”       Tarihi yazılmamış bu mektubunda Sabahattin’i yüreklendirmeye devam ediyor:

             “Bak konkre konuşuyorum: Hikâye ve romanda sen vardın, senden sonra kemal Tahir var, sonra Orhan Kemal var, Suat Derviş var. Kemal Tahir’le Orhan Kemal biri daha ileride, biri henüz civciv, fakat dehşetli vaatlerle dolu bir civciv, biri yazdıklarını neşretmek imkânsızlığı içinde, ötekisinde bu imkân henüz belirmiş. Suat Derviş’e gelince galiba artık yazmıyor, velhasıl büyük Türk hikâye ve romanının tek bayrağı bilfiil sensin. Bugünkü durumda bu böyle. Bunun zorluklarını mesuliyetlerini gayet iyi anlıyorum. Fakat sana her zaman o kadar güvendim ve o kadar güveniyorum ki bu zorlukları, yüklendiğin ağır yükün altından kalkarak yeneceğine inanıyorum. Romanını doğacak çocuğumu bekler gibi bekliyorum.” ( Filiz Ali – Atilla Özkırımlı, Sabahattin Ali,  İstanbul 1979, s.187.)



   Bir başka mektubunda, Mayıs 1943 tarihli mektubunda, Nâzım bu kez Yeni Dünya’yı okumuş olarak yazıyor ve son derece isabetli şekilde Sabahattin’in gerçekçiliğinin sınırlarına işaret ediyor:

             “Yeni Dünya’da birbirinden güzel ve sana layık birçok hikâyeler var. Yalnız, bilmem bir şeye dikkat ediyor musun, bizim edebiyata, aşağı yukarı bütün tabakalarıyla köylü girmeğe başladı, bunda senin hizmetin büyüktür. Lumpen proleter de bilhassa şiirde bol bol giriyor. Fakat henüz sahici proleter girmedi. Hâlbuki Türkiye realitesinde sahici proleter, sanayi amelesinin orta tabakası, ne lumpen, ne kara amele, ne de ustabaşı kaymak tabakası, sahici Türk proleteri bir vakıadır. Ve gerek karakter, gerekse istikbal insanı olarak en enteresan tiptir, en üzerinde durmağa değer insandır. İşte Yeni Dünya’da öyle bir tek insan yok. Bu meselenin üzerinde duruşum senin eserlerin için değil, fakat bilhassa birçok şairler ve bazı hikâyeciler için sahici millet, sahici halk edebiyatı denince lumpen proleter muhitinin yahut en fazla fakir ve orta köylü muhitinin verilmesi zehabına düşülmüş ve bu suretle de bir küçük burjuva anarşist temayülün alıp yürümesinden dolayıdır.”

             Evet, Sabahattin Ali’nin hikâye kişileri arasında Anadolu’nun yoksul köylüleri, öğretmen ve küçük memurlar ( Kağnı, Asfalt Yol, Bir Skandal, Ses, Bir Konferans ), o dönemin küçük kasabalarında bir tür örtük fuhşun kurbanı düşkün kadınlar ( Gramofon Avrat, Hanende Melek, Yeni Dünya, Arap Hayri, Bir Mesleğin Başlangıcı, Selam), çıkarcı doktorlar (Sulfata, Böbrek, Cankurtaran),  adi ve siyasi suçlardan hapishanelerde ‘yatan’ mahkûmlar (Kafakâğıdı, Bir Şaka, Kanal, Kazlar, Bir Firar, Katil Osman, Çaydanlık),iş bulma umuduyla büyük şehre giden işsizler (Kamyon) vardır; fakat işçi (proleter) yoktur; bizde ilk kez işkenceyi (Kurtla Kuzu ) ve bir muhbiri (Düşman) anlatan hikâyeleri bir yana bırakıldığında, Çernişevski’nin Yeni İnsanı da yoktur.

             Bununla birlikte özellikle Sinop cezaevinde yazdığı hikâyelerinde cezaevinin çok zor koşullarında yaşayan mahkûmların acılarını, umutlarını ve duygularını, özgürlüğe duydukları kavurucu özlemi büyük bir ustalıkla anlatır.  

             “Uzun zamanlar deniz kenarında ve surlar içindeki bir hapishanede kaldım. Kalın duvarlara vuran suların sesi taş odalarda çınlar ve uzak yolculuklara çağırırdı. Tüylerinden sular damlayarak surların arkasından yükseliveren deniz kuşları demir parmaklıklara hayretle gözlerini kırparak bakarlar ve hemen uzaklaşırlardı.”

             Olağanüstü bir anlatım; deniz kuşları da orada bir şeylerin yolunda olmadığının farkındadırlar…

             Ve sonra böyle denizin dibinde, adına cezaevi denen ancak bir orta çağ zindanından farksız olan bu yerde tutsaklığın ne denli zor olduğunu anlatan şu bölüm:

             “Bir mahpusu dünya ile hiç alâkası olmayan bir zindana kapamak ona en büyük iyiliği yapmaktır. Onu en çok yere vuran şey, hürriyetin elle tutulacak kadar yakınında bulunmak, aynı zamanda ondan ne kadar uzak olduğunu bilmektir. On adım ötede en büyük hürriyetlere götüren denizi dinlemek ve sonra aradaki kalın kale duvarlarına gözleri dikerek bakmaya, denizi yalnız muhayyilede görmeye mecbur kalmak az azap mıdır?”

             Sabahattin’in hikâyeleri toplumsal gerçekliği bütün çıplaklığıyla ortaya koyar. Hikâyelerinin süssüz ve yalın dili hemen dikkati çeker. Sıcak, içten ve inandırıcı oldukları için okuyanı daha başında saran hikâyelerdir bunlar.1935 yılında yazdığı Kağnı adlı öyküsü şöyle başlar:

             “Bir tarla meselesi yüzünden Savrukların Hüseyin, Arkbaşında Sarı Mehmet’i vurdu.” Bu kadar yalındır işte anlatımı. Oğlunun cesedinin başında duran yaşlı kadını anlatımı da oldukça sinematografiktir:

             “ Kahvedekiler yavaş yavaş çıktılar. Kocakarı oğlunun başucuna gidip oturdu. Bir eliyle sinekleri kovmaya, öteki eliyle ihtiyarlıktan ve hastalıktan bir nohut kadar ufalmış olan gözlerini silmeye başladı. Bir hastanın başını bekliyor gibiydi. Elini ağır ağır sallayarak sinekleri kovalıyordu. Bir ihtiyar, kısık sesiyle bağırarak çocukları evlerine gönderdi. Diğerleri de yavaş yavaş dağıldılar. Birkaç delikanlı cenazeyi alıp evine götürdüler. Akşama doğru her şey eski haline gelmişti. Sanki uzun bir hastalıktan sonra eceliyle ölmüş kadar sükûnetle ölü yıkandı ve gömüldü. …”

             Sabahattin Ali’nin hikâyeciliğinin döneminin içindeki yeri belli başlı ayırt edici özellikleri şunlardır. Öncelikle, Cumhuriyet’le birlikte ulus imal/inşa etme sürecinde yazarlara, dolayısıyla edebiyata verilen misyon/görev kapsamında Refik Halit, Falih Rıfkı, Halide Edip, Yakup Kadri, Reşat Nuri vb.nin üstlendiği ve ‘Onuncu Yıldönümü’ ile doruğuna varan “milli edebiyat”/”memleket hikâyeciliği” oluşturma sürecine asla katılmamıştır, Sabahattin Ali.

              Günümüzden yaklaşık seksen-doksan yıl önce yazılmış olmalarına karşın,  bütün bir kitapta sadece birkaç kelimesine bugünün Türkçesinde karşılık bulmak gerekiyor. Süslü anlatımdan, o dönemde olumlu-olumsuz “edebiyat yapma” denilen biçemden hep uzak durur.

              Mübadele sorununu, bir köyün değişimi üzerinden öyküleştiren ilk yazarımızdır, Sabahattin Ali (Çirkince-1947). Anlatıcı-yazarın, köye yaptığı — mübadele öncesi ve sonrası— iki ayrı ziyaretle, yakın geçmişin bu trajik olayı sorgulanır. Türkiye’de egemen inanç olan Sünniliğe göre daha özgür bir yaşam sürdüklerini düşündüğü Alevilere ve Alevi köylerine hikâyelerinde ilk kez yer veren yazarımız da odur.(Sulfata, Hasan Boğuldu- 1942).

             Kuyucaklı Yusuf: (1937) “1903 senesi sonbaharında ve yağmurlu bir gecede Aydın’ın Nazilli kazasına yakın Kuyucak köyünü eşkıyalar bastılar ve bir karı kocayı öldürdüler.” Böyle başlar Sabahattin Ali’nin bu ilk romanı. Bu baskında sağ ve yetim kalan Yusuf’u, Kaymakam Salâhaddin Bey evlatlık alır. Salâhaddin Bey’in esasen sevgisiz biri olan karısı bundan hiç hoşlanmaz ve tüm roman boyunca Yusuf’u bir türlü sevmez. Roman bu olaydan sonra Salâhaddin Bey’in tayin olduğu Edremit’te geçer ve Yusuf ile Salâhaddin Bey’in kızı Muazzez birlikte büyür ve iki genç olur.

             Kuyucaklı Yusuf, sömürü ve baskının kaynağını göstermedeki yetersizliğine karşın farklı toplumsal kesimlerden gelen eşraf, bürokrat, küçük memur, küçük çiftçi, tarım işçisi gibi roman kişilerinin bir kasabadaki hayatlarını toplumsal gerçekliği içinde  ele almasıyla edebiyatımızın ilk taşra/kasaba romanı sayılabilir. Romanda olay örgüsü, romanın başkişisi Yusuf’un çevresinde gelişir ve Yusuf’un, iyi niyetli Kaymakam Salâhaddin’in çevresini saran yozlaşmış bir eşraf kesimiyle hesaplaşması ve bunun trajik sonucu anlatılır.

             Yusuf, okul eğitimiyle ilişkisini ilkokuldan sonra keser. Okul ona göre değildir, sadece okuma yazma öğrenmesi yeterli olmuştur.

             “Yusuf, ilk defa Edremit’te mektebe gitti. Fakat bu mektep devri pek uzun sürmedi.”

             (…)

             “ Mektep onu sıkıyordu. İlk zamanlarda, yani okuma öğreninceye kadar, devam eden merak ve alakası pek çabuk kayboldu. Bir sürü “kıvır zıvır” bilgi sahibi olmak için o “bey çocukları” ile düşüp kalkamayacağını söylüyordu.”

             Kendisinden 15 yaş küçük karısı, kötü (üvey)anne Şahinde’ye karşı iyi (üvey)baba olan Kaymakam Salâhaddin Bey,  tüm çabasına rağmen Yusuf’u okumaya ikna edemez.

             “Böylece küçük Yusuf, bir sur harabesi üzerinde çıkan bir yabani incir ağacı gibi, biraz sıkıntılı ve şekilsiz, fakat serbest ve istediği gibi, büyüyor, gelişiyordu.”

               Kaymakam Salâhaddin Bey’in köyden geldiği için şehirlere bir türlü alışamayan bir çocuk olarak gördüğü romanın “asil vahşi”si Yusuf, böylece Muazzez ile birlikte büyür ve yetişir. Tek yakın arkadaşı Ali’dir, ancak onunla da saatlerce yan yana oturup bir şey konuşmaz. Zaten Yusuf, çok gerekli ve zorunlu olmadıkça konuşmaz.

             Sabahattin Ali, romantizmin yer yer yoğun etkisi bulunan bu romanında toplumsal ilişkileri içinde, gelenek görenekleriyle kasaba yaşamını oldukça gerçekçi betimler. Kaymakam Salâhaddin Bey ve Yusuf sıkıcı kasaba yaşamından bunaldıklarında kasaba dışına, doğaya giderler. Orada huzur bulurlar.

             İlk gençliklerinden beri birbirlerini seven Yusuf ile Muazzez, Şahinde Hanım’ın karşı çıkmasına rağmen sonunda Salâhaddin Bey’in desteğiyle evlenirler. Yusuf’a kaymakamlıkta bir görev verilir. Salâhaddin Bey’in ölümünden sonra göreve başlayan yeni kaymakam, Yusuf’u kasabadan uzaklaştırmak için vergi tahsildarı olarak köylere yollanır. Yusuf’ kasaba dışında kaldığı günleri fırsat bilen Şahinde, Muazzez’i kasabanın yeni kaymakamı ile eşrafının yozlaşmış ortamına sokar. Bu durumu öğrenen Yusuf, evi basar ve karanlıkta açtığı ateşle yaraladığı Muazzezi atının terkisine alıp kaçar.

             “Hiçbir şey düşünmüyor, sadece kaçmak, hayatının en korkunç devirlerini geçirdiği bu yerlerden mümkün olduğu kadar çabuk uzaklaşmak istiyordu. Nereye olursa olsun! Dağbaşlarına, kimsesiz ormanlara veya kalabalık şehirlere!... Yalnız adamakıllı uzak ve kimsenin onu bulamayacağı bir yere!..”

             Yusuf’un kasabadan kaçıp gidebileceği iki yer vardır, ya ormanın cangılı, ya da büyük şehrin cangılı. Aslında her iki durumda da tek bir yer vardır: Kimsenin onu göremeyeceği bir cangıl.

 

             Roman Gibi’de Sabiha Sertel anlatıyor:

             “Kuyucaklı Yusuf” Resimli Ay matbaasında basılıyordu. Nâzım hergün makinaların başında eserin basılmasını seyrederdi. İlk nüsha çıktığı gün sevinçle odaya geldi. Baskıyı hepimize gösterdi, gözlerinde adeta, bu romancıyı ben yarattım, der gibi bir ifade vardı.”

             Nâzım’a göre Kuyucaklı Yusuf, Sabahattin Ali’nin en ustaca romanıdır. İçimizdeki Şeytan’ın 1955 Rusça baskısı için yazdığı ve kitabın sonunda yayınlanan sunuş yazısında şöyle diyor:

             “Sabahattin’in bazı hikâyeleri Rusçaya çevrildi. “İçimizdeki Şeytan” Rusçaya çevrilen ilk romanıdır. Gönül isterdi ki Sabahattin’in bütün hikâyeleri, en ustaca romanı olan “Kuyucaklı Yusuf”  da Rusçaya çevrilsin. Sabahattin sağ olsaydı ona sorsaydınız, size şu karşılığı verecekti: “Tolstoy’un ve Lenin’in diline …” Bunu öyle laf olsun diye yazmıyorum. Bir gün bana kendisi aynen böyle dedi: “Halide Edip hanımefendiyi Rusçaya çevirmişler… (Gözlüklerin arkasından önce alayla, sonra kederle yüzüme baktı.) Bir gün beni de çevirirler mi dersin? (Gözlüklerinin arkasından yüzüme sevinçle bakıyordu.) Boru mu bu? Geleceğin en büyük diline çevrilmek, yüz milyonlarca insanın seni okuması, halkını ve seni sevmesi ..” (Filiz Ali-Atilla Özkırımlı, Sabahattin Ali, Cem yayınevi, İstanbul 1979, s.14)

 İçimizdeki Şeytan: (1940) Sabahattin Ali’nin, kimi yönleriyle edebi bakımdan son derece önemli olan ve en çok tartışılan bu romanı, kitap halinde basılmadan önce 3 Nisan 1939’dan itibaren “Ulus” gazetesinde tefrika olarak yayınlanmaya başlar. Romanın 1940 yılında kitap olarak yayımlanması, edebi olmaktan çok bir hayli hararetli siyasal tartışmaları da beraberinde getirir. Romana, başını Nihal Atsız’ın çektiği ırkçı-faşist çevreden büyük tepki gelir. Atsız, Orhun dergisinde “İçimizdeki Şeytanlar” adlı bir saldırı yazısıyla kendince bir karşılık verir. Özellikle bu romanı yüzünden Sabahattin Ali’ye yapılan saldırılar 1943-44 yıllarında iyice artar. Nihal Atsız, 1944 yılında yine ırkçı-faşist dergi Orhun’un Şubat ve Mart 1944 sayılarında “ Başvekil Saraçoğlu’na Açık Mektup” başlıklı iki ayrı mektup yayımlar ve mektuplarında Sabahattin’e çok ağır hakaretlerde bulunur. Sonunda bu nizâ/kavga halk deyişinde olduğu gibi gerçekten  “mahkemede biter”– o ân için tabii. Atsız’a, yargılama sonunda 4 ay hapis ve yüz lira para cezası verilir; ancak hapis cezası tecil edilir. Ankara’da görülen dava sırasında, mahkeme salonu ve çevresi ırkçı-Turancı faşistlerin gösteri alanına çevrilir. 3 Mayıs 1944’te yapılan duruşma sonrasındaki kitlesel olaylarda yaralananlar ve gözaltına alınanlar olur. Bundan dolayı daha sonra 3 Mayıs günü, faşist hareket tarafından gayrı-resmi “Türkçülük Bayramı” olarak kabul edilir ve “kutlanır”. 

             Bir taşra/kasaba romanı olan Kuyucaklı Yusuf’tan sonra bu kez bir kent/aydın romanı yazar Sabahattin Ali. İçimizdeki Şeytan’ın başlıca üç kahramanı vardır: Ömer, Macide ve Bedri. Macide’nin Balıkesir’deki lise öğrenciliğinin anlatıldığı iki kısa bölüm dışında romanın geçtiği yer İstanbul’dur. Üniversitede devamsız bir öğrenci olan Ömer, bir akrabasının yardımıyla Postanede küçük bir memuriyet bulmuş, ancak işine pek düzenli gitmeyen, aylaklık yapmayı seven bir gençtir. Bir gün arkadaşı Nihat ile vapurda bir genç kız görür ve ona âşık olur. Bu kız, yani Macide orta öğrenimini Balıkesir’de yaparken müziğe olan yeteneği müzik öğretmeni Bedri tarafından saptanıp desteklenir. Bu arada Macide öğretmeni Bedri’ye duygusal bakımdan da ilgi duyar. Liseyi bitiren Macide konservatuarda okumak için İstanbul’a gelmiş ve akrabası olan bir ailenin yanında kalarak müzik eğitimini sürdürmektedir. Bu aile, Ömer’in de akrabası olduğundan Macide ile Ömer uzaktan akraba çıkarlar. Ömer uzun süredir görmediği akrabalarını görmeye gittiğinde tekrar Macide ile karşılaşır ve ertesi günü sabah ona okula kadar yürüyerek eşlik eder. Belirli bir süre günlerini, gecenin ilerleyen saatlerine kadar birlikte geçiren âşık çift, Macide’nin babasının ölümü üzerine para yardımı alamaması yüzünden kaldığı evde sorunlar çıkınca birlikte yaşamaya karar verir.

             Ömer’in ırkçı-Turancı çevresini zamanla Macide de tanır. Bu arada öğretmenliği bırakıp İstanbul’da müzisyen olarak çalışan ve Ömer’in de tanıdığı olan Bedri ile tesadüfen karşılaşmaları sonucu üçlü artık sık sık beraber olur. Ömer çalıştığı yerde kasadan kaynına yardım için para alan muhasebeciden şantajla büyük miktarda para alıp bunu yayın işlerinde kullanmaları için Nihat ve arkadaşlarına verir. Bir süre sonra Ömer’in de içinde bulunduğu bu grup tutuklanarak cezaevine konur. (S. Ali’nin 1944 yılında açılacak olan ve A. Türkeş, N. Atsız, Z. Velidi Togan, R.Türkkan ve F.Tevetoğlu’nun da sanık olarak yargılandığı ‘Irkçılık-Turancılık Davası’nı öngörebildiği anlaşılıyor.) Ömer, bu gelişmelerden sonra artık Macide ile ilişkisini bitirmeye karar verir. Tahliye edileceği gün Bedri’yle görüşmesinde bunu ona söyler:

             “Denilebilir ki: Genç kadın sensiz ne yapsın? Nereye gitsin? Bunu senin demeyeceğine eminim… Sen hepsini halledeceksin… Nasıl isterseniz öyle yapın… İstersen onu al, bir kardeş gibi yanında tut, istersen onunla evlen… Beni dünyada mevcut farz etmeyin… Tamamıyla ayrı yollara ve ayrı dünyalara gideceğiz… Ben bir molozdan bir adam yapmaya çalışacağım…”

             Bedri, bu konuşmadan sonra tahliye olan Ömer’in sözlerini Macide’ye iletir:

             “Beni hiç aramayın!.. Ne sen, ne Macide… dedi. Yalnız kalmak, yeni bir hayatı denemek istiyor… Kendini iki kişinin mesuliyetini yüklenecek kadar kuvvetli hissetmiyor!..” (İçimizdeki Şeytan, YKY, s. 252, 253.)

             “Büsbütün başka bir hayat isteyen” Ömer, fiziksel dış görünümünden ruhsal gelgitlerine ve bir dönem (1926-27 ve yılları) Türk Ocağı’nda Nihal Atsız ve çevresiyle arkadaşlığına kadar birçok özelliğini Sabahattin Ali’den alır.

             Macide’nin Sabahattin Ali’nin âşık olduğu kadınların yanı sıra daha çok eşi Aliye’ye benzediğini kızı Filiz Ali de belirtir. Yine Bedri’de de kendisi de birkaç yıl öğretmenlik yapan ve bu arada bir öğrencisine de âşık olan Sabahattin’i görmek mümkün. Ömer’in ırkçı-Turancı görüşleri nedeniyle başı derde giren yakın çevresindeki kişilerin de gerçek hayatta Peyami Safa, Nihal Atsız, Zeki Velidi Togan vb. oldukları açıktır. Ancak bunların romanda inandırıcı karakterler olmamaları, büyük ölçüde karton tipler olarak kalmaları ve ayrıca olay örgüsünde, özellikle Ömer, Macide ve Bedri üçgenindeki olayların gelişiminde varlıklarının gerekliliğinin ikna edici biçimde ortaya konulamaması eleştirilebilir.

             Ancak edebi bakımdan tüm bu yetersizliklerine rağmen İçimizdeki Şeytan edebiyatımızda ilk kez kötülüğün kaynağı olarak Mephistopheles’in ya da eski Yunan’daki adıyla daimon’un ele alındığı romandır. Bunda Sabahattin Ali’nin, Goethe’yi, üstelik Almancasından okumuş olmasının elbette büyük payı vardır. Bilindiği gibi Goethe’nin Faust’unda Mephistopheles, ilk kez artık şeytanın, klasik metinlerde olduğu gibi dinsel bir günah unsuru olarak değil,  bir edebi figür, “sanatkâr” şeytan olarak alınmıştır.

               Antik Yunan’ın, ‘Daimon’um beni buna itti”(Sokrates) dedirten daimon’u, Kilise tarafından devralınarak Orta Çağ Hıristiyanlığı literatura’sındaki şeytan/iblis figürüne dönüştürülmüştür. ( Öte yandan İslam mitolojisinde ve Kur’an’da da şeytan/iblis, Âdem’e, dolayısıyla Allah’a isyan eden ve kötülüğün kaynağı olan ruhsal bir varlıktır. Dolayısıyla romanın başkahramanı Ömer’in üzerindeki ‘etkisi’nin veya onun hatalı davranışlarının sorumluluğunu, en azından bir süre ona yüklemesinin  yadırganacak bir yanı yoktur.) Goethe de Hıristiyanlığın bu geleneksel şeytan imgesini Faust’unda Mephistopheles figürü ile dinselliğinden arındırarak dünyasallaştırır. Faust, “İki ruh yaşıyor içimde” der. Romanda Faust’un izini sürelim:

             “Ömer içinde birdenbire sevince benzer bir şey parladığını hissetti ve gene bir anda bu histen dolayı müthiş bir utanma duydu.  Bu ölümü (Macide’nin henüz habersiz olduğu babasının ölümü) kendisine yardım edecek bir hadise olarak telakki etmenin pek dürüst bir şey olmadığını düşündü. Fkat içimizde, bizim “ahlak” tarafımızda hiçbir şekilde münasebete geçmeyerek hadiseleri muhakeme eden, neticeler çıkaran ve tedbirler alan bir “hesabi” tarafımız vardı ve lafta değilse bile fiilde daima o galip çıkıyor ve onun dediği oluyordu.” (İçimizdeki Şeytan, s.23)

             Sabahattin Ali, yapıtının, ona adını verecek kadar önemli bulduğu temel izleklerinden daimon’u daha romanının başında tanımlıyor. Ancak bu roman için yazılmış “önsöz”, “takdim”/”sunuş” vb. yazılar da dâhil, bizim ikincil edebiyatımızda, daimon’un bir izlek olarak ilk kez Sabahattin Ali tarafından ele alınmış olmasının, Goethe’nin Faust’unun onun üzerindeki etkisiyle de irtibatlandırılarak üzerinde yeterince durulmuş değildir.

             Ömer arkadaşı Nihat’la konuşuyor:

             “Değil… değil… fakat şu muhakkak ki bugün olduğum gibi olmak da istemiyorum. Büsbütün başka bir hayat, daha az gülünç ve daha çok manalı bir hayat istiyorum. Belki bunu arayıp bulmak da mümkün… Fakat içimde öyle bir şeytan var ki… bana her zaman istediğimden büsbütün başka şeyler yaptırıyor. Onun elinden kurtulmaya çalışmak boş… Yalnız ben değil, hepimiz onun elinde bir oyuncağız… Senin dünyaya hâkimiyet planların bile eminim ki onun mahsulü…”

             Ömer, arkadaşı Hitlerci Nihat’ın “dünyaya hâkimiyet planları”nın sorumluluğunu da daimon’a yüklüyor. Ömer, arkadaşlarıyla bir meyhanede buluştuğu bir gün cebinden bilinen dergisini çıkarıp okumaya başlar ve birden gözleri parlayarak elindeki dergiyi masaya vurur ve;

             “Bakınız… Bakınız” der, “Burada bir şiir var… Beni deli eden şeyleri ne kadar açık söylüyor. Siz beni anlamıyorsunuz… Eminim ki bunu yazan beni anlayacaktır…”

             Anlatıcı bunun tanınmış şairlerden birinin “Şeytan” adlı şiiri olduğunu söyler. Sonra Ömer şiirin birkaç mısrasını okur:

             Onu ben çocukluğumdan,

             İlk rüyalardan tanırım.

             Yalnız yürüdüğüm zaman

             Odur arkamdaki adım.

 

             Onun korkusu, içimde

             Ürkek bir dünya yaratan…

 

             Sonra Ömer haykırırcasına tekrarlar:

             “Evet, evet onun korkusu… İçimde bu ürkek dünyayı yaratan onun korkusu… Ben bu değilim… Ben başka bir şeyler olacağım… Yalnız bu korku olmasa… Hiçbir şeyi bana tam ve iyi yaptırmayacağına emin olduğum bu şeytandan korkmasam…”

             Ancak romanın başkahramanı Ömer sonunda Mephistopheles’inden, Goethe’nin anladığı anlamdaki “şeytan”dan kurtulur. Geldiği noktayı, bir bakıma tüm hayatının muhasebesiyle, Bedri’ye anlatıyor:

             “İsteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğim, fakat neticesi aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiillerimin daimi bir mesulünü bulmuştum: Buna içimdeki şeytan diyordum; müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. Hâlbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması… İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu… İçimizde şeytan yok… İçimizde aciz var… Tembellik var… İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var.. Hiçbir şey üzerinde düşünmeye, hatta bir parçacık durmaya alışmayan gevşek beyinlerimizle kullanmaya lüzum görmeyerek nihayet zamanla kaybettiğimiz biçare irademizle hayatta dümensiz bir sandal gibi dört tarafa savruluyor ve devrildiğimiz zaman kabahati meçhul kuvvetlerde, insan iradesinin üstündeki tesirlerde arıyoruz.”

             İçimizdeki Şeytan’ı okuduktan sonra Nâzım, Mayıs 1943’te Bursa cezaevinden Sabahattin’e romanını “zevkle” okuduğunu yazıyor:

             “ Bana Yurt ve Dünya ve Yürüyüş’ten başka — çünkü onları alıyorum — Ankara’da ve İstanbul’da çıkan mecmuaları okuduktan sonar yollarsan pek memnun olurum. İçimizdeki Şeytan’ı ve hattâ o satılmış vatan hainlerinden birinin broşürünü (Atsız’ın “İçimizdeki Şeytanlar” yazısı olan broşürü kastediyor.) bile okudum. Senin kitabını zevkle onunkini tiksinti ve merhametle.”

 

Nihal Atsız ve arkadaşları

             Kürk Mantolu Madonna: (1943) İlk yayımlandığında “uzun hikâye” veya “novella” olarak tasarladığı ve böyle de nitelediği fakat daha çok ekonomik kaygılarla tefrika olarak yayımlayan gazeteye yetiştirebilmek için sıkışık bir zaman süresi içinde yazmış olduğu bu son romanı, günümüzde onun en tanınan yapıtıdır.

             Kürk Mantolu Madonna iki ayrı anlatıdan oluşur:  Bunlardan ilki, Ankara’nın bir kenar semtinde oturan ve bir işyerinde Almanca tercümanı olarak çalışan Raif Efendi’nin, iş arkadaşı olan yazar/anlatıcı tarafından “Şimdiye kadar tesadüf ettiğim insanlardan bir tanesi benim üzerimde belki en büyük tesiri yapmıştır.” cümlesiyle anlatılmaya başlayan hikâyesidir.   Diğeri de  bir Dostoyevski tipini andıran, ölmek üzere olan Raif Efendi’nin anlatıcıdan sobada yakmasını istediği, çalışma masasının çekmecesinde bulunan siyah kaplı bir defterde anlatılan 30’lu yılların savaş öncesi Almanya’sında bir üniversite öğrencisiyken Maria Puder ile yaşadığı aşkın hikâyesidir. Toplam anlatıda ikinci hikâye birincinin dört katı daha uzundur. Bununla birlikte kısa olan bu birinci bölümde, savaş yıllarının başkent Ankara’sında baldızı, kocası ve iki kayınbiraderiyle birlikte oturan Raif Efendi ile yakın çevresindeki bu insanların, modernleşmeyle birlikte artan tüketim hırsları ve birbirlerine yabancılaşmaları ve Raif Efendi’nin yalnızlığı oldukça etkili biçimde anlatılır.

             İkinci anlatıda genç Raif’i Almanya’da öğrenci olarak görürüz. Berlin’de bir resim sergisinde görüp hayran kaldığı portrenin sahibi olan Maria Puder ile tanışır. Maria belirli geceler bir eğlence yerinde şarkı söyleyerek geçimini sağlayan genç bir kadındır. Almanya’da öğrenim için bulunan bir yabancı genç ile artık Hitler’in ayak seslerinin duyulmaya başladığı bir ülkede bir Yahudi kızı arasında büyük bir aşk yaşanır. Ancak babasının ölüm haberi üzerine Türkiye’ye dönen Raif, bir süre sonra Maria’dan hiç haber alamaz. Ailesinin ısrarıyla evlenen ve çoluk çocuğa karışan Raif, gerçeği yıllar sonra Ankara’da karşılaştığı Maria’nın bir yakınından öğrenecektir. Raif Efendi’nin Ulus’ta heykele çıkan yolda Maria’nın yakını bir Alman’a rastladığı bu sahne, her ne kadar roman gerçekliğinden uzaklaşsa da o yıllarda Ankara’da tercüman olarak çalışmakta olan Sabahattin’in gerçekliğine yaklaşır.

             Raif Efendi’nin Berlin’deki yaşamının anlatıldığı ikinci bölüm birçok bakımdan edebiyatımızda bir ilki oluşturur: Bilindiği gibi Almanya, Max Frisch’in “Biz işgücü çağırdık ama insanlar geldi.” dediği 1960 sonrası işçi göçüyle birlikte Türk edebiyatında yer almaya başlamıştır. Ancak bundan çok daha önce henüz İkinci Dünya Savaşı sırasında yazılmış olan Kürk Mantolu Madonna’da Potsdam ve Berlin olay örgüsünde önemli bir yer tutar ve böylece Almanya ilk kez Sabahattin Ali’nin bu uzun öyküsüyle Türk edebiyatına girmiş olur.

             Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali’den umulan ‘toplumcu gerçekçilik’ zemininde bir yapıt beklentisini karşılamadığından döneminde eleştiriyle karşılanır. Bunlardan birini, Nâzım’ın Mayıs 1943 tarihli mektubundan aktarıyorum:

             “Gelgelelim senin iki kitaba ve son hazırladığın romana. Kürk Mantolu Madonna, ben bu kitabı hem sevdim hem de kızdım. Evvela niçin kızdığımı söyleyeyim. Kitabın birinci kısmı bir harikadır. Bu kısmın kendi yolunda inkişafı yani bir küçük burjuva ailesinin iç yüzünü tahlili öyle bir haşmetle genişlemek istidadında ki, insan buradan ikinci kısma geçerken elinde olmayarak: yazık olmuş, bu çok orijinal, çok mükemmel başlangıç ve imkân boşuna harcanmış, keşke bu başlangıç harcanmasaydı, diyor. Ben başlangıcı okurken yani Berlin’e kadar olan pasajı, senin benim anladığım manadaki realizmine hayran oldum. Beni dinlersen o başlangıcı almak ve kahramanın ölümünü kısaca tekrarlamak suretiyle o ailenin efradı ve eşhasının hayatları etrafında bir ikinci cilt, ayrı bir roman yapabilirsin, böylelikle de dinlemeğe başladığımız harikalı musiki birdenbire kesilmiş olmaz.”

             Çok büyük bir şair olan Nâzım’ın aynı zamanda büyük bir eleştirmen de olduğu görülüyor, bu mektupta. Romanın iki kısmının birbirine bağlanmasında sorun görüyor. Birinci kısmın devamını, müziğin kesilmemesini istiyor.

             Sabahattin Ali’nin yakın dostlarından Mediha Esenel anlatıyor:

             “Son zamanlarda yazdıklarından “Kürk Mantolu Madonna” arkadaşları tarafından, “fazla romantik, anlamsız bir yapıt olarak eleştirildi. Şöyle yanıtladığını anımsıyorum. “ Ne yapayım, bu eser benim kafamın içinde yıllar öncesinden hazırlanmıştı, yazıya dökmemek imkânsızdı.”( Filiz Ali-Atilla Özkırımlı, Sabahattin Ali, s.83.)

(Devam edecek) 

5 Nisan 2021 Pazartesi

HALK BİLİMİ – YOK OLAN MESLEK ve ZANAATLAR- SÜPÜRGE ve SÜPÜRGECİLİK

Ahmet Rodopman 

Halk Biliminin önemli bir alanını oluşturan eski zanaatlar ve meslekler bölümünde, Kırklareli’ de yakın zamana kadar bir hayli fazla olan, fakat artık yok denecek kadar azalan Süpürge Yapımcılığına bakalım hep birlikte. Bir zamanlar evlerimizin vazgeçilmezi olan çalı, ot, el ne denirse densin süpürgeler, günümüzde çoğu evlerde kullanımdan kalktılarsa da, yine de siz, siz olun evlerinizde kullanmasanız da bir tane alın, bir kapının arkasına koyun, zor zamanda(elektrik kesilir, makineniz bozulur veya aniden misafir gelir) etrafı süpürür, kolayca dağınık görünümü düzeltirsiniz.(tabii süpürdüklerinizi halının altına saklamamak şartı ile). Bunun içinde süpürgenizin hemen yanında bir faraş bulundurmayı unutmamanız lazım. Ben evde elektrik süpürgesinin sesinden hiç hoşlanmadığım için, bir şekilde lazım olunca elime aldığım süpürgemle bir söyleşiye başlarım. İyilik, hoşluk sorularından sonra, çöpü, suyu, kırıntıyı topladığım süpürgemin bizim eve gelinceye kadar yaşadığı macerayı düşünürüm. İsterseniz bugün de bir süpürgenin öyküsünü okuyalım hep birlikte.
Süpürge deyip geçtiğimiz bu temizlik aracımız yakın zamana kadar evde, iş yerinde en büyük yardımcımızdı. Şimdilerde elektrik süpürgeleri, plastik süpürgeler, fırçalar çıkınca, emektar ot süpürgelerimiz çöpe atıldılar. Oysa yaklaşık 500 yıldır, tarımı yapılan, yapımının özel  beceri ve ustalık istediği gözde mesleklerden biri  olarak varlığını sürdürmüştür. Kırklareli’ de özellikle Karaumur Caddesi ve Zincirli kuyu Caddelerinin eski pazaryeri civarında onlarca süpürge imalathanesi bulunmaktaydı. Durmaksızın diken, kesen, toplayan çalışanlarla dolu bu dükkanların bir kısmında ahşaptan yapılmış bir balkon vardı. Her aşamasında elden ele dolaşarak, her ustanın el becerisine göre şekillenen süpürgelerin yapıldığını görürdük. Zamanla dağınık halde bulunan bu küçük imalathaneler, Devlet Hastanesinin ilerisinde Kofçaz yolu üzerinde yapılan Süpürgeciler Çarşısında toplanmışlardı. 20-30 yıl orada sürdürülen bu uğraş, burasının yıkılıp, Kapalı Pazar Yeri için inşaat yeri olarak belirlenmesinden sonra nerelere savruldular bilemiyorum. Sorduğum kadarı ile yeni eleman bulamayan ileri yaştaki ustalarda işi bırakmayı yeğlemişler. Böylece geleneksel halk zanaatlarımızdan birisi daha tarihin derinliklerine gönderilmiş oldu. Oysa süpürgenin imalat sürecini düşünecek olursak, ham maddesini kendi toprağından elde ettiğin, yapılma aşamasında  dışarıdan alınması gereken fazla bir şey istemeden, el emeği ve becerisi ile ortaya çıkan bir satış kalemi olarak düşünülebilir. Hem de kelime anlamı ile hem yerli, hem milli bir ürün. Orta okul sıralarında samimi bir arkadaşım, yaz tatillerinde dayısının süpürge imalathanesinde çalışıyordu. Bende sık sık ona gider, merakla izlerdim çalışanların hallerini. Öylesine hızlı bir şekilde işlerini yaparlar ve hemen ondan sonra yapılacak iş için yanındaki veya bir üst katındaki ustaya elindeki işi iletirlerdi ki  gözle takip etmek bile zordu. Bize o keskin bıçakları vermezlerdi, ancak süpürge tellerini boylarına göre toplar ustasına verirdik. Tamamlanan süpürgeleri de ambalajlanması için büyük balyaların yapılmasına yardım ederdik. Üretimin bir aşamasında olmanın da mutluluğunu yaşardık. O yıllarda kamyonlar dolusu süpürgenin İstanbul’ a gönderildiğini hatırlıyorum. 
Belki de pek çoğumuzun şimdiye değin hiç ilgisini çekmeyen süpürgenin tarihsel süreç içindeki öyküsünü hiç merak ettiniz mi?. Süpürge deyip geçtiğimiz bu eşyamızın öyküsü günümüzden 500 yıl kadar önce Arjantin’ den tohumlarının Avrupa’ ya getirilmesi ile başlıyor. Tohumların getirilip ekilip biçilip süpürge haline getirilmesinin öncülüğünü Avrupa’ daki Musevi tüccar ve imalatçılar yapıyorlar. Sanırım o günlerde iyi bir gelir getireceğini düşünmüşlerdir. Avrupa ‘da yayılan bu meslek Balkan Harbi sonrası göçler ile Trakya’ ya ve göçmenler ile de başta Marmara bölgesi olmak üzere Anadolu’ ya yayılmıştır. 
Fundagiller familyasından Latince Calluna vulgaris diye bilinen Süpürge Otunun tohumları çok sert olmayan iklimlerde her türlü toprakta yetişir. Funda olarak ta bilinen bu bitkinin pembe, sarı veya beyaz çiçekleri açar, tohumları aynı zamanda iyi bir kuş yemi olarak ta tüketilmektedir. Tarladan başlayıp, süpürge otunun kesilip, kurutulup, ilaçlanıp(Kükürtleme), ve kurutulmasından sonra süpürgeci dükkanlarına getirilen süpürge otları boylarına ve kalınlıklarına göre ayrılıp, yapım aşamasına geçilir. Önce süpürgenin başlangıcı olan sarma denilen işlem yapılır, daha sonra bağlanması için süpürge, diğer bir ustaya aktarılır. Bağlandıktan sonra dikim için başka çalışana verilir . En sonra da kurutulması için havalandırmaya bırakılır. Havalandırmadan sonra kesilerek tamamlanan bir dizi el emeği işlemlerinin sonucunda üretilmektedir elimizdeki, evimizdeki süpürge Böylece satışa sunulma sırası gelmiş olur.
Pek çok şeyde olduğu gibi süpürge ile ilgili efsaneler , söylenceler dilden dile dolaşmaktadır. Dünyaya gelen kız çocuklarının çeyiz sandığının hazırlanması, bebek beşiğe konurken başlarmış derler. Sandığa ilk konulan iç çamaşırı, sofra bezi, toprak ile birlikte bir de küçük el süpürgesi ilave edilmesi adettendir denilmektedir. Büyüyüp evlenince saçını süpürge yapmasın, baba evinden getirdiği süpürgeyi kullansın diye olabilir herhalde. Bir de, Cadı Süpürgesi efsanesi uydurulmuştur ki, şimdiye kadar uçanı görülmediği gibi, görülebileceğine de inanılmamaktadır. Ancak, Trakya’ da süpürge ve gelinlik kızlarla ilgili söylenceler geçmektedir. Süpürge imal edilirken el ile tutulan baş kısmının üstüne geniş kafalı bir çivi takılanlarını gelinlik yaşına gelen kızların kullanması adet edinilmiştir. Ayrıca, artık geçerliliğini yitiren, ‘’Bu evde gelinlik yaşına gelmiş kızımız var’’ anlamına gelen, dış kapıya asılan minyatür süpürgeden de söz edilmektedir. Beni en çok şaşırtan, eskiden adet  yerini bulsun diye yapılan süpürge ise, Kırklareli’ de de kısmen yapılan ama, Edirne işi adı ile satılan ‘’Aynalı Süpürge’’ diye bilinen süpürgenin kullanılma nedenidir. Genç kızın çeyizine konulan bir adet özel yapım aynalı süpürge, kızın gelin gittiği evde etrafı süpürürken, kaynanasının arkasından konuşup konuşmadığını kontrol edebilmesi için, aynadan faydalanmasını sağlamak içinmiş. Birde, annelerin  süpürgesini en sık kullanıldığı durum, yaramazlık yapan çocuklarına vurmaya kıyamadığı zaman, süpürgesini çocuğunun arkasına vurarak ona ceza veriyormuş gibi yapmasıdır.
Eskilerin sıkça kullandıkları, ‘’Tüfek icat oldu , mertlik bozuldu’’ sözünü anımsayarak, ‘’Elektrik Süpürgesi icat olundu, el süpürgesi dama atıldı’’ diyebiliriz. Ve artık evlerimizde içinde gaz olmayan Gaz lambaları sergilediğimiz gibi, süpürülmeyen süpürgeleri de nostalji köşelerimizde saklayabiliriz.

SABAHATTİN ALİ'NİN ÖLDÜRÜLMESİ


Meriç Gök

Yaşamından çok ölümü hakkında konuşulup yazılan, ancak ölümüyle ilgili birçok soruya, karşılık, en azından kesin bir karşılık verilemeyen bir yazarımızdır, Sabahattin Ali. Ölüm tarihiyle, daha doğrusu öldürüldüğü tarihle başlayabiliriz bu sorulara. Hangi tarihte öldürüldü? Aylar sonra kemikleri üzerinden Dr. Cevdet Tan tarafından yapılan bir “otopsi”nin raporu ile emniyet ve savcılıkta alınan/verilen kırık dökük ifade ve tanıklıklara göre belirlenmiş bir 1948 yılının “2 Nisan”ı vardır, sadece ortada. Otopsi, denince anılan doktorun yaptığı, maktulün gerçekte ölüm nedeninin saptanması anlamında bir otopsi değil, sadece eldeki bir çuval kemiğin cinsiyet, yaş, boy gibi özelliklerinin tespiti ve bunların — kime de değil, fakat — nasıl bir kişiye ait olduğunun teşhis edilmesi işlemidir. !6 Haziran’da bulunan fakat kimliği tespit edilemeyen (?) cesede Hükümet tabibi tarafından yapılan adli muayenede “ölüm sebebinin fennen tayinine imkân olmayıp Adli tahkikatla meydana çıkabileceği” rapor ediliyor. Sabahattin Ali’nin öldürüldüğü haberi, sınır köyündeki cesedi 16 Haziran 1948’de bulunmuş ve üstelik teşhis edilmiş olduğu halde, kamuoyuna ilk kez 12 Ocak 1949 tarihinde  (öldürüldüğü ileri sürülen tarihten yaklaşık dokuz buçuk ay sonra, cesedin teşhisinden de yaklaşık altı- yedi ay sonra) gazeteler vasıtasıyla adeta ilân edilir. 1948 Mayıs’ında, İstanbul savcılığında, altın çerçeveli gözlüğü, yeşil mürekkepli dolma kalemi, Puşkin’in kana bulanmış Almanca bir kitabı ve giysileri, Aziz Nesin’e teşhis ettirilir– buna ayrıntısıyla birazdan değineceğim. İstanbul savcılığının bu teşhis işlemine rağmen Sabahattin’in öldürülmüş olduğu hâlâ kamuoyuna açıklanmaz. Öldürüldüğü yer? Aylar sonra cesedi, Kırklareli’nin Bulgaristan sınırına yakın bir yerde (Sazara), bir dere yatağında bulunmuş olduğuna göre öldürüldüğü yer, gerçekten orası mıydı, yoksa başka bir yerde öldürülüp oraya mı bırakılmıştı, meçhul. Peki, kim(ler) öldürmüştü? Yine S. Ali’nin öldürüldüğü tarihten aylar sonra, kaçakçılık suçundan gözaltına alınan eski bir astsubay ve eski bir sabıkalı olan Ali Ertekin, emniyetteki sorgusunda, suçlandığı fiiller dışında, ayrıca Sabahattin Ali’yi de öldürdüğünü “itiraf” etmiştir. Yani ortada cinayeti gören ve kendisini suçlayan biri yokken, Sabahattin Ali’nin cesedi bulunup katili araştırılmıyor veya aranmıyorken olay, sorgudaki bu “itiraf”la açığa (?) çıkıyor. Sanık, “milli duyguları galeyana geldiği” için S. Ali’yi başını taşla ezerek öldürdüğünü söylüyor. Bunu, kendisi için verilecek cezada hafifletici bir neden olacağı düşüncesiyle söylüyor daha doğrusu söyletiliyor. Ancak burada son derece tuhaf bir şey daha oluyor. Bu cinayet “itirafı” üzerine sanık, adliyeye sevk edilmiyor; tersine ileride kendisinden yararlanmak üzere Milli Emniyet (yani o zamanki MİT)  tarafından serbest bırakılıyor.

              Resmi tez bu. Fakat bu hikâyeye inanmak için hiçbir neden yok. Bir kere “milli hisleri galeyana gelerek” cinayeti işlediğini söyleyen kişi, astsubayken orduya ait silahları çalıp sattığı için yargılanmış ve bu suçundan dolayı hapis cezası verilmiş eski bir mahkûm. Yani öyle pek “milli duyguları” yüksek biri değil; böyle biri olmadığı da zaten kimi tanıkların ifadelerinden ve ilk tahkikatı yapan sorgu yargıcı Hüseyin Tarhan’ın mahkeme kararındaki yorumlarından da açıkça anlaşılıyor. Sorgu yargıcı, sanığın bu cinayeti, Sabahattin Ali’nin üzerindeki para ve kıymetli eşyanın gaspı amacıyla işlediğini düşünmektedir. Bu arada, yargıcın bu ilk karar metninde adli metinlerin o bilinen soğukluğu göz önüne alındığında yer yer, okuru bir hayli şaşırtan son derece edebi bir dil kullanmış olduğu dikkati çekmektedir. Örneğin, karar metninde Sabahattin Ali ile cinayeti üstlenen kişinin kamyondan ayrılıp sınıra doğru gidişleri şöyle anlatılıyor:

             “ Vakit akşam, ortalık kararmaya başlamış, gecenin sessizliğinde iki yolcu telaşlı ve çekingen adımlarla Üsküp ile Yündolan köyleri arasında Sazara istikametinde ilerliyorlardı.”

             “…evvelden temin ettiği sopayı Bulgaristan’a kaçmak için sabırsızlıkla geceyi bekleyen Sabahattin Ali’nin başına indirdi. Darbeler birbirini takip etti. Sabahattin birden Bulgaristan yollarının kapandığını anladı ve hayalleri ile beraber nefesi de söndü.”

             Bir yargıcın adli metni değil, adeta bir romancı ya da hikâyecinin metniyle karşı karşıyayız. Maktulün büyük hikâyeci Sabahattin Ali olmasının, yargıç Tarhan’ı etkilediği anlaşılıyor. Devam edelim.

              

             Bir takım pazarlıkların ve bu bağlamda özellikle kısa bir süre sonra af yasasının çıkacağının “çıtlatılmış” olmasının da cinayetin, adı geçen kişiye yükletilmesini kolaylaştırıcı bir etkisi olduğu düşünülebilir. Böylece Emniyet’in mutat diliyle bir dosya kapatılmıştır. Öte yandan Sabahattin Ali’nin sorguda gizli istihbarat elemanları tarafından öldürülmeyip sınırda “güvenlik güçleri” ile bir kaçakçı grubu arasında çıkan bir çatışmada, o dönemin deyişiyle  “müsademede” vurularak öldürüldüğü de öne sürülen bir diğer görüştür. Bu savı ilk olarak Yalçın Küçük, Edebiyat Cephesi dergisinde (1-31 Temmuz 1980) yazmış ve bunu daha sonra Bilim ve Edebiyat (1985) ve yine aynı yıl yayımlanan Aydın Üzerine Tezler 3 adlı bir hayli hacimli yapıtlarında yinelemiştir. Çok dayanaksız bir iddia. Böyle olsaydı, Emniyet için bu, Sabahattin Ali’nin en ideal ölümü olurdu ve anında açıklanırdı.        Seksenli yılların bu tartışmasına yaşadıklarının ve bildiklerinin tümünü hâlâ yazarak ödeyemediğinden dolayı kendini çok borçlu hissettiğini belirterek başlayan uzun bir yazısıyla Aziz Nesin de katılmıştır. Sabahattin Ali’nin kişiliği ve öldürülmesi üzerine Sabiha Sertel’in Roman Gibi’si ve Zekeriya Sertel’in Hatırladıklarım adlı anı kitapları ile Aziz Nesin’in ölümünden sonra yarım kalan dosyalardan Ali Nesin’in hazırladığı Birlikte Yaşadıklarım Birlikte Öldüklerim adlı anı-portre kitabında bulunan çok değerli bir yazı dışında maalesef ciddi bir kaynak yoktur. Filiz Ali’nin Filiz Hiç Üzülmesin’inde ise Sabahattin Ali, ancak on yaşlarında bir çocuğun, baba-kız ilişkisi içinde hatırlayabildikleriyle sınırlı anlatılır.

              Kendi kuşağında bu kadar çok insanı, üstelik içlerinde birçok yazar, ressam, akademisyen olan bunca aydını yakından tanıyan biri için neden bu kadar az kaynak var? Türk aydını, Sabahattin Ali cinayetiyle korkutulmuştur. Ve aslında S. Ali’nin öldürülmesindeki amaç da tam olarak budur. Hatta o kadar korkutulmuştur ki İstanbul’a cenazesinin getirileceği söylenen gün, bu yakın çevresinin bir “provokasyon” endişesiyle dışarı çıkmaya dahi korktuğunu Sabiha Sertel anlatır. Aziz Nesin,  çıkardığı haftalık Başdan adlı derginin 18 Ocak 1949 tarihli Sabahattin Ali özel sayısında birçok yazardan yazı istediği halde aralarında Rıfat Ilgaz’ın da bulunduğu dört kişi dışında kimseden yazı gelmez. O kadar korkutulmuştur ki, haklarında hiçbir yasaklama kararı olmamasına karşın yapıtları — 1966 yılında basılan Yeni Dünya dışında — 1969-70’e kadar neredeyse tam 20 yıl Türkiye’de basılmaz.

             Uydurma “sanık” ifadelerine dayalı hikâyesiyle cinayet, kulaktan kulağa, tıpkı yazılı kültür öncesi sözlü kültür aktarımlarında olduğu gibi öldürülme biçimine sürekli bir şeyler katılarak anlatılır. Bu anlatımlarda cinayet aleti kimi zaman sopa veya odun kimi zaman taş oluyor  — bu, Filiz Ali’de, Sabiha Sertel ve Zekeriya Sertel’de odun veya sopadır. Sabahattin’in başının taşla ezilmesiyle cinayet kasıtlı biçimde daha bir hunharlaştırılır. “Emniyet” kurgulu anlatıda öldürülme anında Sabahattin Ali’ye kitap okutturularak sanki oraya sınırı kaçmak için gelen biri değil de piknik yapan birine dönüştürülür.     Ancak büyük hikâyecimizin öldürülmesine dair bu hikâyelerde dikkati çeken bazı yönler vardır: Bir yandan bu anlatı, M. Kemal Atatürk’e ait olup olmadığı tartışmalı olan o, “yılanın başı” metaforuna gönderme yapılan ünlü “Komünizmin başı, görüldüğü yerde ezilmelidir.” sözünü akla getirirken, öte yandan buna eklenen okunmakta olan kitapla, her türlü muhalif aydın kimlikli tavrı,  “yıkıcı neşriyatla” ilişkilendirerek kitabı ve kitap okumayı “zararlı” bulan dönemin egemen düşüncesini yansıtmaktadır. Bu düşünce o kadar etkilidir ki, karısı Aliye, Sabahattin’in evdeki kitaplarını satarak bunlardan “kurtulacağını” söylemek zorunda kalmıştır. ( Osmanlı ve Cumhuriyet boyunca kitabın ve kitap okumanın öyküsünü, kitap okurunun gördüğü baskıları, yazımını bugünlerde bitirdiğim ve yakında yayımlanacak olan “Okumanın Büyülü Dünyası” adlı kitabımda geniş şekilde ele aldım.)

              Onun siyasal görüşlerine gelince,  kendisi kesinlikle komünist olmadığı halde, Hitler gibi alnına perçem düşüren Nihal Atsız’ın başını çektiği ırkçı-faşist kesimlerce komünist olarak görülen bir aydındır. Burada, birazdan tekrar değineceğim N. Atsız’ın, 1 Nisan 1944 tarihli Orhun dergisinde yayınlanan, dönemin faşizan başbakanı Şükrü Saraçoğlu’na hitaben yazdığı,  S. Ali’yi ve dönemin önde gelen aydınlarını devlet görevinden atılması için ihbar eden açık mektubu hatırlanmalı. Ancak 40’lı yılların revaçta olan anti-komünizmi sadece ırkçı-Turancı akımla sınırlı değildir. Sözgelimi iktidardaki CHP’nin tek parti rejiminin önde gelen yönetici kadrolarının  “sağ ve sol cereyanlara karşı” gelenekselleşmiş hassasiyetinde de bunu görmek mümkün. Bu kesimin zaman zaman (1950’den sonra da DP’nin) sözcülüğünü yapan Vatan gazetesinin başyazarı Ahmet Emin Yalman, 19 Ocak 1949 tarihli yazısında başta S. Ali’nin yazarlığını, kendi deyişiyle “fikri meziyetlerini”, övdükten sonra, dönemin egemen bakışını da yansıtan şu satırlara yer veriyor:

             “Neden böyle? Çünkü kızıl barbarlığın tehdidine ve tezvirlerine maruz bulunan Türk milleti beka gayesini her şeyin üstünde tutmaktadır. Bugün milletimiz için Sabahattin Ali’nin bariz vasfı fikri meziyetleri değil, her nasılsa kızıl hastalığına tutulmuş, Türk cemiyetine karşı gelmiş, bilerek, bilmeyerek düşman kundaklama emellerine hizmet etmiş, diğer kıymetli fikir adamlarını baştan çıkararak hastalığın sirayetine yol açmış bir adam olmasıdır.”

             Ne kadar bildik bir dil, değil mi? Yetmiş yıl önce yazılmış olmasına karşın sanki bugün yazılmış gibi. S. Ali, yazar olarak ne kadar değerli olursa olsun, “kızıl hastalığı”na yakalanmış bir hastadır. Peki, iyileşmiyorsa, ne yapmalı? Hapishanelerde yıllarca yatırıldıktan sonra ‘hasta’ hâlâ iyileşmiyorsa ne yapmalı? Yapılacak şey, Sabahattin Ali’yi öldürerek ve 12 Ocak 1949’da başlayan, bir merkezden yapıldığı açık olan medya bombardımanı yayınlarla ve mutlaka öldürülme biçimine vurguyla halka, fakat özellikle de ‘ilgilileri’ne adeta ilan edilerek duyurulmuş ve gösterilmiştir.

             Aziz Nesin anlatıyor:

             1948 Mayısının bir günü evime gelen polis savcılıktan istendiğimi söyledi. Gittim. Savcı bir paket içinden ince altın çerçeveli bir gözlük çıkardı. Gözlüğün çerçevesi ve camları kırıktı.

—    Bu gözlüğün kimin olduğunu biliyor musunuz? dedi.

              Hemen tanımıştım Sabahattin Ali’nin gözlüğü… İşin içyüzünü anlayamadığım için, belki yanılabilirim diye,

      —   Bilmiyorum… dedim.

      Savcı bu sefer paketten bir dolma kalem çıkardı:

—    Bu dolmakalem kimin biliyor musunuz?

—    Bilmiyorum,.9

Kana bulanmış Puşkin’in Almanca bir kitabını, sonra yeşil mürekkeple yazılmış bir defter

gösterdi. El yazısını görünce,

—    Bu  yazı Sabahattin Ali’nin… dedim, hep yeşil mürekkep kıllanırdı, el yazısını da tanırım

                   Savcı, açık kahverengi, damalı spor kumaştan ceket ve golf pantolonu gösterdi. Elbise kan içindeydi. Çok iyi bildiğim Sabahattin’in elbisesiydi.

—    Sabahattin’in elbisesi… dedim.

Savcı ağladığımı görünce açıkladı:

             Bulgaristan sınırında köylüler bir ceset bulmuşlar, üstünden bunlar çıkmış Sabahattin Ali’nin olduğu tahmin edildi. Yakın arkadaşlarına eşyalarını gösterip soruyoruz.

             “Yakın arkadaşlar”a,Türkiye Sosyalist Partisi genel başkanı Esat Adil ile karı-koca Cimcozlar’a da aynı gün bu eşyalar sorulmuştur.

             Aziz Nesin’in ifadesiyle Mayıs 1948’de özel eşyaları gösterilen, ilk sorgu yargıcı Tarhan’a göre Haziran 1948’de bulunan ve otopsi(!) sonucu Nisan başlarında öldürüldüğü tahmin edilmekle birlikte kimliği teşhis edilemeyen (?) bir cesedin kimliğinin açıklanması için 1949 yılının 12 Ocak’ına kadar aylarca beklendiği anlaşılıyor. Peki aylarca niçin beklenmiş olabilir? Çok açık: Birincisi ve en önemlisi, cesedin, artık üzerinde ölüm nedeninin saptanamayacak bir hale gelmesi. İkincisi, bu birincisi olurken, cinayeti üstlenecek birinin bulunması. Ve son olarak, bu ikisi olduktan sonra da kamuoyuna açıklamak için siyasal bakımdan en uygun zamanın gelmesi. İşte tüm bunların nihayet oluştuğuna kanaat getiren çete, 12 Ocak 1949’da tek merkezden hazırlayıp yaydığı ‘haberler’le, aylar önce öldürdüğü yazarın ardından bir kez daha saldırıya geçer. Aziz Nesin anlatıyor:

             “O günlerin birçok – hemen hepsi – fıkra yazarı, başyazarı, gazetecisi, Sabahattin Ali’ye iğrenç biçimde sövmeye başladı. Sabahattin Ali’ye sövme yarışı, yurtseverlik gösterisi biçimine girmişti. Bu ağır iğrenç sövgüleri yazanların içinde, Sabahattin’le arkadaşlık etmiş olanlar da vardı. Öyle bir yılgınlık dönemiydi ki, Türk edebiyatının övüncü olan bir yazara yapılan bu saldırılara hiç kimse karşı çıkamıyor, cevap veremiyordu. Öyle kapkaranlık bir dönemdi ki, dinsel ve ulusal geleneklerimizi de çiğneyerek bir ölünün arkasından sövenlere cevap vermek, büyük tehlikeleri göze almak olurdu. Durum dayanılır gibi değildi.” ( Aziz Nesin, Birlikte Yaşadıklarım Birlikte öldüklerim, s.335.)

             Sabahattin’in karısı Aliye’nin tanıklığı dönemin havasının ne denli boğucu ve aydınların ne denli korku dolu olduğunu göstermesi bakımından önemlidir:

             “Bir gün Cevdet Kudretler beni evlerine çağırdılar. “Rasih Nuri İleri, sana Sabahattin’den bir mektup getirmiş, hemen oku” dediler. Korku içinde idiler. Beni odada yalnız bıraktılar. Mektupta şunlar yazılı idi.

              “ Sevgili karıcığım, bu mektubu aldığın zaman ben İtalya, Fransa veya Londra’da olacağım. Filiz’in okulu biter bitmez sizi yanıma aldıracağım. Mehmet Ali Aybar ve Mahmut Dikerdem sizinle ilgilenecek. Size İş Bankasında şu numaralı hesabımla para gönderiyorum. Rauf Çallılar da size matbaa parasından gönderecek. Sen benim tutumlu karıcığımsındır, idare etmeğe çalışırsın. Filiz’i ve seni hasretle binlerce defa kucaklar, dudaklarından öperim.”

             Mektup hiç eksiksiz aklımda kaldı. Cevdet mektubu aldı, hemen sobaya atıp yaktılar ve bana da bugüne kadar mektupta ne yazdığını sormadılar. Hâlâ hayret ederim. O sırada Ankara’da çok terör vardı, ben ki sade bir kadınım, tanıdıklar, birkaç ahbap hariç, bana selam vermeye korkuyorlardı… Mehmet Ali ve Mahmut da beni arayıp sormadılar. Ankara’nın o günkü havası onlara da tesir etmiştir. Haklı buluyorum. Türkiye o dönemdeki gibi korku havasına bir daha hiçbir zaman gelmemiştir.”

 

            

              Sadece biraz daha soluk alabileceği bir yere gitmek düşüncesiyle sınırdan kaçmak isterken organize bir kötülük şebekesi tarafından katledilen Sabahattin Ali’nin karısına yazdığı son mektubu, içinde ne yazdığını dahi bilmeyen ve daha sonra da bilmek istemeyen ‘yakın dostu’ tarafından, okunur okunmaz sobaya atılıp yakılıyor. Herkes korkuyor, çok korkuyor. İşte Sabahattin böyle bir ortamda kaçmaya çalışmıştı? Herkes gibi o da korkuyor. Üçüncü kez hapse girmekten korktuğu için kaçıyor. Bu, temelsiz bir korku değildir. Önünde, on yıldan beri cezaevinde yatan Nâzım örneği var ve kaçma planları yaptığı son aylarda yakınlarına sık sık” Beni Nâzım gibi hapishanelerde çürütemeyecekler!” diyor. Markopaşa’dan dolayı Üsküdar Cezaevinde tutukluyken karısı ve kızıyla birlikte ziyaretine gelen Sabiha Sertel anlatıyor:

             “ Dergide (Markopaşa) yazdığı yazılar yüzünden Sabahaddin aleyhine savcılık tarafından çeşitli davalar açılmıştı. Sabahaddin’i tevkif ettiler. Üsküdar hapishanesinde yatıyordu. İkide bir ziyaretine gidiyorduk. Bir gün arkadaşlar, karısı Aliye ile kızı Filiz’in babasını görmek üzere İstanbul’a gelmek istediklerini, paraları ve gidecek yerleri olmadığını, bizde misafir kalıp kalamayacaklarını sordular. Memnuniyetle kabul ettik.

             Aliye ile Filiz geldiler. Bir gün Sabahaddin’i ziyaret için beraberce hapishaneye gittik. Sabahaddin bizi hapishane müdürünün odası yanında, küçük bir odada karşıladı. Filiz’in boynuna sarıldı, çocuk gibi ağlamaya başladı. Babasının ağladığını gören Filiz de ağlıyordu. Karısı, kızı alıp dışarı çıkardı. Yalnız kalınca sordum.

             -Sabahaddin bu ne ha? Senin gibi bir adama ağlamak yaraşır mı?

             Eğildi ve yavaşça kulağıma fısıldadı:

             -Bunlar beni, Nâzım Hikmet gibi hapishanelerde çürütecekler. Aleyhime açılmış daha beş dava var. Ben kaçmaya karar verdim. (…) Kaçacağım.” ( Sabiha Sertel, Roman Gibi, Demokrasi Mücadelesinde Bir Kadın, Belge Yayınları, İkinci Baskı: 1987, s.366.)

               Başka yakın dostları da Sabahattin’in o dönemde (1947; 1948’in ilk ayları) ağladığına tanıklık ediyor. Öyle anlaşılıyor, sinirleri iyice bozulmuştur. On beş yıl önce Sinop cezaevinde “ağladığın duyulmasın” diyen Sabahattin’in bu kez ‘ağladığı duyuluyor’. Ülkede 1930’ların ikinci yarısından itibaren başlayıp 1960’a kadar süren aydınlar üzerindeki baskıcı-boğucu hava, 1940’larda iyice ağırlaşır. Ülkede oluşturulan bu iklimin başlıca kilometre taşlarını şöyle sıralayabiliriz:

             1934 yılının 21 Haziran ile 4 Temmuz’u arasında Edirne, Kırklareli, Çanakkale ve Tekirdağ’da yaşanan ve Trakya pogromu olarak nitelenen Yahudilere yönelik kitlesel yağma ve şiddet. 1938 donanma ve Harp Okulu ve Donanma Davalarında, daha çok Hitler Almanya’sının Türkiye’ye karşı izleyeceği politikayı yumuşatmak/yatıştırmak için Nâzım Hikmet, Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Kemal Tahir, Kerim Korcan ve arkadaşlarına onlarca yıl hapis cezası verilir. 1943 Varlık Vergisi; bu vergi azınlıklara karşı ekonomik ve toplumsal bir baskı aracı olarak çıkarılmış ve ( kesilen parayı ödeyemeyen Rum, Ermeni ve Yahudileri taş ocaklarında zorla çalıştırma dâhil)  acımasızca uygulanmıştır.  4 Aralık 1945’te yüzlerce ırkçı-faşist tarafından Tan matbaasına düzenlenen örgütlü saldırı. 2 Nisan 1948’de Sabahattin Ali’nin öldürülmesi. TKP’lilerin topluca tutuklanıp işkenceden geçirilmesi-‘1951 TKP tevkifatı’ olarak anılan toplu davada 187 komünist aydın tutuklanmıştır. Ve son olarak ‘6-7 Eylül Olayları’ (1955) olarak anılan başta İstanbul olmak üzere tüm yurtta Rumların, Ermeni ve Yahudilerin ev ve işyerlerine yapılan yağma, tecavüz ve öldürme olayları.  (Bu, devlet aygıtı içindeki örgütlü çete tarafından yönlendirilen saldırının ardından da mutat ‘komünist tevkifatı’ kapsamında yüzlerce aydın tutuklanır.)

               4 Aralık 1945 günü yapılan saldırı, bu baskıcı politikanın bir kırılma noktasıdır. Savaş boyunca anti-faşist bir yayın politikası izlemiş olan Sertel çiftinin matbaası saldırıdan bir gün sonra İkinci Dünya savaşı yıllarında devlet eliyle zengin olacakların adlarını açıklayacağı günün arifesinde saldırıya uğramıştır. Stalin’in ünlü sorusunu soralım: Bu, bir tesadüf müdür?... Nâzım, Bursa cezaevinde haber aldığı bu saldırı üzerine o ünlü dizelerini yazar:

             Onlar ümidin düşmanıdır sevgilim

             Akar suyun

             Meyva çağında ağacın

             Serpilip gelişen hayatın düşmanı…

             Sana düşman

             Bana düşman

             Vatan ki bu insanların evidir

             Sevgilim onlar vatana düşman

             Ülkenin içinde bulunduğu ve uzun yıllar süren bu boğucu hava, birçok aydının salt canını kurtarmak için yurdundan ayrılmasına yol açmıştır. S. Ali’nin öldürülmesinden birkaç sene sonra ( 17 Haziran 1951) Nâzım İstanbul boğazında bindiği bir gemiyle Bulgaristan’a kaçar ve oradan da Sovyetler Birliğine geçer. Sertel çifti, 9 Eylül 1950’de havayoluyla bir daha dönmemek üzere Paris’e kaçar. Önemli hikâyecilerimizden Fahri Erdinç 1949 yılında iki arkadaşıyla birlikte Edirne üzerinden Bulgaristan’a kaçar. Olağanüstü güzel insanlardan, bu iki kardeşi tanıyan herkesin, Vedat Türkali’nin ifadesiyle ‘sevgiyle, saygıyla” söz ettiği Ermeni İhmalyan kardeşlerden büyüğü olan Vartan, 1944 ve 1946 yıllarında “tabutluklar”ıyla da ünlü San(a)saryan handa sorgulanır ve aylarca tutuklu kalır (aynı yıllarda Aziz Nesin ve Sabahattin Ali de bu ünlü işkence yerinde kalmıştır -bu mekânın bilinen konuklarından sadece birkaçını anmakla yetiniyorum: Vedat Türkali, Mihri Belli, Ruhi Su, Ahmet Arif, Attila İlhan); 1948 Temmuz’unda vapurla Marsilya’ya kaçar, Fransa’da sekiz yıl kaldıktan sonra, 1956’da Budapeşte’ye, birkaç yıl sonra da Sovyetler Birliği’ne gider. Kardeşi ressam Jak ise İstanbul’daki 1944-47 yılları arasındaki üç yıl tutukluluğun ardından 1949 yılında pasaportsuz olarak Suriye üzerinden Beyrut’a geçer; birkaç yıl burada kaldıktan sonra belirli süreler Polonya ve Çin’de kalır ve 1961’de Sovyetler Birliğine gider.

              İşte Sabahattin Ali’nin yukarıda andığım birçok aydın gibi, bir biçimde canını kurtarmak ve korkusuz bir yaşam kurmak umuduyla 31 Mart 1948’de İstanbul’dan bir kamyonla sınıra doğru yaptığı bu yolculuk, ne yazık ki, devlet aygıtının içinde çöreklenmiş faşist katillerin alçakça işledikleri bir cinayet sonucunda henüz 41 yaşında ve en verimli döneminde olan bu çok kıymetli yazarımızın sonsuzluğa doğru çıktığı son yolculuğu olur.  

KIRKLARELİ BELEDİYE TEŞKİLATININ KURULUŞU 1870-2024

ARIL Barış Toptaş – Kırklar BARIŞ TOPTAŞ İçindekiler Tablosu Kırklareli Adının Tarihçesi 1 Kırklareli’de İdari Yapılanma...